İçeriğe geç

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 4 · 46 dk okuma

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 4

4.Bölüm

2006-İstanbul (geçmişten bir anı)

Ablasının ayaklarının dibine oturmuş halde annesinin yeni aldığı, üstünde pembe pembe noktalar bulunan beyaz, fırfırlı elbisesinin yere değen uçlarıyla oynuyordu Esin. Heyecanlıydı, bugün bayram günüydü. Herkesin elini öpecek, bayramını kutlayacak, verirlerse harçlık vermezlerse de şeker toplayacaktı. Sonra gidince hepsini bakkal amcaya götürüp gördüğü o güzel bilekliği alacaktı ama her şeyden önce başka bir şeye hazır olması gerekiyordu.

"Abya, daha bitmedi mi?" dedi ablası saçlarını iki yandan güzelce örmeye çalışırken. Annesi söylemişti, örgülü gezerse çok daha güzel olacağını, herkesin çok daha fazla şeker vereceğinden bahsetmişti.

"Bitti sayılır, bekle Esin. Bende keyfimden bekletmiyorum ki seni. Biraz kestirsen saçını, bu kadar uzun sürmez. Boyumu geçti artık." diye diye sağdan soldan tüm saçları toplayıp örmüş, en sonda da kirazlı tokasını takmıştı ucuna.

"Hah, bitti bak." dedi Duha da sevinçle. Sonunda bu işkenceden kurtulmuştu. Ayağa kalktı, oturmaktan bir yerleri uyuşmuştu. Kalktığı yerde biraz hareket etti açılmak için. Kardeşine baktı, aynada kendini izliyordu, elbisesine bakıyordu. Çok güzel olmuş, çok yakışmıştı kardeşine, gerçek bir çocuk gibi bayram sevinciyle dolmuştu. Sevindi bu duruma. Kardeşini hazırlayıp annesine iş bırakmadığı için de birazda olsa mutlu oldu. Annesi bu aralar fazla yoruluyordu, işe giderken artık annesini yalnız bırakmıyor, onunla beraber gidiyordu. Esin'i de Nermin teyzeye bırakıyorlar, dönüşte de eve beraber dönüyorlardı.

Her şeyden habersiz ve mutlu olan kardeşine bakmayı bıraktı Duha, dolabını açtı. Kıyafetlerinin arasından daha yeni sayılan bir elbisesini çıkardı, yeni bir şey almaya bu sene de gerek duymamış, annesi almak istesede izin vermemişti. Zaten bir sürü kitap, defter onlara çok masraf çıkardığı için zor duruma sokmuştu annesini, içi el vermedi. Hem çokta gerek yoktu, geleni gideni çok olan bir ev değildi evleri.

Temeli sağlam bir ev değildi ama hala direniyordu. Yıkılmamaya, ayakta kalmaya çalışıyordu.

Çıkardığı elbisesini giydi Duha, saçlarını da ördü Esin'in saçları gibi. Annesi bugün çalışmayacak, bir süre dinlenecekti. Gün içinde de pek bir planları yoktu zaten, dedeleriyle görüşmüyorlardı, hiçte tanışmamışlar sadece bir kaç kez annesi telefonda onları arayıp yardım isterken denk gelmişti. O zamana kadarda hiç varlıklarından bile haberi olmamıştı. Annesi bazı bazı anlatıyordu tabi, ağlayarak üzülerek. Bir kardeşi olduğundan bahsediyordu, asker olduğundan, gözü pek, cesur bir adam olduğundan.

Cesursa, bu kadar iyiyse, niye bizi görmüyor? Askerse neden bizi buradan, bu cehennemden kurtarmıyor?

Annesinden, babasından bahsediyordu. Yaptığı, geri dönülemez bir yanlış yüzünden onları kaybettiğinden, sevgilerini, ilgilerini esirgediklerinden bahsediyordu. Çokta üzülüyordu, bayramlarda daha da çok üzülüyordu. Size yaşatmayacağım, belki babasızlığı bildiniz ama annesizliği sizi öğretmeyeceğim diyordu.

Sen sen ol kızım, bir başkasını kendinden öne koyma.

Ama hangi anne baba, evladını böyle bir durumda bırakırdı ki? Acımaları yok muydu, merhametleri yok muydu? Büyüyünce mi böyle oluyordu, anneler babalar o zaman çocuklarını sevmeyi bırakıyor muydu?

"Abla, sana bir şey göstersem olur mu?" diyerek böldü düşüncelerini Duha'nın. Duha bir anlığına kaybolduğu düşüncelerinden sıyrıldı. İyi olmuştu, bunlar en azından bugünlük, düşünülecek şeyler değildi. Yüzüne en yalancısından bir tebessüm yerleştirdi, aslında her yeri ağrıyordu. Annesiyle temizliğe gitti sırada merdivenden düşmüş, sırtını acıtmıştı ama söylemedi. Ne annesine ne de kimseye bir şey demedi. Derse zorda kalacaklarını biliyordu, annesinin sağlığının da iyiye gitmediğini biliyordu, ona yardım etmeli, iyileştirmeliydi.

"Göster ablacım, ne oldu?" dedi sesindeki acı hissiyatı bastırarak. Sırtındaki ağrıyı ve ezikleri görmezden geldi.

Esin'i örgülü saçlarıyla elinde koca bir kavanozla gelirken gördü, zorlanıyordu. Ne olduğunu bilemedi. Yardımına koştu, elinden aldı. Ağırdı, haddinden fazla ağırdı.

"Bu ne Esin, ne koydun bunun içine?" demeden duramadı. Bulduğu taşı, toprağı koymuşta olabilirdi.

"Bu benim kumbaram, bak üstüne çiçekler bile çizdiydim. Güzel olmuş mu?" dedi heyecanla. Elindeki kumbaraya baktı Duha, annesinin salça kavanozlarından birini aşırıp kumbaraya dönüştürmesini de görmezden geldi. Dediği gibi üstüne eli döndüğünce çiçekler çizmiş sonra onları bantla yapıştırmıştı.

"Güzel, çok güzel olmuşta niye bu kadar ağır bu? Taş mı doldurdun?" dedi sallamaya çalışarak ama o kadarına bile gücü yetmiyordu.

"Hiçte bi kerem, taş yok ki içinde. Bak ne var?" der demez heyecanla ablasının elindeki kumbaraya uzanıp kavanozun kapağını açtı. Duha ise kapak açılır açılmaz bir süre bakakaldı, gerçekten de ağzına kadar doluydu ve büyük paralar vardı. Yirmilikler, ellilikler, hatta yüzlükler...Bunu nasıl yaptığını anlamadı Esin'in, niye sakladığını da...

"Napıcaksın bu kadar parayı sen?" dedi şaşkınlıkla. Bu kadar parayı bir arada görmüş müydü hiç bilmiyordu. Para hakkında bildiği tek şey ne kadar tehlikeli ve babasının ne kadar düşkün olduğuydu.

"Anneme biriktirdim, biraz dinlensin diye. Hep gidiyor para kazanmak için, sonra da çok yoruluyor ya, bu dinlendirir mi annemi? Saysan olur mu abla, bu para annemin dinlenmesine yeter mi? Yoksa daha çokta biriktiredebilirim." dedi usulca.

Duha duyduğu şeyle mi yoksa gördüğüyle mi şok olsa bilemedi. Sadece ne kadar aptal olduğunu farkına vardı. Annesi o kadar acı çekerken, tek farkında olanın kendi olduğunu düşünmüş ama yanılmıştı. Aklının bir tek oyuna erdiğini düşündüğü küçük kardeşi, ondan daha akıllıca davranmış, tüm lafları ağzına tıkmıştı. Ne diyeceğini ne edeceğini bilemedi. Öylece kalakaldı.

"Yetmez mi ki abla? Niye bir şey demiyorsun?" dedi sesi kısık çıkarken. Korkuyordu.

"Nereye sakladın bunu?" dedi ilk olarak.

"Babamdan mı nasıl sakladım abla?" dediğinde biraz mahçup gibi görünüyordu. Bunu biraz bile olsa babasına konduramıyordu ama aklına gelen ilk kötü durumun başrolü de yine babası oluyordu. Elinden alır, onu da başkalarıyla oyun oynamak için verir diye korkuyordu.

"Nermin teyzenin bize aldığı büyük oyuncak ayı varya, onun içine sakladım. Oyun oynarken yırtılmıştı birazcık, bir de babam hiç buraya gelmiyor hep mutfakta oluyor ya burada bulamaz dediydim."

"Nasıl biriktirdin?"

"Sen bana ödevlerde yardım ediyordun ya, bende diğer çocukların ödevlerini yaptım. Sonra harçlıklarımı biriktirdim. Bazen Adem amca da veriyordu, komşularda görünce veriyordu, onları da sakladım." dediğinde Duha bir süre onun yüzüne baktı. Gerçekten çok büyük bir aptaldı, nasıl onun anlamadığını düşünmüştü ki? Her şey gözünün önünde gerçekleşirken nasıl bilmediğini düşünebilirdi ki? Kör taklidi yapmıştı bir nevi, anlasa bile aklının yetmeyeceğini düşünmüştü ama Esin kaç yaşındaki alkolik, kumarbaz babasından bile çok daha akıllıydı. Hatta ondan bile daha akıllıydı.

Gözleri doldu Duha'nın. Boğazı düğümlendi, nefes almakta da yutkunmakta da zorlandı. Babasına lanetler yağdırdı, kız kardeşinin bile her şeyden haberdar olmasına sebep olmuş, masum çocukluğuna gölge düşürmüştü. İstememişti Duha, ne bilsin ne de onlara yardım etsin istememişti. Kendi gibi erkenden büyümek zorunda kalmasın, çocukluğunu yaşasın, yaşattırsın istemişti ama o kötü baba buna da izin vermemişti.

Sarıldı kardeşine, sıkı sıkı sardı. Yapabiliyorken sarılmalıydı, güçlü olmalı babasından kurtarmalıydı. Ne annesini ne de kardeşini bırakmayacaktı, geride kalan biri varsa o kişinin, kendisi olmasına razıydı. Öptü koca yürekli kardeşinin yanağından, saçını sevdi. Annesinden başka onlara bunu yapan yoktu, o da kardeşine yaptı.

"Yeter mi?" dedi yine Esin ama bu sefer korkmayarak. Yanlış bir şey yapmadığını bilerek. Başta parasını babasına kaptırmaktan korkmuş, iyice saklamıştı kuytu köşeye. Öyle oluyordu, babası eve gelince annesinin tüm parasını alıp kaybolup gidiyordu. Zaten görmüyordu da o günden sonra babasını ama gördüğünde de ya annesiyle sesli sesli bir şeyler konuşup evden gidiyor ya da evin bildiği tek yeri olan mutfakta şişe şişe bir şeyler içerek uyuyakalıyordu.

"Yeter Esin, yetmez olur mu? Ama sen bunu yine güzelce sakla tamam mı, akşam işimiz var." dedi kardeşinin saçına derin bir öpücük bırakırken. Duha'nın sevdiği iki şey vardı bu evde: Bir annesi iki de kardeşiydi. Farkında olduğu her şeyden, erkenden kurtarmalıydı ikisini de, onlara güzel bir hayat vermeli, mutlu mesut yaşatmalıydı. Güzel, çiçek bahçeli, geniş balkonlu bir ev almalıydı büyüyünce, buradan da babasından da uzak olmalıydı. Eğer isterlerse Nermin teyzelerde gelebilirdi. Onlara da bakardı. Yeter ki annesi ve kardeşi kurtulsun, başka bir şey istemiyordu.

Sözünde de durdu Duha, yalnız bırakmadı annesini, kurtardı kardeşini.

"Tamam olur." dedi sevinçle ve sakladığı yere geri koydu kumbarasını. Sonra geri gelip ablasının elini tuttu. Odalarından dışarı el ele çıkıp annesinin yanına, mutfağa gittiler. Duha Esin'i sandalyeye oturtup annesine yardım etmeye başladı. Üçü beraber güzel bir kahvaltı edecekler, rahat bir nefes alarak bir günlerini huzurlu geçireceklerdi.

Sofraya koyulacak zeytini,peyniri koydu Duha. Annesi ise çayı demledi bir güzel, döktü bardaklara. Gülfem kocasının gelmeyeceğini bilerek ona kalan iki güzel kızıyla masaya oturdu. Hoş sohbetler eşliğinde, gülerek eğlenerek kahvaltılarını ettiler.

"Çay içer misin Esin'im, ciğerpârem? Koyayım mı çay sana da?" dedi annesi. En güzelinden, soğuğundan bir çay koyup beraber bir bardak daha içerlerdi.

Cıkladı Esin, istemedi.

"Şeker toplamam lazım anne, çay içemem. Çok acelem var. El öpmem, bayram kutlamam lazım." dedi oturduğu sandalyeden kalkarak. Acelesi vardı ama annesi neden olduğunu anlayamadı.

"Kimle gideceksin, Duha kızım sende gidiyor musun?" dedi Duha'nın yanağını severken.

Duha da cıkladı. "Ben evde kalacağım anne." dedi. Gülfem, Duha'nın kendini feda ettiğini farkındaydı, üzülüyordu da içten içe, küçücük kızının korkudan annesini yalnız bırakmamasına üzülüyordu. Sağlığı ve başlarındaki dert sebebiyle korkusu da gittikçe büyüyordu. Biliyordu, bu yüzden kızı onu yalnız bırakmıyordu. Ciğeri parçalandı yine, yutkunamadı. Onlara bunu yaşattığı, korkuyla büyüttüğü için kendine kızdı, öldüğünde bile affetmeyecekti kendini çünkü onlar annesini babasını seçememişlerdi, onların bir hatası yoktu. Hatası olan tek kişi kendinden başkası değildi çünkü o adamı seçen kendinden başkası değildi.

"Sende gitsene kızım, oyna biraz arkadaşlarınla, Aziz'i de alın yanınıza, olmaz mı? Bende biraz dinlenirim, Nermin teyzeniz gelecek zaten, onunla otururum." dedi ikna etmek için ama ağzından çıkan her kelimeyle kendini daha da hırpalıyordu. Benim suçum diyordu, benden başka kimse bunun sorumlusu değil diyordu.

Yine cıkladı Duha. "Yok anne, ödevim var zaten. Yapamamıştım, onu yaparım." dedi. Yine kızını ne kadar ikna etmeye çalışsa da edemedi.

Bir kaç dakika sonra kapı çaldı, Esin ben bakarım diyerek koştur koştur kapıyı açtığında beklediği kişiyle karşılaşmıştı.

"Aziz'miş. Biz gidiyoruz anne, abla!" dedi bağırarak. Sonra ayakkabılarını giymeye başladı. Aziz ise ayakkabısını çıkarmaya yeltendi.

"Gülfem teyzemin bayramını kutlayıp geliyorum, Duha'yı da görmüş olurum hem." dedi Aziz. O da çoğu şeyi farkında olan bir çocuktu, Duha gibi. Evdeki baba figürünün eksikliğini o da biliyor, hissediyordu. Bazen annesi ve babası konuşurken denkte geliyordu. Babası yardımcı olmak istediğinden bahsederken, annesi kabul etmediğini, kabul ettiği zamanda elinden zorla aldığını söylüyordu.

İçeri girip bayramını kutladı herkesin, elini öptü Gülfem'in. Sonra Duha'ya döndü, kenara çekti kızı, hırkasının içine sakladığı, pakete sarılı hediyeyi verdi.

"Bu ne Aziz?" dedi Duha şaşkınlıkla. Elindeki pakete baktı sonra da Aziz'e.Bayramda hediye alanı hiç olmamıştı, garibine gitti. Hoş sadece bayramda değil, hiç hediye alanları olmamıştı.

"Bayram hediyesi, annemle birlikte seçtik. Kardeşlerine hediye almazsan, bayram bayramdan sayılmaz dedi. Bende sana hediye aldım." dedi.

Duha şaşırdı ama ona verilen ilk hediye olması sebebiyle de çok heyecanlandı. Elindeki paketi hızla açmaya başladı, açar açmaz da gözleri doldu. Resim dersinde sürekli eksik olduğu için öğretmeninden azar işittiği boya kalemleriydi. Her renkten, hepsinden vardı. Dayanamadı, boynuna atladı Aziz'in. Şimdi ondan mutlusu yoktu. Artık öğretmenine evde unuttum bahanesi de sunmayacak, arkadaşlarından rica ederek ödünç almayacaktı.

"Şimdi gitmem gerek, daha Esin'e de hediye vermem lazım. Bekliyor kapıda." diyerek Duha'yı geride bıraktı. Esin'in beklediği kapıya gittiğinde Esin'in yere oturmuş, sessiz sessiz onu beklediğini gördü. Uzun saçları artık yerlere değecek kadar uzadığı için saçlarını kucağına toplamıştı.

"Geldim geldim." dedi kapıyı arkasından kapatarak. Sesi duyar duymaz ona döndü Esin, ayağa kalktı.

"Geç kaldık, şimdiye tüm şekerler bitmiştir Aziz off off." dedi sinirle. Bekletilmekten pek hoşlanmıyordu.

"Kalmadık Esin, abartma bu kadar. Saat daha dokuz buçuk bile olmadı."" diyerek çıkardığı ayakkabılarını giymeye başladı. Bağladığı bağırcıklarını, doğruldu olduğu yerden. Onu bekleyen sarışın, örgülü kıza baktı. Başa belaydı, çok dırdır ediyordu, eli de ağırdı ama nasıl oluyorsa bir şekilde ona çekiliyordu.

"Gidelim Aziz, hadi el öpmem lazım. Şeker toplamam lazım." dedi merdivenlerden bir kaç adım atarak inerken. Aziz ise gitmesin diye merdivenlerden aşağı inen kızın kolundan tutarak durdurdu onu. Sıcaktı elleri, kendi elleri de iyice ısındı.

"Benim bayramımı kutlamayacak mısın Esin, ben senden çok büyüğüm. Beni de öpmen lazım." dedi.

"Yok kutlamayacağım, bu çocuk bayramı değil ki." diyerek baktı Aziz'e. O sanıyordu ki çocuklar birbirinin bayramını 23 Nisan'da kutluyor, ellerini öpüyordu. Bir tek o zaman Aziz'in bayramını kutluyor, şanslıysa bir de öper gibi yapıyordu.Yine aynısını yapmış, Aziz Esin'i bir türlü bu düşüncesinden vazgeçirememişti.

"Gerçekten mi? Kutlamayacak mısın? Hediyem olsa bile mi?" dedi Aziz ve bunu der demez Esin'in gözleri fal taşı gibi açıldı. Kolundan tutan ve ondan bir kaç basamak yukarıda olan Aziz'in yanına atladı hemen.

"Hediyen mi var? Kime bana mı? Bana mı kime?" dedi heyecanlar heyecanlı. Biliyordu Esin'in bunu dediğinde hemen dibinde biteceğini, fırsatını kolluyordu.

"Var tabii. Hediyesiz bayram mı olurmuş?" diye sordu ama Esin onun yüzüne saf saf bakınca sormaz olaydım dedi. Aklına duyduğu bir kaç şey geldi, kendini susturdu.

"Sana aldım, başka kime alacağım?" dedi. Ondan çok kısa ve küçük olan kız, gülmüş, Aziz'in etrafında turlar atmaya başlamıştı. Onu izledi bir süre Aziz, biraz daha etrafında neşeyle dönsün, gülsün istiyordu.

"Ne aldın, ne aldın. Nerede hani, ne aldın?" diye sormaya ve yine dönmeye başladı etrafında.

Söylese mi bilmiyordu Aziz, biraz uğraşmak istedi Esin'le. Güzel olurdu bayram bayram onunla didişmek, değerlendirse iyi olurdu. Ama değerlendirmedi. Bu sıralar onu sinir etmek, onunla didişmek değil de hep gülmek, eğlenmek istiyordu. Yine bu duyguları ön ayak oldu Aziz'e, sinir bile edemeden dilinden döküldü kelimeler.

" Burada." dedi hırkasının cebini göstererek. Bordo bir hırkaydı, büyüktü. Bazen Esin'e veriyordu giysin, üşümesin diye, bazen de öylesine veresi geliyordu. Onu kocaman kıyafetlerinin arasında görmek iyi hissettiriyordu.

"Ama bir şartla veririm, bayramımı kutlayıp öpmen lazım. Yoksa..." diye tehdit edip bayramını kutlamasını zorlayacakken hiç beklemediği bir şey oldu Aziz'in. Esin etrafında koşmayı bırakıp Aziz'in önünde durduğunda maviliklerini çevirdi ilk önce. Sonra kollarını açıp Aziz'in boynuna atladı, hiç sarılmadığı kadar kocaman sarıldı Aziz'e. Sonra aslında bunu kastetmediği bir şey daha yaşandı.

Esin, Aziz'i öptü. Yanağından. Sonra diğer yanağını da öptü. Kocaman.

Aziz bu beklenmedik öpücükle donakaldı, mıh gibi çakıldı yere. Nasıl hareket edilir, nasıl nefes alınır bilemez hale geldi. O şaşkınlıkla Azerbaycanca bir şeyler söyledi, o da ne dediğini bilemedi ama söyledi.

Ona sarılı kollar hala boynundayken çiçek kokusu geldi burnuna, buram buram, mis gibi bahar bahçesi kokuyordu. Kendini kır bahçelerinde, vadilerde, dağlarda bayırlarda gibi rahat hissetti Aziz. Bu kokuyu ilk alışı değildi ama ilk defa bu kadar farklı bakıyordu bu kokuya.

Kızın kolları Aziz'in boynunda biraz gevşerken göz göze geldiler yine. Esin tatlı tatlı gülümsüyordu.

"Bayramın mübarek olsun, kutlu olsun. Öpenlerin çok olsun Aziz." dedi sırıtarak. Mavilere baka baka derin bir nefes aldı. Napsaydı peki Aziz, nereye gitseydi bu mavilikleri bırakıp? Gitmezdi, en azından kendi isteğiyle sırtını dönmezdi.

Çıkardı cebinde özenle sakladığı hediyesini, paketiyle birlikte boynundaki Esin'e gösterdi. Esin ise boynundaki ellerini çözerek ayrıldı Aziz'den hediyesini kaptı.

"Bu ne ki?" diye sordu Aziz'e küçük pakete bakarken.

"Açıp bak." dedi Aziz'de. Bunu duyar duymaz saçda açmaya başladı küçük elleriyle paketi. Açtığında ise minik bir kutuyla karşılaştı Esin. Ne olduğunu anlamak için salladı ilk olarak kutuyu, şıkır şıkır sesler gelince heyecanı daha da bir arttı. Artık dayanamayıp kutuyu da açınca o çok istediği bileklikle karşılaştı. Bakkal amcadan almak için bir kenara para koyduğu bileklikti. Parlak mavi, kırmızı boncuklar yan yana dizilmiş, bir de adı yazılmıştı bilekliğe.

Aziz her bakkala gittiklerinde, Esin'in bu bilekliğe hayran hayran bakışlarını fark ettiğinde çoktan karar vermişti bayram hediyesine. Esin'e bunu alıp verecek, mavi gözlerindeki ışıltının sebebi olacaktı. Öyle de yaptı, şimdi karşısında duran kızın gözler ışıl ışıldı.

Esin bu sefer Aziz'in gövdesine sarıldı, ondan uzun olduğu için anca orasına yetişebiliyordu. Aziz' de kollarını Esin'e sardı yeniden, yine çiçek gibi koku burnuna doldu. Sayesinde Esin mutlu olmuştu, Aziz de mutlu oldu. Sayesinde Duha da mutlu olmuştu, Aziz yine mutlu oldu.

Sonra söz verdi kendince Aziz, bu iki kızı da çok seveceğim, hep yanlarında olup koruyacağım. Vatanım bileceğim dedi.

"Bunu hiç ama hiç çıkarmayacağım Aziz, söz veriyorum. Ölene kadar çıkarmayacağım." dediğinde Aziz ölümün bu işe karışmaması için dualar etti. Onların ayrılmaması gerekiyordu, hep beraber yaşayıp gitmek istiyordu.

"Bende söz veriyorum Esin, sizi hiç bırakmayacağım."

••••••••••••

(Günümüz)

"Avukat?" dediğinde birbirinden alakasız don atlet, başımda da gelişigüzel çiçekli bir yazma bağlandığını fark ederek kendime gelmiştim. İki yandan özenle ördüğüm sarı saçlarım, pembe şortum ve beyaz atletimle hiç müsait olmayan bir zamanda ve hiç müsait olmayan bir kombinle karşı karşıya gelmiştik. Şansıma tükürmeliydim ya da aklıma. Daha düzgün şeyler giyinsem rütbeli adama rezil olmazdım diye diye saydırdım kendime. Bu sırada ise Yüzbaşı tam karşımda, koyu kahve hareleri sinirli ve nefes nefese bir şekilde kapımda duruyordu. Soluk soluğa kalmış, yorgun olduğu belli olan bir duruş ve ifadeyle bana bakıyordu.

"Yüzbaşı?" dedim bende şaşırarak. Burada mı oturuyordu yoksa bana bir şey demeye mi gelmişti diye düşündüm. Belki dayım yine onu benim peşime takmış, adamı boş boş işlerle uğraştırmaya devam ediyor olabilirdi. En yakın zamanda, bu adama böyle bir şey yaptıysa onu da kendimi de dayımın gazabından kurtarmalıydım. Adamı peşimize takıp gezdirmek olmazdı ya!

Peşimizde olsa fena mı? Şu duruşa, şu omuza bir bak be kadın, dön bir bak!!!

"Bir şey mi oldu acaba? Niye geldiniz?" dedim Tatlı bir ses kullarak. Nefes nefesteydi, neden olduğunu bilemiyordum. İkinci katta olan daireme asansör olmadığı için merdiven kullanarak ulaşılıyordu. Belki iki kat merdiven soluğunu kesmiş olabilirdi. Olabilir miydi olamazdı, bu adam dağda günlerce görev için kalırken iki kar merdiven çıkınca soluk soluğa kalmış olamazdı.

Su vermeyi mi teklif etsem diye düşündüm bir an.

"Bir problem mi var kulağınızda?" dediğinde tok sesi kulaklarıma yayıldı.

"Nasıl?" dedim bunu sormasını tuhaf bularak. "Yok, hayır. Bir problem yok."

Ellerini kapımın iki yanından çekip duruşunu dikleştirdi. Derin bir nefes aldı, sonra da delici bakışlarıyla beni baştan ayağı süzdü. Bu bakışlarla üstüme giydiklerime sövüp saysam da sesimi çıkaramadım ama biraz daha görünmeyecek şekilde kapının ardına saklandım.

"O zaman?" dedi süzmesi durup gözlerimin içine bakarken. Düşmana bakar gibi mi bakıyordu yoksa ben mi yanlış anlıyordum?

"Sağır da değilseniz koca lojmanda niye bangır bangır müzik açıyorsunuz diye sorabilir miyim acaba?" dedi sert bir şekilde. Sesi sanki askerleriyle konuşuyor gibi tok çıkıyordu. Ve her kelimenin sonunda ses desibeli artıyordu.

"Burada başka insanlarında yaşadığını farkındasınızdır avukat hanım, bütün lojmanı abidik gubudik şarkılarınızla inlettiniz. Ya sesini kısıp dinleyin ya da dinlemeyin. Aile var, çocuk var bu lojmanda. Herkes rahatsız olmuş, kapınızı çalmışlar, açmamışsınız."

Abidik gubidik? Sezen Aksu nasıl abidik gubudik olabilirdi ki?

Salla, salla, gül memeler çağlasın... ???

Büyük ihtimalle ba

"Kimse kapımı çalmadı, çalsalar duyardım." dedim sesim yüzbaşının karşısında titrerken. İstem dışı oluyordu, adamın garip bir aurası vardı ve kendimi sanki birazdan atış talimi yapacak, on kilometre koşacak askerler gibi gergin hissediyordum.

"Sesten duyamamışsınızdır." dedi imalı imalı. Gözleri ilk baktığı kadar sert bakmasa da normal de bakmıyordu. Zaten karın ağrısı da belli olmuştu ama neden canını almışım gibi bakıyordu.

"Lojman boştu bildiğim kadarıyla, Ayşe abla da gidi-"

"Artık boş değil, görevden döndük." dediğinde neden nefes nefese ve yorgun gözüktüğünü anlamıştım. Adam görevden döner dönmez, evine gelmiş, sonra da benim sorumsuzca açtığım müziğe kulak misafiri olmuştu. Haklıydı, herkes haklıydı. Burada tek başıma yaşamıyordum. Artık yalnız değildim, hareketlerime dikkat etmeliydim.

Tam özür dileyeceğim sırada Yüzbaşı ben daha ağzımı bile açamadan lafa girdi.

"Bakın avukat hanım, burası askeriye. O sizin havuzlu, bahçeli bilmem ne kaldığınız villalara, plazalara benzemez. Burada bir düzen var ve herkeste bu düzene uyar. Bakın herkes diyorum ki anlayın. Birinin oğlu, kızı olmak sizi bir yerden sonra kurtarmaz. Sizde ona göre davranın!" dediğinde bana sesini yükselterek konuşması ayarlarımla oynanmasına sebep olmuştu. Haksız olduğumu biliyordum ama bu bana ya da herhangi birine karşı kullanılması gereken doğru üslup değildi. Biraz beklese özrümü dileyip kenara çekilecek, konuyu kapatacaktım ama beni çok yanlış bir yerden vurmuştu. Kendi çalışmamla, kazıya kazıya geldiğim bu noktayı dayıma bağlamıştı, bağlamamalıydı. Ben Cüneyt değildim, ben şımarık küçük bir kız değildim, ben bana yakıştırdığı o sıfat değildim. Bu zamana kadar yardımını doğru düzgün kabul etmediğim dayımın arkasına sığınıp ağlayacağım düşünmesi tamamen yüzbaşının hatasıydı, beni tanımıyor olabilirdi ama artık tanıyacaktı.

"Yüzbaşı." dedim artık sesim içime kaçmayıp gür çıkarken. Ondan korkacak halim yoktu. Benimle ya da bir başkasıyla bu şekilde konuşmasına izin vermeyecektim.

"Belli ki siz dağda bayırda geze geze oralardakilere alışıp bir insanla nasıl konuşulur unutmuşsunuz. Müsaadenizle ben size hatırlatayım. Belki ben yanlış bir şey yapmış olabilirim ama bu kapıma gelipte emriniz altındaki bir askere davrandığınız gibi bana da davranacağınızı size düşündürtmesin. Biriyle düzgün konuşsanız,ne rütbenizden ne de karakterinizden bir şey eksiltir. Ki kaldı ki, buraya ne sebeple geldiğimi bilmiş olmanıza rağmen bana karşı hala bu ithamlarda bulunuyorsanız hem bana hem de emrinde bulunduğunuz Albay'a saygısızlık etmiş olursunuz. Eğer hala benim hakkımda böyle düşünürseniz de bir dahakine benimle bir derdiniz olduğunda Albay'a gidip konuşmanızı tavsiye ederim. İyi akşamlar." diyerek tek nefeste ağzımdan çıkan kelimeleri çat çat söyleyivermiştim. Yiyorsa gidip dayımla konuşur, benimle olan sıkıntısını onunla çözerdi.

Dayımı her ne kadar bu konuşmaya meze etmek istemesemde ona gitmeyip benim daha çok üstüme gelmesi için yapmıştım. Dayıma gitmeyeceği her halinden belliydi, uğraşacak birine arıyorsa o ben olmalıydım. Beni hafife alıyorsa, yanıldığını ona göstermeliydim.Evet hatalı olabilirdim, her zaman tek yaşayan biri olan ben bu kadar insanla bir yaşayınca bunun dert olacağını düşünmemiştim ama artık daha da dikkatli olmalıydım.

Yüzbaşı karşımda, ben bunları söyledikten sonra öylece dururken bende onun suratına boş boş baktım. Gidecek gibi durmuyordu, belli ki benim bir adım atmam gerekiyordu. Ben de artık kapıyı kapatmalıyım diye düşünerek tam kapıyı suratına kapatacağım sırada yüzbaşı tek bir eliyle beni de, az önce neredeyse kıracağı kapıyı da durdurmuş ve yeniden görüş alanıma girmişti.

"Avukat." dedi yine Yüzbaşı. Adımı söylememek bu kadar mı zor geliyordu yoksa adımı söylemek bile istemeyecek kadar benden haz mı etmiyordu?

"Ne demek istiyorsunuz siz şimdi? Ben dağ bayır geze geze ne olmuşum? Neye alışmışım?" dedi sinirle. Gözleri artık bir nebze olsa bile yumuşak bakmıyordu, artık yanmaktan kül oluyordu.

"Siz ne anladıysanız o Yüzbaşı. " dedim ona inat. İnkar edecek değildim, iyice insanlıktan uzaklaşmış, dağ ayısına dönüşmüştü.

Dağ ayısı, öküz, pislik, görgüsüz hıyar, göt. Bunlara benzemişsin hıyar herif.

"Anlatmak istediğini gayet net anladım. Sağolasın." dedi ama sanki içten içe küfürler yağdırıyor gibi gelmişti bana. İçten içe siktirip gitmemi söyleyen bir şeyler söylediğine emindim ama susuyordu. İyi dedim kendi kendime, en azından sağol demeyi biliyordu. O kadar yabanileşmemiş olmasına sevindim.

"Rica ederim, ne zaman böyle varoluşsal sancılar çekersen seni şu şekil kapımı kırmaya davet ederim Yüzbaşı." dedim ağzımı tutamayarak. Dayanamamıştım.

Yüzbaşının kaşı öyle mi dercesine havalanırken yine tutamadım.

"Ama bu saatlerde gelme pek olur mu?" diyerek kolumdaki saate dikkat kesilmesi için işaret parmağımla saatime vurdum. O da tam istediğim gibi saatime sonra da bana baktı.

"Apartmana bu saatte genelde toplu konser veririm, çalarsan ya da kırarsan kapıyı duyamam. Haberin olsun." diye de ekledim. Öküz herif ciddili kapıyı kırmaya niyetlenmişti. Bir ara kapıya baktırmalıydım, düpedüz şiddet görmüştü canım kapım Yüzbaşıdan.

"Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyul azim" dedi karşımda duran yüzbaşı sesli nefes vererek. Dinsizin de hakkından imansız gelirdi. Madem karşımdaki dinsizdi bende imansız olur, hakkından gelirdim.

"Et et, daha çok dua edersin sen bu gidişle." diyemeden de duramadım. Çenem tutulsundu, adam gitmek istese benim laflarım yüzünden gidemiyordu ama buna izin vermeyende ben oluyordum.

Yine bana baktı, elinde olsa beni boğacağına emin olduğum bir surat ifadesiyle bir la havle daha daha dedi.

İmam kesildi bu da başımıza.

"Avukat." dedi yine ama bu sefer durduğu yerde değilde üstüme üstüme gelerek. Koca cüssesiyle bir kaç adımda olduğum yere gelirken eşiği geçmek üzereydi. Gözü dönmüş gibi duruyordu nefes alış verişleri bir katilin aldığı gibi sessiz sakinken, bakışları da yine bir katilin gözlerini andırıyordu.

"Yüzbaşı."dedim bende.

Geri çekilmemiş, üstüme gelmesini beklemiştim. Beni korkutabilecek bir adam değildi. Bende ondan ya da başkasından korkacak bir kadın değildim. Adımları burnumun dibine kadar geldiğinde son bulduğunda suratına odaklandım. Yüzünü daha net görmem için benim yüzüme doğru eğilmiş, bir elin kapıya yaslamıştı. Koyu kahve gözlerindeki ateş harlanmaya devam ederken, yaralı kaşına değen kirpiklerine baktım. Uzunlardı, aldığım rimellerin göstermesi gereken performansı onun kirpikleri kendi doğal halinde göstermişti. Kıskandım. Gözlerim suratının her bir karışını gezerken kulağındaki yara izine baktım, kulağı neredeyse parçalanmışta son anda kurtulmuş gibi gözüküyordu. Silah yarası olmalıydı. Yazıktı. Suratıda, cildi de düzgündü. Üzmüştü. Bir sürü seruma binlerce liralar dökmüştüm.

Bir derin nefes daha verdi, bu sefer boşluğa değilde yüzüme. Sıcak bir nefes yüzüme çarparken gözlerimi diktim yüzbaşının gözlerine. Tek sinirli olan o değildi.

"Sınırı aşıyorsun avukat. Fazlasıyla." dedi sesindeki siniri bastırmaya çalışırken. Benden fazlasıyla uzun olduğu için kafam sanki göğe bakıyormuş gibi duruyordu ama çaktırmadım. Koca cüssesinin altına kalan bedenimle ona karşı çıkmaya hazırdım.

"Sınırı aşan sensin yüzbaşı. Ben olduğum yerde duruyorum." dediğimde hem evime kadar girecek olan bedenini hem de sözlerindeki ayarsızlığını kast ettim.

"Biraz daha zorlarsan eğer..."

"Ee sonra? Sonra ne olur yüzbaşı?"

"Bahsettiğin sınırları hiç var olmamış farz edecek duruma gelirsin avukat. Bu sana son uyarım, Albay'ın hatrına gözetimim altında olduğunu ve benimle bir süre boyunca muhatap olacağını unutma. Aksi takdirde askerlerime bile göstermediğim tarafımı görmek durumunda kalırsın." diyerek söylemek istediğini söyledi üstü kapalı bir şekilde.

"Yüzbaşı, sen kimi neyle tehdit ettiğini sanıyorsun? Çocuk yok senin karşında, yeminli bir avukat var." dedim işaret parmağımla göğsüne dokunup onu ittirirken. Bu temas bile ona fazlaydı. Zaten Adem amcam gibi buram buram barut kokuyor, sinirimi iyice hoplatıyordu. Devam ettim sözlerime, her sözümde de onu bir bir geri ittirdim.

"Bu zamana kadar ne dediysen birileri ikiletmeden yapmış, senin kurallarına göre oynamış olabilir ama ben oynamam. Senin ağzından çıkacak tek bir söze bakmış olabilirler ama ben bakmam. Gerekirse oyunu baştan kurarım ama yine de senin piyonun olmam." dedim.

"Bu yüzden." bir kez daha ittirdim onu. O da yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Kocaman cüssesini parmağımla itip onu geri savurmama izin veriyordu.

"Şimdi gidip..."bir daha ittirdim.

"Kendi dişine göre birini bul. Vaktini boşa harcama." diyerek onu evimden de kendimden de uzaklaştırdım. Ciddi anlamda fazla oluyordu bu yüzbaşı, üstüme yürüyerek ne elde edeceğini sanıyordu ki? Korkacak mıydım, geri mi çekilecektim? Asla, asla yapmayacaktım.

Yüzbaşı geri çekilirken bakışlarını benden bir saniye bile ayırmadı. Koyu kahve gözleri, benim maviliklerimle buluştuğunda hiç çekinmeden bakmaya devam etti. Bu seferki bakışları daha bir garipti, endişeli gibiydi, boşluğa düşmüş, çıkmaza girmiş gibi bakıyordu.

"Neye baktın Yüzbaşı?" dedim artık dayanamayarak. Dediklerim az gelmişti heralde, bir posta daha koymamı bekliyordur gibiydi. Bunu duyar duymaz kendine geldi.

"Kimsin sen?" dedi öyle kalakalmışken.

Kaç kere söyleyeceğiz be adam, Esin''iz işte, senin avukat kekin Esin.

Hala kimsin, nesin diye sorması iyice tadımı kaçırıyordu. Zırt pırt kendimizi mi anlatacaktık biz bu adama?

"Aaa! Gerçekten yeter ya! Ne bu kapıma dayanıp hesap sormalar, tehdit etmeler, kimsin sen demeler? Bak yüzbaşı ben sakin bir kadınım, sakinlikten hoşlanırım. (Yalan). Eğer biraz daha böyle höt höt konuşup damarıma basarsan verdiğim bütün yeminleri, aldığım tüm terapileri kafadan siler atar..." derken elini havaya kaldırıp durmamı işaret etti.

"Burası duruşma salonu değil avukat, onu hatırla bir ilk olarak. İkinci olarakta kendini savunma işini artık bir kenara bırak, daha fazla muhattap olmak istemiyorum, bana bu gecelik yetti bu kadar işkence." dediğinde omuzlarını gevşeterek bana baktı.

"Seninle ne muhatabı olacağım ben! Senin gibi den-" diye koridorun ortasında bağırmak üzereyken elinde bir poşet ve üç beş dosyayı üst üste dizmiş olarak gelen İso'yla göz göze gelmiştim. Ela gözleri, tedirgin bir şekilde kapımdaki yüzbaşıya ve karşısında duran pembe donlu bana bakarken ikimizin arasında olan gözleri mekik dokudu.

Bundan daha iyi bir fırsat olamazdı, İso'm iyi ki gelmişte beni kurtarmıştı. Hemen az önceki çirkef sesimi en derinlere gömerken, en naziğinden ve cilvelisinden bir sesle lafı değiştirdim ve artık bizimle aynı yerde bulunan İso'nun boynuna atladım.

"Kurtar beni, Allah kitap aşkına." dedim boynuna atılır atılmaz kulağına fısıldarken.

"En acilinden içeri girelim." diye de eklediğim gibi İso'nun elleri belime kaydı. Bunları anaları neyle beslemişti bilmiyordum ama o da yüzbaşı gibi uzun, boylu poslu bir adamdı. Sarılmaya çalışırken boynuma ağrılar saplanmıştı.

"İso'm iyi ki geldin, hoş geldin." dedim nefesini kesecek kadar sıkı sarılırken. Bu fısıldayarak değilde sesli bir şekilde söylenmişti.

"Hoşbuldum canım, hoşbuldum." dediğinde sesindeki tondan hiçte hoş bulmadığını anlamıştım. Boynuna asılmayı bırakarak ayaklarımın üstüne bastım çünkü olan bana olacak, bir doksan adama sarılayım diye fıtık olacaktım.

Koluna girdim, misafirim gelmişti. Tanrı misafiriydi, içeri almamak olmazdı.

Yüzbaşı da geliyordu eve, onu niye almadın. O da tanrının bir misafiri dedi sol melek.

Sus be dedim içimden. Az önce adam bizi bir kaşık suda boğacakken niye sesin çıkmıyordu? O zaman neredeydin diye hesap sordum. Ses gelmedi.

"Aç mısın, kesin yine yemek bile yemedin demi? Doğruyu söyle." dedi İso hesap sorarak. Evet yememiştim, doğruydu. Ve İso Yüzbaşının yanında benim hakkımda endişelendiğini sesli bir şekilde dile getiriyordu.

Cıkladım.

"İyi bende sen seviyorsun diye kuru pilav alıp geldim. Hadi içeri geçelim de soğumadan yiyelim." dediğinde az önce yüzbaşının zorla girmeye çalıştığı eşikten geçerek içeri girdim. Yüzbaşı hala kapıda bekliyordu, zaten her şey saniyeler içinde gerçekleşiyordu. Yüzbaşıya baktım, az önceki kükreyen adam bir anlığına afallamıştı. Ne olduğu hakkında bir fikrim olsa da olmasa da umursamadım.

"İyi akşamlar." dedi İso, yüzbaşı bozuntusuna baş selamı vererek. Bende yine insanlık ölmesin, yaşatmakta fayda var diyerek bir baş selamı verdim. Yeterdi ona. Peşimden İso da girince az önce kapatamadığım kapıyı bu sefer güzelce kapatarak arkamı söndüm ve hemen kapı deliğinden baktım. Yüzbaşı yine dırdır ederken kolundaki yaraya baktı. Dolaylı olarak bende oraya baktım. Salak herif benimle laf dalaşı yapacak diye kendi yarasını unutmuştu.

Biraz daha izledim yüzbaşıyı, olduğu yerden ayrılışını, cebinden anahtarını çıkarışını, postallarını ayağından çıkarıp karşımdaki kapıyı açarak içeri, evine gitmesini.

Bir dakika, bir dakika.

Yüzbaşı karşı dairemde mi oturuyor yani? Tam karşımda? Kapımın diğer tarafında?

"Daha dikizleyecek misin adamı?" dediğinde transtan çıkarak İso'ya döndüm.

"Yok, bitti." diyerek içeri girdim.

"Ne oldu, o asker adam seni rahatsız mı etti? Bir şey mi dedi sana? Varsa bir sıkıntı... Çözeriz derdim ama sen tek başına da halledersin." dedi gülerek. Beni biliyordu, iyi tanıyordu.

"Aferin, öğrenmişsin savcım." dedim. Ela gözlü, siyah saçlı adam peşimden geldi.

"Sen nasıl girdin buraya, aldılar mı seni içeri?"

"Sence?" dedi takım elbisesi hala üstünde ve elleri cebindeyken. Bu evet demekti.

"Sen nasıl oldun diye bakmaya geldim, bir de formdan düşmüşsündür diye bir iki dosya getirdim. Haftaya sahalara geri dönüyorsun, idmanlı ol." diyerek kanepeye geçti.

"Zaten Cüneyt zırtapozu sürekli seni soruyor. Aramış dönmemişsin, mesaj atmış bakmamışsın. Merak etmiş güya dingil herif." dediğinde gelen arama ve mesajları hatırladım. Doğru söylüyordu, günde en az beş kez olacak şekilde aramış, sayısız da mesaj atmıştı ama cevap vermemiştim. Onun götünü kurtarmak istediği müvekkili tarafından ulu orta kurşuna dizilirken onunla konuşacağımı düşünüyorsa yanılıyordu.

"Herife bak, üç kuruş daha fazla para alacak diye ben canımdan oluyordum. Bir de utanmadan beni mi sordu yüzsüz piç. Bir döneyim, belasını sikicem hepsinin, burnundan getiricem orospu çocuğunun!" dedim sinirle.

Adalet için çalışan, adaleti savunan bir adamın rüşvetle iş yürütmesi, kendi çıkarlarını gözetmesi koskoca adliyede bir benim bir de İso'nun gözüne batıyordu.

"Çekilmiş davadan, avukatı olmak istemiyormuş artık. Bir üzgün, durgun gözüküyordu zaten bu aralar. Seni özledi heralde, göremeyince dert olmuştur." dedi gülerek.

"Sus ya, Allah aşkına bir sus. O ne anlasın böyle şeylerden, paragöz, adi herif! Onu tatmin eden başka dava bulmuşturda ondan çekilmiştir. Haysiyetsiz herif!" dedim sinirle. Kıl oluyordum bu adama, ağzından hayırlı bir şey hiç çıkmadığı gibi elinden de hiç bir iş gelmiyordu. Bir de benim için üzülüyor muydu? Hiç sanmam.

"Ne içersin?" dedim konuyu değiştirmek adına.

"Ne içmesi Esin, yemek yiyoruz. Sende şuraya oturuyorsun." dedi kalktığı kanepeden yanıma gelip beni omuzlarımdan tuttuktan sonra. "Yemeğini yiyorsun güzelce. Bende sana dosyaları, davaları anlatıyorum." dedi omuzlarıma hafif bastırıp beni oturturken. Bir şey demedim, yemek yesem gerçekten iyi olacaktı.

"Tamam tamam." dedim. Karşı çıkmayacaktım. İso da tamam dediğimi duyunca tebessüm etti, aldığı poşeti açtı, getirdiği kuru fasülye pilavı bir güzel önüme koydu. Ne sevdiğimi de bildiği için biraz pul biber, karabiber döktü üstüne. Yanına ayran da almıştı, büyük boyundan.Ayranı da ne kadar sevdiğimi az çok biliyordu. Onu da açtı. Önüme koydu.

"Su ister misin? Getireyim mi?" dedi. Pilavımı karıştırmaya başlamışken. Beni yalnız bırakmıyordu, istemesem bile koruyup kolluyordu. Düşünüyordu, sahip çıkıyordu. Peşimden geliyordu, başım derde girse hemen çözüyordu.

"Yok yok, gerek yok. Sen bana davaları anlatmaya başla." dedim önüme pilavımı çekerken.

"Yıldız hanımın dosyasını getirdim, adam hakkında yeni bilgiler edindik." dedi dosyayı karıştırırken.

Pilavımı kaşıkladım güzelce, afiyetle yemeye başlamıştım.

"Ne buldunuz sayın savcım?" dedim ağzım dolu dolu. Pilavda ne güzel tane tane olmuştu diye düşünürken önüme attığı bir kaç fotoğraf karesiyle bakışlarım o yöne odaklandı.

"Bunları." dedi utançla. Bu mesleğe senelerini veren İso bile hala bunları gördükçe utanıyordu.

Fotoğraflara baktım, midem kaldıramadı, kusmak istedim. Tiksindim. Ne kadar kötü bir adam olduğunu Yıldız hanımdan işitmiştim ama bunu bir tek ona değilde başka kadınlara, genç kızlara da yaptığını görünce kaldıramamıştım.

"İbne,kadın pazarlıyormuş. Genç kızları, durumu olmayan kadınları size iş buldum diye kandırıp onları para karşılığı satıyormuş. Aralarında 15 yaşından tutta 35-40 yaşındaki kadınlar bile var. En az 25 kadını böyle böyle kandırmış. Kamerada koymuş odalara, görüntüleri de kaydedip şantaj yapıyormuş kadınlara, karşı çıkanın da çoluğunu çocuğunu öldürmekle tehdit edip parasıyla kumar oynuyormuş. Dövüyormuş, öldürene kadar dövüyormuş." dedi dişlerini sıkarken.

"Yıldız'ı da dövüyormuş, onu da... Onu da böyle satmak istemiş. Kadın reddetmiş, ölürüm de yapmam demiş. Öldüresiye dövmüş kadını, döverken de kadın üçüncü kattan balkondan aşağı düşmüş. Şanslıymış ki o yaşamış..." dediğimde yutkundum. Bu sanki bana verilen bir ceza gibiydi, hiç unutmamam için verilen bir ceza...

"Zaten." dedim. "Gerisini sende biliyorsun." sesim içime kaçıyordu. Gür çıkması gereken sesim yine içime kaçıyordu.

İç çekti İso, derinden dertli bir iç çekmeydi. Ne o ne de ben bunları hiç dinlemek istemezdik. Bunları o da kaldıramıyordu, ona da ağır geliyordu. Belki de en çok ona ağır geliyordu. Yaşamak zorunda olduğu kimliği kendi bile istemezken elinden başka da bir şey gelmiyordu, yaşıyordu. Yaşamaya çalışıyordu. Elimi koluna koydum İso'nun, biraz da olsa teselli olması için. Onunda ihtiyacı olan, kimsenin ona vermediği teselliyi ben veriyordum. Elime baktı ilk, sonra da yüzüme. Yüzüme bakınca acı bir tebessüm beliriverdi yüzünde. Birbirine paralel iki kaderin, farklı bedenlerindeki kazazedesiydik. Daha sonra bana tebessümle bakan İso'ya tebessüm ettim. O da beni teselli etmek için elini sırtımdan geçirip bana sarılmıştı. Zordu, zorduk. İkimizde bu ruha bu bedene sığamıyorduk.

Öyle geçirdik geceyi, canımız, ruhumuz titreye titreye konuştuk. Mutlu değildik, olmaya da çalışmadık. Gerçekler acıydı ve biz bu acıyı çoktan tatmıştık. Başkaları tatsın istemedik, bu yüzden savaştık, yaşayarak öğrendiğimizi başkası bir gün öğrensin istemeyerek bütün gece çalıştık.

•••••••••••••

"Günaydın." dedim masaya hep beraber oturan tim kahvaltı ederken. Bende aldığım tabakla oturdum yanlarına, sabahın erken saatleriydi, güneş daha yeni yeni ışıklarını etrafa saçıyor, kuşlar bile yeni uyanıyordu. Görevden döneli de neredeyse bir hafta oluyordu.

"Günaydın komutanım." diye karşılık verdi herkes hep bir ağızdan. Sonra da yemeye devam ettiler. Demir, Civan, Yener tam karşıma oturmuş, Serkan ve bende diğer tarafa oturmuştuk.

"Naptın Demir?" dedi Yener. Çayından keyifli bir yudum aldı.

"Neyi naptım komutanım?" dedi ağzına zeytini atarken.

"Hayvana bak, tüm tabağı doldurmuş ayı oğlu ayı. Lan tüm alayın yiyeceği yemeği almışsın, aç hayvan! El insaf ulan, bize de bırak!" diye yükseldi Serkan. Gelen Gürkandı, Ayı Gürkan. Çok yiyor, çok içiyor ama yaramıyordu.

"Kes lan, sana mı sorucam!" diyerek o da benim yanımdaki boş yere kuruldu.

"Lan söylesene Demir, noldu senin şu hostese?" dedi Yener yine merakla.

"Haa." dedi Demir. Sanki aklından çıkmış gibiydi. "O iş yaş komutanım ya, olmazmış bizden." dedi ve ağzımda bir peynir parçası attı.

"Niye lan, o havacı sen karacısın diye mi? Yoksa bekleyemem asker peşinde falan mı dedi?" diye sordu. Bu meslekte böyleydi, beklemek istemeyen kadınlar, takılmalık ilişkiler yaşayan adamlar vardı.

"Yok komutanım ya ondan değil."

"Söylesene amınakoyayım, niye nazlanıyorsun?" diye yükselmeden edemedi Yener. Bu ara lohusa dönemindeydi kendisi, eşi daha yeni doğurduğu için o da eşiyle beraber lohusa dönemine girmişti.

"Önceden olmuşuz biz, unutmuşum kadını. Zaten dedim ben içten içe, bu bir yerden tanıdık geliyor diye. Meğerse bizim daha önceden bir münasebetimiz varmış." dedi rahat rahat. Yener suratına baktı, tövbe etti. Her bakışında ya tövbe eder ya da zikir çekerdi.

"Yavşak yeminle, acıyorum yeminim olsun acıyorum sana. Bir gün şu yavşaklığın yüzünden götten yiyeceksin kurşunu." dedi Yener. Ona bu işler tersti, o hanımcı, tek eşliliği savunan bir adamdı. Karısından başkasını gözü görmez, kaymazdı.

"Komutanım siz evli barklı adamsınız, tabi size koymaz artık yalnızlık. Ama ben öyle miyim?" Cıkladı. "Değilim. Benimde sevgiye, ilgiye, sarılıp sarmalanmaya ihtiyacım var." dedi.

"Bizde yalnızız ama senin gibi karının kızın peşinde koşmuyoruz." diye lafa girdi Civan. Beklenmedikti, Demir'in saçmalıklarına pek aldırış etmiyordu genelde.

"Siz bedenen yalnızsınız, ruhen sizinde bir manitiniz var komutanım, sanki bilmiyoruz."dedi şak diye. Pek konusunu açmazdı Civan, açılınca da açıldığına pişman ederdi. Yine öyle olmuştu, konusu açılmıştı.

"Kim lan sevdiği kadın? Benim niye haberim yok böyle bir kadının varlığından?" dedi Gürkan. Time yeni katılmıştı, haberi olmaması normaldi.

"Ooo, seninde bir bok bildiğin yok ki Gürkan." dedi Demir. Yaşları yakın olduğu için rahat konuşuyordu.

"Kendisi platonik takılıyor, öyle uzaktan uzaktan izliyor kadını. Arkadaş biliyor kadında komutanımı,öyle böyle bir şekilde geçiniyorlar senelerdir ." dedi Gürkan'a bakarak.

"Ama gitti kadın, bayağı da oldu galiba demi komutanım? Ne kadar oldu?" diye sordu Demir. Bir kere sorduğunda gitti cevabını almıştı Civan'dan, şimdi ne kadar zaman geçtiğini de bilmiyordu.

"Üç yıl oldu." dedi çayını yudumlarken. Rahat gözüküyordu ama öyle olmadığı belliydi. Civan'a baktım, o da bana baktı. Umursamıyormuş gibi gözlerini tabağına çevirdiğinde bende bakmayı bıraktım. Karşılık beklemeden seviyordu, görmeden sevmeye çalışıyordu hala, biliyordum.

"Nereye gitti ki? Evlendi mi?" diye sordu Gürkan. Bu soruyla Civan'ın öksürük krizi tuttu, yudumladınız çayı ağzından timin üstüne püskürttü.

"Helal, helal komutanım." dedi Demir. Konuşmaya devam etti. Neyse ki Gürkan'ın suratına denk gelmişti tüm çay, kimse aldırış etmedi.

"Yok evlenmedi, sevgilisi vardı bir tane, aldatmış kadını. O da gitti Amerika'ya, okumaya." dediğinde Civan derin bir nefes aldı.

"Tamam uzatma artık, zıkkımlan kalkıp gidelim." dedi. Onun için zordu,sevdiği kadını görememek hayli zordu. Bazen iletişime geçtiklerinden bahsediyordu, iyi olduğundan, okulundan memnun olduğundan falan söylüyordu. Sonra da bir kaç ay hiç sesi soluğu çıkmıyordu.

"Sevdiğiniz kadın nasıl biri komutanım, bahsetsenize biraz." dedi Demir. Aslında tüm tim o kadını merak ediyordu, adını bile söylememiş olduğu kadın hakkında biraz bilgilenmek istiyorlardı.

"Siktirin gidin başımdan!" dedi geçiştirerek. Sinirleriyle oynanıyordu. Yarasına tuz basılıyor, belki de deşiliyordu.

"Utandı." dedim bende onlara katılarak. Biraz anlatsa fena olmazdı. İki gülüp eğlenmek bizim de hakkımızdı.

"Sikicem ya, bir rahat bırakın adamı!" dedi Civan. Yerinden kalkmasını, kalkıp gitmesini bekledim ama gitmedi. Gidemedi çünkü Demir, adamın kolunu tutuyordu.

"Bırakmam komutanım, Allah'ıma kitabıma bırakmam. Nolur bir kere anlatsanız, hah? Nolur komutanım?" dedi Demir.

"Çatlarım orta yerimden, anlatın komutanım." dedi Gürkan da Demir'e arka çıkıp. Boş adamlardır, bomboş adamlardı hatta.

"Ne mi olacak? Kadını koklaya koklaya bulmandan korkuyordur yavşak herif." diye lafını esirgemedi Yener.

"E ama harbi yeter ha! Salın lan beni!" dedi öfkeli bakışlarını masadakilere gezdirirken. Demir artık bir adım geri atmış, konuşmaktan vazgeçmişti.

"Aziz komutanım anlatsın o zaman." dedi Civan. Topu bana atıp götü kurtarmayı planlamıştı.

"Ne anlatıcam lan? Siktirin gidin başımdan!" dedim kessinler diye. Oturup ağız tadıyla yemekte yiyemiyorsak niye geliyorduk bu zıkkım yere?

Yener atıldı bu sefer söze. Harbi adamdı, yüzünden bile okunuyordu.

"Aziz'im, sen anlat biraz da, bu dönen muhabbet neymiş ne değilmiş bizde bilelim." dedi kollarını masanın iki yanına yaslayarak.

Olan bir şey yoktu aslında, üç ay önce askeriyenin sağlık görevlileri beni hastanede, psikopat avukatın yanında oturup bekliyor halde görünce söylenti çıkarmışlardı. Sonra da Yüzbaşının sevdiği kadın hastalıklı, yataklara düşmüş, ömrü az kalmış gibi bir şeyler zırvalayıp yaydıkça yaymışlardı.

"Bir şey olduğu yok, saçmalamışlar işte." dedim geçiştirerek. Kendim dışında bir başkasının sorumluluğunu almaya hiç niyetim yoktu.

"Nasıl saçmalamışlar tam olarak komutanım? Benim kulağıma çok saçmalamışlar gibi gelmedi de." dedi usulca Demir. Harbi ne boş konuşuyordu.

"Ne geldi senin o narin, hassas, siktiğimin kepçe kulaklarına Demir?" dedim.

"Hastaymış sizinki, ilk olarak geçmiş olsun komutanım. Allah acil şifalar versin. En tez vakitte ayaklanır, bizimle tanıştırırsınız inşallah." dediğinde tüm tim, Civan da dahil "amin" diyerek yemekhaneyi inletti.

"Ne duydun oğlum, çatlatma bizi de söyle?" dedi Gürkan. Serkan ise tüm olanları can kulağıyla dinliyordu.

"Komutanım fena yanıkmış kadına, gördüklerinde sarılıyormuş, saçını seviyormuş kadının uyurken. Üzgünmüş, gece bile uyumamış."

"Uyku tutmaz ki, düşünsene sevdiğin kadının ölümle cebelleştiğini, yemin ederim gözüme bir gram uyku girerse namerdim. Aldığım nefesi bile sayılı alırım." dedi Gürkan.

"Ne boş konuşmuşlar, yok öyle bir şey, olmadı. Hem zaten öyle biri-" diyecektim ki yemekhanenin kapısından giren bedenle tüm dikkatim dağılmıştı.Giyindiği şık, siyah yelek pantolon ve yüksekten topladığı at kuyruğu saçlarıyla, salına salına yemekhaneye geliyordu. Yanında da kadın teğmenlerden biri ona eşlik ediyordu. İçeri girip tabağına bir şeyler alırken izledim biraz daha,sonra fark ettim ki benimle birlikte tüm alayda onu izliyordu. Yalan yoktu, çokça dikkat çeken bir tip olduğunu on kilometre öteden belli ediyordu ama bu tipini dilinin ayarsızlığıyla kaybediyordu.

Dün geceki münakaşa aklıma geldiğinde göz devirdim arkasından, fazla sorumsuz fazla kibirli bir kadındı.

"Bakın bakın, geldi benim sarı bomba." dedi Demir. Onu duyar duymaz yine o tarafa, avukata döndüm, Demir'in ise ona bakarken ağzının suyu akıyordu.

"Nereden seninki oluyormuş lan,bir götünün üstüne otur iki dakika!" diyerek kafasına bir şamar yapıştırdı Yener. Ben ise bakışlarımı, üç masa karşıma oturan kadına çevirdim. Yanına oturan teğmenle samimi bir şekilde konuşup sohbet ediyordu. Bazen de gülüyordu, ne ara buradan biriyle kaynaşmıştı ki? Hemde bir teğmenle?

"Bak bak, eline yüzüne bak şunun. Cennetten inmiş melek sanarsın, şu surata bak!" dedi aşırı hayranlık belirtisi içeren cümleler kurarken.

"Aynen ondan." dedim sesli bir şekilde. Hatasını bilmesine rağmen üste çıkacak bir tiplemeydi, şımarık büyütüldüğü de her halinden belliydi. O gün her ne kadar benden korkmamasına şaşırmış olsam da onun bu deli cesaretli halini de biraz aptalca bulmuştum.

"Neyini beğenmediniz komutanım gül gibi kızın?" dedi Demir. Neyini beğenecektim? Beğenilecek biri miydi? Melek değilde daha çok Deccal gibiydi.

"Fazla egolu, şımarık bir kadın. Nesini beğeneyim böyle bir kadının? Şuna bak." dedim çatalına bir zeytini bile batırmaktan aciz olan ve eli titreyen kadına dikkat kesilirken. Herkeste benimle birlikte o yöne dikkat kesilmişti.

"Beğenmemiş hanımefendi kahvaltısını, mırın kırın ede ede nimetle oynuyor kaç saattir. Alışmıştır tabi o kuş sütüyle beslenmeye, anadan babadan böyle gördüyse, burası ona cehennem gibi gelir. Fazla durmadan gitsin de, daha fazla başımızı ağrıtmasın." dedim kadına olan tüm sinirimi kusarken. Artık herkes avukata değil de bana baktığında "hayırdır?"dedim.

"Kadın geleli ne kadar oldu ki siz bu kadar şey çıkardınız onun hakkında?" dedi Serkan. Gürkan başıyla onayladı. Demir ve Civan merakla bakarken Yener pek oralı olmadı. Bir şey düşünüyor gibi tabağına odaklanmıştı.

"Öyle oğlum işte, sizde iki dakikadan fazla baksanız kadına sizde anlarsınız." dedim savunmamı yaparken.

"Haa....Haaaa.... Siz kadını izlediniz yani, bir de dakika tuta tuta." demeden edemedi Gürkan. Ne münasebetti lan, ne izlemesinden bahsediyorlardı?

"Yok lan ne izlemesi, Albay yanına git, göz kulak ol diyince fark ettim." dedim.

"Allah Allah, ne zamandan beri böyle görevler yüksek rütbeli askerlere verilir oldu komutanım?" dedi Demir.

"Hayır, eğer varsa bir hissiniz hoşlantınız...Ben çekilirim komutanım, yolunuza taş koymam." dedi gayet gururlu bir şekilde Demir. Umarım yoluma taş olurdu bu konuda ama zaten benim dediği gibi bir planım yoktu.

"Siktirtme belanı! Ne hissi, ne hoşlantısı lan! Ben daha o kadar delirmedim, bırak sevgimi günahımı bile vermem ben o kadına!" dedim yerimden kalkarak. Bütün iştahım kaçmıştı, bir sigara molası verip bu siktiğimin muhabbettinden kurtulmalıydım.

"Gözüme gözükmeyin, şu sıçtığımın konusunu da bir daha açmayın!" dedim tabağımı da alıp giderken. Yürümeye, yemeğimi dökmeye giderken bir sandalye çekme sesi gelmişti arkamdan, dönmedim. Bakmaya gerek duymadım. Acilinden bir sigara içmeliydim, adam akıllı yiyemediysem de sigara molası vermeliydim. Yemekhaneden çıktım, adımlarım sertti, tepem atmıştı.

"Aziz?" diyen tanıdık bir ses yükseldi arkamdan. Dönmek istemiyordum, siktirip gitmek istiyordum. Durmadım, adımlarımı devam ettirdim.

"Dur lan! Bir şey diyeceğiz heralde." dedi Civan. Bu sefer durdum, arkamı döndüm. Civan bana doğru hızlı adımlarla geldi. Elini cebine atıp çakmak ve sigara çıkardı.

"Gel." dedi. Adımlarını köşede kalan kaldırıma çevirdiğinde sorgusuz sualsiz peşinden gittim. Artık it gibi dalaşmaya mecalim yoktu, bu adama lafta anlatamazdım. Geldiğimizde kaldırıma oturdu, bende yanına. Sigara uzattı, o da bende tütün içiyorduk bu ara ama şimdi paketi yanında getirmişti. Sigaralarımızı yaktık, içimize çektik dumanı.

"Niye geldik?" dedim konuşmayacağını anladığımda. Yüzüme baktı öyle, sonra dudakları alayla kıvrıldı.

"Beni dinlemeye." dedi elindeki sigaradan bir fıs daha içine çekip.

"Sabah sabah, ne bu haller lan? Herkes ayrı bir leyla olmuş bu aralar." dediğimde baktı bana. Gözleri titredi, sonra yine tebessüm etti ama bu sefer alayla değildi. Garip bir tebessümdü, anlam veremedim.

"İçerde sorduğunuz soruyu yanıtlamaya geldik." dedi.Sigarasını içmeye koyuldu.

"Leyla." dedi sigarasından biraz daha içine çekerek.

"Adı Leyla." dediğinde anladım neden gözlerinin ben onu der demez titrediğini. O garip hissiyatın da ne olduğunu biraz çözebildim.

"Eee...Dedikleri doğru mu içerdekilerin?" diye sordum. Çok az şey biliyordum kadın hakkında, işte böyle arada bir konusu açılınca bir şeyler duyuyordum ama hiç Civan'la oturup konuşmamış, oturunca da bu konuyu hiç açmamıştık. Aslında biz adam akıllı hiç bir şeyden bahsetmemiştik, geçmişten, gelecekten hiç söz etmemiştik.

"Doğru." dedi. Sigarası neredeyse bitiyordu. Beresini çıkardı kafasından, eline aldı. Sonra da yere odakladı bakışlarını.

"Koyu renk saçları var, düz, uzun. Yeşil gözleri var, böyle güneşte değişik bir yeşil, gece de sanki bambaşka bir yeşil gibi. Bende tam bakamamış olabilirim, emin değilim. Boyu kısa biraz, benim yarım kadar ya var ya yok. Zayıf, kırılgan, narin. Yanağının kenarında, çenesinin biraz üstünde şu kadar..." dediğinde baş parmağının yarısını gösteriyordu. "Şu kadar bir doğum lekesi var."

"Ne iş yapıyor?" diye sordum.

"Okulu bitiyor bu sene, eğitim için Amerika'ya gitti tek başına."

"Ne okuyor?"

"Veterinerlik. Hayvanları çok seviyor, şu bizim dağda tiksinerek baktığımız börtü böceğe bile hayran hayran bakıyor.İmkanı olsa sineği bile tedavi eder, öyle bir sevgi. Korkusu da yok, onu da tanıştığımız ilk gün anladım." dedi sanki o güne geri döner gibi.

"Niye olmadınız? Red mi etti seni?" diye sordum. Olabilirdi, zor bir mesleğimiz vardı, kadınlar genel olarak ölümle yaşam arasında kalan adamları pek sevmeyi tercih etmiyordu.

"Sevdiği biri var, vardı yani,o zaman."

"Şimdi yok mu?"

"Yok, bitti o iş. Üç seneye yakındır, görüşmüyorlar."

"Niye bitti?"

"Aldattı kızı, yakın arkadaşıyla."

"Sen nereden biliyorsun, o mu anlattı?" dediğimde bir sigara daha yaktı. Sigarasının ne ara gittiğini bile fark edememiştim.

"Yok, ben yakaladım." dediğinde suratına baktım aval aval.

"Nasıl lan?"

"Kenan ustanın yanına gidiyordum, Leyla benden bir kaç dakika önce rahmetli babaannesiyle uğramış, oturmuş sohbet etmişler falan. Neyse ben gittim işte, çok uzun kalmadım, eve gidiyormuş Leyla, babaannesi rahatsızdı, tekerlekli sandalyedeydi. Zaten bir halası, bir babaannesi vardı. Çıktım ustanın yanından, gidiyorum durağa doğru. Benim eski evin oradaki parkı biliyorsun, çocuklarla maç yaptığımız park. Bir baktım, şerefsiz herifin arabası tam karşımda, bakmayayım dedim. Zaten içim yanıyordu, hızlı hızlı geçip gidecektim. Bir kadın geldi, bindi arabasına. Sonra işte... Altlı üstlü bir şeyler." dediğinde elindeki bu sigarası da bitmişti.

"Sen mi söyledin ona?"

"Yok benim söylememe gerek kalmadan yakalandı."

"Ne zaman yakalandı?"

"O gece ilaç almak için o taraflardaki bir eczaneye gidiyormuş, arabasını gördü. Bilemedi tabi ne olduğunu, arabanın farlar falan açık, içerde olduğunu anladı, kapıyı açtı. Açtığı gibi de bir daha açılmamak üzere o kapıyı kapadı." dedi.

"Amerika'ya da o yüzden mi gitti? O herif yüzünden?"

"Yok, onun gitmek gibi bir planı zaten vardı, bahsediyordu ama babaannesini de bırakmak istemiyordu. Ayrıldılar o gece, biraz kötü oldu falan, neyse zaman geçti işte böyle böyle. Bir haber geldi, kabul almış okuldan, nasıl mutlu, nasıl heyecanlı. Sonra bir haber daha geldi arkasından, rahatsızlanmış babaannesi, yoğun bakıma alındı, o gece de kaybettik zaten. Kurtarılamadı." dediğinde sadece Leyla'nın babaannesi değilde onunda sanki ailesinden biriymiş gibi bahsetmesi detayına takıldım.

"Allah rahmet eylesin." dedim usulca. O da amin diyerek devam etti.

"Sordu bana, ne yapayım Civan dedi. Sustum. Gitme demedim, kalma da demedim. Yaralı bir kuş gibiydi, ne uçsun diyen kanadı ne de yarasının ilacı bendim. Bende ne yarasına dokundum, ne kanadı oldum."

"Seviyorum deseydin, niye demedin belki kalırdı?" diye sordum.

"Buradan uzaklaşıp iyi bir hayat yaşaması lazımdı, zaten buradayken çok sıkıntı çekmişti, bir de ben onu burada tutup mutsuz etmek istemedim. Fırsatı varken gitsin, özgürce kanatlanıp uçsun istedim, göz yumdum. Diyeceğim bir şey varsa da sustum." dediğinde başka bir sigara daha yaktı. İlk defa bu kadar açık ve net konuşuyordu.

"Sence ona karşı hala bir şeyler hissediyor musun?" diye sordum. Üstünden bayağı geçmiş olmalıydı, belki de artık bitmişti. Belki de bir tek ben hala ona karşı bir şeyler hissettiğini düşünüyordum.

"Ne bir şeyler hissetmesi?" dedi dalga geçer gibi, sigarasından bir fıs daha çekti içine, sonra da dışarı üfledi.

"Seviyorum hala...Görmüyorum diye ona karşı azalan bir şey olmadı, keza daha da arttı." dediğinde şaşırdım, ona karşılık bile vermemiş, sonra da çekip gitmiş bir kadını hala seviyor olabilmesi tuhafıma gitmişti.

"Mal mısın peki? Niye hala seviyorsun onu, çoktan bulmuştur belki birini."

"Sence akıl işimi bu işler Aziz? Mal mısın oğlum? Ne demek niye hala seviyorsun?"

"Sen bir sevda uğruna mı bu hale geldin yani? O kadar milletin diline bu yüzden mi düştün?" diye sordum. Adamı bu kadar mı mal ediyordu? Timin hayaletini bile bu kadar etkileyebiliyor muydu?

"Aynen oğlum, aynen. Bu yüzden. Beğenemedin mi?" diye sordu Civan. Beğenilecek neyi vardı bunun, dalga geçiyordu tüm tim, koskoca adamla.

"Sen bu sevda işinin bokunu çıkarmışsın Civan, Leyla'sını bulan Mecnun'a dönmüş,götü başı dağıtmışsın." dedim. Öyleydi, fazla anlam yüklemişti kadına,biraz haddinden fazla.

"Gün gelir devran döner, götü başı dağıtan sen olursun, o zaman siksen suratına bakmam. Adamı anlattığına pişman etme." dedi gergin bir şekilde. Az ve öz konuşan adamı hazır konuştururken üstüne gitmemeye karar verdim. Sadece dudaklarımın arasına koyduğum sigarama odaklandım, diyecek bir şeyim olmadığı gibi anlatacakta bir şeyim yoktu.

"Bu avukat ne iş? Ne dönüyor aranızda sizin?" diyerek sessizliği bozan Civan oldu.

"Bir bok döndüğü yok, kıl oluyorum kadına, o kadar." dedim. Bu ara keyfimi kaçıran tek şey avukatın ta kendisiydi. Bakışları, konuşması, sesi, gözleri... Belerte belerte bana sinirle, nefretle baktığı gözleri...

"İyi kadın gibi aslında, neyine kıl oldun oğlum iki günde?" diye soru sordu bu seferde.

"İyiyse cami yaptırsın, bana da dokunmasın mümkünse. Zaten burnu bir havada, Albay'ın yeğeni olduğu için midir avukat olduğu için midir nedir? Ne zaman görsem böyle üstten üstten bakmalar, mavi gözlerini üzerime dikmeler falan?"

"Hoşlanıyor olmasın senden Yüzbaşım? Ne dedin bu duruma?"

"Siktirip gitsin dedim ne diyeceğim. Allah'a yakın, benden uzak olsun. Mümkünse denk düşmeyelim diyeceğim de o da... Zor." dedim sinirlenerek. Karşı dairemde yaşıyordu, bir şekilde illaki denk gelecek, meymenetsiz suratını görecektim.

"Niye zor lan?"

"Benim karşı daireye taşınmış, tam karşıma. Dün de açmış zaten şarkıyı bangır bangır, kendi sesimi bile duymuyorum. Kulağım sikildi, dayandım kapısına. Düzgün bir dille kapat dedim, o da çirkef çirkef cevap verdi bana, asabımı bozdu."

"Mal mal konuşma oğlum, sen selam versen bile küfür ede ede veriyorsun. Kadına ne dedin Allah bilir?" dediğinde Civan'a döndüm. Kimin tarafındaydı, belli değildi.

"Diyen tek ben olsam yine iyi, açıldı çenesi vır vır vır. Bir saat susmadı. Sonra Allah'tan sevgilisi geldi de, aldı götürdü." dediğimde dün gece gördüğüm adamın yüzünü bir kez daha hatırladım.

"Allah'ı var güzel kadın, sevgilisi olmaması tuhaf olurdu." dediğinde Civan'a baktım boş boş. O da sanki benim tepkilerimi ölçmek için bana bakıyor gibiydi.

"O avukatı sevenin aklından şüphe ederim ben." dediğimde öyle mi dercesine baktı Civan suratıma. Ne demeye getiriyordu?

"Sen bir boklar demeye çalışıyorsun bana ama ben bir sik anladıysam ne olayım?" dedim.

"Bir iki kere gördüğün bir kadını, bu derece kıl olacak ne yaşamış olabilirsin oğlum? Müneccim misin, ne bok bilebilirsin o kadın sana kendini anlatmadığı sürece? Sik sik işlerle uğraşma, bu zamana kadar kadının varlığından haberimiz bile yoktu. Var mıydı?"

"Yoktu." dedim. Yoktu da, neden olmamıştı bilmiyorduk.

"Bir boklar var oğlum, Albay onu buraya getirdiyse, peşine adamlar takıp izlettiriyorsa, sana bana emanet ettiyse bir boklar var. Öyle suikastmiş, saldırıymış bilmem ben. Benim bildiğim tek şey Albay'ın da o kadınında geçmişin tozlu raflarına bırakıp gidemediği bir şeyler olduğu... Ona göre davran, ne emir verildiyse uy. Bir de şu her insana bokmuş gibi bakmayı bir kes oğlum, bu kadına da öyle bakıyorsun, alır bir gün seni ayağının altına." dediğinde başta söylediklerinin doğru olma ihtimalini düşündüm. Belki de evet, bilmediğimiz bir şeyler olabilirdi, söylenmemiş olabilirdi henüz. Avukatın bile haberi olmayabilirdi ki belki, ondan bile gizleniyor olabilirdi ama şimdi bunu düşünmek istemiyordum.

"O kadın bana hiç bir sikim yapamaz, bende izin vermem zaten." dedim yumuşamadığımı göstermek için.

"Öyle de bir yapar ki-isterse-, feleğin şaşar." dediğinde harbi kimin arkadaşı olduğunu bilmek için suratına baktım. Bu kadına fazlaca korumacı davranıyordu, gerek var mıydı?

"Ne demeye getiriyorsun yani?" dedim. Açıkça söylese de uzatmasa çok daha iyi olurdu. Bana baktı Civan, siyah gözleri derin derin bakarken sanki bir şeyler biliyormuş gibi rahattı.

"Yani demem o ki, benden bu Leyla'ya Mecnun olmaz deme, çölde su yerine, kendini aratır hale düşürür seni, peşin peşin benden söylemesi." dediğinde gözleriyle karargâha doğru emin adımlarla giden avukatı gösterdi.

Gördüğüm bedenle ve Civan'ın bana söylediğiyle diyeceğim tek bir şey vardı:

"Siktir git!" Güldü Civan bu lafıma, sonra da aklına bir şey gelmiş gibi bir ifade takındı suratına.

"Ha bu arada şey demeyi unuttum, Albay seni yanına çağırıyor." dediğinde bu sefer dalga geçerek gülüyordu.

"Az daha erken söyleseydin Civan, Albay böyle emdiğim sütü burnumdan getiremezdi!" der demez sigaramı aceleyle yere atıp postalımın ucuyla söndürerek bende karargâha doğru yürüdüm. Hızlıydım, bu alışkanlık haline gelmişti. Karargâhtan içeri girdiğimde burnuma bir koku yayıldı, barut kokusundan başka bir şey bilmeyen bana çiçek koktu buram buram. Sonra önümden yürüyen avukatı gördüm, tuttum nefesimi. Bu koku ondan geliyorsa, mümkün olduğunca nefes bile almazdım.

İlerlettim adımlarımı, Albay'ın odasına kadar geldim. Etrafta avukat yoktu ama hala kokusu buradaydı, emindim. Kendisi de buralarda olmalıydı. Tıklattım kapıyı, gel sesini duyana kadarda bekledim.

"Gel." sesi duyulduğunda içeri attım adımımı, selam verdim Albay'a.

"Rahat yüzbaşım, rahat." dediğinde dik duruşumu bozmadan vereceği emri bekledim. Albay bugün biraz daha sakin görünüyordu, daha sevecen daha az ağzımıza sıçacakmış gibi.

"Biliyorsun, yeğenimi aldım yanıma. Artık burada bizimle." dediğinde dinlemeye devam ettim. Bilmemem mümkün değildi, her akşam her sabah varlığını hatırlayarak gözlerimi açıp kapatıyordum.

"Onun için biraz endişeliyim, kolay şeyler yaşamadı. Atlatması zordu, tek başına altından kalkmaya çalıştı. Yanında birileri varken rahat gibiydi ama ben bilirim o hiç rahat değil, hiçte rahat olamadı." dediğinde masanın üstündeki resime ilişti gözlerim. Sanırsam avukatın resmî olmalıydı, cübbesiyle çekilmiş olan bir resimdi. Yanında ise Albay duruyordu, babacan ve gururlu bir tavırla avukata bakıyordu.

"Benden isteğiniz nedir Albay'ım?" dedim net bir şekilde.

"Senden isteğim ona yardım etmen, siz aynısınız, biraz arkadaşı gibi yaklaş, öğret bu işleri ona. Timdekilere de söyle, onlar da yardımcı olsun." dediğinde neyi öğretmem gerektiğini anlamamıştım. Tim neye yardım edecekti ve ben neden denize düşüp avukata sarılıyordum?

"Albay'ım ben sizin-" istediğiniz şey her neyse yapamam. Ben o avukatla iş birliği yapmam" diyecekken kapı çalınmış ve içeri sorgusuz sualsiz bir şekilde girilmişti. Giren kişiyle Albay'ın yüzü gülerken kim olduğunu anlamamak imkansızdı.

"Gel kızım gel, niye zahmet ettin? Ben seni görmeye gelirdim." dedi koskoca Albay. Neden bu kadını bu kadar çok önemsiyordu, kızı da değildi. Sadece yeğeniydi, bu kadar neden üstüne düşüyordu.

Ölümden döndü mal kafalı.

Doğruydu, ölümden dönmüştü neredeyse. Bu yüzden pişmanlık duyuyor olabilirdi.

"Yok Albay'ım, sizi görüp gideceğim. Çok vaktinizi almayacağım zaten." dedi sakin sakin. Bu kadar sakin konuşabilmesine şaşmalıydı, günler önce kapımın önünde terör estiriyordu.

"İşe mi gideceksin, bıraksın bizim çocuklar seni." dediğinde bana baktığını hissettim ama ona bakmadım, bakmaya gerek duymadım. Bakarsam yine o kadının ayağımda paspas olurdum.

"Evet, işe gideceğim ama öncesinde daha evvel konuştuğumuz konuyu olumlu bir sonuca bağladım. Onu haber vermek için geldim." dedi tane tane.

"Hah, iyi oldu bu. Hazır ikinizde buradayken şu işi de halledelim." dediğinde neyden bahsettiklerini anlamayarak baktım Albay'a.

"Hangi iş Albay'ım?"

"Ara ara bizim kıza yakın dövüş eğitimi vermeni istiyorum Yüzbaşı'm. Ben yokken de kendini koruyup kollaması lazım, itin kopuğun eline bırakacak değilim ya." dediğinde az önce duyduğuklarımı sindirmeye çalışıyordum. Peki tam olarak bu duyduklarım gerçek olabilir miydi? Ben yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor olabilir miydim?

"Albay'ım, yürüttüğümüz operasyonlar -" diyemeden lafımı kesti. Bıraksa beni, bir bahane sunup çekilecektim kenara, izin vermedi çünkü iplerim elindeydi.

"Gizli gizli yürüttüğünüz operasyonlar mı yüzbaşım?" dedi Albay. Bu mesele hakkında hala kin tutuyor olması yüzünden ceza çekiyordum belli ki.

"Ne dediysem o, kızıma eğitim vereceksin o kadar. Kızım sana da uygun mudur yüzbaşının eğitim vermesi yoksa kadın teğmenlerimizden birisiyle mi çalışmak istersin?" diye sordu. Bakışlarımı hızla avukata çevirdiğimde o zaten alttan alttan bana bakıyordu, gülerek. Maviliklerinin içindeki sarılar bile benimle dalga geçiyor gibi geldi o an.

"En çok bana uygun dayıcım." dedi sadece benim duymamı istediği bir ses tonuyla. Sonra da yüksek bir sesle "Nasıl uygun gördüyseniz öyle olsun Albay'ım." diyerek ölüm fermanımı bir de o imzaladı.

"Tamamdır o zaman. Yüzbaşım, kızımı da gideceği yere kadar bırakıver, geri kalanı kendi aranızda konuşup halledin. Kızımı buradaki teğmenlerle aynı düzeyde görmek istiyorum, ona göre davran.Bir buçuk ayın var." dediğinde sinirden duvarları yumruklamamak için kendimi zor tutarken Albay çıkmamızı isteyerek bizi göndermişti. İkimizde ilk olarak karargâhtan sessiz sessiz çıkarken bunun fırtına öncesi sessizlik olduğunu biliyorduk ama sessizliği bozan ilk avukat olmuştu.

"Arabanız nerde Yüzbaşı, işime geç kalıyorum da." dedi avukat bana dönerek. Sabrımı da sınırlarımı da zorluyordu.

"Böyle mi baştan yazıyorsunuz oyunu avukat? Sizce böyle benim kurallarımla oynamamış mı olacaksınız?" dedim sinirle. İşe geç kalması umrumda değildi, umrumda olan tek şey zamanımı bu kadını eğitmekle geçirecek olmamdı.

"Şurada mı araba, ne tarafta? Duruşmam var, acil gitmemiz lazım." diyerek beni dinlemediğini gösterip adım atıyordu ki onun yoluna çıkarak gitmesini engelledim. Bu hareketimle şaşıran gözleri kocaman açılsa bile geri çekilmedi, olduğu yerde dik bir duruş sergileyerek bekledi.

"Albay ne emir verdiyse o Yüzbaşı, yoksa siz, size verilen göreve karşı mı çıkıyorsunuz?" dedi dik dik. Yine geçen geceki gibi çirkef haline dönüyordu.

"Karşı çıktığım şey Albay'ın emirleri değil, sizin saçma buyruklarınız avukat. Ben bir yüzbaşı olarak sizin sorumluluğunuzu almayı reddediyorum."

"Ama bende tam senin gibi bir yüzbaşıyla çalışmak istiyorum. Senin gibi güçlü, elinin ayarı olmayan, dediğim dedik biriyle. Hem zaten bu aralar pekte bir işiniz yokmuş gibi gözüküyor." dediğinde tepem iyice atıyordu. Kendince hala bana laf sokabileceğini düşünüyordu.

"Bak avukat." dediğimde mavi gözlerini iyice benim gözlerime dikti. Gözlerine bakmaktan, artık gına gelecek duruma gelmiştim ama bende kaçırmadım gözlerimi.

"Aptal saptal işlerle uğraşmaya vaktim yok benim. Seç emrimdeki askerlerden birini, senin mevzuyla onlar ilgilensin." dedim. Uzatarak vakit kaybetmek istemiyordum, başka bir çıkar yol bularak kurtulmalıydım.

Avukat ise yüzünde alaycı ama net bir ifadeyle bana baktı.

"Ben seçimimi çoktan yaptım yüzbaşı,bundan sonra benim mevzum seninde mevzun sayılır.Beni özel olarak eğitmesi gerekende ilgilenmesi gereken de sensin. Bir başkası değil

Bölüm sonu

1 yorum