İçeriğe geç

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 3 · 47 dk okuma

GÖNÜLÇELEN

Bölüm 3

3.Bölüm

2006-İstanbul

Ateşler içinde yatan Esin, vücudunu ele geçiren hastalığın ve halsizliğin üstüne çöktüğü üçüncü günündeydi. Odada bir başına kalmak zorunda olduğu bu hastalık yüzünden, yanına kimse ne olur ne olmaz diyerek pek fazla girip çıkmıyordu. Sadece bazı bazı annesi gelip ona ilacını, yemeğini veriyor,sonra da alelacele dışarı çıkıyordu.

Yine annesinin ona yemek getirdiği bir andaydı Esin. Annesi ona yesin diye kuru fasulye pilav yapmış, yanına da onun en sevdiği bademli kurabiyeden alıp getirmişti.

"Yaklaş kızım, bir bakayım ateşine." dedi annesi dudaklarını kızının alnına bastırmadan önce. Ateşi yine biraz vardı ama ilk günkü kadar olmamasına sevindi. Hastalandığını farkettiği ilk gün kızının havale geçirdiğini zannedip korkmuş, ambulans bile çağırmıştı ama, daha sonra Nermin'den bunun su çiçeği olduğunu öğrenince bir nebzede olsa rahatlamıştı.

"Anne beni öpeysen sana da buyaşmaz mı?" dedi sesi çok az çıkarken. Annesinin hasta olmasını hiç istemiyordu Esin, çünkü onun bazen yerde kıvranarak kan tükürdüğünü gördüğünde bile çok korkuyordu.

"Annelere bir şey olmaz, korkma kızım. Ben de geçirdim bu hastalığı." diyerek kızına,kucağına koyduğu tepsiden bir kaşık yemek verdi. Esin de uzatılan kaşıktaki yemeği afiyetle yerken sormadan edemedi.

"Öyleli mi bu?" dedi sondaki bu'yu uzatarak.

"Öyleli ya." dedi annesi.

"Ablam niye gelmiyor peki yanıma, küstü mü okula onunla gitmediğim için?" dedi çaresizce. Duha da maalesef yanına gelemediği için küçük Esin, ablasının ona küstüğünü düşünüyordu ama öyle değildi. Bulaşıcı olduğundan yanına gelmemesi gerekiyordu.

"Gelemez ki kızım, gelirse o da hasta olur. Hasta mı edelim ablayı ha?" dedi bir kaşık daha uzatırken.

Etmeyelimdi. Abla hasta olmasındı.

"Yok yok, abyam hasta olmasın. Ben hasta oyuyum onun yeyine." dedi ağzındaki yemeğin bir kısmını üstüne dökerken.

"Aferin kızıma." diyerek kızının sarı tutamlarını sevdi Gülfem. Yüzü gözü benek benekti, her ne kadar kaşıma dese de kızı kendini tutamayıp kaşıyor, su çiçeklerini patlatıyordu. İz kalır, yara olur demesine rağmende dinlemiyordu.

"Bir aferin daha." dedi annesi imalı imalı çünkü kızı ağzıyla yemiyordu. Ağzındakilerin neredeyse hepsini üstüne başına döküyordu.

Kızının üstüne döktüğü yemekleri özenle sildi annesi, kızı pis pis gezerse elalem ne der diye düşündü. Sonra kızının uzun sırma saçlarına baktı, bitlenirse evi birbirine katardı, rezil olurdu. Uzun süre yattığı için biraz şüphelendi. Bazen iki kızına da yetişemiyordu, yoğundu. Bir de hazır eli değmişken saçlarına baktı annesi, belki bitlenmiştir korkusuyla dip bucak aradı saçını. Şükürler olsundu ki yoktu. İçine su serpildi.

"Nermin teyzenler de geldi bize, içerdeler. Ama sen sakın kalkıp gelme tamam mı? Aziz yok zaten, gelmemiş." dedi annesi. Aslında Aziz'de gelmiş ve uzun süredir göremediği Esin'i en çok o merak etmişti ama o da daha su çiçeği olmadığı için yanına gelmesine izin verilmemişti.

"Gelmesin banane ki? Hem bi kerem Berkay bilem geldi, o gelmesede olur, dümbelek oğlan gelmesin, gitsin zaten!" dedi saya saya. Annesi bir anda bu konuyu bu kadar dert edinmesine şaşırdı, güldü.

"Üzüldün mü kız sen? Hem sus bakayım, düzgün konuş, o ne öyle dümbelek oğlan falan, kim öğretti sana bunu? Berkay mı?" diye sordu. Annesi bu aileyi sırtlayan figür olmaktan yorulurken artık iki kızına da yetişemiyordu. Bir yerde onu bu durum fazlasıyla korkutuyordu, geçinmeye mi çalışsa, ailesine mi baksa yoksa o koca olacak adamı sokaklardan mı toplasa bilemiyordu.

"Üzülmedim, niye üzüleyim? Göresim de yok zaten hiç, benim Beykay'ı göresim var anne, çağıralım da gelsin yine, oluy mu?" dedi Esin koca ve mavi gözleriyle yavru köpek bakışı atarken. Kızı heralde aşık olmuştu Berkay'a, ondan şüpheleniyordu.

Kızının şimdiden kara sevdaya düşme durumlarını pek bir korkutucu buluyordu annesi. Bir adamın peşine takılıp kalması ihtimali onu korkutuyordu.

"Kızlar annelerinin kaderini yaşarlar." sözü aklına gelip gelip dururken silkeledi kendini. Dizginleri baştan sıkı sıkıya tutmalı, ufaktan gözlerini korkutmalıydı.

"Berkay'ın peşini bırakmazsan annesi gelip ablanı götürecekmiş, kendi kızları yapacakmış." dedi aklına gelen en saçma fikirle.

Bunu duyar duymaz ise Esin'in ağzı ilk önce hafif hafif aralandı, sonra ciğerlerindeki tüm havayı çıkararak yüksek desibelli bir çığlık patlattı. Annesi ise panik olmuş bir şekilde çığlık atan kızının ağzını kapatarak sesi bastırmaya çalıştı.

"Çığlık atarsan seni de ben veririm, başkasının kızı olursun." dedi tehdit ederek.

Böyle bir şeyin ancak şakasını yapardı Gülfem, bu hayatta en değer verdiği şeyin, yanındaki bu iki kız çocuğu olduğunu çok iyi biliyordu. Hayata tutunma sebebinin sadece kızları olmasıyla hala yaşama tutunuyordu.

Esin kafasını tamam anlamında salladı, biraz daha sakinleşti. Annesi ise ağzını kapatmış olduğu elini çekti.

"Berkay'ın peşini bırakalım tamam mı? Ablanla benden ayrı kalırsın yoksa, beni de ablanı kaybedersin.Uzaklara gider, bir daha dönemeyiz." dedi annesi. Kızı bir erkeğin peşinde koşup yolunu kaybetsin istemiyordu. En başta böyle böyle korkutmalı, uzak tutmalıydı ikisini de.

"Tamam anne, söz bir daha Beykay'ı sevmicem. Söz, söz, söz. Siz yeterki kayboymayın olur mu? Babam gibi sizde sürekli giderseniz ben senin gibi çıkıp arayıp bulamam. Bende kayboyuyum." dedi yaşlı gözlerle.

Ne kadar huzursuz bir evde yaşanabilirse onlar da o kadar huzursuz bir evde yaşıyorlardı. Kumar batağına düşen zalim bir babanın varla yok arası varlığını hissederek büyüyorlar, çalışmaktan, temizliğe gitmekten, işten işe koşmaktan ayakları su toplayan annesinin acı feryatlarını dinleyerek bu evde serpiliyorlardı. Kendini suçlayan tek kişi de bu durumda bir tek Gülfem oluyordu, kızlarına her baktığında acı çekiyordu.

"Tamam, şimdi bu tabağındakileri bitir, kenara koy. Ben sonra gelir alırım olur mu? Nermin teyzen daha fazla yalnız kalmasın tamam mı güzel kızım, ciğerpârem." diyerek kızının yanaklarından sulu sulu öperek odanın kapısına kadar gitti.

"Anne." dedi Esin. Annesi ise hemen kızına döndü.

"Anneler ne kadar yaşar?" diye akıllara durgunluk veren bir soru sordu. Karşılaştığı soruyla yutkundu Gülfem, artık kısacık, seyrek olan ve gözünün önüne düşen bir kaç tutam sarı saçını geri iteledi. Boğazı nedenini bilmediği bir sebeple düğümlendi, göğsüne ufaktan bir ağrı saplandı. Ciğerleri kötü olmuştu Gülfem'in, belki o yüzdendir diye düşündü. İlaçlar biraz fazla aksamıştı bu ara, ilk fırsatta bir kutu ilaç almalıydı.

"Neden sordun kızım, biri bir şey mi dedi, bir şey mi gördün?" dedi telaşla.

Bir ihtimal onun oluk oluk kan kustuğu anlardan birine denk gelmiş olabilirdi kızı, artık saklayamaz hale gelmişte olabilirdi Gülfem. Her elini attığında, tutam tutam eline gelen saçlarını, çökmüş göz altlarını, geçirdiği kan kusmalı öksürük krizlerini gözünün önüne getirdi Gülfem. Hastalığı dur durak bilmiyordu, belli ki artık o da yeterince iyi saklayamıyordu.

"Siz konuşurken duydum, Adem amcanın annesi vefa olmuş diyordunuz. Her anne öyle vefa mı oluyor, ne kadar yaşarlar ki anneler, babalar?"

"Çok yaşarlar kızım, anneler sayamadığın kadar çok yaşarlar." dedi dolu gözlerle. Bunu her ne kadar kendine hatırlatmak istemese de pek bir vakti olmadığını iyi biliyordu Gülfem. Artık kendinden de saklamıyordu ama üzülüyordu. Üzüldüğü şey ise kızlarından başka bir şey olmuyordu.

Ne onu yalnız bırakan ve zamanında terk ettiği ailesi ne de bir zamanlar aşkla evlendiği adam için üzülüyordu. Onun canı burnundayken bile, kızlarını düşünüyordu. Bir hal çaresine bakmalıydı Gülfem, bu soysuzun eline bırakmaya son nefesinde bile içi elvermezdi. Belki ben ölünce Nermin'e emanet ederim diye içinden geçiriyordu ama gelecekte ne olacağını hiç bilmiyordu.

Kızına son bir kez baktı çıkmadan önce, çıkarken de dualar etti kızı için, annesinin kaderini yaşamaması için...

Bir kaç dakika sonra kapı aralandı yavaş yavaş, odaya birisi daha giriyordu. Esin ağzına götürdüğü pilav ve fasülye dolu kaşığı tabağına koydu, iki işi aynı anda yapamıyor ve de gelenin kim olduğunu merak ediyordu.

"Kimsin? Ablam sen misin?" dedi tatlı ama hastalıktan dolayı kısık sesle.

"Abla gelirsen sende hasta oyuymuşsun, annem öyle dedi. Geyme tamam mı? Ben çok iyiyim, meyakta etme. Bir de sakın evden gitme tamam mı? Başkasının kızı yapa-" diyemeden karşısında mahcup bir şekilde dikilen büyük bedene baktı. Gelen Aziz'di. Saçları biraz daha uzamış, görmedikçe esmerleşmişti. Kesin dışarda oynamaktan yanmıştı.

"Sen yine geldin mi?" dedi Esin, az önceki tatlı ses tonunun götüne bir tekme atarken.

"Geldim tabi, nereye gideyim başka?" dedi adım adım Esin'in uzandığı yatağa yaklaşırken. Sakin gözüküyordu, bir de endişeli. Aziz'in bakışları Esin'in su çiçeği dolu yüzüne odaklandı. Esin ise yüzüne baktığını fark edere etmez hemen yüzünü çevirdi diğer tarafa, görürse dalga geçerdi, biliyordu.

"Gelmesene, yaklaşma buraya! Bak mikrobumu gönderirim sana, sende çirkin olursun." diye tehdit etti kendi çapında ama Aziz pek dinlemedi.

"Çirkin mi oldun sen? Bakayım." dediğinde Aziz yatağa çoktan gelmiş ve oturmuştu.. Esin'i uzun süre görememek içine biraz dert olmuştu, canı da sıkılmıştı. Birinin onu sinirlendirmesi, başının etini yemesi ve göğe bakmadan bile göğe bakıyor gibi hissettirmesi gerekiyordu.

"Göstermem ki, göstermem. Dalga geçip gülersin sen şimdi bana, çirkin oldun dersin. Yüzüme, sanki halıya kusmuşum gibi kötü kötü bakarsın." dedi Aziz'e cırlayarak. Evet bu aralar biraz Nermin teyzesini halısına kusup herkesi sinirlendiriyordu.

"Sende halıya kusma o zaman,hem annem ne kadar çitiledi o halıyı biliyor musun? Çokta yoruldu. Bir de senin annende ne kadar üzüldü, görmedin mi?Kaç kez özür diledi, duymadın mı?" diyebildi Aziz. Gerçek manada Aziz, anneleri için biraz endişe etmişti. Onlar yorulsun istemiyor, bir de onların arkasını toplayıp daha da uğraştırmak istemiyordu. Babası yokken ve tek çocuk olan Aziz, her seferinde annesinin yanında oluyor, babasının eksikliğini hissettirmemeye çalışıyordu.

"İsteyerek yapmadım ki, pat- yıcan- midemi buyandırıyor." diyerek gözleri dolu ve artık yüzünü saklamayarak Aziz'e döndü. Suçlu hissetmişti kendini, belliydi.

"Esin." dedi Aziz kızın yüzüne dalmış bir şekilde bakarak. Bir şey görmüyordu yüzünde, neden çirkin olduğunu düşündüğünü de bilmiyordu. Bir kaç kez gözünü ovuşturdu Aziz, hala da bir şey görmüyordu. Baktı baktı baktı, hiç bir şey göremedi.

"Hıh?" dedi Esin de karşılık olarak. Aziz'in gözlerine pek bakmamaya çalışıyordu. Odağı önündeki tabaktaydı.

"Ben bir şey göremiyorum ki."dedi Aziz şaşkın şaşkın.

"Nasıl, sen göremiyor musun şimdi? Köy mü olmuşsun yoksam?" dedi Esin.

"Yok öyle değil, ben seni çirkin göremiyorum Esin. Baktım baktım da gerçekten çirkin göremiyorum." dedi şaşkınlıkla.

"Zaten değilim ki ben, hep çok güzelim. Çok güzelim demi Aziz? Güzelim demi, güzelim. Söylesene güzel miyim? " dedi Esin ısrarla. Cevabını duymak istiyordu.

"Öylesin, güzelsin Esin. Şimdi bile güzelsin." dedi yatakta sanki savaş vermiş gibi haline bakarken. Saçı başı dağılmış, yemek yiyeyim derken üstüne balona dökmüş ama hala çirkin olamamıştı. Sonra kendine geldi Aziz, ne dediğini anlayarak. Konuyu değiştirmeliydi, en acilindende kaçıp gitmeliydi. Zaten annesinden, Gülfem teyzesinden gizli gizli gelmişti. Duha da ödev yaparken yorgun düşmüş, masada uyuyakalmışken en iyi fırsatı değerlendirmişti.

"Yemek mi yiyordun, ben yedireyim mi?" dedi Aziz. Ama neden böyle bir şey teklif ettiğini anlamadı. Az önce gitmeliydim diyordu, niye böyle bir şey söyleyivermişti ki? Kardeşi gibi mi görüyordu, yoksa yine Esin'in o saçma evcilik oyununu mu oynuyordu bilemedi.

"Sende hasta olursun, Nermin teyzem kızar sonra sana da bana da. Az öteye git." dedi eliyle uzaklaşması için diğer tarafı göstererek.

"Zaten Beykay'a da bulaşmış, o da yatıyoymuş biliyor musun? Galiba benimle kutu kutu pense oynadı diye oymuş. Ama iyi oymuş, başka kızlay onu göymemiş olur,biyaz uzak oysunlay Beykay'dan." dedi gülümseyerek. Aziz ise bu duyduklarıyla ufaktan kızarıp bozarmıştı. Eline Esin'in önündeki tabağı alıp, kaşığı pilavla doldurdu. En sevdiği yemekti, ikisininde. Esin de Aziz de bayılarak yiyordu kuru fasülye pilavı. Annesi Esin yesin diye de bir tencere yapıp getirmişti.

"Berkay'la mı oynuyorsun sen okulda, şu havuç kafayla?" dedi ve kaşığı Esin'e uzattı. Esin yemeğini yerken kafasını evet anlamında salladı.

"Hıhı. Oynuyoyum. Çok güzel saçları yok mu sence de, daha önce hiç görmemiştim öyle güzel saçlar."dedi hayranlıkla.

İyi halt ediyorsun aferin

"Hiç güzel değil, o ne be öyle! Hem senin saçın daha güzel, bak sarı sarı, güneş gibi, çiçek gibi..."

"Benimki de çok güzelde onun saçı ayrı bi güzel, böyle çok güzel duruyoruz oyun oynarken, öğretmenimiz de bizi hep çok beğeniyor. Hep bizi el ele tutuşturup resim çektiriyor." dediğinde Aziz'in boğazını düğümledi bu duydukları. Nefes alış verişi tekledi.

"Sen şeyi duydun mu Esin?" dedi Aziz. Bir bahane uydurup onu Berkay köteleğinden uzak tutmalıydı. Bir de bu çocukla uğraşamazdı.

"Duymadım bir şey de annem çok kızdı. Ben de artık Beykay'ı sevmiyorum zaten. Yoksa büyürsem ablamı da beni de uzaklara götürürlermiş. Annem dedi." dediğinde Aziz'in içi rahatladı, bir bahane uydurmasına gerek kalmamıştı ama soru sormadan da olmazdı.

"Sen Berkay'ımı seviyordun bir de yaşına başına bakmadan?" demeden duramadı. Daha okula başlayalı bir sene bile olmamıştı. Nereden biliyordu sevmeyi?

"Tabi, sadece onu değil, ben bir sürü kişiyi seviyorum ki." dediğinde Aziz ufak bir kalp krizi geçirdi ama fark ettirmedi.

Başka hangi kötelekler var ulan?

"Başka kim?"

"Varya bir tane telebizyonda, böyle sarı benim gibi, Niko Niko, yabancı damat Niko. Ben onu çok seviyorum. Büyüyünce onunla evlencem ben."

"Yunan Niko?" "Evlencen?"

Denize dökülesi adi herif.

"Evlencem tabi."

"Niko'yla." dedi şaşkın şaşkın Aziz.

"Ondan işte, bir de İsmail YK. Çok egzortik bir tarzı var, tam benlik. Onunla da evlencem. Bak şarkısını da söyleyeyim mi sana, ezberlediydim."

Başın ağrırsa salla

Yerinden kalkta fırla

İyileşmek istiyorsan

Bu numaradan beni tıkla

Kaç kişiyle birden evlenecekti bu kız, tek eşlilik dedikleri şey hangi cehennemdeydi?

" Esin Allah aşkına, sus! Lütfen sus! Anladık anladık, herkesi seviyorsun." dedi kulaklarını kapatarak. Az önce söylediği güzel şeyleri geri almak istiyordu tam şu anda ama böyle bir şey mümkün değildi.

"Yoooo, herkesi sevmiyorum ki ben bi kerem. Mesela sizin apartmandaki Burak'tan nefret ediyorum. Pis yılışık, sonra sınıftaki Ela'yı da sevmiyorum, saçıma silgi tozu atıyor, annem bana kızsın diye. Sonraaa..." dediği sırada Aziz'den bir atak geldi.

"Benden de mi nefret ediyorsun?" diye sordu. Beklediği gibi bir cevap almayacağına zaten emindi ama yine de bir umut sormak istedi.

"Sen mi?"

"Evet ya, ben."

"Yok sen Burak gibi değilsin, etmiyoyum." dedi ama yeterli değildi.

"Kim gibiyim? Niko gibi miyim yoksa İsmail YK gibi mi?"

Cıkladı Esin,

"Sen kimse gibi değilsin, sen Aziz'sin. Bir de hep ne zaman arkama baksam buradasın. Beni dövmüyorsun da, oyuna da alıyorsun."

"Ya..." dedi Aziz, yalan yok biraz hoşuna gitmişti. "Gidersem üzülür müsün?" dediğinde yatakta yatan Esin hareketlenerek Aziz'in kolunu tuttu.

"Sende mi gideceksin yoksa, beni bırakacak mısın?" dediğinde sesi ağlamaya çok müsait bir tınıdaydı. Dayanamadı Aziz bu tınıya, kolunu tutan kızın elini tuttu sıkıca.

"Gitmem ki, nereye gideyim? Şaka yaptım sana."

"Kaybolmaz mısın sende babam gibi, gitmez misin? İyileşince kapına gelsem bulur muyum seni, mikset oynar mıyız?" dedi masumca.

"Mikset değil, misket o misket." dedi ilk onu düzelterek.

Üzüldü kızın haline, babasını doğru düzgün göremiyordu. Okula gelen babalara da gıpta ederek bakıyor, sonra bütün neşesi, keyfi kaçıyordu. Onun keyfi kaçınca Aziz'inde pek keyfi olmuyordu.

"Kaybolmam Esin, sende kaybolma tamam mı? Sen kaybolsan bile ben seni arar bulurum hem, sen merak etme." dedi elinin altındaki küçük ama hastalıklı eli okşarken.

Amacına da ulaşmıştı, büyük ihtimalle Esin'den hastalığı kapıp o da bir süre onun gibi yatacak, sonra ikisi de hasta olduğu için onları tek kalmasınlar diye bir odada buluşturacaklardı.

"Söz mü peki?" dedi Esin maviş maviş gözlerini Aziz'in koyu kahve gözlerinin derinliklerine doğru bırakırken.

"Söz, hemde en yeminlisinden." dedi o da kızın maviliklerine kendini bırakırken.

"Bende söz veriyorum, en y

Sonra fark edilmeyene kadar beraber oyun oynadılar, Esin Aziz'e yemeğinden yedirdi, Aziz de Esin'e. Yine Esin'in istediği gibi oldu her şey, evcilik oynamak istediyse evcilik , ata binmek istediyse ata binildi.

Günün sonunda ise Esin'in belirtileri biraz daha azalırken Aziz'in belirtileri ortaya çıktı ve odaya gizli gizli girip ulaşmak istediği hedefe ulaşarak odadan ayrıldı.

•••••••••••••••••

Elindeki üç valizle askeri araçtan indiğinde, başına bunların geleceğini az çok tahmin edebilmişti. Dayısı üstünden üç ay geçmesine rağmen kendisini askeriyenin lojmanına yerleştirmeye ikna etmiş, burada daha güvende olacağını düşünerek çoktan bir yer ayarlamıştı. Kıramamıştı da dayısını, üstelik o da bir süre burada yaşasa fena olmazdı. Azrail'e gece gündüz aşık atacak da değildi.

"Üç ay geçti yani, o olaydan sonra..." dedi Esin valizlerini lojmana taşıyan bir kaç üniformalı erin arkasından bakarken. Daha sonra yarasının üstüne koydu ojeli ellerini, adalet uğruna yediği kurşun yarasının tam üstüne. Dokunduğu anda hastanede geçirdiği yarı baygın zamanları, yerinden kımıldayamadığı, başkasının yardımı olmadan su bile içemediği zamanları hatırladı. Anın rehavetinden midir nedir, o an anlamamıştı tam olarak ne olduğunu,yediği tek kurşunla yere serildim zannetmişti ama öyle olmamıştı. Karnının iki yerinden iki ayrı kurşun yerken kasığından da bir kurşun yemişti. İki ayrı kurşun bedenini delip geçerken birisi uzun süre içerde kalmıştı. Bu yüzden de riskli bir ameliyat geçirmiş, uzun süre hastanede yatmıştı.

Yattığı ve çalışmadığı zamanlarda bir şeyi çok daha iyi kavradı Esin. Bir kadın olarak yaşamanın zor olduğu bir dünyada , bir kadının da kadın tarafından savunulması daha da zordu. Kadın varlığı, kadının hayattaki konumu hiç bir şey yapmamış olsa bile göze batıyordu. Ve bu garip düzende asla değişmiyordu. Bundan yeniden emin olmuştu.

Dayısının bu olayın faillerini bulmak için çok çaba sarf ettiğini biliyordu, ama bulmasına gerek yoktu. Esin bunu yapanın kim olduğunu gayette iyi biliyordu ama korkusu yoktu. Korkmasını gerektirecek bir durumda yoktu, eğer ona bir şey olsa bile doğru yolda olduğunu bilerek huzurla kapatacaktı gözünü ama direnmek istiyordu Esin. Bu düzeni değiştirmek, yeni bir düzen kurmak istiyordu. Belki tek başınaydı, belki de değildi ama bir şeyler değişmeliydi.

Durduğu yerde askeriyeye baktı Esin. Yürüyen üniformalı askerlere, binaların dizilişine, ağaçlara, bu değişik atmosferi bir süre seyretti. Bir süre de olsa onun sığınağı burası olacaktı. Artık harekete geçmek için düşüncelerini ve dalgınlığını bir kenara bıraktı Esin. Elindeki küçük çantayla beraber , valizleri taşıyan erleri takip ederek lojmana doğru yürüdü. Genelde bir kaç rütbeli askerin, daha çok asker ailelerin burada kaldığını biliyordu. Dayısı da bu yüzden onu zorla buraya getirmek için onca dil dökmüş, burada güvende olacağını düşünmüştü. Kendince o da haklıydı, ailesinin kalan son üyesini de kaybetmek istemiyor, bir de bunun vicdan azabını yaşamayı düşünmüyordu. Bir bakıma da iyi olmuştu, kira fatura gibi dertlerle artık ilgilenmeyecek, kalan parayı tamamen kendi isteklerine göre harcayacaktı.

"Geldin mi kızım?" dedi düşünme seansını bölüp ona doğru dik bir duruş ve yanında iki yüzü maskeli askerle yanına gelen Albay Taha.

"Geldim dayıcım, geldim." dedi pek istekli olmayarak. Biraz zorla oluyor olması, canını feci derecede sıkıyordu ama dayısının artık yüreğine insin istemiyordu. Hem güvende olacağını da biliyordu artık.

"Pek memnun değil gibisin, lojmanı mı beğenmedin? Beğenmediysen bir de dolu olanlara bakalım, beğenirsen onlara taşırlar eşyalarını." dedi dayısı. Bu teklifi pek beklediği söylenemezdi.

"Dayıcım, dolu olanlar adı üstünde dolu ya, istersen kimseyi evinden barkından etmeyelim." dedi zorla tebessüm ederek. Yanındaki iki adamın onu şımarık bir kız çocuğu olarak görmesine sebep olabilirdi bu teklif. Manyamıştı diye düşündü içinden, ne demek içinde zaten birileri olan evi, boşalttırıp taşınmak diye sitem etti. Yaşlandıkça daha da bir huysuzlaşıyordu bu adam.

"Sen gel bir bak, zaten kimse sorun çıkarmaz. Çıkarırlarsa da başka yer mi yok, sürerim." dedi elleri arkasında rahat bir şekilde bağlıyken.

Esin ise dayısının yanındaki iki maskeli adama baktı, ikisi de dayısıyla neredeyse aynı boyda, dev gibi adamlardı. Sadece dayısından tek farkları ikisininde bariz bir şekilde genç olması, ve daha esmer olmasıydı. Bakışlarını ilk önce, sağ tarafında bulunan siyah gözlü adama çevirdi, adam Esin'in arkasında bir yerlere doğru bakıyordu. Gözünü bile kırpmıyordu. Daha önce böyle derin bakan siyah gözler görmemişti. Bakışlarını bir de sol tarafta kalan adama çevirdiğinde adamın zaten ona pür dikkat baktığını gördüğünde bir tık şaşırdı. Diğer adam gibi o neden etrafa bakmıyor diye düşündü. Maskeli adamın koyu kahve gözleriyle kendi mavilikleri buluştuğunda garip bir şey fark etti. Sanki karşısındaki adamın gözlerinin içi titremiş gibi geldi Esin'e. Daha sonra Esin bakışlarını dayısına çevirdi.

"Dayıcım." dedi sol yanındaki koyu kahve gözlü adamın karşısına geçip gözlerinin içine son bir kez baktıktan sonra dayısının koluna girerek.

"Emrin altındaki askeri sürmek ne demek Allah aşkına ? Hadi ben askerlikten falan anlamıyor olabilirim de, uygunsuz bir davranışta bulunmadığı sürece sürgün edilemez diye biliyorum. Yanlış mıyım?" dedi tatlı bir ses tonuyla konuşmaya uğraşırken. Bu adamın biraz sakinleşmeye ihtiyacı olabilirdi, en yakın zamanda da bir terapiste.

"Doğrusun ama benim kızımın rahatını bozan her kimse, benim gözümde zaten haindir, suç işlemiştir. Affı olamaz." diyerek yükseldi. Biraz fazla abartılı olabiliyordu bazen bu adam, yeğenini devletle bir tutmak gibi söylemlerde bulunabilecek kadar manyakta olabiliyordu.

"Albay'ım, ben yerimden memnunum. Siz hiç kimseye dokunmayın. Ben gül gibi yaşar giderim bir süre." dedi rahatlatmak adına. Yoksa birileri evinden barkından olacaktı.

"Peki, peki. Burada güvendesin zaten, gözüm arkada kalmaz. Şimdi sen bu iki herifi takip et, onlar seni götürsünler lojmanına, dinlen biraz." diyerek omzunu sıvazladı Esin'in. Daha sonra yanındaki iki dalyan gibi adama baktı sinirli bir şekilde.

"Hıyar herifler, alsanıza kızımın elinden çantasını. Ne duruyorsunuz ikinizde öyle öküz gibi." diye bağırmaya başladı. Adamların ikisi de emir gelir gelmez, Esin'in elindeki çantaya uzanırken soluğu götten alıyordu. Bu kadarına da gerek yoktu, fazla abartıyordu artık.

Rütbeli askere yaptırdığına bak adamın, kızının ayağına paspas edecek utanmasa diye düşündü Aziz içinden. Ufaktan bozuluyordu ama çaktırmamaya çalışıyordu. Yediği haltın cezasını el mecbur çekecekti.

Esin, elindeki çantayı kendine çekip iki adama da vermezken dayısına sinirli bakışlar attı. Harbiden kafayı sıyırmıştı diye bir söylenti dolaşıyordu hakkında ama gerçek olacağını bilmiyordu.

"Fazla olmayalım dayıcım, istersen. Çantamı ben kendim taşırım, sadece bir kişi bana yolu tarif etsin yeter. Sende nolur, daha fazla üsteleme, dön işinin başına dayıcım hadi, lütfen." dedi çaresiz bakışlarla yalvarırcasına. Dayısı ise pek memnun gibi görünmüyordu bu duruma karşı.

"Koskoca adamlara, pespembe çantamı taşıtıp rezil mi edeyim, gezsinler mi fiyonklu fiyonklu Dior çantamla? " dedi elindeki çantayı göstererek. El bile sürdürmezdi kimselere, taksit taksit almıştı çantayı. Başına bir şey gelebilirdi. Ayrıca onlarında bir yerde gururu vardı, askeriyenin ortasında elinde minik pembe bir çantayla dolaşıp karizmalarını çizdirmek hiç istemezler diye düşündü.

"Ama dayıcım, istersen buyur çantamı sen al, lojmana gidelim beraber. Bende yemek hazırlarım sana ha, olmaz mı?" dedi Esin. Apaçık dayısını tehdit ediyordu aslında, yemek yapmaktan bir haber olan Esin en son yine dayısına yemek yaptığında ufak çaplı bir yangın gerçekleşmiş, o günden sonra da mutfakla bütün ilişiğini kesmişti.

Bu lafı duyup pembe çantanın ona uzandığını görünce Albay bir an tekledi, mümkünse ikisi de benden uzak dursun dedi kendi kendine. Daha sonra da vazgeçti bu emirden.

"Tamam, tamam. Al birini yanına bu denyolardan, götürsünler seni." dedi huzursuz bir şekilde. İkisine de kızgınken bari bir işe yarasınlardı diye getirmişti ama bu seferde yeğeni onu ufaktan kızdırıyordu.

"Akşam uğrarım yanına, gidiyorum şimdi." diyip yeğeninin yanağını sevdikten sonra arkasını döndü.

"Seç hadi birini, biri benimle gelecek zaten." dedi yüksek sesle. Yine Albay modu aktifleşiyordu.

"Sen kalabilir misin?" diye sordu Esin, dayısının solunda kalan adama bakarak. Bu adamda garip bir şeyler sezmişti, bir yerden tanır gibiydi ve bunu da çözmek isterken ayağına bundan iyi bir fırsatta gelmezdi.

"Soru mu bu da kızım, tabi kalacak. Ağzından çıkan her söz artık onun için bir emir sayılır." dedi tatlı tatlı. Daha sonra sesi sertleşti.

"Duydun kızımı, düş peşine ama çok yaklaşma. 10 adım gerisinden yürü. Yaklaştığını görürsem kafanı kopartırım." dedi arkasını dönmeyip sinirli bir şekilde konuşurken.

Acilinden bir doktora görünmeliydi dayısı, pek iyi bir ruh halinde değil gibi gözüküyordu. Sürerimler, kafanı kopartırımlar havada uçuşurken gözü korkmuştu Esin'in. Burada kaldığı süre boyunca dayısı hakkında neler duyacağını çok merak ediyordu. Umarım iyi şeyler olur diye düşündü ama öyle olmayacağını şimdiden anlamıştı. Albay, diğer askerle uzaklaşırken Esin ve maskeli asker artık baş başa kaldığında ortama bir sessizlik çöktü. Zaten şu ana kadar hiç konuşmayan asker, dimdik karşısında dururken artık ona da bakmıyordu. Niye dayısının yanında ona o kadar dikkatli bakmıştı ki diye düşündü kendi kendine? Daha sonra sessizliğini bozdu asker.

"Geride başka bir eşyanız varsa alayım Avukat Hanım." dedi kalın bir ses tonuyla. Hala duruşunu bozmamıştı.

"Rahat olabilirsin, dayım gitti merak etme."

"Rahatım Avukat Hanım." dedi yine aynı şekilde.

"Esin, bana Esin diyebilirsin." dedi karşısındaki maskeli askere sıkması için el uzatarak. Asker ise artık bakışlarını onun olduğu yöne çevirip ellerine odaklamıştı. Sadece dümdüz bir tanışma istiyordu Esin, hastaneden sonra insan içine çıkmak bir nebze de olsa iyi gelebilirdi.

"Memnun oldum, Avukat Esin Hanım." dedi kocaman eliyle Esin'in küçük ve narin ellerini sıkarken. Ama beklediğinden daha hafif sıkmıştı elini, Esin hissetmemişti bile.Esin de bu sırada ne kadar büyük elleri olduğunu fark etmeden duramadı. Daha sonra içten içe güldü karşısındaki askerin bu hareketine.

"Sadece Esin yeterli," diyerek bekledi onunda adını söylemesini ama söylemedi.

"Senin adın ne asker?" dedi söylemesi için. Belli ki söylememekte pek ısrarcıydı.

Aziz ise tereddüte düştü, neden olduğunu bilemiyordu ama içinde garip bir his belirivermişti onunda. Bu kadını en son gördüğünden beri bayağı bir zaman geçmişti, yüzüne biraz renk gelmişti ama fazla zayıflamıştı. Belki de biraz acımıştı karşısındaki kadına. Sonra acıdığı için kendine kızdı, bu kadın onun cezasıydı.

"Aziz, Aziz Aliyev." dedi artık biraz daha rahat bir şekilde. İkisi de elleri hala birbirine bağlıyken bir kaç saniye duraksayarak gözlerinin içine baktılar. İkiside bir gariplik hissetti yine ama göz ardı ettiler. En çok göz ardı eden ise Aziz'di. Kahveler ve mavilikler yine buluşmuş ama artık bu kavuşma kaçamak bir şekilde olmamıştı.

"Aziz, memnun oldum." dedi Esin tatlı bir tebessümle. "Başka eşyam yok, sadece yolu tarif et yeter, ben kendim giderim, sen hiç zahmet edip yorulma." diyerek ekledi. Dayısının aksine sevimli görünse fena olmazdı.

"Ben götürürüm sizi, zahmet olmaz." diyerek Esin'in önüne düştü ve lojmana doğru yürümeye başladı. Tam da Albay'ın isteği üzerine aralarında on adım hatta on bir adım bıraktı sayarak. Bir süre sözünden çıkmasa iyi olacaktı, yoksa ipe dizer en kötü kafasını kopartırdı Aziz'in.

"Bu saçma emire uyacak mısın cidden?" dedi arkasında kalan Esin ise. Uyacağını pek düşünmemişti. Şaka da olabilirdi.Değil miydi?

"Emir emirdir, uyacağım." dedi o da asker modunu aktifleştirerek.

Rütbesiz bir asker olduğu için korkuyor heralde dayımdan diye düşündü Esin, yoksa rütbeli olsa bu saçma emri pek fazla tınlamazdı diye düşündü. Hızlı ve büyük adımlarla yanına yaklaşırken sormadan edemedi.

"Düşük bir rütben mi var, er falan mısın ? O yüzden mi dayımın her dediğini yapıyorsun?" diye sordu.

"Emri altındayım, rütbe fark etmeksizin her dediğine uymak benim görevim." dedi ama Esin'e istediğini yine vermedi.

"Yani rütben ne ki o zaman? Er misin?" diye sordu tekrar.

"Hayır değilim." diye bir cevap aldı.

"Peki onbaşı mısın?"

"Değilim." dedi yine.

"Uzman çavuş?"

"Hayır."

Biraz düşündü, aklına izlediği filmlerden başka bir rütbe geldi.

"Amiral misin?" diye yine sordu.

"Burası deniz kuvvetleri değil." diye bir cevap aldı.

"Tamam rütben ne o zaman?" dedi artık bıkkın bir ses tonuyla. Alt tarafı rütbesini öğrenmek, sohbet etmek istiyordu ama bu kadar zorlanacağını tahmin edemedi.

"Yüzbaşı." dedi, Esin artık onun hemen yanında yürürken. Esin bildiği kadarıyla rütbeleri gözünün önünden geçirdi bir kaç saniye, sonra bir kaçta tanıdık geldi.

"Bir dakika bir dakika?" dedi adımları yavaşlayarak ama Yüzbaşı hala devam ediyordu yürümeye.Bir kaç yüzbaşı tanıdığı vardı Esin'in ve hepsinin de emri altında bir sürü asker vardı diye hatırlıyordu.

"Bildiğimiz Yüzbaşı'sın yani?" diye sormadan edemedi.

"Bilmediğimiz bir yüzbaşı mı var Avukat Hanım?" dedi o da adımlarını hızlandırarak.

"Yüzbaşı adamı, utanmadan bana hizmet etsin diye çağırıyor, kafayı yemiş adam kafayı!" dedi pişmanlık duyarak elini alnına vurdu.

"Sen dursana bir dakika, Yüzbaşı!" dedi ondan kat ve kat hızlı adımlar atan adama sesini duyurmak için. İstediği gibi de oldu, ondan uzak ve çok hızlı yürüyen adam durmuştu.

"Ne kadar kaldı lojmana?" dedi karşısına geçip gözlerine bakarken.

Aziz'in ise yine gözleri titredi ama bu sefer karşısındaki kadının maviliklerinden sızan sinir sebebiyleydi.

"Geldik, tam şurası işte." diye hemen karşı binayı gösterdi kadına.

"Tamam, git sen Yüzbaşı. Dayımın da kusuruna bakma. Seni peşime takmış utanmadan. Teşekkür ederim geldiğin içinde." dedi nefes nefese. Adama yetişmek için ayakları bir yerlerine vura vura gelmişti, şimdi onun cefasını çekiyordu. Üç ay yattığı içinde formdan düştüğünü farkındaydı, en yakın zamanda buna da bir çözüm bulacaktı.

"Gidemem." dedi kadının maviliklerine yine kaçak göçek bakarak.

"Neden?" diye sordu şaşkın bir şekilde Esin. Adama git demesine rağmen gitmemesi garibine gitmişti.

"Emir büyük yerden." dedi.

"İstesem de gidemem." diye ekledi.

"Gerek yok Yüzbaşı, ben kendim gider-" diyeceği sırada uzaktan bir ses yankılandı. Yüzbaşı'ya seslenen bir asker ikisine doğru koşarak geliyordu. Aziz gelen sese odaklanmak adına ona bakan maviliklere arkasını döndü, adama baktı. Esin'de peşine sesin geldiği yöne döndü bir kaç saniye sonra.

"Komutanım!" diyerek yanlarına gelen asker, Yüzbaşı Aziz'e selam verdi. Daha sonra Esin'e de küçük bir baş selamı vererek lafa girdi.

"Yarbay'ım sizi çağırıyor. Aciliyeti olduğunu belirtti." diye nefes nefese konuştu.

Sarı saçları güneşte parlarken, aynı Esin'in gözlerine benzer renkte gözlerle karşısındaki dev gibi adama bakıyordu. Onunda buradaki her asker gibi nizami bir duruşu ve sinek kaydı tıraşı vardı. Uzun sayılırdı, Yüzbaşı Aziz'den biraz kısaydı.

"Tamam Demir, gidelim." dedi uzatmadan.

Ay nereye gidiyor be bu adam, söyle gitmesin, kalsın bizle. Kayboluruz falan mazallah dedi sol melek usulca.

Adamı rahat bırak arsız melek diye cevapladı sağ melekte onu.

Bu kafasında dönen garip konuşmalar yine başlamıştı, senede bir böyle böyle kendini gösterip gidiyorlardı. Belli ki yine gelmişlerdi. İnşallahta giderlerdi.

Gidemem dedi sol melek. Zincirlerim kendimi, gitmem vallahi, yeminim olsun gitmem! diye zırlamaya başladı. En son bu tür bir konuşmanın ne zaman olduğunu hatırlamaya çalıştı Esin. Zorladı biraz zihnini, sonra da hatırladı. Sanırsa en son bunu geçen yıl, Bakü'ye ikinci gidişinde yaşamıştı. İlk gidişinde karşılaştığı bir adamla yeniden karşılaştığı bir an, bu sesler yine belirivermişti. Hatırladığı şeyden eminde olması lazımdı, pat diye ortaya böyle bir fikir atıpta "sen o musun acaba?" diyemezdi. Doğru anı kollaması lazımdı.

Bu da bekle bekle ağaç oldu ya, doğru anı beklemekten kuruduk kaldık, artık harekete geç be kadın harekete geç ! diye sitem etti sol melek. Sağ melek ise gayet uslu uslu duruyordu.

"Başladık yine." dedi Esin bıkkın bir şekilde.

"Neye başladınız Avukat Hanım?" diye hızlı bir cevap geldi karşısındaki adamdan. Bu soruyla bir süre afalladı Esin, kendi kendine konuştuğu çok oluyordu ama birine yakalandığı hiç olmamıştı. Biraz utandı bu yüzden.

"Öyle, öylesine söyledim." diye saçmaladı. Kafası allak bullak olmuştu. Anladım anlamında kafasını salladı. Daha sonra Yüzbaşı ona bir süre baktı, yüzünde gezindi gözleri, sonra da yara aldığı karnında. Dayısı, anlatmış olmalıydı onlara da diye düşündü. Sonra Yüzbaşı, yine ona baktı.

"İyi, ben gidiyorum o zaman, Allah'a emanet." diyerek o da Demir gibi küçük bir baş selamı verdikten sonra uzaklaşmaya başladı. Yanında Demir'i de götürüyordu. Esin'de giderken bakışlarını adamın sırtında gezdirdi, ufaktan ufaktan bir görüntü beliriyordu hatrında ama ne olduğunu henüz çözemiyordu. Daha sonra Esin'de onlara arkasını döndü, lojmana doğru yürümeye başladı yavaş adımlarla.

"Hayırdır komutanım?" dedi yaşı daha 25 yeni olmuş timin en küçük üyesi Demir Kutlu.

"Ne hayırdır koçum?" dedi bayağı uzaklaştığı için arkasına dönüp avukatı en son bıraktığı yere bakarak. Avukat gitmişti, lojmana çoktan girmiş olmalıydı. Sonra yeniden önüne döndü.

"Komutanım, o sarışın kadın kimdi diye soruyorum." diye açıkladı kendini Demir.

"Hayırdır? Ne yapacaksın?" diye sordu Aziz. Ufak çapkınlıkları olan bir adamdı Demir. Sarışın, mavi gözlere sahipti. Yakışıklıydı, gamzeleri bile vardı. Çoğu kadın onun ilgisini çekmek için etrafında dört dönüyordu.

"Akrabanız falan mı?" diye sordu Demir.

"Değil." diye cevapladı Aziz.

"Uzaktan bir tanıdık mı?"

"Yok değil."

"O zaman sizin şu meşhur manitanız falan mı?" diye sordu bu seferde ve bu soruyla Aziz'in adımları durakladı.

"Hayırdır aslanım, sorguya mı çekiliyorum?" dedi elini sertçe yanındaki adamın omzuna koyarak. Kaçtır bu yavukluluk olayından sorular gelip gelip duruyordu, iyice canını sıkmıştı.

"Ben... estağfurullah komutanım. Merak ettiydim sadece." diyebildi omzunun üstündeki elin ağırlığından ürkerek.

"Acaba, bir ihtimal, sizin sevgiliniz olabilir mi diye merak ettim. Malum, bir söylenti var, dillerden düşmüyorsunuz bu ara, ondan yani..."

"Her konuşanın ağzı da büzemem ki." diye içerledi. Evet o da biliyordu böyle bir dedikodunun döndüğünü ama bunu kimin niye çıkardığını bilmiyordu. Çok üstelemekte işine gelmemişti, bir yerde işine bile geliyordu hatta.

"Değilse ne olacak?" dedi Aziz elini Demir'in omzundan çekerken.

"Güzelmiş diyecektim, hatta... Anasını avradını yani komutanım. Maşallah, boncuk boncuk gözler, sırma gibi saçlar falan, her köşesi cennet vatanımdaki bu eli öpülesi analar neler neler doğurmuşta bize haber vermemiş." dedi sulu sulu. Demir'in avukatı güzel bulduğu en başından beri belliydi zaten diye düşündü Aziz. Çünkü Demir ne zaman birini beğense onunla ilgilenmiyor gibi yapar, ufaktan bir selamla geçer giderdi. Yine öyle olmuştu.

"Sırma sırma saçlar?"

"Evet sırma sırma saçlar, komutanım."

"Boncuk boncuk gözler?" diye tekrar etti Yüzbaşı Aziz. Sırıttı.

"Evet komutanım, masmavi boncuk boncuk gözler." dedi hayran hayran. Aynısı kendinde de vardı, farkında mıydı?

"Dikkat ette Albay, o boncukları teker teker götüne sokmasın senin." dedi dudakları hafif kıvrılırken.

"Dikkat ederim komutanım.Emriniz olur." dedi Demir boş boş bakarak. Belli ki avukatın anlam veremediği tuhaf büyüsüne Demir de kapılmıştı. Sonra ise Demir'in jeton düştü, biraz köşeli olduğu bariz belliydi.

"Anlayamadım komutanım, kim kim? Albay mı? Bu bizim Albay Taha mı? Sizin üstünüz Albay Taha?" dedi afallayarak.

"İte bak, benim üstümde senin değil mi göt herif?" dedi Aziz. Avanaklığa tahammülü yoktu pek, hele Demir'inkine hiç.

"Benimde üstüm, doğru." dedi Demir rütbesini farkına vararak. Aziz'in keyfi ufaktan ufaktan yerine geliyordu. Sabahtan beri Albay'dan azar işittiği için bir tık kaçmış olsa da şimdi Demir'in bu hali onu bir nebze de olsa keyiflendirmişti.

"Noldu aslan parçası, dilini yutmuş gibisin?"

"Komutanım..." dedi Demir etrafına sanki birileri onu dinliyormuş gibi bakarken. Albay'ın onu yakalamasından korkuyordu.

"Komutanım, Allah'ınız varsa bu dediklerim aramızda kalır. Yoksa Albay'ım duyarsa bin dereden su getirtir bana, sonra da o bin dere bana enlemesine girer komutanım."

"Bana giren çıkan yok oğlum banane , sen kendini düşün."

"Komutanım, kulunuz köpeğiniz olayım. Zaten giren de bana girer çıkan da bana çıkar. O yüzden aramızda kalsa, olmaz mı komutanım? Hah, olmaz mı? Ne isterseniz yaparım, ayağınıza paspas bile olurum komutanım ama nolur beni ispiyonlamayın." dedi mahcubiyetin ve çaresizliğin dibini sıyırırken. Aziz'in ise duyduğu cümlelerle aklına aldığı ceza gelmişti. Avukat'ın ayağına Albay'ın emriyle paspas olacak olması, sinirini bozmuştu. İşte yine keyfi kaçmıştı. Şimdi karşısındaki adamla hiç uğraşamayacaktı.

"Sus oğlum ya, tadımı kaçırdın iyice." dedi adımlarını hızlandırırken.

"Ne oldu ki komutanım?" dedi Demir, sebebini bilmeyerek. Artık koşar gibi yürüyen komutanına yetişmeye çalışıyordu.

Ne olmuş olabilirdi ki? Yarbay, sırf iki askerini de cezalandırmak için lojmana yeni taşınan kıymetli yeğeninin peşine takmıştı rütbeli askerlerini. Kadının peşinde kul köpek olmalarını istemiş, kılına zarar gelirse sizden bilirim demişti. İki görev aşığı adamı, bir avukat kadına koruma olarak atamıştı. Sinirlenmeden edemedi, buraya bir kadını korumak için mi geldim sanki amınakoyayım diye diye saydırdı. Bu saçma ceza yerine, bok bile temizlemeyi yeğlerdi. Tabi avukat kadınla bir sorunu yoktu ama bir askere de böyle bir ceza verilmezdi.

Bir kadının peşinde mi koşacağım gece gündüz diye diye aldığı cezaya sövdü.

"Boşver sen onu da niye çağırıldık haberin var mı?" dedi ona yetişmeye çalışan Demir'i daha da hızlanıp arkasında bırakarak.

"Var komutanım, Cizre'ye göreve gidiyoruz." dedi en heyecanlısından.

İşte şimdi Aziz'in de keyfi yerine gelmişti. Burada bebek bakıcılığı yapacağına gider şerefiyle dağ bayır gezer, kansız heriflerin emdiği sütü sike sike burnundan getirirdi. Duruşu mümkünmüş gibi daha da dikleşti Aziz'in, rahat bir nefes aldı. İşte şimdi asıl eğlence başlıyordu. Artık istese de kimse keyfini kaçırmamazdı.

"Gidelim aslanım gidelim, şu piçlerin amına koymaya gidelim."

•••••••••••

Geceni köründe sisin çöktüğü dağlık araziye baktı bir süre. Göz gözü görmeyecek bir karanlıkta, yüksek rakımlı, soğuk bir yerdelerdi. Göreve geleli neredeyse on yedi gün olmuştu. Gün gün, dağ bayır geze geze it sürülerinin izlerini takip ediyor,saklandıkları deliği bulmak için savaş veriyorlardı. İki gün önce bir izde bulmuşlardı,talan ettikleri bir sınır köyüne uğradıkları sıra, içlerinden yaralı birini yakalamışlardı. Yaralı teröristi mümkün olduğunca yaşatmaya çalışıp alabildikleri kadar bilgi almışlar, bu doğrultuda da kendilerini sınırda dağlık bir arazide bulmuşlardı. Ve şimdi de yüksek bir tepeye konuşlanmış halde kayalıklara boylu boyunca uzanmış, kamufle olmuş bir şekilde bekliyorlardı.

"Komutanım, gün on yedi. Saat 03.42. Daha bir piç bile indiremedik komutanım.Bu şerefsiz bize yalan yanlış bilgi vermiş olmasın." diye bir ses geldi telsizden. Sesin sahibi timin hayalet adamı, Civan'dı. Geceden siyah saçları ve gözleri vardı. Dışardan onu gören birisi onun ne kadar soğuk, ciddi bir insan olduğunu saniyesinde anlayabilirdi. Zar zor sohbet eden , genelde ortalıklarda görünmeyi tercih etmeyen, biraz ketum bir adamdı. Aslen Gümüşhaneli'ydi ama uğramıyordu memlekete. Onunda bir takım sıkıntıları, dertleri vardı ama açmıyordu. Yine de Aziz'le iyi anlaşıyorlardı.

"Göreve gitmek için gün sayıyordun komutanım, dağa çıkalım, milletin götüne iki kurşun sıkalım diyordun, noldu şimdi? Lojmanı mı özledin? " dedi timin en küçüğü Demir. Civan ve Demir birbirilerine sataşarak anlaşıyor gibi görünebilirdi ama konuşan tek kişi genelde sadece Demir oluyordu.

Civan ise gerçekten de öyle bir adamdı, askeriyedeki çoğu adam görevin bitimini dört gözle beklerken o yeni bir göreve çıkmak için can atıyordu. Gül gibi evini bile bırakıp askeriyenin içindeki lojmanlara taşınmış, sorana da burada göreve daha hazır olduğunu söyleyerek geçiştirmişti.

"Uğraşma lan benle, zaten canım burnumda!" dedi Civan. Canını sıkan konu hakkında bir kişi hariç kimsenin pek bir fikri yoktu, büyük ihtimalle de hiç bir zaman olmayacaktı.

"Laz damarı attı yine habu uşağun." dedi Demir biraz şamata olsun diye Karadeniz şivesiyle cevap verirken. Üstüne gittikçe gidiyordu o da, yakın bir zamanda emindi ki Civan tarafından şamar manyağı yapılacaktı.

"Şamar oğlanı yapmazsam bende seni, o zaman gelip beni siksinler oğlum." dedi. Zaten en son böyle bir şey yaşanacağı gerçeğini herkes biliyordu. Sürpriz olmamıştı.

"Kesin lan ikinizde, operasyondayız. Adam gibi durun!" dedi Aziz. Hattı boş yere meşgul etmelerinden rahatsız olmuştu. Görev gereği zorunlu olmadığı sürece telsizine bile dokunmaz, başı derde girse bile el sürmemeye dikkat ederdi. Bir kere yaptığı hatayı bir daha yapmamaya yemin etmiş, bu saçma sapan davranışlardan vazgeçmişti. Kendini zor bulmuşken, yeniden kaybetmek hiç istemiyordu.Bu yüzden timdekilere de bunu akışkanlık haline getirmeleri için sürekli emir veriyordu ama nafileydi, timdekilerin kulaklarının birinden giriyor öbüründen çıkıyordu.

"Komutanım, iki gırgır şamata olsun istedik. Hata mı ettik?" dedi timin diğer üyesi Gürkan, yanında kamuflajın içindeki Aziz'e bakarak.

"Sizin ikinizde de bir haller var zaten bu aralar, Civan komutanım ayrı, siz ayrısınız. Neyi gözden kaçırdık onu da anlamadım, biz yokken bir şey mi oldu sizin aranızda komutanım?" dedi kısık sesle. Kenar mahallenin dedikoducu karılarına benzemekte bu timin üstüne yoktu, otu boku merak ediyorlardı.

Evet olmuştu, ikisi arasında ilk defa bir tartışma yaşanmıştı. İki tarafında sinirlerine hakim olmakta zorlandığı anlar yaşanmış ama kimseye çaktırmadan sessizce ayrılmışlardı.

"İşine bak aslanım sen işine." dedi Aziz geçiştirerek.

"Operasyondayız, laklak edeceğinize göreve odaklanın. Kimsenin sikik sikik hareketleriyle uğraşamam." dedi karşıya odaklanmış bir şekilde bakarken. Onun için ciddiyet uzun zamandır bambaşka bir konumdaydı, bu laubali tavırlara katlanamaz duruma gelmiş, şaka bile kaldıramaz hale gelmişti.

"Emredersiniz komutanım." dedi Gürkan. Tim olarak kendi içlerinde biraz kopuk bir timlerdi, bunu zaten biliyordu ama yine de az da olsa bir bağ görmek istiyordu üyeler arasında. Ölümle burun buruna oldukları her görevde, yanında ki adama bir şey olur korkusuyla da yaşıyorlar, silahlarını yanındaki silah arkadaşını korumak içinde taşıyorlardı.

Önemli olan iki şey var: Vatan ve yanınızdaki adam.

Geldiği ilk gün bunu duyarak başladığı bu meslekte son duyduğu da bu olmalıydı Gürkan'ın. Eğer o yaşıyorsa yanındaki adamda yaşıyor, eğer o ölüyorsa yanındaki adamda ölüyordur diye düşünerek hareket ediyordu.

"Demirkıran, duyuyor musun? Burası kızılkurt."

"Dinlemedeyim kızılkurt."

"Komutanım kuzeybatı yönünde, hareketlenme mevcut. Tespit edebildiğimiz önde dört, arkada beş olmak üzere dokuz farklı noktada hareketlilik var." diye bir ses yükseldi telsizden.

"Durum nedir?"

"Beklenenden erken bir hareketlilik var. Bir şeyler ters gidiyor. İçeriye bildirmem lazım."

"Anlaşıldı. Haber bekliyoruz." diyerek konuşmayı bitirdi. On yedi gün sonunda enselerindeyken nasıl bir sıkıntı olabilir diye düşündü. Bu terslik neydi bilmiyordu ama işleri kendi leyhine çevirmek için çabalayacaktı. Bir kaç dakika sonra telsizden yine bir ses geldi.

"Kızılkurt konuşuyor. Demirkıran duyuyor musunuz?"

"Duyuyoruz Kızılkurt." dedi Civan bu sefer konuşmaya dahil olarak. Yüksekte olmaları bütün soğuk rüzgarı da yemelerine sebep oluyordu. Uğultulu bir ses arkada eserken telsizi dinlemeye koyuldular.

"İçeriye sorduk, oldukları yerde baskın gerçeklemiş. Kim tarafından olduğunu bizde bilmiyoruz ama bu sizin için bir fırsat Demirkıran. Rehinleri o kansızların elinden alabilirsiniz." dediğinde herkes yavaştan hareketlendi.

Evet görevleri buydu, neredeyse üç hafta önce kaçırılan üç hemşire ve iki doktordan oluşan sağlık mensuplarını sağ salim yurda getirip o soysuzların başına da burayı yıkmaktı.

"İçerdeki durum ne?" diye sordu Civan. Sayı olarak kaç olduklarını bilmek şu an en mantıklı olandı. İçerdeki rehinelerin camını tehlikeye atmak, görevi de zorlaştırırdı.

"Dışardaki toplam dokuz kişiyle on yedi. İçerdeki adamımız üçünü çoktan halletti. Gerisi sizde." dedi Kızılkurt.

"Anlaşıldı Kızılkurt." dedi Aziz. Telsizi kapadıktan sonra maskesini iyice suratına geçirdi. Son kez itlerin olduğu yere doğru baktı. Habersiz bir şekilde kendilerince nöbet tutuyorlardı, ufaktan sırıttı bu duruma. Birazdan bu itlerin biri bile nefes alamayacaktı. Elinde tuttukları her bir silah teker teker hepsinin götünde patlayacaktı. Bu durum düşündükçe daha da hoşuna gidiyordu Aziz'in.

"Hazırız." dedi Aziz. Onunla birlikte tüm timde hazırdı. Herkes silahlarını, mühimmatını kontrol etti yeniden. Daha sonra Civan ve Yener planlandığı gibi önden önden giderek arkadaki adamlara yaklaşmaya başladı. Arkadaki beş herifin hakkından gelmek, iki tane çam yarması adam için çocuk oyuncağı olacağından bu sayı yeterdi. Aziz ve Demir de kararlaştırıldığı gibi barakayı andıran binanın sağ çaprazına doğru yaklaşmaya başladılar.

İki keskin nişancı zirvenin farklı noktalarına konuşlanmış, hedeflerindeki iki adamı zamanı geldiğinde indirmek için bekliyordu ama yanlış zamanda yanlış bir kişiden bir kaç el silah sesi yükseldi. Hedeflerindeki teröristlerden bazıları içeriyi kontrol için yerinden ayrılırken dışarda kalanlarda yerlerini değiştirmiş, artık daha dikkatli davranıyorlardı.

"Biz değiliz." diye bir ses geldi telsizden ama her şey için geç olmuştu çünkü peşi sıra bir silah sesi daha geldi ve Aziz'in hedefindeki iki adam boylu boyunca yere serildi. Aziz ve Demir oldukları yerden hareket edemeden gelen silah sesiyle etrafa bakınmaya başladı.

"Bu kim amınkoyayım, noluyo lan bu sikik yerde?" dedi Civan. Beklenmedik ve planı bozan türden bir olay vuku bulmuştu.

Onlardan daha yükseğe konuşlanmış ve hazırda bekleyen Serkan konuşmaya girdi.

"Komutanım bir adam var, ön kısımda iki teröristi vurdu ama..." dediği sırada bir silah sesi daha geldi yakınlardan.

"Adamı vurdular, galiba köylülerden biriydi. Garip bir durumun içindeyiz komutanım. Yararlanalım." dediği anda Aziz'den gelecek olan komutu bekliyordu. Onlar daha silahlarına bile davranmadan başkası çoktan davranmıştı ama sıra artık onlardaydı.

"Atış serbest." dediği an Serkan, uzun süredir beklediği emri daha tazeyken yerine getirmeye başladı. Bulunduğu menzilde görebildiği her piç kurusunu indirmeye başladı. İlkini kafasından vurduğu an yere serildi, ikincisini de tam sırtından vurdu. O sırada arkayı temizleyen Civan ve Yener ikiye ayrılıp teke tek çatışmaya başladı. Kafadan sekiz iti de çoktan indirmişlerdi.

Aziz, elindeki uzun menzilli silahla öndeki iki piç kurusunu indirdi, Demir ise arkadan gelenlere sıkarak komutanını koruyordu. Daha sonra onlarda ikiye bölünerek barakanın etrafını sardı. İçerdeki adamlarından henüz bir ses gelmediğine göre çoktan gitmiş olmalıydı.

Kapının sağında Demir hazırda duruyordu. Solunda bekleyen Aziz postalıyla kapıya sert bir tekme savurdu. Tahta kapı, aldığı sert darbeyle menteşelerinden kopup ayakları altına serilirken çapraz ateşle içeri girildi. Önüne çıkan iki adamı daha geberttikten sonra sessizce odaya benzer bölümlere dağılmaya başladılar. Aziz postallarıyla tetikte yürümeye, olası her kancığı devirmeyi planladı.

"Bok gibi kokuyor lan burası!" dedi Aziz. Yürümeye devam etti, kerpiç mi tahta mı her ne bok olduğunu anlayamadığı binada sağlam adımlarla yere basarken kapalı bir kapıya denk geldi. İt oğlu itler burada olmalıydı. Sıkı sıkı tuttu Aziz, elindeki silahını. Ondan başkası yoktu yanında, Demir'i diğer yerlere bakması için göndermişti. Ölse de kalsa da elindeki nazlının yanında olacağını biliyordu. Kendine ve elindeki silaha güvendi.

Kapının sağ tarafındaki duvara verdi sırtını. Kamuflajı da iyice boka dönüyordu böyle, tiksindi kendinden. Görevde üstünün kirlenmesine pek tahammülü olmuyordu, şanlı bayrağını taşıdığı formasında tek izin şehadet şerbetini içerken dökülen kanı olmasını istiyordu.

Hazır olduğunda bir tekme daha savurdu Aziz, sonra diğer odalardan daha geniş olan bu odaya doğrulttu namlusunu. Burada birileri olmalı, en azından saklanmalı diye düşündü. Etrafı sarılıydı, çıkmak her türlü imkansızdı.

Aziz silahına sıkı sıkıya sarılıp içeri dalacağı anda içerden geldiğine emin olduğu bir ses duyuldu.

"Komitann, gel hele gel çekinmeyesen. Biz toplandık seni bekliyeydik zaten." dedi tütün içmekten boğazı yırtılan dayılar gibi hırıltılı sesler çıkarırken.

Kendini bu kadar hızlı açığa çıkartması, yerini belli etmesini pek ummamıştı Aziz. Bir gariplik olduğunu düşündü ya da götünün sıkıştığını anlamış olmalıydı.

"Geldim sikik herif geldim," dedi Aziz dişlerini sıkarak. Aklından bir hesaplama yaptı, kaç leş olduğunu saydı. Dışarıdaki kolsuz piçler paketti, içerdekileri de duyduğu silah sesleri ve kendi vurduklarıyla sayarak hesaplamasını bitirdi. Bu soysuz, namussuz, bok kafalı herif tek kalmıştı. Götü de tutuşmuştu,tek bir çıkar yolu yoktu.

Aziz artık kendini göstermekten çekinmeyerek kapıda beliriverdi, karşısında ise saçın sakalın birbirine karıştığı, temizlikten bir haber, sarı ve tek tük sağlam dişleri olan orta yaşlarda bir terörist çıktı.

"İçerinin niye bok gibi koktuğunu anladım şimdi, altına sıçmışsın korkudan." dedi maskenin altından belli olmasa da gülerek. Harbiden sidik ve bok kokusu karışık ve yoğun bir şekilde kokuyordu. Midesi kalkmıştı.

"Çok konuşiysen sen komitan, bunlardan sonra seğnin dilini de kesmek lazımdır." dedi dört rehineyi sırt sırta verip kalın bir iple bağlamış halde arkalarında beklerken. Yüzleri gözleri kan revan içindeydi,kadınlar görünen yerlerinde morluk ve çürüklere sahipken erkek olanlarda derin yaralar açılmıştı. Bir diğer rehine de teröristin elinin altında, şah damarına keskin bir bıçak dayanmış şekilde sabit duruyordu. Hareket etse şuracıkta can vereceğinden hareket etmeye bile korkuyordu. Hepsinin fazlasıyla acı çektiği belli oluyordu yüzlerinden, üç haftaya yakın bu dağlarda sürükleniyor ve yaşayıp yaşamayacak olmaları muallakta, şehit olmayı bekliyordu. Ayaklarının altında bile kan olan rehineler, Türk askerini görünce bir nebze de olsa rahat bir nefes almış, göz yaşlarını tutamamıştı.

"Görimisen, hep böyle ağlayip sızlilar komitan, ne etsek ha? Kessek mi birinin sesini?" dediği sıra boşta kalan eliyle kadın hemşirelerden birine doğrulttuğu silahın tetiğine basarak kadını karnından vurdu. Kadın vücuduna giren kurşunla can çekişirken yere boylu boyunca uzandı, ağzından gelen kanları yere kusmaya başladı. Diğer rehinelerde korkudan yine bağırmaya başladığında kansız piç yaptığından zevk alır gibi gülmeye başladı ama fark etmeden kendi kuyusunu kazmıştı.

"Bırak şimdi silahını, çakını bıçağını yere birak komitan. Yoksaa-" derken rehinenin boynuna bastırdığı bıçağı biraz daha bastırarak elinin altındaki rehinenin boğazına bir kesik attı. Boğazında kanlar akarken rehine, yerinde duramıyor, elinden kurtulmak için çırpınıyordu.

Elden artık bir şey gelmezdi, silah bırakılmalıydı.

"Tamam, bırakıyorum, bırakıyorum!Dokunma sakın kimseye soysuz herif!" dedi Aziz hala sıkı sıkıya tuttuğu ve rehinenin çırpınışlarını dikkatle izlediği sırada. Tam bu anda salak herifin en yanlış yeri seçmesi avantajıyla pencereden iki metreye yakın olan, timin hayaleti Civan girmiş ve sik kafalı teröristin kafasına silahı dayamıştı.

"E burası bok kokuyor komutanım." dedi Civan silahın namlusunu bastıra bastıra teröriste bakarak. Yüzünde de bu kokudan hiç hoşnut olmadığını belli eden bir ifade vardı.

"Amcık herif, korkusundan sıçmış, ne olacak."

"O zaman şimdi de sıvasın." diyerek tetiği çektiğini belli eden bir sesle bakışlarını teröriste çevirdi. Zaten ikiside burnundan soluyordu bir süredir, şu itin dersini bile yüzse kendilerine gelemezlerdi. Aziz yere bırakmaya niyetli gibi gösterdiği silahını yeniden kuşandığında emin adımlarla teröristin yanına yaklaştı. Kafasının bir diğer tarafına da o namlusunu bastırınca teröristin rehinenin boğazındaki elleri gevşedi.

"Elini kırıp götüne mi sokalım yoksa namluyu mu tercih edersin? Bak insaflıyım da, seçenek bile sundum sana ona göre" dedi Aziz. Terörist bunu duyar duymaz elindeki rehineyi ileriye doğru fırlatarak ellerini teslim oluyorum diyerek havaya kaldırdı ama ikiside bu teslimiyetten memnun olmadı. Aziz, omuzlarını gevşetip teröristin arkasından dizlerine sert bir tekme attığında arka diz kapağından sert bir ses geldi.

"Hayvan mısınız komutanım, bacağını mı kırdınız?" dedi Civan gülerek. O keyif bozukluğu geçmiş gibiydi.

"Ağzındaki dişten yamuk bacağına kadar çürük adamın peşine mi takıldım lan ben?" dediğinde acılar içinde bağıran ve yüz üstü kapaklanan teröriste baktı. Bacağında platin benzeri bir şey bulunuyordu. Midesi bulanıyordu bir de her bakışında. Daha sonra içeri timin geri kalanı geldiğinde sanki bir çocuk edasıyla bayram günü heyecanı yaşamaya başladılar.

"Ooo komutanım, sermişsiniz göt herifi iki seksen, bize ne kaldı?" dedi Demir.

"Zevzekliği bırakında çıkarın rehineleri buradan, şu ipide..." dedi yerde uzanan ve cidden bacağı kırılan herife bakarken.

"İpi de bırakın bakalım, lazım gibi duruyor." dediğinde timdekiler emirlerine uyarak rehineleri çözmüş, teröristlerin onları bağladığı halat benzeri ipi de Civan ve Aziz'in yanlarına bırakmıştı. Aziz bırakılan ipi eline aldı, sağlık mensuplarının masum kanlarıyla bulanan ipe baktı.

"Napsak Civan'ım, var mı aklında nefes kesilmeli bir plan?" dedi ve bacağının ağrısından hala çığlık çığlığa bağıran adamın kafasının yanına geçti. Çamura bulanmış postallarına baktı, temizlense pek fena olmazdı. Kaldırdı ayağını, piç kurusunun yüzüne en okkalısından bir tane yapıştırıp burnunu da kırdığına emin olduktan sonra ağzına bastırdı postallarını. Çamuru, tozu toprağı yalayıp yutsundu.

"Kararsızım komutanım, geçenki gibi olsa çivi çiviyi söker der, en kerpetenlisinden kalan dişlerini de biz sökelim derdim ama yok. Yazık oldu." dedi kaç mermisi kaldığına bakarken.

"Başka ne önerirsin?"

"Temiz bitsin derseniz, şarjörü yamuk ağzında boşaltırım, haa derseniz ki biraz eğlenelim, vaktimiz çok ...Şu iple bağlayalım ayağından, asar atış talimi yaparız komutanım. Büllüğüne denk getirene,akşamına sofra kurulsun, masa donatılsın." dedi Civan. Beğenmişti bu planı Aziz, ayağının altında ezdiği ite bir tekme daha atarken içeriye Gürkan girdi.

"Komutanım, şu bizden önce baskın yapan adamı bulduk, yaralıydı."

"Baktınız mı yarasına, ciddi mi?"

"Yarası ciddi değil ama anlatacakları öyle komutanım." dedi Gürkan. Anlamıştı anlayacağını, çekti ayağını teröristin yanından yöresinden. "Alın şunu da gidelim." dedi.

Çıktılar harabeden, yanlarında kanı bozuk iti de getirdiler. Civan kırık bacağından tutup sürükleyerek dışarı çıkarıyordu adamı, bu ara gerginliğini atamadığı için bunlardan çıkarıyordu acısını. Biraz sonra yaralı köylünün yanına geldiklerinde, yarı baygın adamın daha yirmi beşinde otuzunda olduğunu fark ettiler. O da karnından vurulmuştu ama dediklerine göre çok önem teşkil etmiyordu.

"Noldu, ne diyecekmiş? Bir şey dedi mi?" diye sordu Aziz. Cevabı veren Demir oldu.

"Komutanım bu itler, kız kardeşiyle, küçük yeğenini kaçırmışlar. Yeğenini şehit etmiş şerefsizler, dağ yolunda bulmuş adam yeğenini. Bir umut en azından kardeşini bulmak için peşlerine düşmüş, buraya kadar gelmiş. İki kurşun sıktıktan sonra da vurulmuş zaten." diye adamın buraya nasıl geldiğini anlattı Demir.

"Kadınlara tecavüz etmişler, köylerini, ekinlerini talan etmişler. Köy okulunu bombalamış kanı bozuklar, sağ kalan çocukları da teker teker bulup dağa çıkarmışlar."

"Kardeşi peki?"

"Bulamamışlar." dediğinde iğrenç bir kahkaha sesi duyuldu etrafta. Yerde sürüklenen teröristten geliyordu. Bu sırada ise yarı baygın olan adamın bilinci yavaş yavaş geri gelmiş, yerdekine bakıyordu. Kimsenin hiç beklemediği bir anda ayaklandı adam, üstüne atıldı şerefsizin. Yumruklar atmaya, küfürler ederek adamı pataklamaya başladı.

"Soysuz herif, nerede lan kardeşim, nerede lan? Söyle zürriyetini siktiğim söyle!" dediğinde bile gülüyordu terörist. Bir yumruk daha geçirdi adam suratına, kimse ne adamı durduruyor ne de adamın elinden itin tekini alıyordu ama buna rağmen hala gülebiliyordu.

"İçerde...Eğer sizden birinin bile girmeye cesareti varsa girsin. Alabilirse alsın." dediğinde neden güldüğü anlaşılmıştı artık.

"Yeri de...Şu komitanın beni bulduğu yerde, dolabın içinde. Bayılmıştır hemen iki üç tokata, gece de biraz... yoruldu herhal." dediğinde adam tam ayağa kalkıp harabeye geri döneceği sırada büyük bir patlama gerçekleşti. Herkes harabeye döndüğünde harabenin alev alev yandığını, içerden bir kişinin bile canlı çıkamayacağını biliyordu. Daha fazla dayanamadı adam, kriz geçirerek elindeki teröristin kafasına, yanından aldığı bir taşla vurmaya başladı. Vurdukça vurdu, vurdukça vurdu. İçindeki ateş sönmüyordu,teröristin kafası ezilene kadar vurdu. Sonra da kendi canının acısıyla bayıldı.

•••••••••••••••

Sarı upuzun saçlarımı kremledikten sonra, güzelce taramış, ikiye ayırdıktan sonra yandan ikiye örmüştüm. İlkokul çocuklarını andıran bu görüntüm, yaşımı bir anda yirmi altıdan altıya indirirken pek umursamamıştım. Seviyordum böyle örgülü olmayı, ablamdan öğrenmiştim küçükken, iyiki de öğrenmiştim. Daha sonra aldığım serumlarımı sürmeye koyuldum, cildimin de parlamaya, bakıma ihtiyacı vardı. Göz altlarım iyice koyulaşmıştı, ölü gibi görünüyordum. E tabi normaldi bu durum, Azrail'le küçük bir karşılaşma yaşadıktan sonra benim gözlerim içe çökmeyecekti de kimin çökecekti? Rutin kullandığım bakım malzemelerimi de kullandıktan sonra masama yerleştirdim hepsini. Onlar benim biriciklerimdi, parıltımı onlara borçluydum bir nevi. Makyaj masamın dağınık olduğunu fark ettiğimde, bir de yatak odama göz gezdirdim. Fazla pasaklı, dağınık bir kadın olmanın gururuyla kendi pisliğimde boğuluyordum. Acilinden bir temizlik yapılmalı, her yer çiçek gibi kokmalıydı çünkü artık doğru düzgün evde olacağım zamanlar azalacak, mesleğimin getirisi olarak burayı da önceki evim gibi otel gibi kullanacaktım.

Lojmana taşınalı neredeyse üç hafta olurken, benimde artık masamda dağ olmuş dosyalara, davalara bakmam gerekiyordu. Ekstra da benim içine dahil olduğum yeni bir dosya açılmıştı, dayımın yoğun talebi üzerine. Bir de onun incelenmesi, sürdürülmesi vardı.

"Hadi kızım, başla bir yerden artık." dedim kendi kendime. Yoksa ciddi anlamda kendi pisliğimizde boğulacaktık ama ilk önce başka bir şey yapmalı, bu işi keyifli hale getirmeliydim. Adımlarım beni odadan dışarı çıkarırken salona doğru yönlendirdim kendimi, televizyon izlemek gibi bir alışkanlığım yoktu, zaten izleyecek vaktim de olmadığı için televizyon ünitesi yerine yerleştirdiğim plak çalarıma , Adem amcanın bize vakti zamanında hediye ettiği Sezen Aksu~ Düş Bahçeleri plağını çıkarıp yerleştirdim. Plak ilk olarak biraz cızırtılı bir ses çıkarıp şarkıya giriş yaparken keyfim yerine gelmeye başlamış, içimdeki tencere tıkırtısına bile oynayan kadın ortaya çıkmıştı.

Başıma yazlıkta teyzenin hediye ettiği yazmayı geçirip hafif yerimde kıvırtarak oynamaya ve şarkıya eşlik etmeye başladım. Bir Sezen olmasam da bülbül gibi şakıdığıma kalıbımı basardım.

Aşk ile Allah Allah

Vur defe vur zile yallah

Cihan da böyle yanıyor yansın

Yosmam salla

Daha sonra kıvırta kıvırta,oynaya oynaya rakkas eşliğinde odama doğru yürüdüm, yürümez olaydım, girer girmez odamın leş kokusu burnumun direğini sızlatırken ani bir bayılmanın eşiğinden dönüp hızla pencerenin yanına koşarak açtım.

Ciddili evi bok götürüyor Esin, Allah aşkına zehirlenmeden bitir şu temizliği! diye bir ses geldi kulağıma. Zihnimin bir oyunu olabilirdi.

Artık vakit kaybetmenin bir anlamı olmadığında ilk önce kendi odamdan başladım, yere attığım tüm çamaşırlarımı kirli, temiz diye ayıklayıp kirlilere sepete fırlattım, temizleri katlayıp dolaba kaldırdım. Nevresimlerimi değiştirip yenileri taktım, kirlileri de bu sefer top yaparak diğer kirlilerin yanına basket attım. Çalışma masama baktım sonra, yerleri bok götürürken orası temiz kalacak değildi ya...

Masamdaki beş farklı, yarısına kadar kahve dolu kupalara baktım. İçlerinde artık yeşil yeşil organizmalar oluşmaya, kendine yurt edinmeye başlamışlardı. Allah bilir kaç gündür oradalardı? Hepsini tekte alarak mutfağa gittim, tezgaha bıraktım. O kadar dağıtmıştım ki evi, su içmeye bile bardak bırakmamıştım.

Salla, salla, salla

Gül memeler çağlasın

Salla salla salla

Yer yerinden oynasın

Sezen şarkının bu kısmını söylemeye başladığı anda kendimi tutamayıp sevinç nidaları atarak arkadaşımdan öğrendiğim oryantal hareketleriyle, mutfak tezgahına, boş buzdolabına unutulmayacak bir şov yaptım. Temizlikten değil de oynamaktan yorulduğumda artık şarkı çoktan değişmiş, bir yaz dizisinde erkek karakterin havuz başındaki yarı çıplak ama baklavalı görüntüsü karşısında, asistanı da dahil tüm kadınların ağzı açık bir şekilde izlemesiyle bağdaştırdığım şarkı çalmaya başlamıştı.

Anam babam aman kaçın kurası bu

Ne baş belası bu gönül kirası aah

Şarkıyı söyleye söyleye odama gittim yeniden, çalışma masamın üstündeki dağınıkları topladım, kalemleri, dosyaları düzenledim. Sonra yeniden içeride bıraktığım bardakların olduğu mutfağa ilerledim. Küçük ve bir başına kalan bana yeterli bir mutfaktı, zaten yemek yapmakla da yemekle de pek bir işim olmuyordu. Genelde kahve ve çay tiryakisi olan bir kadındım, o yüzden tabaktan çok bardağım ve kupam vardı. Bulaşık makinesini açıp tezgahtaki tüm kirlileri bir güzel yerleştirdim, kısa programa atıp sonrasında tezgaha giriştim. Güzelce oraları da temizledikten sonra buzdolabına baktım.

Neredeyse boş sayılabilecek olan dolabın içerisinde lojmandaki Ayşe ablanın bana yaklaşık dört gün önce getirdiği musakkayla ve dayımın da üç hafta önce yaptığı kuru fasülye pilavla karşılaştım. İkisine de hiç dokunmamış, olduğu gibi buzdolabında çürümesine izin vermiştim. Nimetti, yazıktı ama ilaçlardan dolayı midem almıyordu. Onları da çöpe dökerken tencereleri de bir güzel yıkayıp kenara koydum. Daha az dağınık olan salona geçtiğimde plak çalarımın başına geçip yeni bir plak taktım.

Yine Sezen Aksu'dandı. Bu sefer Serçe albümünü yerleştirip şarkının çalmasını bekledim.

Nolur sormasınlar bana,

nolur söyletmesinler derdimi

Saklarım ben onu kendime

yerim kendi kendimi

Kaç Yıl Geçti Aradan çalıyordu, en sevdiğim şarkılardan biriydi. Plak çaların başından ayrılıp yere fırlattığım çöpleri toplamaya başladım, ciddili çok pasaklıydım. Birini bulmalıydım, ben yokken bile temizliğimi yapacak birine ihtiyacım vardı. Camları açtım, lojmandaki askerlerin neredeyse hepsi göreve gittiği için biraz daha rahattım, sağ olsun Ayşe abla bana sürekli anlatıyordu, eşi göreve gidince o da hop benim yanıma gelip benimle sohbet ediyordu. Şimdi de öyleydi, çok büyük bir lojman olmadığı için az sayıda asker ve ailesi kalıyordu. Şimdi onlar da görev gitmiş ve Ayşe abla da annesini görmeye gittiği için binada yalnız kalmıştım. Bu yüzden rahat bir şekilde bülbül gibi şakıyabilir, istediğim şarkıyı dinleyebilirdim.

Devam da ettim söylemeye "Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı, bitsin artık bu hasret buluşalım gayrı" dedim sanki hasretle beklediğim biri varmış gibi.

Bekleriz anam, bekleriz. Yüzbaşı ne güne duruyor? dedi sol melek. Artık alışmıştım sanırım, sürekli konuşup konuşup kafa açıyordu.

Hadi ama Esin, görmedin mi adamdaki boyu posu? Ağrı Dağı bir ben ikiyim diyor,gökteki yıldızları omzuma yerleştirdim gel de bir say diyor! Daha ne olsun be? Endamı yeter adamın, seni pazularında sallandırır, gölgesinde dinlenirsin. Yorulursun, iki kıtayı bağlamaya müsait geniş omzuna alır, pıtı pıtı gidersin.

"Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı, bitsin artık bu hasret buluşalım gayrı" diye bende eşlik ettim Sezen'e. Sol melek arsızdı, yanlış yola sürüklüyordu. Eğer haklı olsa sağ melekte konuşurdu.

Sanma ki sağ melek başka türlü düşünüyor, hak vermese susar mı?

Doğruydu, eğer sol yanılmış olsa sağ onun ağzının payını verirdi.

"Aaayy! Banane ne be! Yüzbaşı'nın serin suyundan, uzun boyundan..." diye yükseldim.

Onu en son üç hafta önce beni lojmana zorla getirdiğinde görmüş, sonra da hiç denk gelmemiştim. Hoş denk gelsem de durup hal hatır edecek değildim adama. Sağolsun dayımın bitmek bilmeyen istekleri sayesinde adam beni gözleriyle bile öldürecek kıvama gelmişken durupta iki lafın belini kıramazdık.

Gün gelir, kırarsınız, şey etme sen...

"Kesin ayar oldu bana, hissettim ben. Şuramda hissettim." dedim elimi kalbimin üstüne koyarken. Altıncı hislerim birazcık kuvvetliydi, az ekmeğini yememiştim.

Başka bir şey de hissetmiş olabilirsin dedi sol melek.

Esin'cim sence de maskesini bir kere indirse de görsek şu gül çehresini fena olmaz mı? Ne cevherler yatıyormuş bir bakardık, mesela yani...

Doğruydu, yüzünü de daha önce hiç görmemiştim. Askeriyede böyle bir kural mı vardı yoksa onun isteği miydi bilemedim. Sonra onu en son gördüğüm zamana odaklandım bir süre. 1.72 olan ben onun yanında cüce gibi dururken o bana koyu kahve gözleriyle bakıyordu, dayım yanımızda olmasına rağmen. Ben ona baktığımda da sanki yakalanmış gibi gözleri korkuyla titremiş ama yine de bakışlarını çekmemişti üzerimden. Güzel de gözleri vardı, duruşu da en az dayım kadar heybetliydi. Gördüğüm kadarıyla da kolları...

"Ay bismillah ne diyorum ben!" diyerek bir silkelendim. Sol melek yine aklımı almaya başlamıştı. Sapkınlıklarına beni de alet ediyordu.

İçinde var senin içinde, hiç bana suç bulma.

Kendime hafif bir tokat attım, kendime gelmek için. Düşünülecek şey değildi, Yüzbaşı hakkında hele hiç düşünülecek şeyler değildi. Sol meleğe kanmış, yaşlı adam hakkında neler düşünmeye başlamıştım. Hem kaç yaşındaydı ki? 40 var mıydı?

Yaşlı da olmalıydı büyük ihtimalle, Yüzbaşı olmak için kaç yaş gerekirdi ki?

Bilemedim, bu sorunun cevabını da bulmak pek işime gelmiyordu ki Yüzbaşı'nın yaşını düşünürken Sezen'i ve beni, alacaklı bir şekilde vurulan kapımın sesi böldü. Sert bir şekilde vurulan kapı sesiyle olduğum yerde korkudan sıçrarken bir de zile basılmaya başlanmıştı. Sezen'i kapattım, daha net duymak adına.Gelen her kimse, kapıyı kırmamak için kendini zor tutuyor gibi göründüğünden kapımın yerinde kalması için ısrarla çalan dış kapıya yönlendirdim adımlarımı.

Korkuyordum ama burada bana bir şey olmayacağını çok iyi biliyordum. Rahat olmalı, bir sorun varsa gelen kişiyle konuşarak çözmeliydim. Zile ısrarla son kez bastığında kapının arkasındaki kolu çevirip kapıyı açtım. Biraz sert olmaktan, korkmadığını göstermekten zarar gelmezdi.

"Yok ama böyle olmaz, bir de kapıyı kırsaydınız..." diyerek sinirle gelen kişiye baktığımda ellerini kapının iki tarafına yaslamış, kaşında ve kulağında derin yara iz iolan, üniforması hala üstünde ve kolunun üstünde kan sızıntısı olan bir adamla karşılaştım. Kısa koyu saçları ıslak, koyu kahve gözleri alev ateş bir şekilde bana bakarken bakışları az da olsa yumuşamış ama ateşini pek söndürememişti. Yüzünde ise seçebildiğim bir şaşkınlık belirtisi vardı.

"Avukat?" dedi daha önce duyduğum ve aşina olduğum bir sesle.

Karşımda duran yüzbaşı mıydı? Beni lojmana bırakan o yüzbaşı? Onun burada ne işi bardı ve bende neden onun karşısına don atlet çıkmıştım?

•••••••••••••••••••

•Kitap, kurgu ve yazım hakkında varsa yorumlarınızı buraya alabilirim.

•Yapıcı ve kibar eleştirilere açığım:)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.