2006-İstanbul
Özenle toprak zemine dizdiği misketlerine gururla baktı Aziz. Zar zor biriktirmişti hepsini,harçlıklarıyla aldığı da olmuştu, çocuklardan zorla aldığıda... 30 tane biriktirmişti şimdiye kadar, her renkten, her çeşidinden bulmaya çalışmıştı. Kırmızısı, moru, yeşili, pembesi bile vardı ama bir renginden bir tane bile bulamamıştı.
Ne kadar arasada mavi misketlerden bulamamıştı. Babasına bulursa getirmesini tembih bile etmişti ama babası görevde olduğu için bulsa bile getiremezdi. Bu ihtimal içinde hafif bir kırgınlık oluştururken yere dizdiği misketlerin arasına ufak tanıdık bir ayak girmiş ve özenle dizdiği güzelim misketlerini dağıtmaya başlamıştı. Yine sinirleriyle oynuyordu bu ayağın sahibi, dayakta istiyordu canı, biliyordu.
Kafasını kaldırıp ayağın sahibine baktı, yanılmamıştı yine. Yine başının belası sarı kafa gelip alt üst etmişti oyununu. Burnundan soluyarak baktı kızın suratına. Esin ise nefes nefese kalmış bir şekilde ayağının biri ve rahatsız edici varlığı ile ortaya çıkmıştı.
"Çek şu koca pis ayağını misketlerimden sümüklü!" diye yükseldi karşısındaki kıza. Bu ara sık sık hasta olduğu için burnu da sürekli akıyordu. Şimdi de olduğu gibi. Yine burnundan yüzüne doğru sümükleri akmış, o da silme tenezzülünde bile bulunmamıştı.
"Sensin be sümüklü!" diyerek lafını esirgemedi, burnundan akan sümüğünü içine çekti.Sonra diğer ayağını da misketlerin arasına sokarak sağa sola hareketler edip tüm düzenini bozdu misketlerin. Aziz bu görüntüye daha da sinirlenirken kendini tutmaya çalışıyordu, zira tutmazsa biraz uzaklarında oturan annelerin gazabına uğrayabilirdi. Mabadına en okkalısından bir anne terliği hiç mi hiç yemek istemiyordu.
"Tövbe tövbe ya! Kızım bela mısın nesin, gitsene şu başımdan!" dedi dişlerini sıkarak. Ona yukarıdan bakan Esin yere çökerek yerdeki Aziz'le aralarındaki mesafeyi kapatarak gizli bir şeyler saklıyormuş gibi yumduğu elini sallayarak ona gösterdi.
"Bil bakalım bende ne var?" dedi az önceki çirkef halinin aksine. Şimdi sanki çok önemli bir şey yapıyormuşta bundan gurur duyuyormuş gibi bakıyordu.
Aziz ne onu olduğu yerden uzaklaştırdı ne de kendini uzaklaştırmak zorunda hissetti. Öylece kaldı ama umursamaz bir şekilde "Ne varmış elinde?" dedi. Umrunda değilmiş gibi pek fazla bakmamaya çalıştı eline ama içten içe de merak ediyordu. Yumuk yumuk ellerine baktı, sonra da yine toz toprak içinde kalmış üstüne. Çok pisti, pislik içinde olmak onu hiç bozmuyordu. Elleri, kolları da yara bere içindeydi, oradan oraya koşturup, sınıftakilerle kavga ederken yediği dayağın haddini hesabını yapamayınca geriye elinde bunlar kalıyordu. İyileşmeyen yaralar...
"Güzel sor, söylerim belki." dedi ve yine akan burnunu çekti. Bu görüntüyle Aziz'in midesi ne kadar bulansa da bir şey diyemedi. Dümdüz pasaklı, bitliydi bu kız. Tozun toprağın içinde yuvarlanıp bitlenmemesi imkansız diye düşündü.
"Ya git başımdan ya da söyle! İşim gücüm var benim." dediğinde çatık kaşlarla maviliklere odaklandı. Aziz ona sinirli bakarken o bomboş gözlerle ona bakıyordu.
"Ne işin olabilir senin, boş geze-" nin boş kalfası diye devamını getirecekken bir anda sesi içine kaçtı, mavi ve boş bakışları tek bir noktaya odaklandı ve olduğu yerden ayaklandı. Aziz ne olduğunu çözemeyerek onu ve onun tedirgin hareketlerini izlemeye devam etti.
"Ben kaçtım, hadi çav." diyerek arkasını dönerek uzaklaşmaya başladığı sırada arkadan gelen bağırtılar Aziz'in ne olduğunu çözmesine yetmişti.
"Esin!" diye bağırdı bir erkek çocuk sesi. Aziz anında kafasını sesin geldiği yöne çevirdiğinde bir alt sınıflarında okuyan tombul, dev gibi olan çocukla karşılaştı. Yanında da yine az çok okulda görüp aşina olduğu yüzler vardı.
"Hırsızsın, hırsız!" diyerek tombul bedeniyle Esin'in koştuğu yöne doğru koşmaya başlayınca yanındaki çocuklarda onun arkasından koşmaya başlamış ve kovalamaca başlamıştı. Aziz ne olduğunu çözdüğünü düşünmüştü ama belli ki yanılmıştı. Esin yine ortalığı karıştırmış, başını belaya sokmuştu.
"Yok, almam ki ellerinden bu sefer seni." diyerek umursamadı, Esin'in peşinden tüm çocukların cümbür cemaat koşuşlarını izledi. Bu kadar çocuğu peşine taktıysa eli ayağı rahat durmamış, onlarında canını sıkmıştır kesin diye düşündü. Arkalarından bakmayı kesip önünde az önce Esin'in koca ayaklarının dağıttı misket yığınına baktı. Baktı ama bakmaz olaydım diye düşündü. Onca renkli misketin arasında tek bir mavi misket parıl parıl parlıyordu. Bu misketin nereden geldiğini anlamamak büyük aptallık olurdu. Eline aldı misketi, o kadar misketin arasından bile kendini belli ediyordu. Baktı miskete, sağına soluna çevirdi, dikkatle inceledi. İçinde hafif hafif sarılıkların olduğu mavi ve güzel bir misketti. Bir of çekti elindeki miskete bakarak. Bir çift göze o kadar benziyordu ki, duramadı. Pişman oldu.
"Niye yaptın ki şimdi bunu?" diye sitem etti küçük kıza. Gerek var mıydı bu aksiyona, bu kadar eziyete diye düşündü ama bir yandan da mutlu oldu. Onun tarafından düşünülmüş olmanın hazzına kapıldı.Daha sonra aklına gelen şeyle olduğu yerden aceleyle kalktı, yetişmesi lazımdı. Eğer yetişirse Esin'i onların elinden kurtarabilirdi diye düşünerek gittikleri yöne doğru koşmaya başladı. Zaten babasının ona aktardığı büyük cüsse geni sayesinde herkesi korkutabilirken onları bir sinek gibi ezip geçeceğinden de emindi.
"Bak bak, koştur koştur gidiyor yine benimki senin kızın peşinden." diye kahkaha attı Aziz'in annesi Nermin teyze. Oğlunun bu hallerine gülmeden edemiyor, aynı çok sevdiği kocasına benzetiyordu.
"Bizimki yine hinlik peşindedir de onu kurtarmaya koşuyordur senin yağız oğlan." diye cevapladı Esin'in annesi Gülfem. Kızının ne kadar yaramaz olduğunu biliyordu, hocalarının şikayetlerini dinlemekten yorulan kadın zaten evde görüp göreceği bütün inliklere, cinliklere şahit olup onu azarlarken bari şimdi rahat bir nefes alıp dinlenmeliyim diyerek onu koruma ve arkasından koşturma görevini Aziz'e bırakıyordu.
"Sizinki de kıçının üstüne oturmuyor ki be anam, ne zaman görsem ya ağaç tepesinde, ya da kuduz kedinin,köpeğin peşinde. Hadi senin kız laftan anlamıyor da, olan bizim oğlana olacak diye korkuyorum Gülfem." dedi endişelenerek.
"E asıl senin oğlan bıraksın benim kızın peşini, ayrılmıyor ki kızımın yanından yöresinden. Ne zaman görsem götle don gibi yan yanalar. Evler ayrı olmasa ne olur Allah bilir." dedi Gülfem biraz abartarak.
"E fena mı yani? Ne güzel bak yan yanalar, hep beraberler. Birbirilerini koruyup kolluyorlar, oyun oynuyorlar, vakit geçirmek önemli, iyi de anlaşıyorlar, anlaşmak, sevmekte önemli." dediğinde Gülfem ona "ne demeye getiriyorsun" anlamında bir bakış atmıştı.
"Kötü mü ediyorlar kız ? Bir de az biraz akılları erince gör sen onları, deli divane birbirlerine tutulmazlarsa benim de adım Aracı Nermin değil. Hah, buraya da yazdım. Gör bak, on sene sonra sizin kızı istemeye geldiğimizde hatırlatırım sana." dedi fazlasıyla gülerek ama bu Gülfem'in pek hoşuna gitmemişti.
"Vermem ki ben kızlarımı kimseye, onlar ömrübillah benle kalacaklar, benden ayrılamazlar. İzin vermem, hele elin oğluna hiç vermem!" dedi biraz yükselerek.
Bu hayatta onun için değerli olan ve elinde kalan tek özel şey kızlarıydı. Evlendikten sonra onunla görüşmeyen ailesi, akrabaları ya da evlendikten sonra değişen kocası, bunların hiçbirinin onun yüreğinde yeri yoktu. Suçsuz günahsız bu iki kız çocuğu ve onların varlığı yüreğinin sevgiyle dolmasına yetiyordu. Başkasına vermeye kesinlikle niyeti yoktu.
"Elin oğlu moğlu ayıp oluyor Gülfem, biz yabancı mıyız? Aileden sayılırız bizde. Hem sana bana mı kalacak sandın bu işler?"
"Tabi bize kalacak, kime kalacaktı ya!" diye biraz daha yükseldi Gülfem. Söz konusu kızları olunca kendini tutamıyordu.
"Kalır kalır, sen öyle san. Yarın bir gün senin kızlardan biri koluna birini takıp getirdiğinde de aynısını söylersin. Vermem kızımı elin uğursuzuna, yürüyün gidin dersin."
"Derim tabi, kız benim kızım değil mi? Vermem, yedirmem ben kızlarımı elin uğursuzuna!" dedi Gülfem karşısındaki yakın arkadaşına yine haddinden fazla yükselerek.
Aslında mutlu olacaklarına emin olsa, kızlarının bir dediğini iki etmez,istediklerini yapardı. Duha ya da Esin gelip birini sevdiklerinden bahsetseler, karşısına sevdikleri adamın elini tutarak gelseler kızmaz, gücenmez aksine mutlu olur, havalara uçardı. Onun korktuğu şey başkaydı. Belki sevmek güzel şeydi, sevginin, verilen ilginin, birinin gözünde değerli olmanın tadı bir başkaydı ama ebedi değildi. Bunu uzun zamandır tecrübe ederek yaşıyordu.
Kocasıyla evlenmek istediğini söylediğinde henüz üniversiteye gidiyordu Gülfem. Derslerinde başarılı, azimli, hırslı, çalışkan bir öğretmen adayıydı kendisi. Annesi ve babasıda gittikleri doğu görevi vesilesiyle tanışıp evlenmişler, sonra Gülfem ve bir erkek çocuk sahibi olmuşlardı. Zaten ikisi de okumuş etmiş insanlar oldukları için kızlarının da okumasına pek önem vererek üstüne düşüyorlardı. İşte tam bu sırada, üniversiteyi kazanıp ikinci senesine girdiği zamanda biriyle tanışmış, konuşmaya başlamıştı Gülfem. Kocası Ufuk'la.
O da onun gibi üniversitede sık sık bulunuyordu ama bu orada eğitim görmesi sebebiyle değil, kafeteryada çalışması sebebiyleydi. Çalıştığı yerde denk gelmişlerdi bir kaç kez onunla. Açık kumral, kısa kesim saçları, mavi gözler ve erkeksi yüz hatlarıyla yakışıklı denecek çoğu öğrenciye taş çıkarıyordu. Aslında bu bir yere kadar çalıştığı yerin işine de geliyordu. Bazı kız öğrenciler sırf Ufuk'u görebilmek için bile kafeteryaya gelip bir şeyler yiyip içiyorlardı. Gülfem'in de bazı bazı dikkatini çekiyor,çekmese bile takıldığı kız arkadaşları tarafından onun hakkında bir şeyler dinlemek zorunda kalıyordu. Bazıları onunla göz göze gelmesinden bile çok etkilendiğini, çok güzel gözleri olduğunu, bakışlarında tuhaf bir çekim olduğunu, bazıları da onun çok kibar ve centilmen bir çocuk olduğundan bahsedip duruyordu. Zaten Gülfem'le de bu tarz bir olay yaşandığı sırada tanışmışlardı.
Gülfem uzun sarı saçlarını dağınık bırakırken aralarına minik minik örgüler örmüş, küçük denilebilecek boyutlardaki ela gözleriyle önündeki notları yalayıp yutmaya odaklanmış bir şekilde kafeteryaya oturmuştu. Onun için tüm sınavlar, ödevler, sunumlar ve hatta hocanın sınıfta sorduğu sorulara cevap vermek bile çok önemliyken sınava kalan süresini değerlendirmek adına erken saatlerde okula gelip çalışmaya başlamıştı. Kimsenin buraya bu kadar erken bir saatte gelmeyeceğini tahmin ederek burayı seçmişti ama yanılmıştı. O çalışırken masasına aniden sipariş etmemesine rağmen bir bardak kahve konulmuştu.
"Pardon ama ben bir şey istemedim, yanlış oldu galiba." diyerek arkasını dönüp gitmek üzere olan mavi gözlü çocuğa seslendi. Çocuk ise gelen sen sahibine dönerken ilk defa bu kadar yakından birbirlerini görmüş ve iletişime geçmişlerdi.
"Yanlış değil, erkek arkadaşın söyledi sana kahveyi." dedi rahat bir tavırla. Bakışları genç kızın yüzünde gezinirken yüzünde tek bir mimik bile oynamıyordu Ufuk'un. Gülfem ise ilk olarak sağına soluna bakmayı tercih etti, biri eşek şakası yapıyor olabilir diye düşündüğü için. Etrafta sadece alt dönemlerden bir iki tanıdık yüzün ve üstlerden de Cem'in olduğunu görünce önüne döndü.
"Kim söyledi bunu ya, erkek arkadaşım falan da yok ki. Biri sabah sabah benimle dalga mı geçiyor ?" dediğinde Cem mi acaba diyerek tekrar düşündü ama üstten ders aldığı sırada ikisinin arasında geçen tek sohbet "yoklama kağıdına imza atmak için kalem verir misin? den öteye geçmiyordu.
"Güzel o zaman." dedi bir anda karşısında duran çocuk. Bu saçma ve ani cevapla Gülfem şaşırmıştı.
"Ne güzel, anlamadım?" dedi bir kaşı havalanırken.
"Sevgilinin olmaması." diye cevapladığında Ufuk yüzüne muzip bir gülümseme yerleştirirken, onun aksine Gülfem'in hayatta kalmayı başaran son tebessüm tanesi de solup gitmişti.
"Senden bu kahve öyle mi? Senden bana?" dedi Gülfem biraz sinirleri hoplayarak.
Bu tür taktik oyunlarına hiç gelemiyorken, bir de karşısındaki adamın tavrı onu daha da rahatsız ediyordu. Üniversite yaşamında saf bir kız olmamıştı Gülfem, hele erkeklere karşı hiç saf olmamış, gerektiği yerde gerektiği gibi lafını aman kırılır aman üzülür diye hiç esirgememişti. Yine o epik anlardan biri yaşanıyordu.
"Evet benden." dedi Ufuk teklemeden. "Başka birinden mi olsun isterdin?"
"Ne senden ne de başkasından istemezdim." dedi gayet net bir tavırla. Onun hakkında çokça şey duymuştu ama bazen duyduklarının hepsi de iyi şeyler olmuyordu. Ne kadar çapkın bir çocuk olduğunu, bir kere gözüne kestirdiğini elde etmekten başka bir şey düşünmeyeceğini bile biliyordu.
"İsterdin.En azından benden." dedi Ufuk.
"İstemezdim." dedi Gülfem yine net ve tok bir sesle.
"Biraz fazla mı uzatıyorsun acaba, altı üstü basit bir kahve sadece. Kabul etsen ne olacak?"
"Uzatan sensin. İstemiyoruz dedik ya sana, ne ısrar ediyorsun. Yürü git, asabımı bozma benim!" dedi bu tavırlarına karşılık. Her önüne gelen kıza bu şekilde davranan bir erkeğe olumlu bir yanıt verip hata etmek istemiyordu Gülfem. İnsanın değişmeyeceğini, yedisinde neyse yetmişinde de o olacağını bilmesi gerekiyordu ama bunu öğrenmesi için bazı hatalar yapması gerekiyordu. Ve Gülfem sadece bir kaç ay sonra bu hataları yapmış olarak öğrenecek, hayatını karartan bir kararla elinde olan her şeyini kaybedecekti.
Uğruna ailesinden bile vazgeçtiği adam için, bir de kendinden vazgeçtiğinde geri dönülemez bir yola girecek olan Gülfem'in ise önünde sadece beş yıl vardı.
16 Nisan 2021
Ukrayna- Kiev
"Hedef hareket halinde, peşindeyim." dedi kulağının içine gizlenmiş kulaklığa konuşup üç aya yakın takip ettiği ve Türkiye'ye uyuşturucu satan Rus uyuşturucu baronunun ardından yürürken.
"Takipte kal." dedi kulaklığın ardında olan sesin sahibi.
Türkiye'ye gizli gizli soktuğu uyuşturucalardan kazandığı parayla örgüte silah yardımı yapan Sergei Fedorov adlı bir adamın peşinden yaklaşık üç ay boyunca çeşitli ülkelere gitmiş, orada diğer bölgelere bir kaç teslimat yaptırdıktan sonra son olarak Ukrayna'da bir haftaya yakın kalarak buradaki işlerini halletmeye gelmişti. Sergei'nin kafasından geçenler buydu tabi, işlerini halledip Rusya'ya, kendi öttüğü çöplüğüne geri döneceğini düşünüyordu.
Sergei, giydiği siyah, özel dikim takım elbisesiyle şoförünün açtığı Bentley'den inmiş ve loş ışıkların aydınlattığı sokakta açık sarı, kısa kesilmiş saçları ve ürkünç derecede açık mavi gözlerinin buluştuğu soğuk beyaz teniyle iner inmez etraftaki insanların dikkatini çekmişti. Yanındaki beş ve her milletten yanında tuttuğu uzun, cüsseli korumalarla, kapısına kadar geldiği ve kuytu köşede kalmış, dikkat çekmeyen ve yerel halkın gidip gelmekten yollarını aşındırdığı ucuz bir mekanı seçmişti. Korumalarla birlikte mafyatik sarı tipleme mekana rahatça içeri girerken kapıdaki güvenliklerin onu tanıdıkları, hiç bir şey demeden içeri almaları onun buraya sık sık geldiğini ve yeterince önemli bir kişi olduğunu gösterir nitelikteydi.
"Birazdan içerdeyim, bağlantıları bulduğum zaman paketleriz." dedi etrafına bakıp yerel halktan birileri gibi davranıp arabadan inerken. Uygun bir yere çektiği arabayı kilitleyip, adamın peşinden mekana doğru ilerlemeye başladı. Saçı, sakalı nizami bir şekilde uzamıştı, gizli görevde olduğu için kesmek gibi bir yükümlülüğü yoktu, uzatmayı tercih etmişti tanınmamak adına. Giydiği deri ceket, beyaz tişört ve siyah kot pantolonuyla normal bir adam gibi durduğunu düşünüyordu ama dışarıdan ona dönen kadın bakışları biraz fazla hayranlıkla bakıyordu. İri ve heybetli cüssesi, her ne kadar gece yarısı gibi geç bir saat olmuş olsa bile fark ediliyordu, az çok yabancı olduğu da belli oluyordu ama yerel dili bildiği için bunu rahatlıkla gizleyebilirdi.
Mekanın kapısına geldiğinde, kapıda bekleyen iki takım elbiseli güvenliğe baktı, biri kendisi gibi esmer, sakallı bir adamdı, diğeri ise daha kumral ve temiz suratlı genç bir oğlandı. İkisi de ondan daha kısa ve daha kalıpsız olmalarına rağmen yüz ifadelerindeki sertlik onları korkunç gösteriyordu ama ikisini de bir dakika bile geçmeden paket ederim diye düşündü. Olası bir kriz durumunda bu ikisi başına iş açabilirdi.
"Kimlik?" dedi kumral ve genç olan adam tok bir sesle. Bakışları pür dikkat ondaydı, bir açığını yakalamış ya da bir terslik olduğunu sezmiş gibi hareket ediyordu. Uzatmadan ona, görevden önce sahte bir isimle hazırlanmış olan sahte kimliğini uzattı. Adam eline aldığı sahte kimliğe uzun uzadıya baktı, bir şeyler sezmiş olabilirlerdi belki ama bulmak, karşısındaki eğitimli adamın kim olduğunu bilmek biraz göt isterdi.
"Buralı gibi durmuyorsun ?" dedi yanındaki esmer ve daha bodur olan sakallı adam. Genel fenotipten biraz daha farklı olduğu ve az sonra burada önemli bir sevkiyat toplantısı olacağı için sivil polis mi yoksa sıradan bir vatandaş mı onu öğrenmek istiyorlardı.
"Sana neresi lazım?" dedi akıcı bir şekilde onların dilinden konuşurken. İki adam da yabancı görünen bu adama anadili gibi konuştuğu lisandan dolayı biraz daha yumuşak davranmaya başladı. Kimliğini ona geri verirken ne olur ne olmaz diye de bir göz dağı vermek için ikazda bulundu.
"Ters bir hareketinde..." diyerek giydiği ceketi eliyle biraz havaya kaldırarak altında sakladığı silahı göstermiş, " bir bakmışsın patlar." diyerek gözleriyle onu işaret etti ve silahı yeniden gizledi.
Kimliği geri alır almaz, görevi tehlikeye atmamak adına adamlara bir şey demeyerek açtıkları yolda ilerlemeye başlayınca adamlar onun gerisinde kalmış ve onlara son bir kez bakmak amacıyla başını omzunun üstünde döndürerek biribirinden dingil iki adama bir kez daha bakmayı tercih etmişti.
"Bir bakmışsın, sizin götünüzde patlatırım." diyerek önüne dönüp yoğun alkol, sigara karışımıyla harmanlanmış olan koridorda ilerlemeye başladı. Sergei denen rus herifi gözü kapalı koklaya koklaya bile bulurdu, önünde onu bulması için tek bir engel bile yoktu, görevi başarıyla tamamlayıp geri dönecekti, emindi.
Anlam veremediği, aşırı derecede rahatsız eden türden bir müzik eşliğinde asıl mekana girdiğinde kendini açık etmemek adına çapkın bakışlarla etraftaki insanları süzüyor gibi yaptı, bir kaç tur etrafta dans eden kadınları izledi ama gördüğü hiç bir görüntü zihninde tek bir yer dahi kaplamıyordu. Kulak tırmalayıcı yerel dilden yeni bir şarkı daha çaldığında ana diline duyduğu özlemle kavruldu, görev biter bitmez öz Türkçe konuşan birilerini oturup dinlemek isteğiyle yanıp tutuştu. Adımlarını ilerleterek girişte çapkın bakışlar bahanesiyle yerini tespit ettiği mafya bozmasını gözünü kestirip onu daha iyi görmek için yakın ama köşede bir masaya, deri koltuklardan birine oturdu. Sergei'nin yanında sadece korumaları varken etrafına bir kaç kadın gelmeye başlamış ve onun karşısında dans ederek ona kur yapmaya, eğlendirmeye başlamışlardı. Fazla serbest ve çokça dekolteli kadınlar, kıvrak hareketlere karşısındaki rus mafyaya cilve yapıyor, bazıları ise adamın bedeninde ve bacaklarında gezdirdiği elleriyle onu baştan çıkarmaya çalışıyordu. Adam ise önündeki kadınları keyifle izleyerek gelen içkisini yudumlayarak korumalar ve çalan dandik DJ müziği eşliğinde bu eğlenceye ortak olmaya başlamıştı.
"İçerdeyim. Hedef yakınımda." dedi kısık ama kulaklığın arkasındakilerin duyabileceği bir tonda.
"Anlaşıldı, takipte kal." diyerek ardından gelen cevapla iletişimi kesti ve gözünü köşedeki hedeften ayırmamaya çalışarak garsona gelmesi için elini havaya kaldırdığı bir işarette bulundu.
"Votka alayım." dedi yerel dilde garsona ve garson giderken cebindeki paketi çıkararak içinden bir dal sigara aldı. Sigara ve alkol kokusu bir kaç ayda çoktan ciğerlerinde yer edinmişti. Başka şeyler yer edinmesin diye sigara, alkol gibi dandik şeylerle dolduruyordu bu boşluğu ama gittikçe bağlandığını da farkına yeni yeni varıyordu. Derin bir iç çekti, içmese aklını kaybedeceğini, düşüncelerini durduramayacağını biliyordu. Aklını kaybetmektense, sağlığını kaybeder, kafasındakileri sustururdu. Zihni susmalı, anıları bir kenara öksüz bir çocuk gibi bırakıp gitmeliydi. Ardında bıraktığı gözü yaşlı insanları, verdiği sözleri bir şekilde tutmalıydı ama bunları yaparken de hiç bir şey hissetmemeliydi.
Zararın ta kendisi olduğunu biliyordu, ne kadar göreve giderse o kadar iyi bir iş yaptığını, en azından o günden sonra bir işe yaradığını, bir haltlar becerebildiğini düşünecekti. Kendine verdiği ceza buydu, boş durmamak, işe yarar bir adam olmaktı.
Dudakları arasına aldığı sigarayı yakmak için deri ceketinin cebini yokladı, bulamadı. Diğer cebine baktığında yine bulamadı. Pantolonun cebine baktı huysuzca, yine bulamadı. "Sikerler."dedi. Kimse bu dili anlamazdı bu yüzden bir çakmağa dahi sahip çıkamadığı düşüncesine kapılıp kafası öne eğik bir şekilde, dudakları arasında kalan sigarayla boğuk boğuk küfürler etmeye başladığı sırada bir anda sigaranın ucu turuncu bir alevle tutuşup yanmaya başladı. Bu hamleyi beklediği söylenemezdi, bir anda yüzüne tutulan alevle dengesi şaştı.
"Fazla mı sinirliyiz ne?" dedi öne eğik kafasını yukarı kaldırıp turuncu alevin sahibi buradaki insanlara göre daha kapalı giyinimli genç ve sarışın kadına bakarken. Karşısındaki kadın siyah dar elbisesinin üstüne giydiği bordo-kırmızı karışımı bir deri ceket ve sahibi olduğu alev gibi sarı saçlarıyla karşısında öylece duruyordu. Bu kadın kim diye düşündü ilk olarak Aziz. Nereden geliyordu bu deli cesareti? Bu laubali hareketler, samimi söylemler pek hoşuna gitmemişti, zaten işi başından aşkınken bir de bu kadının boş konuşup kafasını şişirmesini hiç istemiyordu.
"İşine bak." dedi karşısında duran genç kadından gözlerini çekip onunla ilgilenmediğini gösteren sert bir sesle. Sonra da kadın sayesinde yanan sigarasından içtiği dumanı dışarı üfledi. Kadın ise bu keskin ve ciddi hareketine tek bir laf etmeyip olduğu yerden biraz daha hareket edip yakınına gelerek Aziz'in görüş alanını kapattı ve Sergei'yi görmesini bilerek ya da bilmeyerek sabote etti. Aklına az da olsa bir şüphe düştü Aziz'in. "Bu kadın kimdi ve benim yanımda ne bok işi vardı" diye düşündü. Görevin tehlikeye düşmesini ya da herhangi bir şekilde adamın kaybolması gibi bir ihtimalle karşılaşmamak için bakışlarını karşısında duran sarışın kadına sert bir ifadeyle odakladı.
"Laftanda mı anlamıyorsun, git başımdan ilgilenmiyorum!" dedi sinirle.
"İlgilenmeni isteyen kim? Al şunu sadece." dedi elindeki çakmağı adamın önündeki masanın üstüne bırakarak. Aziz ise bu hareketine bir kaşını kaldırarak "hayırdır" anlamında cevaplamıştı sessizce.
"Senin olsun, şimdilik bana lazım değil ama..." dediğinde etrafını ilk önce bir kolaçan etmiş, daha sonra birilerinden kaçıyormuş gibi tedirgin bir halde hızla Aziz'e dönmüştü. Zamanı kısıtlı gibi gözüküyordu ya da en iyi ihtimalle kafayı çoktan bulmuş, aptal saptal işlerle uğraşıyordu.
"Ama, bir dahaki görüşmemizde bana geri vereceksin." diyerek suratına kendinden emin bir gülümseme yerleştirip hiç bir şey demeden Aziz'in yanından ayrılarak çıkışa doğru yönelmişti. Aziz ise bu kafası gidik kadının hareketlerini anlamaya çalışırken onun arkasından bakakalmış, kadın ise tam kapıdan çıkmadan önce son bir kez arkasına dönmesiyle ikisi de tekrar ama son kez olmayan bir şekilde göz göze gelmişlerdi.
"Akıllısı beni bulmaz, delisi peşimden ayrılmaz amınakoyayım." dedi canı sıkkın bir şekilde masanın üstündeki çakmağı alıp ceplerken. Sol cebine yerleştirdi çakmağı, sonra da dudakları arasındaki sigarayı içine çekti. Sonra sorgulamadan edemedi, bu kadını bir yerden gözü ısırır gibi oldu, düşündü düşündü. Hafızasını iyice yokladığı esnada bir anı beliriveriyordu ki dikkati dağıldı. Ve ardından yabancı uyruklu bir askerin sesini kulaklığından işitti.
" Tempesta." dedi İtalyan asıllı asker. Ne demek istediğini Aziz anlamamış ve adama bir sorun olup olmadığını teyit etmek için İngilizce cevap vermişti.
"Bir sorun mu var?Ne oldu Nico?"
"Bu kişi, sürekli karşıma çıkıyor. Belki de bu bir işaret olabilir ha?" diyerek cevapladı. Ses derinlerden ama net geliyordu.
"Hangi kişi, Nico? Şüpheli birini mi gördün? Cevap ver!"
"Evet gördüm. Bir kadın, sarışın. Ama daha önceden de tanıyorum onu. Şimdi dışarı çıkıyor ve peşinde resmî giyinimli bir kaçta adam var. Ne olur ne olmaz siz yine de dikkatli olu-" demeye kalmadan içeriye bir düzine baştan aşağı siyah ve silahlı adamın girmesiyle namludan çıkıveren kurşunların havada süzülmesi bir olmuştu. Şarjör boşalma sesleri mekanda yükselirken içerdeki insanlar kendilerini korumak adına elleriyle kafalarını kapatıp mekandan dışarı koşmaya çalışırken, Sergei'nin adamları da onlara karşılık, kurşun yağdırıyor ve Rus uyuşturucu baronu adamı korumaya çalışıyorlardı.
Aziz ise Rus mafyanın biraz ötesinde, çatışmanın seyrini izlerken kulaklığından bir ses daha geldi.
"Dedim, bir bokluk var dedim o kadında." dedi Nico. O kadın bir ajan mıydı, gizli görevden haberi var mı yok mu bilmiyordu ama belli ki canıyla bir derdi vardı, onu biliyordu. Daha fazla durmadı Aziz, önündeki masayı devirerek kendini açık hedef olmaktan çıkararak belindeki silahı kuşanmış ve iki tarafın da adamlarına ateş etmeye başlamıştı. Yeterince kurşunu vardı ama olası kötü bir durumda yanındaki komando bıçağını çıkarır tek tek elleriyle bu ibnelerin boğazlarını keserdi. İçerideki çatışma daha da alevlenirken kimsenin dışarı bile çıkamadığını fark etti Aziz. Belli ki kancık herifler dışarıyı da tutuyorlardı. Bir umut, diğerlerinin kapıdaki engeli sikip atacağını düşündü Aziz. Biraz geç olsa da destek için gelmeleri iyi olabilirdi. Kurşunlar havada birbirini delip geçerken, vurulup yere yığılan bedenlere baktı Aziz ve gözününü önüne gelmesini istemediği bir görüntü geldi. Kanlar içindeki insanları görünce daha da canı sıkıldı Aziz, zaten görüntü gözünün önünden gitmezken bu hiç iyi olmamıştı. Vazgeçti destek çağırmaktan, tek başına da burada geberip gidebilirdi. İçeri destek için bile olsa bir başkasının girmesi fazlasıyla tehlikeli olacağından Aziz herhangi bir destek talebinde bulunmamaya kesin karar kılmış ve elinde kalan mermilerle karşıdaki adamlara sıkmaya devam etmişti.
"Sikerler, bu herifler nerden çıktı!" dedi karşıdan dümdüz bir şekilde gelen yeni silahlı adamı alnının ortasından vururken. Şu an tek hedefi mafyatik tipleme Sergei'yi almaktı, ondan başka kimse hatta kendisi bile yaşamasa da olurdu ama o adamı sağ salim teslim etmeliydi. Kurşunlar kendine kalkan olarak kullandığı masanın yanından sekip geçerken o karşıdan gelen bir düzine adamdan kalanları indirmeye çalışıyordu. Zaten loş bir ışığın hakim olduğu ortamda göz gözü görmezken, kurşunlardan birinin lambalardan birine denk gelmesiyle ortamdaki güçlü ışık kaynağı kaybolmuş ve yerini karanlığa bırakmıştı.
Göz gözü görmezken silah sesleri biraz azalmış, masa devrilme ve cam kırılma sesleri artmaya başlamıştı. Loş ışık altında görüşünü netleştirmeye çalışan Aziz'in aklına olası bir ihtimal geldi. Daha sonra kulaklığına gitti eli.
"Anasını satayım, dışarıda yakalayın it herifi! Buradan çıkaracaklar! Sarın etrafı sarın!" dedi kulaklığına konuşmaya çalışırken ama o an fark etmediği daha doğrusu edemediği bir şey daha yaşandı. Çok az ışığın bulunduğu mekanda sıkılan kurşunlardan biri tam onun kulağının yakınına isabet ederek duyuşunu sikip attı. Kurşunun bu kadar yakından gelmesiyle inanılmaz derecede bir acı ve tiz ses kulağını yırtarken devirdiği masanın arkasına sinmekten başka bir çaresi kalmamıştı. Dizlerinin üstüne çökerken, sağ kulağının giden eline baktı, kanlıydı. Yüksek bir tiz ses dışında hiç bir şey duyamıyordu. Kulağına bir kaç kez vurmaya çalıştı, aklınca sesi böyle engelleyecekti ama daha da zarar verdi, kulağından gelen daha fazla kanı görünce biraz panikledi. Etrafa bakındı, her yeri kan götürüyordu. Kalkmak zorundaydı, adamı kaçıramazlardı. Aylardır peşinde olduğu adamı bulabilmişken elinden kaçırmak istemiyordu ama istediği gibi olmadı.
Rus uyuştur
"Sikerler, sikerler!" diyerek içeriye, ona doğru gelen tanıdık simaları fark ettiğinde yanındaki masaya tekme savurdu.
Görev başarısızdı.
2024 İstanbul
"Müvekkilinize bu denli sahip çıkıyor olmanız gözlerimi yaşarttı doğrusu. Örnek bir avukatsınız Esin hanım, basit bir dosyada bile bu kadar çok çaba gösterip çalışıyorsanız, daha önemli bir dosyada neler yaparsınız kim bilir?" dedi duruşmadan sonra sinirlerini zıplatmak için gelen Avukat Cüneyt. Kıl oluyordu bu adama, elinde olsa onu bir kaşık suda boğar, hayatını zindan ederdi ama olmuyordu, elinde değildi. Hayatta onun gibi kıl insanlarda vardı, kabul etmeliydi ve onlara yaşamaları için bir şans vermeliydi.Tabi yaşayıp yaşamaması gibi mühim kararları elbette insanlar vermiyordu ama böyle düşünmesinin bir sebebi vardı.
"Alt tarafı basit bir dosya, bunu bu kadar kişiselleştirmeye gerek var mıydı?" diye konuşmaya devam ettiğinde içinde ufak ufak bir şeyler kopmaya başladı.
"Kişiselleştirdiğimi nereden çıkardınız?" dedi iğneleyici bir sesle.
"Sizi tanıyorum avukat hanım, istemeden de olsa o gözleriniz bariz bir şekilde anlatıyor." dedi karşısında duran mavi gözlü kadının gözlerine manâlı manâlı odaklanmış bir şekilde bakarak. Küfür etmeyi pek sevmezdi ama karşısındaki herif, lügattaki tüm küfürleri hak edecek düzeydi.
"Sizi ne ilgilendirir peki bu durum, bırakın da neyi kişiselleştirip neyi kişiselleştiremeyeceğim bana kalsın." diye cevapladı Esin. Karşısındaki avukatın ona bu kadar yakın durması bile hayattan zevk alamayacak kıvama getiriyordu onu.
"Meslek etiğine aykırı avukat hanım , sizde biliyorsunuz. Genel anlamda da, bilhassa çok aykırısınız sözleriniz, tavırlarınız, duruşunuz..." diyip gerisini getiremeden Esin cümlenin kalanını devam ettirdi.
"Ve de kimliğim değil mi? Karakterim, başlı başına kendim aykırıyım?" dedi Cüneyt'in leş bakışlarıyla ona baktığı gözlerine kendine ve sinirlerine hakim olmaya çalışıp bakarak.
Bariz bir şekilde Esin'i küçümsüyordu, sadece onu küçümsemekle kalmıyor, kadınları da fırsat buldukça elinden geldiğince küçümsüyor, cinsinden ve özellikle kendinden üstün bir ırkmış edasıyla bahsediyordu. Ona göre bu basit bir dosyaydı, "alt tarafı bir dosya." diyip diyip duruyordu. Ama hangi şiddet dosyası basit olabilirdi ki? Hiç bir davalının dosyası bu kadar küçümsenemez, acılar hor görülemezdi. Yaşamadığı için, yakınında bile yaşayan birileri olmadığı için böyle, dümdüz, sıradan bir konudan bahseder gibi bahsedebiliyordu Cüneyt ama Esin ne bir kadın ne de bir insan olarak bunu görmezden gelemiyor, empati yapmadan duramıyordu.
Duygularla hareket edilmemesi gerektiğini Esin'de biliyordu ama bu dosyanın içeriği hiçte dışardan göründüğü gibi değildi. Basit bir dosya değildi, acılar küçümsenmemeli, duygular bir kenara atılmamalıydı. Vicdan, merhamet gibi duygulardan yoksun kalınarak nasıl insan olunabilirdi ki?
"Hiç bir zaman böyle demedim." dedi inkar ederek ama böyle demeyi çok istediğini biliyordu. Aynı fakültede bir dönem beraber okumuşlardı, onu az da olsa tanıyordu. Zaten uzun süredir aynı adliyede çalışıyor olmalarıyla daha da tanımış, adamın olmayan karakterini de çoktan farkına varmıştı.
"Hiç bir zaman demezsiniz ki zaten, diyemezsiniz." dedi tebessüm ederek. Ama imâ ederdi, bunu bakışlarıyla hissettirir, karşısındaki kadına yerin dibine girmesi için her türlü mobbingi uygulardı.
"Bilirsiniz, ben kibar bir adamım. Sizi üzecek herhangi bir şey söylemem ama sizce de bir terslik yok mu?" diye bir soru yöneltti onun daha da sinirlerini bozmak için. Esin neyden bahsettiğini anlayamadığı içinde karşısıda gevşek gevşek sırıtan adama ne olduğunu sordu. Bu sıralar kafası pek yerinde değildi.
"Neden bahsediyorsunuz?"
"Duruşmaya bile gelmeyen bir insanın eşini savunuyorsunuz? Karşı taraf sizi pek dikkate almıyor gibi gözüküyor, benden söylemesi." dediğinde zaten sinirleri hoplamaya çok müsait olan Esin kendini zorla tutuyordu.
"İlk olarak eşi değil, eski eşi. İkinci olarakta sizce de bu sizin sorumluluğunuz da değil mi Cüneyt bey? Duruşmaya gelmeyen, hakim karşısına çıkmayan, ve kendini adalete teslim etmeyen sizin müvekkiliniz. Neler yaptığı bariz bir şekilde belliyken nasıl onu aklamaya çalışırsınız? Bir kadının hayatı, bir insanın canı söz konusuyken, ona zarar vermek isteyen bir caniyi savunmak için nasıl bu kadar istekli olabilirsiniz?" diye sordu. Aslında empati kurmak istemiyordu ama kuruyordu. Maalesef ki kuruyordu. Her insanın savunma hakkı olduğunu bilse bile bu yaşananları göz ardı ederek onu savunmak, Esin'e hiç doğru gelmiyordu.
"İşimle duygularımı karıştırmam pek profesyonelce olmaz Esin hanım, arada bir de olsa bunu yapmayı size de tavsiye ederim. Zaten biz onlara sadece kendilerini adalet önünde doğru bir şekilde savunmaları için yardımcı oluyor ve karşılığını alıyoruz. Unutmayın! bu onların meselesi, bizim değil." dediğinde yüzünü tükürme isteğini zorla bastırdı Esin.
"Haklısınız." diyebildi Esin çaresizce. Bunu duyar duymazda zafer kazanmış gibi bir gülümseme yerleşti Cüneyt'in yüzüne ama cümlenin geri kalanını daha dinlemeyip erken davranmıştı.
"Bu şimdi sizin meseleniz olmayabilir ama bir gün sizde böyle bir dosyanın içinde davalı olarak bulunur ve o zaman bana benzeyen, vicdan gibi bir duygunun varlığını hatırlayan profesyonel birilerini aramaya ihtiyaç duyarsınız. Kim bilir değil mi?" diyerek sevimli bir şekilde tebessüm etti.
Cüneyt Esin'in söylediklerine pek aldırmayarak kadının gözlerine uzun uzun odaklanmış, duyduğu hiç bir şeyi dinlemediği bir şekilde ona bir teklifte bulunmuştu. Dinlesede kıt aklında tutma gibi bir becerisi olmadığını çok iyi biliyordu Esin.
"Benimle yemeğe çıkmak ister misin? Boğazda, şık bir restoranda, benimle birlikte..." dediğinde az önce söylediklerinin bir kulağından girip diğerinden çıkmasına-çokça yaşamasına rağmen yine- şok olmuştu. Söylediği sözlerin birini bile bir taraflarıyla dinlememiş olacak ki ona yemek teklifinde bulunmuştu. Bulunmamalıydı, yüzsüz müydü neydi ama onunla yan yana geçirdiği şu dakikalar bile yaşama sevincini ufak ufak götürmeye başlamıştı. Daha sonra eğer evet derse neler olabilir diye düşünüp gözünün önünden bahsettiği yemeğin bazı sahneleri canlandırmaya başladı.
İlk sahnede, Cüneyt onun karşısında, siyah takım elbisesi giyilmiş, kolundaki pahalı marka saatini göstermek ister gibi sürekli elini kolunu sallayan, saçları jöleli, kumral adam tabağındaki yemeği yerken Esin'de onun karşısında oturuyor ve onun anlattığı, ne kadar başarılı olduğu ve takdir edildiği dava varsa onları dinliyordu. Eğer fırsatı olursa savcı olacağını, adaleti ondan iyi kimsenin temsil edemeyeceğini, onun bu iş için biçilmiş kaftandan farksız olduğunu dile getirip duruyordu.
İkinci sahnede, okul hayatındaki başarılarını, gittiği "tam burslu" üniversitesini, yurtdışında ki başarı öyküleriyle dolu yaşamını, kaç ortalamayla, hangi profesörlerle bitirdiğini, hangi davayı ne zorluklarla kazandığını, hayatını riske attığını anlatıp kendini tanıtmak adı altında övmekle meşgul oluyordu.
Üçüncü sahnede ise, kendisine, sanki bu hayatta en görmüş geçirmiş kişi kendisiymiş gibi nasihatler vererek, tehlikeleri davaları üstlenmemesi gerektiğini, başı sıkıştığında kendisine gelmesini, onun kanatları altında hiç kimsenin ona zarar veremeyeceğini ve gençliğini, güzelliğini burada, bir adliyede değil de gerçek bir adamın yanında huzurla yaşayarak devam etmesini söylüyordu.
Her seferinde, her olası sahnenin sonunda bir şekilde olayı kendine bağlayıp bitiriyordu.
Bu eziyete dayanabilir miyim diye düşünmeden edemedi Esin. Sorusu karşısında da pek şaşırmamıştı çünkü bu tarz tiplemeler genel olarak bu şekilde davranıp sonrasında da hiç bir şey yapmamış, Esin'i küçük görmemiş gibi teklifte bulunuyordu. Aklınca ondan iyisini bulamayacağımı, onun bana çok güzel bir hayat vereceğini, elimden pek bir iş gelmediği için yapmam gerekenlerin sadece evlenmek ve çocuk doğurmak gibi şeyler olduğundan bahsederek aklımı çelecek ve benimle bir süre takılacak gibi bir düşünceye kapılıyordu.
Ona istediğini vermeyi düşündü Esin, ona cilve yapıyor gibi görünmek adına saç tutamlarından birini parmağına dolayarak saçlarını kıvırmaya ve daha samimi bir tonla konuşmaya başladı.
"Çıkarız çıkmaz olur muyuz ama..." dedi cilveli bir ses tonuyla konuşmaya çalışarak. Elinden geldiğince öyle nazlı, öyle cilveli görünmeye çalışıyordu.
Cüneyt yüzüne yerleştirdiği tebessümle iki elini de pantolonun cebine atarak ona biraz daha yaklaştı.
"Ama? Aması ne?" dedi hafif bir heyecanla. Gereksiz bir şekilde sesinde bir değişim olmuş, kabul edeceğimi düşünmesinden mütevellit sevinmiş gibi gözüküyordu. Çok beklerdi.
"Zaman." dedi Esin. " Zaman yok."
"Sana ne zaman uyarsa bana da uygundur." dedi Cüneyt hevesle. Küçük gördüğü bir kadından, yemek teklifini kabul etmesi bir yana dursun, bunu sorması bile absürtken bu samimiyetsiz ve bencilce hareketleri iyice midesini bulandırıyordu.
"O zaman şöyle yapalım mı?" diyerek ona biraz yaklaştı Esin, normal bir zamanda olsa nefesini bile tutar, midesine kramplar girmemesi için ondan uzak dururdu ama şimdi kendini tutmalıydı.
"Nasıl yapalım." dedi dudaklarını dişleyen Cüneyt. Esin saçlarını bırakıp eliyle Cüneyt'in kıravatını tutarak bu sefer de onunla oynamaya başlamış, gözlerini de ona bakan leş gözlere odaklamıştı.
"Eğer sen müvekkilini saklamayıp duruşmaya getirirsen çıkarız Cüneyt." dedi tuttuğu kıravatı, Cüneyt'in boğazına yakın kısmını iyice sıkıp nefessiz kalma ihtimalini ona hatırlatırken. Yalandan da olsa az önce cilveli baktığı mavili gözlerle şimdi onu boğmak ister gibi bakıyordu adama, bilmiyor olduğunu düşünmesi hataydı, onu salak yerine koyamazdı. Buradaki herkes onun ne kadar adi ve kurallara göre oynamayan biri olduğunu biliyordu ama ses çıkarmıyordu. Daha doğrusu çıkaramıyordu. Cüneyt ise bu ani ruh ve konu değişikliği sebebiyle bir an şaşırmış, daha da önemlisi bu bildiği bilgiyi nereden öğrendiğini düşünerek endişelenmişti.
"Komik olma." diyebildi sadece hafif kısık bir sesle. Esin hafife alınacak bir avukat değildi, hele küçümsenecek bir kadın hiç değildi. Nasıl illegal işler yürüttüğünü ise beceriksiz hareketlerinden kolayca bulabiliyor, onu kıskıvrak yakalayabiliyordu. İspanya da geçirdiği vakit onun gibi bir sürü benzer karakterle çalışmış, memlekete döndüğünde de yine aynılarıyla karşılaşmıştı. Kendini satan adalet timsali insanlarla pek çok çalışma fırsatı elde ederek tecrübe sahibi olmuştu.
"Peki. Zaten ölsemde seninle yemeğe çıkacak kadar düşmem." diyerek az önce tuttuğu kıravatı aniden bırakıp elini sanki pis bir şeyi tutuyormuşta kirlenmiş gibi yaparak iğrendiğini belli eden tavırlarla temizledi.
"Sana meraklı olduğumu düşündüren neydi? Basit bir teklifte bulunmak mı? Abartmanın lüzumu yok, herkese teklif ederim. Meslektaşız sonuçta." dedi kendini savunmaya çalışarak. Az önce kısık olan ses şimdi biraz daha gür çıkıyordu.
"Ses tonundaki o heyecan...Seni ele vermese inanırdım biliyor musun? Bariz bir şekilde seni de hareketlerin ele veriyor, her ne kadar bilmek istemesem de biliyorum." dedi bıkkın bir şekilde iç çekerek. Dümdüz gerizekalıydı bu herif, başka açıklaması olamazdı.
"Her neyse, burada durmak bile iştahımı kaçırıyor, bir de seninle akşam yemeğine çıkarsam yemeden içmeden kesilebilirim. O yüzden ben gideyim." diyerek çantasını gururla savura savura adliyenin koridorlarında yüksek topuklu ayakkabılarıyla Cüneyt'i arkada bırakıp yürümeye başladı. Böyle adamlarla uğraşmak zorunda kalmak günün tüm güzelliklerini mahvediyordu. Etrafında giden sağlı sollar insanlara pek bakmayarak yürümeye devam etti. Zor bir gün olmuştu, uğraşması gereken davalar, çözülmesi gereken başka problemler, gidilmesi ve yapılması gereken alışverişler vardı.
Sarı uzun saçları ve bedeniyle salına salına yürürken giydiği yelek takımının içindeki beyaz gömleğin bir kaç düğmesini açarak onu boğan adliye koridorlarından olabildiğince sakin bir halde çıkmış, havanın da hafif karanlık ve soğuk olması nedeniyle yanında bulundurduğu ceketini giymeye başlamıştı.
"Esin hanım?" dendiğinde ise ceketini giyerek adliye çıkış kapısından ona doğru gelen kadın sesine doğru dönmüş ve az önce hakkını savunmak için geldiği mazlum kadını yeniden görmüştü. Kısa omuzlarında kesilmiş siyah yıpranmış saçları rüzgardan koyu kahve gözlerinin önüne gelirken soluk beyaz renkli ellerinden biriyle önüne gelen tutamları ittirerek ona yaklaşıyordu.
"Buyurun Yıldız Hanım?" diyerek samimi bir tebessümle cevap vermişti Esin. Yıldız hanım ise onun yanına geldiğinde biraz mahcup biraz sevecen bir şekilde ona bakmış daha sonra kafasını yere eğerek elindeki poşete sarılmıştı.
"Ben gitmeden önce size bir şey vermek istiyorum, teşekkür bâbında." diyerek elinde tuttuğu poşete sarılmış sıcak bir kap uzatmıştı. Belli ki Yıldız, beni yakalamak için koştur koştur gelmiş diye düşündü.
"Elimden bu geldi,daha fazlası gelse onu da yaparım hem zaten size ne kadar teşekkür etsem az. Bana her anlamda çok destek oldunuz. Sayenizde az da olsa rahat bir nefes alır oldum. Teşekkür ederim." dedi mahcup bir şekilde kafası yere doğru bakarken.
"Biz böyle mi anlaştık Yıldız, hani hep dimdik duracaktık? Kaldır kafanı ve bana bak lütfen. Seni böyle mahcup görmek beni daha çok üzer. Ben de senin güçlü duruşundan destek alıyorum, asıl ben sana teşekkür ederim." dedi elindeki kabı kendi eline alırken.
"Ama inan hiç gerek yoktu." diyerek daha açmadan elindeki kaptan gelen buram buram kokuyu almış ve eklemişti.
"Çok güzel kokuyor ellerine sağlık şimdiden." dediğinde sarmalanmış olan kabı açarak içindeki patatesli böreklere baktı ve leziz görüntüsüyle mest oldu.
"Bunun yanına şöyle demli iki çay söyleyip beraber yiyelim mi ha ne dersin?" diye yine aynı samimiyetle sordu karşısındaki kadına. Onunla oturup sohbet etmek hem ona hem de karşısında el bağlamış olan kadına bir nebze de olsa iyi gelebilirdi diye düşündü.
"Ne olur ne olmaz diye uzun bir süre dışarda kalmam tehlikeli Esin Hanım. Sığınma evine gitmem gerekiyor, hem ben zaten anca size kadar yapmıştım. Siz afiyetle yiyin, ölmezsek inşallah bir gün beraber oturur demler çayımızı, yeriz." diyerek cevaplamıştı.
Esin ise ona yeniden teşekkürlerini sunarak sarılmış, her şeyin iyiye gideceğini söyleyip onu istediği gibi bırakmıştı. Daha sonra ona verilen börekleri kabına geri koyup çantasına atarak adliye binasından arabasını park ettiği yere doğru yürümeye başladı.
Bu sırada elindeki bu davayı düşünmeye odaklandı, benzer vakalar, farklı zamanlar, bir kişi hariç farklı yüzler...
Her ne kadar onu her açıdan zorlayan bir dosya olsa da elinden geleninin en iyisini yapmaya kararlıydı Esin. Canı pahasına bu davayı kazanmak, Yıldız'a verilmeyen o hayatı kendi vermek ve onu yeniden hayata döndürmek istiyordu. Bedenindeki morlukların, yaraların, ruhunun iyileşmesini istiyor, ona en başından çok daha güzel bir şekilde yaşama fırsatı sunmak istiyordu.
Onlara tanınmayan fırsatı, bu kadına tanımak istiyordu.
Arabanın yakınına geldiğinde ise adımları yavaşlarken arabasını park ettiği otoparkın girişine yaklaştığında önünde beliren iki dev cüsseli, soğuk bakışlı adamların kendisine doğru geldiğini fark edince biraz ürpermişti. Adamlardan biri etrafta başka birileri var mı diye kontrol ediyor gibi dururken diğer daha cüsseli esmer adam sanki onun üstüne üstüne geliyormuş gibi hissetti. Tedirgin olmuştu çünkü bu adamlar sanki çıplak elleriyle adam öldürmüş gibi bir hava veriyor ve kendisine sanki bir avmış ve onlarda işinin ehli bir avcıymış gibi bakıyorlardı.
Esin her ne kadar açık alanda olsalar bile ne olur ne olmaz diyerek telefonu çantasından çıkarmış ve ulaşabileceği ve güvenebileceği tek ismin üstüne tıklayarak onu aramıştı. Bazı yaşanan olaylardan sonra böyle bir çözüm geliştirmiş olan Esin, canını riske atmadı. Biliyordu, meşgul olsa hatta iki eli kanda olsa bile açacağını biliyordu, bu yüzden rahattı. Eğer ona karşıdan gelen iki adam bir şey yapmak istese ve Esin onları durduramasa bile en azından bu hareketle birilerinin onun yerini tespit etmelerini kolaylaştıracaktı.
Adamlarla karşı karşıya gelmesine sadece bir kaç adım kalırken düşündüğünün tam aksine bir şey gerçekleşti bu saniyelerde. Hesaba katmadığı bir şey...
Hemen kaldırımın diğer tarafından beyaz hurda bir araç, içinde de kendini pencereden sarkıtan maskeli bir adam ve aniden durduğu için güçlü bir lastik yanma sesiyle görüş alanına girmiş ve herkesin dikkatini oraya vermesine sebep olmuştu. Güçlü lastik sesinden sonra zaten dışarı sarkmış olan adam cebinden çıkardığı silahı kaldırımın diğer tarafında olan Esin'e doğrultmak üzereyken havaya bir kaç el ateş ederek etraftakileri korkutmuş ve daha sonra silahı tam olarak Esin'e tutup ardı arkası kesilmeyerek kadının üstüne bir kaç el ateş etmişti.
Esin daha ne olduğunu anlayamadan gelen silah sesleriyle kulaklarını kapatmış ve saklanacak bir yer aramaya çalışırken ona sıkılan kurşunlardan kaçmaya çalışmıştı ama tamamen boşunaydı. Kurşunlardan biri üşümemek için giydiği ceketinden içeri girip vücuduna isabet ettiği an, acıdan kısık bir çığlık atarak sendelemiş ve yere olduğu gibi düşmüştü ama buna rağmen silah sesleri susmamış hatta daha da fazla artmıştı ya da ona öyle geliyordu. Kurşunlardan bir kaçı yanına düştüğü arabanın kapısına, camına isabet edip cam parçalarını üstüne dökerken çaresizce düştüğü yerde kaldı. Korkudan ayağa kalkamıyordu, hoş kalksa da ona sıkılan kurşunların arasından rahat rahat kaçamayacağını da bildiği için vücudunda alev alan acıyla öylece kalmıştı. Neresinden vurulduğunu şu an anlayacak kadar bile bir şey hissedemiyordu, kurşunlar hala neden kafasının üstünden geçip gidiyordu bilmiyordu ama sanırım o an, o ona ayrılan sürenin sonuna geldiğini düşünüyordu.
"Bu şekilde mi olacaktı?" dedi acı sebebiyle kısık bir sesle. Karnındaki sıcaklık iyice vücuduna yayılıyordu. Bordo ojeli elleri sıcaklığın aktığı yere gitti. Elinde bir ıslaklık hissetti, derin bir acı çekiyordu. Elini havaya, görebileceği bir düzeyde kaldırdı, bembeyaz teni artık kan kırmızısıydı. Gerçek anlamda bir kan kırmızısı.
Az önce Cüneyt'in yanından ayrılırken "ölsem de seninle yemeğe gitmem" tarzında bir şeyler söylediği geldi aklına ama bu kadar hızlı olabileceğini tahmin etmemişti. İlk defa bir duası ya da manifesti bu kadar hızlı kabul olmuştu. Keşke olmasaydı diye düşündü.
"En azından son bir kez -" diyemeden bedeninin üstüne bir beden kapanarak cümlesini yarıda kesmiş ve dikkatini toplamasını sağlamıştı. Birileri onu bulmuştu, ölü ya da diri olması önemini yitirirken birileri yanında olmasına sevindi.
"Sakin olmaya çalış ve derin bir nefes al. Bir şeyin yok, gayet iyisin." dediğinde ona sarılan beden, kadının mavi ve acıdan dolu olan gözlerine bakarak cevap vermesini bekledi.
"Duydun mu beni!Bir şey yok, bir şey yok. Bende kal, tamam mı? Bende kal!" dediğinde kadının sarı saçlarına ve yüzüne düşen cam parçalarını eliyle hızla temizleyerek cevap vermesini beklemeden onu kaldırmış ve kucağına alarak ayaklanmıştı. Gitmesi gerekiyordu, çok kan kaybediyordu.Kucağındaki kadın ona bir cevap vermezken vurulduğu yerine baktı, kanlar oluk oluk akarken cevap vermemesi gayet doğaldı, şoka girmiş olmalıydı diye düşündü. Hemen yanındaki elinde silah olan diğer adama bakarak emir verdi.
"Civan, acil gitmemiz lazım Civan! Elini çabuk tut!" diyerek bağırdığı sırada kadına ait az önce dolu dolu gördüğü mavi gözleri kapanmış ve kollarında hareketsiz bir şekilde kalmıştı.
•••••••••••••••••••
"Ulaşabilmişler mi birine? Hemşireler bir şey söyledi mi sana?" diyerek yanındaki adama döndü Aziz. Saatler önce gelişigüzel bir çatışmadan çıktıkları için soluğu münasip bir yerlerinden alıyordu ikiside.
"Ulaşmışlar ulaşmışlar, gelirler birazdan. Bizde ifade verir döneriz." dedi nefes nefese Aziz'in yanındaki boş yere oturan Civan.
Oysaki ikisi de sadece çarşı iznine çıkmak istemişlerdi, şans eseri Civan'ın adliyedeki bir arkadaşına uğrayıp dönecekleri sırada olan olmuştu zaten. Çarşı izni de, heveste ikisinin de kursağında kalmıştı. Kendilerini bir an sokağın ortasında çatışmada bulmalarını kendilerinde beklemiyordu. Hele silahlı saldırıya uğrayan genç bir kadını ve onun havada uçan kurşunların ortasında kalıp vurulmasını da hiç beklemiyorlardı. Feleğin işi miydi, ecelin işi miydi bilmiyorlardı ama ne felek ne de ecel ikisinin de peşini bırakmıyordu.
"Hay anasını avradını ama... İki temiz hava alalım dedik bir götümüzden kurşun yemediğimiz kaldı. Bu Azrail, full mesai bizim üstümüze çalışmaya yemin mi verdi oğlum, bu ne a*ına koyayım." dedi Civan kurşunun sıyırıp geçtiği kolunu yoklarken. Son zamanlarda arasından su sızmadığı arkadaşına nazlansa fena olmazmış gibi gelmiş, ufak sıyrığı abarttıkça abartmıştı.
"Ne abarttın oğlum, sıyırıp geçmiş işte." dedi dümdüz bir sesle az önce rastgele sokak ortası bir çatışmadan çıkmamış gibi konuşurken.
"Öyle deme bak, yarın ne olacağını bilemezsin. Sen şimdiden benim kıymetimi bil. Mumla ararsın beni yoksa mumla." dedi biraz sataşıp keyfini yerine getirmek için ama pek işe yaramıyordu. Dilini çözemediği, konuşturamadığı bir bu ketum adam kalmıştı koskoca askeriyede. Ona da hiç bir şey yaramıyor, bir türlü adamı çözemiyodu. Hoş sanki kendisi de bülbül gibi şakıyor gibi adamı konuşturmaya çalışıyordu ya...
Anlamıyordu şu an yanında duran silah arkadaşının ruh halini. Biraz fazla endişeli ve tedirgin gözüküyordu. İkisi de geçmişte, varsa bir mevzu konuşmayı tercih etmediğinden ne yaşanmış, ne olmuş bilmiyordu ama sesinden, konuşmasından bir sıkıntı olduğunu da anlıyordu. Pek üstüne durmak istemedi Civan, ne olduğunu bilmese de daha fazla üstelemeyecekti. Elbet bir gün o olmasa da birine konuşur diye ümit etti.
"Kadın, avukatmış." dedi az önceki şaklabanlığını bir kenara bırakarak.
"Başka ne olacaktı?" dedi Aziz. Adliyeden, fazla resmî giyinimli, ciddi bir kadın çıkıyordu ve onun halktan biri olduğunu mu düşünmesini bekliyordu.
"Öyle de, hangi davaya bakıyorsa artık bilemem herhalde tehdit mehdit edildi, kadın da davadan vazgeçmedi. Vazgeçmeyince susturalım dediler kendilerince." diye gayet yerinde bir tespit koydu ortaya Civan.
"Film mi çekiyoruz Civan, ne diyorsun oğlum? Koluna değilde kafana mı geldi kurşunlar?" diye bu sefer alaka aramaya çalışan bakışlarla baktı Aziz, Civan'ın yüzüne. Harbi saçmaladığını düşünüyordu.
"Ne olacaktı başka, kadını gözümüzün önünde delik deşik edeceklerdi adamlar delik deşik! Ülke de adalete bile kurşun sıkar olduk, hey gidim hey. Yazık vallahi bize." dedi içerlenerek.
"Geleni gideni de olmadı ki daha, yok mu acaba kimi kimsesi?" diye düşünmeden edemedi Civan. Böyle bir haber alsa, hele de sevdiği kadın gibi biri hakkında böyle bir haber alsa uçarak giderdi ama bu kadına böyle bir şey olmamış, saatler olsa bile yanına tek bir kimse bile gelmemişti. İçten içe üzülmeden edemedi, belli ki o da buralarda yalnız başına yaşayıp gidiyor, hayata karşı tek başına mücadele ediyordu, kimsesiz, sahipsiz biri gibi.
"Adı da Esin'miş biliyor musun?" diye de ekledi Civan. Kadının, varsa bir yakını aramak için çantasını ve telefonunu karıştırdıklarında bakmışlardı. Aziz ise bundan bana ne diyecek gibi olurken duraksadı. Bir an geçmişe, çocukluğuna ait doğru düzgün tek hatırası olan o isme, ismin sahibine odaklandı. İster istemez bu isim ona çok şey hatırlatıyordu, oyundan başka bir şey bilmediği günleri, tek derdinin okula bu kadar erken gitmek olduğu ve aile gibi önemli kavramları çağrıştırıyordu.
"Esin mi dedin?" dedi Aziz emin olmak adına. Civan'dan olumlu bir yanıt alınca içini garip bir his kapladı.
"Soyadı, soyadı neymiş peki?
"Hatırlamıyorum da, buralı olduğunu gördüm galiba. İstanbullu'ydu." dedi gördüğü şeyleri hatırlamaya çalışarak.
"Bir de yanlış olmasın gençti sanırım." dediğinde Aziz haddinden biraz daha fazla garip olmuştu, Esin isimli, İstanbullu, genç bir kadın karakteriyle karşı karşıya kalmak yavaştan aklının bulanmasına sebep oluyordu. Acaba o Esin, bu Esin olabilir miydi ? Aynı mahallede top oynadığı, sürekli kavgaya karışan, karşı komşu çocukları, abla- kardeşteki kardeş olabilir miydi?
Aslında hatırladığı kadarıyla sarı saçları, mavi gözleri vardı. Tabi kaç sene önceki hatırası doğru muydu bilemiyordu ama seneler sonra aklında kalan sadece bunlardı. Olabilir miydi peki? Az önce kurşunların hedefi olan o kadın, geride bıraktığı o küçük kız olabilir miydi?
Cevabı bulmak ister miydi, pek emin olamadı Aziz. Bir daha o mahalleye geri dönmek ister miydi, yine emin olamadı. Geçmiş, geçmişte kalmalı diye düşünüp bu saçma teorileri bir kenara bıraktı. Hem zaten bir tek Esin ismi onda yoktur ki, diye de kendi kendine bir savunma yaptı. Sarı saçlar, mavi gözler isteyen herkeste olabilirdi artık. Parasını verem herkes bunlara zaten sahip olabiliyordu. Bu şekilde bulmak, o olduğuna inanmak mantıksızdı.
Civan'ın saçma sapan Türk dizileri esintisindeki teorilerine o da kaptırmıştı kendini. Hem ne yapacaktı ki bulunca, buralarda geçmişten bir parçayı bulup ne yapacaktı?
Hiç.
"Ne kırandı, bir şey kırandı abi ya... Soyadı kıranlı bir şeydi sanki..." diye Civan sesli düşünürken bir anda koridorun başında tanıdık bir çehre görmeleriyle ikisi de ayaklanmış ve hazır ola geçmişlerdi. Beyaz saçları, yüzünde yaşının ve mesleğinin vermiş olduğu kırışıklık ve izler, yüz bölgesinde bulunan bazı belirli yaralar bulunan mavi gözlü, nizami bir duruş sahibi olan o adama ve hızla gelişine baktılar.
Albay Taha Taşkıran'a.
Ne işi olduğunu sorguladı ikiside bir süre, kendisini başka bir karargâhta diye biliyorlardı.
Aziz ve Civan "Albay'ım sizi-"diyemeden onların yanından bir hışımla geçerek karşılarında bulunan kapıyı hızla açmış ve içeri, az önce kurtardıkları genç kadının odasına sorgusuz sualsiz dalmıştı. Aziz ve Civan'da Albay'larının peşinden odaya girerken komutanlarından görmeyi pek beklemedikleri bir manzarayla karşılaşmışlardı.
Az önceki saldırıda karnından vurulan kadın, rengi gitmiş bir yüzle, baygın bir şekilde hastane yatağında uzanırken Albay, kadının yatttığı yatağın yanında, yere diz çökmüş bir şekilde alnını kadının eline koymuş, sarmalamış ve dualar ediyordu. Daha önce hiç görmedikleri bir şekilde, sert mizaçlı, dediğim dedik, herkese kök söktüren koskoca adamın genç bir kadının yanı başında diz çökmüş olduğunu görmek iki askerini de hayretler içine düşürmüştü. Askeriyenin en taşaklı adamı olarak bilinen adamını, bir kadının böylesine harap etmesi beklenmedik gelmişti ikisinede. Hiç duymamışlardı, ailesinden bahsedildiğine, eşi, çocukları olduğunu, hatta genç yaşta sayılacak bir kızı olduğunu şu ana kadar askeriyedeki kimseler bilmiyordu. Ve bu halini gören de bunu bilen de ilk o ikisi olmuştu.
"Kızım..." dedi Albay.
"Güzel kızım, gül yüzlüm..." dedi yüzünü kadının ellerinden kaldırmayıp sesi titreyerek. Ablasından kalan son emanetine sahip çıkamadığı için pişmandı. Böyle olacağını bilse onu bir dakika yanından ayırmaz, gözünden bile sakınırdı ama annesine çekmiş olduğu için inadı tuttumu tutuyor, lafını bir türlü geçiremiyordu.
"Yine yetişemedim, yine varamadım zamanında diye o kadar korktum ki kızım. Sende gideceksin, beni yalnız bırakacaksın diye o kadar korktum ki." dediğinde bir hıçkırık sesi yükseldi odada. Koskoca komutanları, Albay Taha Taşkıran bir kadının elini tutmuş, dizleri üstünde çökmüş bir şekilde ağlıyordu. İki askerde birbirine baktılar gördükleri karşısında. Boğazı düğümlenen bir tek karşılarındaki komutanları değil, aynı zamanda kendileriydi de. Bu manzara belki onlara dışarıdan bakanlar için uzak görünebilirdi ama değildi. İkisine de fazlasıyla yakındı bu manzara.
İkisi de çok büyük kayıplar vermişti, canından can kaybeden de vardı, canı kalmayanda.
En azından yaşıyor olması şans diye düşündü Aziz. Albay'ın bir akrabası olduklarını bilmiyorlardı ama artık öğrenmişlerdi. Onunda vatan dışında kolladığı , başına bir şey gelir diye koruduğu, uğruna göz yaşları döktüğü bir şey vardı.
Genç bir kadın.
Başını kaldırdı zoraki bir şekilde Albay, kızarmış mavi gözleriyle emri altındaki iki adama baktı dizleri hala yerdeyken. Bu sefer bakışları her zamankinden daha donuk, daha da sertti. Kaybın ucundan döndüğünü farkındaydı, kaybın ne olduğunu öğreneli de neredeyse 15 yıl oluyordu. Bir daha izin vermezdi, sevdiği canın bir it uğruna elinden kayıp gitmesine izin vermezdi. Sorumlusu bulunmalıydı, derhalde bulunacaktı.
"Siz ikiniz." dedi Albay ayağa kalkarak. Yanındaki genç kadın hala baygın ve solgun bir suratla her şeyden habersiz uzanıyordu.
"Emredin komutanım!" dedi ikisi de aynı anda.
"Bulun! Gerekirse aranmadık delik bırakmayın ama o piç kurusu herifleri bana bulun!" dedi tahammülü kalmamış bir sesle.
"Emredersiniz komutanım!" dedi ikisi de aynı anda yine. Albay'ın bakışları artık eskisi gibi değil, eskisinden daha da donuk bakıyordu. Buna bir kere daha şahit olmuşlardı, bu bakışı ikisi de gayet iyi biliyordu. Bu bakış, ölüm demekti, cana karşı can, kana karşı kan demekti. Öyle de olacaktı, ikisinin de boynu kıldan inceydi bu adama, emir yerine getirilmeden dönülmeyecekti.
"Kim biliyor musunuz bu genç kadın?" dedi Albay. Az çok anlamışlardı kim olduğunu, ailesindendi. O kadarı belliydi.
"Bana kalan tek ailem, kızım, yeğenim Esin. Yeğenim Avukat Esin."