2006-İstanbul
Okul bitiminde zil çalar çalmaz kardeşinin de elini tutarak yola koyulmuşlardı. Hava güzeldi, soğuk değildi. Bütün gün derslere girip çıkan ablasının aksine kendisi munzurluk peşinde, sınıf arkadaşlarıyla uğraşmış durmuştu ama bu munzurluğu karşısında kendi payınıda almıştı.
"Sana demedim mi ben uğraşma onlarla diye? Bak saçına başına. Yolunmuş tavuğa dönmüşsün iyice." derken kardeşinin dağılmış uzun sarı saçlarını bir eliyle düzeltmeye çalışırken diğer eliyle de kardeşinin minik ve yara bere içinde olan elini tutuyordu.
"Ebelemece oynatmadılar ki beni, oynatmadılar! Şaklanbaçta oynatmadılar" dedi kardeşi ağlamaya hazır bir şekilde. Büyük mavi gözleri uzun kirpiklerinin altından dolu dolu bir şekilde ablasına bakarken yüzündeki tozu kiride gözyaşları yıkamaya başlamıştı. Ablası bu görüntüye daha fazla dayanamayarak kardeşinin gözyaşlarını sildi ve dağılmış sarı saçlarına bir öpücük kondurarak onu sakinleştirmeye çalıştı.
"Kaç kere dedim sana oynama o çocuklarla diye. Niye dinlemiyorsun ablanın sözünü hah söyle bakim?" diye sordu şakacıktan azarlar bir şekilde. Kardeşini çok iyi biliyordu, yalandan da olsa sıkıştırmaya gelemez, ağzındaki baklayı hemen döküverirdi.Yine aynı olmasını umuyordu.
"Beykay... Orada." dedi gözlerini yere düşürüp bakışlarını ablasından kaçırırken. Ablası anlık bir şok geçirirken ne dediğini tam olarak anlamaya çalıştı.
"Kim kim? Berkay mı? Şu turuncu saçlı, çilli, gözleri yeşil, sinirli çocuk?" diye betimledi de betimledi ablası. Sanki onu kardeşine daha çok hatırlatmak ister gibi.
Kardeşi başını onaylar anlamda salladığında aslında her şey gayet açıktı ama bir de ondan duyup emin olmak istiyordu. Saçlarını yeniden okşarken ona bakması için çenesinin altından tuttu ve kafasını yukarı kaldırmasını sağladı. Bakışları kardeşinin göğü andıran mavi gözleriyle yeniden buluştuğunda tekrar sordu.
"Berkay oradaysa ne oluyormuş?" derken biraz daha açık bir cevap bekliyordu ablası.
"Komik oluyor, şaklanbaç oynayken beni sobelemiyo, ebelemecede de beni hiç ebelemiyo. Kitabıma yıldızlay çiziyo. Bi de..."dedi hafif kıkırdayarak sonra devam etti.
"Güneşte onun saçıda çok güzey oluyo, benimki gibi paylıyo." dedi gülerek. Anlatırken ağlaması geçip gitmiş, gülmeye başlamıştı. Sırf ona benzediği için çocuğun peşine düşmüştü yani diye geçirdi içinden. Kardeşinin hem haline hem de dediklerine güldü.
"Yani seni kurtarıyor mu hep?" diye bir soru yöneltti.
"Evet." dedi küçük kız.
"Süpermen gibi, hep beni koruyup kurtarıyor." dedi kıkırdayarak. Berkay'ın ona karşı olan bu özel muamelesi belli ki kardeşinin hoşuna gidiyordu.
"Eee bu sefer niye yoktu yanına?" dediğinde bugün okula gelmediği cevabını alınca ablası başını salladı ve kardeşinin elini tutarak yürümeye başladı. Belli ki kardeşi çocuğa abayı yakmıştı ama ablası bir şeyden çok emindi. Berkay'ı da sırf yakışıklı ve onunla ilgileniyor diye seviyordu. Çocukta yakışıklı olduğunu tabi ki biliyordu, sınıftaki kızlar aynı Aziz gibi onunda peşinden ayrılmıyor, fırsat buldukça onu köşeye sıkıştırıyordu.
Aklına bu korkunç ihtimal geldi ablasının. Acaba kardeşi de Berkay denen çocuğu böyle kuytu köşeye mi sıkıştırmıştı diye ama yapsa duyulurdu. Evet evet duyulurdu dedi içinden.
Kardeşi eskilerin deyimiyle eli kırılsın diye beş yaşında okula başlamıştı ama başlar başlamaz hem kendi başına hem de ablasının başına bir sürü bela açmıştı. İlk önce okulun çok sıkıcı olduğunu söyleyip zaten tek katlı olan okulun penceresinden ara ara atlayıp parka koşmaya başlamış, derste yokluğunu fark ettirmeden oyun oynayacağını düşünmüştü ama ilk denemesinde müdür yakalayınca hemen annesini aramış, annesi de hem ablasına hemde ona kızmıştı. Yetmezmiş gibi beslenme çantasında getirdiği öğle yemeğini de etraftaki kediye köpeğe verince okulun etrafına tüm hayvanları toplamış, kışın aç kaldıklarında da çocuklara saldırmaya başlamışlardı. Müdür biraz araştırınca bu suçlunun failini de eliyle koymuş gibi bulmuş ve yine annelerine şikayet etmişti.
Şimdi de buydu. Sınıfındaki çocuklarla sebepsiz yere kavga edip edip duruyor, dayak yiyip yiyip geri geliyordu. Oyunlarına alsın, onu da sobelesinler istiyordu ama bir şekilde oyunun sonunda Esin yere iki seksen kapaklanır halde bulunuyordu. Bütün çorapları yırtılıyor, üstü başı olması gerekenden daha erken eskiyordu. Ve her seferinde annesi onu bir güzel azarlıyordu. Bir yerde annesi de haklıydı çünkü önlüğünde dikilecek yer kalmamış, paçavralarla okula gitmeye başlamıştı. Şimdi annesi bu halini görürse yine ona çok kızacak, azarlayacaktı. Esin de ağlamamak için kendini ne kadar tutsa da salya sümük ağlayıp bütün mahalleyi ayağa kaldıracaktı.
Bu yüzden eve yaklaşmadan yüzünü gözünü iyice bir silip, üstünü düzeltmelilerdi. Annesinin kızmasını ikisi de yeniden dinlemek hiç istemiyordu.
"Eve varmadan çeşmede yüzünü gözünü bir yıkayalım, annem görmesin. Görürse ikimizin de canını okur yoksa." dediğinde Esin mavi gözlerini kırpıştıra kırpıştıra evet anlamında başını salladı. Tam bu sırada arkadan gelen gürültülü ayak sesleri ve ikisinde adının tüm sokakta yankılanmasıyla iki kız kardeşte adımlarını durdurdu ve sesin geldiği yöne baktı.
Gelen karşı komşuları asker Adem amca ve Azerbaycanlı Nermin teyzenin oğlu Aziz'di. Babası gibi kara kaşlı kara gözlü, annesi gibi de esmer bir çocuktu. Şimdiden babası gibi yiğit, heybetli bir duruşa sahipti ve o da Berkay gibi sınıftaki tüm kızların ilgi odağıydı. Bir kaç adımda koşarak hızla ikisinin yanına geldiğinde bir kaç saniye soluklandı ve iki kızın da beslenme çantalarını kollarından alarak kendi boynuna sağlı sollu çapraz takarak yürümeye başladı.
Aziz hem sınıf arkadaşı Duha'ya hem de onun kız kardeşi Esin'e göz kulak olmakla görevliydi. Ablasıyla aynı sınıfa, yedinci sınıfa gidiyordu ama yaşıtlarından oldukça heybetli gözüküyordu. Bu görüntüsü sınıfındaki erkeklere göz dağı verirken kızları de cezbediyor olmalıydı ki çoğu zaman kızlar onun peşine takılıp her futbol maçında onu izlemeye koyuluyordu.
"Bensiz niye gittiniz siz? Bekleyin demedim mi?" dedi soluk alışverişleri düzene girerken.
Babası ona söz vermişti. Eğer bu iki kıza güzelce göz kulak olursa erken dönecek onu da askeriyeye gezmeye götürecekti. İlk görevi buydu:
Bu iki kızı, vatanını korur gibi korumak. Bu yüzden hiç peşlerinden ayrılmıyor, başlarına bir şey gelirse hemen o icabına bakıyordu. Tabi Esin'e ve onun munzurluklarına ne kadar yetişebilirse...
"Senin geleceğin yoktu, bizde bekleyemedik." dedi Duha.
Esin ve Aziz'in aksine Duha ve Aziz bayağı iyi anlaşıyorlardı. Aynı sınıfta olmaları, komşu olmaları arkadaşlıklarını gittikçe pekiştiriyordu ama bu asla Duha'nın lafını esirgeyeceği anlamına gelmiyordu.
"Takmışsın yine peşine kızları, bize sıra mı geldi bekleyelim!" dediğinde kardeşinin elini de sıkı sıkıya tutuyordu. Duha, Esin gibi saf ve kolay lokma değildi, ağzına geleni söyler, lafını esirgemezdi. Bu yüzden dışarıya karşı kardeşini koruma görevini de hep çok başarılı bir şekilde hallederdi.
"Yine mi aynı konu!" dedi Aziz bıkkın bir tavırla. Popüler ve yakışıklı olmak onun başına çok belalar açıyordu ama bu onun bilerek yaptığı bir şey değildi. Her şey onun dışında gelişiyordu.
"Benlik bir durum yok, ben öyle dümdüz duruyorum." dedi havalı bir şekilde elleri pantolonun cebine sokulmuş bir şekilde yürürken.
"Hem Allah vergisi bir şeyden beni kimse sorumlu tutamaz." dediğinde büyük konuştuğunu düşünerek hemen ekledi.
"Allah'tan başka." dedi ve rahat bir nefes aldı.
"Kızlara umut verip verip duruyorsun, sonra gelip beni sıkıştırıyorlar. Benim başımı derde sokuyorsun!" diye kızdı Duha.Artık canına tak etmişti, sınıftaki kızlar onu ya Aziz'le çok yakın olmaktan ya da sevgili olduklarını düşündükleri için sürekli darlıyor, her bir hareketini Aziz'e bağlıyorlardı.
"Senin başın niye derde girsin ki anlamadım." dedi bilmemezlikten gelerek ama gayet iyi biliyordu. Bu bahaneyle kızların az da olsa ondan uzaklaşmalarını istiyordu ama Duha her seferinde onu sırtından bıçaklayarak böyle bir şeyin olmadığını söyleyip çekiliyordu. Belli ki bugün yeterince Duha'yı sinir etmişim diye düşünerek bakışlarını yanındaki küçük kıza çevirdi. Hep dağınık bıraktığı sarı dalgalı saçlarının arasından sızan örgüye odakladı bakışlarını. Hep böyle toplamasındaki amacı sorguluyordu kendi kafasında. Minicik bir örgü örmek için her gün uğraştırıyordu ablasını, toplasaydı da yüzü gözü açılsaydı diye düşündü içten içe. Sonra tombalak yanaklarına odaklandı, yine kıpkırmızı olmuştu. Bütün gün koşturmuştur kesin diye düşündü ve daha fazla vakit kaybetmeden bir de onun sinirlerini hoplatmak istedi.
"Haaa, eğer sende ufaklık gibi onlara bulaşıp bir güzel dayağını yiyorsan orası ayrı. Beni bağlamaz." dediğinde Esin'in bakışlar ondan hem yaş hem de cüsse olarak büyük Aziz'e odaklandı. Şimdi ikiside göz göze gelmişlerdi ama Aziz bu kocaman mavi ve sinirli gözlerle daha fazla muhatap olmamak için bakışlarını yola çevirdi.
"Petuh (ibne)" dedi küçük kız. Aziz ne zaman sinirli olsa Azerice bir şeyler söyler söyler dururdu. Esin'de buradan öğrenmişti ama ne anlama geldiğini bilmiyordu ama belli ki kullanma sırası şimdi ona gelmişti.
Aziz bu kelimeyi duyar duymaz bakışlarını hızla yoldan çevirip kıza döndü ve yeniden kocaman mavi sinirli gözlerle karşılaştı. Ablası bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordu fakat üçü de bu garip seslenişten sonra yolun ortasında durmuştu.
Aziz ilk olarak derin bir nefes aldı. Bu ufaklık onu her seferinde böyle sinir etmeyi nasıl başarıyordu bilmiyordu ama şimdi ona bu yaptığının bedelini ödetecekti. Sayesinde ava giderken avlanmıştı Aziz.Sinirli yüz ifadesini gizleyip gayet babacan bir tavırla kızın yanına bir kaç adım attıktan sonra yaklaşıp sarı saçlarını okşadı ilk önce. Esin biraz korkmuştu, o da ne dediğini bilmiyordu ama bu hareketi de sanki kötü bir şey dememiş gibi anlamasını sağlıyordu.
"Ne dediğini biliyor musun sen!" diyerek aniden yükselen Aziz kızın sarı saçları arasını okşama bahanesiyle kulağını bulup çekmesini sağlamıştı. Küçük kızın kulağı elinin altındayken kız acıyla çığlık atıyor, gözlerini her an ağlamak için dolduruyordu. Aziz aslında sadece kulağına tutmasına rağmen bunu yapıyordu, o da biliyordu Esin'in canının tatlı olduğunu. Kulağının çekilmesini hiç sevmediğini ama hak ediyordu. Ama zaten Aziz de onun canını acıtacak bir şekilde tutmuyordu.
"Petuh, Petuh, Petuh." dedi art arda sıralayarak.
Zaten Aziz'i hiç sevmiyordu, ona dokunması bile onu sinir ediyordu.
"Demek ki doğru bir şey söylemişim de kızmışsın. Ohhh canıma değsin." dedi Aziz'in ayarlarıyla daha da oynayarak.
"Bak bak, dilli düdüğe bak sen. Sus kız düzgün konuş benimle yoksa on tur koştururum seni!" diye tehdide başladı.
"Koşarım ki bi kerem." dedi inatla. Bu ufaklığın böyle iflah olmayacağını biliyordu.
"Hiç bir oyuna almam seni görürsün!" diye üsteledi ama Esin oralı bile olmadı.
"Almazsan alma, istemem ki seninle oyun oynamak." dediğinde Aziz ufaktan bir şaşırmıştı.
İstemez mi, niye istemez ki diye düşündü içten içe ama bir cevap bulamadı. Daha sonra aklına gelen başka bir fikirle onu nasıl korkutacağını çok iyi bildiğini fark etti.
"O zaman kulağını kopartırım, kulaksız gezersin. Küpe de takamazsın." dedi artık kendinden emin bir tavırla. Bu söylediklerinin kızın yüreğine bırakacağı bomba etkisini bildiği için artık galibiyeti elde etmiş gibi huzurluydu.
Küçük kızın gözleri korkuyla daha da büyümüş ve maviliklerinin arasında bulunan az miktardaki sarılar bile net bir şekilde görünür olmuştu.
Esin'in de en büyük korkusu buydu işte:
Küpe takamamak.
Esin duyduğu bu yürek yakan sözlerle aklına ilk gelen şeyi yaparak Aziz'in kolunu boştaki elleriyle yakaladı ve var gücüyle dişlerini koluna geçirdi. Şimdi gösteririm işte sana gününü diyerek tüm dişlerini koluna güzelce geçirirken Aziz'in bağırışlarını duymamazlıktan geldi. Zaten artık kanı kaynamıyordu bu çocuğa, bir de böyle yapması onu iyice kızdırmıştı.
"Esin, bırak bırak kolunu! Isırma!" diye ablası ayırmaya çalışsa da küçük kız oğlanın koluna kene gibi yapışmıştı. Bırakmasının tek yolu da gayet basitti. Kulağının rahat bırakılması onun için yeterliydi.
"Aziz sen bırak şunu, o seni zaten bırakır. Hadi hadi!" diyerek ikisini de ayırmaya çalışıyordu ama nafileydi. İkisi de yine kedi köpek gibi dalaşıp bütün mahalleyi ayağa kaldırıyordu.
"Bırak başımın belası bırak, kolumu kopartacaksın!" derken Aziz'in sesi en yüksek desibelde duyuluyordu. Bu yakarışına da hiç bir cevap alamayınca Aziz küçük kızın kulağını bırakmış ve kolunu kurtarma kararı almıştı. Zaten kulağını bırakır bırakmaz kızda Aziz'in kolundan dişlerini uzaklaştırmış ve saniyesinde ondan biraz uzaklaşarak suratına suratına yaralı elleriyle "nanik nanik" yapıp bir turda onunla dalga geçtikten sonra hemencecik yanlarından tüymüştü.
Ablası da Aziz'de,koşarak kaçan kızın peşinden bakakalırken Aziz bir koluna bir de kıza bakıyordu.
"Koşma Esin düşersin, annem kızar!" diye ablası arkasından bağırırken Esin onu hiç dinlemeyerek çeşmenin olduğu yere doğru koşmaya devam etmişti.
"Bak sonunda elimde kalacak bu kız ha! Aşısı tam mı bunun, kuduz falan olursam ondan bilirim." dedi Esin'in koluna bıraktığı salyaları üstündeki hırkaya silerken. Duha'nın bakışları Aziz'e döndüğünde suratının sinirden kıpkırmızı olduğunu görebiliyordu.
"Sus be düzgün konuş kardeşim hakkında, iyi bile etti sana, hak ettin." diyerek kardeşine destek çıktı ama yaptığının yanlış olduğunu eve gidince ona söylemesi gerektiğini de biliyordu. İnsan içinde konuşursa gururu kırılabilirdi.
"Ben ne yaptım ya, şaka bile yapamaz olduk ufaklığa. Hem sen ne dedi bana biliyor musun da konuşuyorsun?" dediğinde kolunun acısı geçsin diye ovalamaya başlamıştı.
"Belli ki kötü şeyler söyledi ama sende hak ettin. Küçücük kızın yanında öyle kötü kötü konuşulur mu hiç?" derken sanki Aziz'e de ablalık yapıyor gibiydi.
"Ne bileyim ben herkesin ağzından çıkanı kafasına yazdığını, anlamaz etmez dediydim." dedi mahçup bir şekilde. Ona kötü kelimeler öğretmek hiç istememişti, ona güzel anlamı olan şeyler öğretmek istemişti ama o her seferinde böyle kötü şeylerin nasıl söylendiğini merak edip söylemesi için yalvarıp yakarmıştı. Bir cevap alamayınca da Aziz'i başından göndermişti.
"Herkesin değil ki , bir senin ağzından çıkan her şeyi aklına kazıyor, unutmuyor. Sonra da gelip annemi de iyice kızdırıyor zaten." dediğinde Aziz sadece küçük bir kısma takılmıştı Duha'nın ağzından dökülen bu cümle silsilesinden.
"Senin ağzından çıkan her şeyi aklına kazıyor, unutmuyor. " cümlesinin bir kaç kez zihninde dönüp dolaşmasına izin verdi. Kolunun acısı bu cümleden sonra geçmişti işte.
"Sende çok yüz verme,sen karşılık vermiyorsun diye herkesi dövebileceğini zannediyor. Her önüne gelene aynısını yaparsa bugün ki gibi yine dayak yer yoksa ." dediğinde ona karşı koyamadığını yeni yeni fark etmişti. Gerçekten de az önce ona söyleneni bir başkası söylese suratına bir tane geçirirdi ama ona yapamamıştı. Ya da biri onun canını bu denli acıtsa aynısını ona da yapardı ama onun kulağını çekmeye çalıştığında bile kıyamamış, yalancıktan sıkıyor gibi yapmıştı. Niye böyle bir tolerans gösteriyordu ki ona karşı? Kendine bu soruyu sormadan edemedi.
Sonra başka bir detay fark etti. Yine dayak yediği detayı. Artık canına tak etmişti. Sürekli onu itip kakmalarının bir son bulması gerekiyordu. Kimsenin ona böyle kötü davranmasına izin vermeyecek, babasına verdiği sözü tutup onları koruyup kollayacaktı.
"Tutsana şunları, benim bir işim çıktı." dedi cesaretine kıyasla küçücük olan cüssesinden fazlasıyla yiğitlik taşarken. Başından çıkardığı iki çantayı da Duha'nın eline verirken tereddüt bile etmeden okul yoluna doğru ilerlemeye başladığında aklında sadece tek bir şey vardı.
Hakedene hak ettiğini vermek ve vatan gibi gördüğü mavilikleri korumak.
Bundan sonra ise Esin ve ablası güvenle evine gidip ödevlerini yaparken onlardan daha geç bir vakitte eve dönmüştü Aziz. Saatler önce ayrıldıkları halinden tek bir farkla tabi.
Ettiği kavgadan aldığı yeni yaralarla.
•••••••••••••••••••
Azerbaycan- Bakü
15 Eylül 2020
Görevden döner dönmez çareyi kendini dışarı atmakta bulmuş, uzun bir süre göremeyeceği Hazar'a bakarak elinde bir adet kırmızı gülle yürümeye devam etmişti. Sokağın köşesinde kaldırımda çiçek satıp para kazanmayı bekleyen yaşlı teyzenin biri onu sıkıştırıp "Al al oğlum, kim bilir lazım olur, yakışıklı çocuksun al!" diyerek ikna etmiş ve el mecbur almak zorunda kalmıştı. Sonra da ne kadar ettiğini bilmediği için bir miktar para verip oradan ayrılmıştı.Napıcaksam dedi kendi kendine, sonra derinlerden bir yerden bir ses yükseldi birden.
"G*tüne sokarsın." dedi ama bu ses çok tanıdık bir sesti. Sesin sahibi DTX'teki son kalesi, son dostu Cem gevşeğine aitti.
Susturdu sesi. Keyfini kaçırmak hiç istemiyordu, yürüyüşüne devam etti. Hep böyle alakasız anlarda absürt şeyler söylediği için etrafta olmasa bile sesi yankılanıyordu zihninde.
Akşam saatlerinde tek başına yürümek sanırım gerçekten zevk aldığı tek aktivite olabilirdi. Herkesten uzak, emirlerden, rütbelerden, disiplinden, sorumluluktan uzak olmak ona bu zamanlarda çok iyi geliyordu. Etrafta tek bir tanıdığa bile rastlamayacak olmanın tadını çıkarıyordu. Hoş, bir tanıdık çıksa da durup konuşacak, iki çift laf edecek hali yoktu çünkü son görevini yerine getirmişti bugün. Onun üzüntüsü içindeydi.
Her ne kadar emir altında olmak hoşuna gitmese de yıllardır omuz omuza çatıştığı silah arkadaşlarından, kurulu hayatından vazgeçip başka bir hayata, başka bir yurda gitmeyi göze almıştı. Aslında çokta başka sayılmazdı gideceği yer. Yine memleketi sayılırdı. Görev zamanları gittiği yerlerde yurdu, vatanı sayılırdı ama bu sefer farklıydı.
Onların her birinin dönüşü vardı ama bunun dönüşü olmayacaktı.
Bundan öncekilerde yurdu sayılırdı ama bu sefer başkaydı. Bu sefer ana ocağından baba ocağına gidecekti kendisi .
Türkiye'ye dönecekti.
Tutulmamış sözler, duyulmamış sesler, gidilmemiş, ziyaret edilmeye korkulmuş çiçek ekili topraklar ve görülmemiş tanıdık gözler vardı.
Çok şey vardı arkasında öylece bıraktığı. Hepsi de ona aitti ama dönüp almaya, gitmeden son bir kez görmeye bile vakti olmamıştı. Ona ait olan her şeyi aklına kazımıştı, unutmamak, hatırlamak için. Er ya da geç geri dönerim diye düşünmüştü çocuk aklıyla ama onun hesabıyla çarşıdaki hesap birbirine uymamıştı. Hatta tahmin ettiğinden bile daha fazla kalmıştı buralarda.
Tahmininden bir 17 yıl kadar fazla...
Şimdi geri dönmeye fırsat bulmuştu ama geride bıraktığı hiç bir şeyin de aynı kalmadığını bilerek gidiyordu. Kimselerden de değişmemesini, hep aynı kalmalarını isteyemezdi zaten çünkü zaman hiç durmuyor, hep aleyhine işliyordu. O bile kocaman adam olmuşken geride bıraktıkları ya toprak olmuştu ya da kendi yuvasını kurmuştur diye düşündü içten içe.
Onun aksine herkesin bir yuvası olma ihtimali de aklının bir ucundan hep geçiyordu.
Zaten gidince kimseyi de eskilerle sık boğaz etmeyecekti, kimsenin huzurunu kaçırmayacaktı. Zamanında yapmıştım yapacağımı diye düşündü. O günden sonra da kimsenin yüzüne bakmaya yüzü olmadığını, kimsenin de onu affetmeyeceğini biliyordu.
Tek bir haber almak bile onun için yeterdi ama o haber hiç gelmedi. İyi ya da kötü bir haber gelmiş olsa bilirdi, nefesini, sesini bilirdi.Geri dönülemez bir yola sokmuştu kendini. Zaten sonra da çekip gitmişti, gitmek zorunda kalmıştı olay yerinden ama bedenen terk etmişti orayı, aklı da kalbi de hep oradaydı.
Serin serin esen rüzgar tıraş olmuş yüzüne hafiften temas ederken dilinden düşürmediği şarkının bir kısmını mırıldandı.
"Saçlarına gül düzüm"
"Mənim günüm, gündüzüm!"
Seviyordu bu şarkıyı, dinlemeyi de söylemeyi de ayrı ayrı seviyordu ama sevdiği başka bir şey daha vardı bu şarkıda, aklına gelince mutlu oluyordu. İçine su sergiliyordu adeta.Hatırlamasına, güzel anıları tekrar tekrar yaşamasına yardım ediyordu. Güneşi, sapsarı güneşi ve göğün maviliklerinin tek bir çehrede buluşmasını hatırlatıyordu. Güneşin sıcaklığını hissettiriyordu bu şarkı ona, kızgın ama bir o kadar da sıcak güneşi hatırlatıyordu. Özlem duyduğu her şeyi bir bir ona anımsatıyordu.
"Mehribanım, əzizim
Gəl, gülsün üzüm" diyerek devamını getirdi şarkının.
Gelse güler miydi yüzü? Bilmiyordu. Bu sorunun cevabı onda uzun süredir yoktu, cevapsız kalan bir soruydu.
İmkansızda olsa buluşuyorlardı bu şarkıda, en azından o böyle düşünerek kendini avutuyordu ya da avunduğunu hissedip vicdanını rahatlatıyordu kendince. Son kalan duygusuna da sıkı sıkıya tutunuyordu Aziz. Vicdanına... Sanıyordu ki bu duygu yeterdi ona, yeterince acılar içinde kıvrandığını, yeterince umutsuz hissettiğini , yeterince özlem çektiğini düşünüyordu ama yanılıyordu. Fazlasıyla yanılıyordu. Görecekti de yakında, neleri yanlış bildiğini, neleri yanlış hissettiğini...
Rüzgar kısa kesilmiş koyu kumral saçlarını okşarken tıraş olmaktan tahriş olmuş suratını kaşıdı büyük nasırlı elleriyle. Bu eller bir çok şey yapmıştı, silah tutmuş, öldürmüştü, vatanı korumak için. Babası gibi... Küçükken babasına özendiği gibi babasının yolundan gitmişti ama böyle olacağını tahmin etmemişti. Bu ellerin hakedene hak ettiğini vereceğini sanmıştı ama öyle olmamıştı. Küçükken hep babası gibi bakışlarıyla kötüleri korkutmak isterdi, sert bakmak isterdi, sert bir adam olmak isterdi büyüyünce. Babasına da bunu gösterip gururlandırmak isterdi ama yine hiç biri kendi hesabına uymamıştı. Sert bir adam olmuştu, korkutmuştu insanları ama yanlış insanları korkutmuştu. Yanındakileri hep bakışlarıyla, sert tavırlarıyla korkutup kaçırmıştı.
Yanından geçen insanlarla bakarken kendinden uzaklaştırdı düşüncelerini. Zor atlatmıştı, zor bırakabilmişti bunu yapmayı. Kendini hırpalayıp, kendini infaz etmeyi zar zor bırakabilmişti.Yeniden başlayıp kendinde dar etmek istemiyordu dünyayı ama aklına da yaşananlar gelince durduramıyordu kendini. Üstelik bir şeyi de çok merak ediyordu.
Sonra düşündü bir şeyi değil, çok şeyi merak ediyordu.
İyi miydi, iyi olmuş muydu merak ediyordu.
Bunca zaman nasıl geçmişti, neler yapmışlardı merak ediyordu. Hala eskisi gibi miydi, en önemlisi de sağlığı sıhhati yerinde miydi merak ediyordu. Geride bıraktığı çoğu şey en büyük merak konusuydu onun için. Bazı anılar vardı aklında elbet ama yavaş yavaş silinmişti. Kesik kesikti anılar.
Aslında en çokta şunu merak ediyordu, olur muydu, gerçekleşir miydi bilmiyordu...
Bir şeyi kırk kere söylersen olur diye duymuştu küçükken, eğer sürekli dile getirirse yaşanır mıydı bilmiyordu ama denemek istiyordu. Bu yüzden bir kere sesli bir şekilde söyleme cesaretinde bulundu.
"Seni tekrar göreceğim." dedi askeriyede alışkanlık haline gelen net ve tok bir sesle. Kırk kere söylemesi işe yarar mı emin değildi ama bir kere söylemek bile onu garip hissettirmişti. Bu hissiyatın etkisiyle vücuduna bir titreme geldiğini zannetti ama sağ cebinde sessize almış olduğu telefonundan geldiğini farkedince elini cebine atıp hızla telefondan gelen aramayı açtı.
Yürüme işini abarttığı için tim arkadaşlarıyla çıkacağı son yemeğe de geç kalmıştı. Bu yüzden arıyor olmalılardı.
"Gəldim, gəldim. Necə doqquz ay gözlədin?" dedi telefonu açarak ama asıl bokunu çıkartıp geç kalanın o olduğunu gayet farkındaydı.
"Kök saldıq, meyvə verdik, qardaş. Sən hardasan?" diye sorusunu yine yöneltti karşıdaki ses.
"Dedim, gəlirəm, gəlirəm!" dediğimde bu kadar sıkboğaz edilmeye gelmeyerek sesim biraz daha sert çıkmıştı.
"Aybalam." dedi telefonumu ucundaki ses.
"Çox darıxıram, tez gəl. Səni öpürəm." dedi ve telefonun ucundan sulu bir öpücük sesi geldi. Gevşek gevşek konuşmasına tahammül edemezdi ama kalan son dostunu da sırf bu gevşekliği yüzünden silip atamazdı.
"Aybala seni si-" diyecek gibi oldu ama yanına, tam onun tarafına doğru gelen bir kişiyle irkildi. İlk önce telefonu kapattı, cebine sıkıştırdı apar topar. Gördüğü şey hakkında bir fikri vardı ama bu fikrin doğruluğundan emin değildi.Daha sonra hala ona doğru gelen kişi ona mı geliyor, yoksa arkasında başka birisi mi var diye düşünüp sağına soluna baktı. Baktı ama etrafında kimse olmadığını gördü.Garip bir şekilde gerildi, irkildi yeniden. Aslında o her kimse, onun yanına gelmesi yüzünden irkilmemişti, yanına gelen kişiyi birine benzetmesi yüzünden irkilmişti.
Olduğu yerde kaldı öylece, adım atmak gibi bir düşünceye bile kapılmadı. Zihninden geçen tek şey oraya çivi gibi çakılmaktı, ve zihni tarafından verilen tek emir kılını bile kıpırdatmaydı . Bedeni de bu emire itaat ediyordu, usluca...
Tanıdık ama bir o kadar da yabancı çehre ona doğru hızlı adımlarla geliyordu. Üstüne giydiği beyaz vücudunu saran yazlık elbisesinin üstündeki cekete sıkı sıkıya sarılmış, saçlarının arasındaki örgü detayı istemese de gözüne çarpmıştı. Sarı ve dalgalı diye hatırladığı uzun saçlar artık düz olan tanıdık çehre ona gergin bir gülümsemeyle bakmış ve duymayı hiç beklemediği bir şey söylemişti Azerice.
"Ərim vəzifədən qayıtdı." (Kocam görevden dönmüş.) " diyerek boynuna atladı ve kollarını ona sararak kulağına doğru eğildi. Aynı anda çiçekli bir koku yayıldı etrafına, burnuna doldu bu çiçekli koku. Afalladı ilk önce Aziz bu çiçeksi koku yüzünden, ne olduğunu çözmeye uğraşıyordu, kim olduğunu çözmeye çalışıyordu ama kimliğini belli edecek bir şey mi yapmıştı diye de aklından bir soru geçiyordu.
Görevden döndüğümü nerden biliyor bu kız diye düşünmeden edemedi ama kulağına çarpan nefesle tüm zihni boşalarak sıfırlandı. Tek bir nefesle.
"Lütfen İngilizce biliyor ol lütfen." dedi İngilizce bir şekilde. Azerice çok az bildiği için geriye kalanı İngilizce devam edecekti.
"İngilizce biliyor musun?" diye sordu tekrardan ama sarıldığı adam gıkını bile çıkarmıyordu. Evet belki mantıklı bir şey yapmamıştı ama onu takip eden geri kafalı adamı da ancak bu şekilde geri püskürteceğini de biliyordu.
"Lütfen Rusça biliyor ol.En azından Rusça bil lütfen." dedi bu seferde Rusça. Daha fazla sarılı bir şekilde kalamam, dikkat çeker diye düşünerek adamın boynuna sarılı ellerini çözdü, sonra elini adamın koluna sararak gözlerinin içine baktı.
"Cevap versene, biri beni takip ediyor. Yardım et!" dedi samimi bir şekilde gülüp gözlerinin içine bakarak. Amacı belliydi, arkada it gibi peşinde dolaşan adama onun bir yabancı olduğunu çaktırmamak ve götü kurtarmaktı.
"Dilini mi yuttun? Hay ben, benim şansımı da seni de sik-" diyecek gibi olduğunda dilini yuttu sandığı adam bir anda konuşmaya başladı.
"Biliyorum." dedi İngilizce bir şekilde. Adama kal gelmişti demek ki diye düşündü içinden. Az önce adamın yüzüne yüzüne etmek üzere olduğu Türkçe küfürü de bir güzel yutarak konuşmaya devam etti.
"Tamam, tamam. Sakinim." diyerek ilk bir kendini sakinleştirmek istedi. Bir kaç derin nefes aldı çaktırmadan.
"Adamın biri beni takip ediyor, sadece senden istediğim şey benimle birlikte buradan biraz uzaklaşman tamam mı? Sonra istediğin yere gidersin ama lütfen beni buradan seninle beraber uzaklaştır." dediğinde gözlerindeki korkuyu ve çaresizliği net bir şekilde okuyabiliyordu ama bu çaresizliğini göstermeden cilveli bir şekilde hareket ediyordu. Kafası karışmıştı, bu kadın hangi kadındı anlayamamıştı.
Kız koluna girip elindeki gülü aldı ve sesli bir şekilde bağırarak konuştu.
"Mən də səni sevirəm." diyerek sanki onun yanağına bir öpücük konduruyormuş gibi bir izlenim vermek için yanağına eğildi ve havaya attığı öpücükle sesli bir öpücük sesi çıkarttı.
"Lütfen yardım et." dedi yine çaresiz bakışlarla ama yine dışardan gören biri nazlı nazlı süzülüyor zannederdi.
"Döndüm." dedi kendi lisanında. Daha sonra yanındaki çaresiz gözlerinin sahibine anlamsız bir bakış attı. Ne olduğunu anlayamayan kadın, bir an canını bile kurtarmaktan vazgeçip bu adamdan uzaklaşma düşüncesine bile kapıldı ama yardım istediği adam onu şaşırtacak bir hamlede bulunup elini bileğinden tuttu.
Yardım edeceğini anladığında derin bir oh çekti içten içe, bu adam bu gece onun kurtuluşu olacaktı ama daha sonrası için kadınında herhangi bir fikri yoktu.
"Tamam uzaklaşalım şimdi buradan, lütfen." dediğinde yardım istediği adam bileğinden tuttuğu kadını arkasına alarak onu takip eden adama doğru odakladı bakışlarını.
"Burada kal." dedi derinden gelen tok bir ses.
Bileğini bırakıp bir kaç adım attı adamın üstüne doğru.
"Deli misin?! Gitme yanına, bıçağı falan vardır." dedi kadın endişeli bir şekilde ve onun arkasından gelmek için bir kaç adım atmaya yeltendi. Tam bu sırada Aziz arkasını dönüp ondan yardım isteyen kadınla göz göze geldi.
"Güvende olmak istiyor musun?" dediğinde kadın evet anlamında başını salladığında o da cevap verdi.
"İyi. O zaman olduğun yerde kal." diyerek yeniden önüne döndü ve sokağın başındaki adama doğru hızla yürümeye devam etti.
Kadın adamın dediği gibi olduğu yerde kalırken bakışları yardım istediği adamın sırtındaydı. Kimdi, neydi bilmiyordu. Takip edildiğini anladığı an birinden yardım istemek o an aklına gelen en mantıklı şeydi. Şans eseri, cüssesiyle sokağın ortasında fazlasıyla dikkat çeken bu adamı görür görmez yanına koşmuş, aklına gelen en saçma fikirle boynuna atlamıştı.
"Gerizekalı mısın kızım, adamın boynuna niye atladın?" dedi sağ melek onu azarlar bir şekilde.
"İyi oldu iyi, baksana adamın heybetine. Nasiplenelim." dedi arsızca sol melek.
İkisi de çok boş konuşuyordu bu yüzden ellerini sağa sola hareket ettirip melekleri kovdu. Canını kurtarmakla meşgulken bir de sapık sapık fikirler dinlemeyecekti. Bakışlarını uzağa odaklamaya çalıştığında miyopuna bir kez daha küfürler etti. Ne lensi ne de gözlüğü vardı. Bu karanlıkta yardım edecek birilerini bulacak kadar görmüş olması bile mucizeydi.
"Ama bir doksan adamı iki kilometre öteden görürken uzak muzak dinlemedin." dedi yine boş konuşan sol melek ama sağ melek bu sefer ona karşı çıkmayıp uslu bir çocuk gibi sustu. O da bu seferlik sol melekten yana olmalıydı.
"Nereye gitti bu adam?" dediğinde ne kadar zaman geçtiğini bilmezken sokağın köşesinden daha 10 dakika önce boynuna atlayarak yardım istediği adamın bedenini fark etti. Yalan söyleyemezdi, bu kör gözleriyle bile iki kilometre ötedeki bu adamın heybetli duruşunu fark etmişti. Şimdi de bu adam üstündeki siyah vücudunu saran dar tişörtü ve giydiği deri ceketiyle ona doğru geliyordu. O yaklaştıkça daha da netleşen görüntü sayesinde ayrıntıları fark etme şansı buldu. Esmerdi, kara kaşlı kara gözlüydü. Ama sanki garip bir şey vardı bu simada diye düşündü. Adam yaklaştıkça gerginliği arttı ve elinde tuttuğu gülü sıkmaya başlayıp dikeni eline batınca fark etti gergin olduğunu.
"Ayy!" diye nazik bir tepki verdi az önceki sapık adamı görür görmez ana bacı küfüre girişmemiş gibi.
Az önce yardım istediği adam yanına geldiğinde görünürde bir sıkıntısı yok gibi gözüküyordu ama sormadan da edemedi.
"İyi misiniz, size bir şey yapmadı ya?"ded endişeli ama mahçup bir sesle.
"Yapmadı" dedi kısaca. Kafası güzelmiş, tek tokata bayılttım, sonra münasip yerlerini uygun bir yere monteledim o yüzden yapamadı diyip kızı ürkütmemek için "Güzelce uyardım, aklı başına gelmiştir." dedi sakince.
Karşısındaki kadının sarı saçları rüzgarda süzülürken adam dikkatlice gözlerinin içine baktı. Siyahın etrafındaki sarılıklara ve daha sonra sarıları çevreleyen maviliklere baktı. Bir dua bu kadar hızlı kabul mü olur lan diye geçirdi içinden. Ne yapacağını bilemedi, ne deseydi yine bilemedi. Acaba o muydu, emin olmak için sorsa mıydı onu da bilemiyordu. Gözlerine bakmaya devam etti.Artık korku ya da çaresizlik yoktu, huzur görüyordu gözlerinde. Mutlu oldu bu duruma, içine su serpildi.
"Teşekkür ederim, sizi de gece gece rahatsız edip başınızı derde soktum. Bir yerinize bir şey olmadı ya?" dedi tedirgin bir sesle. Aynı soruyu tekrar ediyordu.
"Ağrı Dağı gibi adama sorduğu soruyu bak, mal oldu bu iyice." diye eklemeden edemedi sol melek.
"Bana bir şey olmadı." dedi ama karşı taraf için aynısını söyleyemezdi. Ayık olsa çok daha keyifli olacaktı ama kafasının güzel olmasından istifade etmeyecekti.
"Çok teşekkür ederim, beni korudunuz. Size nasıl teşekkür etsem az." dedi minnet dolu şekilde.
Durur mu sol melek? Çok yolu var dedi.
"Gerek yok teşekküre. Siz iyiyseniz sorun yok." dediğinde kadın bir şeyinin olmadığını, iyi olduğunu söyledi. Sonra elindeki gülü fark ederek adama uzattı.
"Teşekkür ederim, galiba kız arkadaşınız içindi." dedi gülleri ima ederek. Adam hala gözlerinin içine içine bakıp bir şeyler arıyor gibi görünüyordu. O da aynı şekilde baktı adamın suratına. Kara kaşlarına, kara gözlerine... Sonra sol kaşının ortasında bulunan derin yaraya baktı. Açıklık oluşmuştu kaşının o kısmında. Bir yerden de hatrına geliyordu buna benzer bir yara.
"Asker misiniz?" dedi boştaki eliyle kaşını göstererek. Saç sakal tıraşı olmuştu, gayet nizami bir şekilde. Duruşu heybetliydi, konuşması net ve hızlıydı. En belirgin detayda sarıldığında burnuna dolan barut kokusuydu. Aklına sebepsizce bu meslek geldi. Sonra aslında sebepsiz olmadığını fark etti çünkü Adem amca gibi kokuyordu. Her babanın örnek alması gereken, vatansever Adem amca gibi...Karşısındaki adam ona şaşırır bir halde baktı. Başını belli belirsiz salladı sonra. Sanki kafasının içinde bir şeyi reddediyormuş gibi. Karşısında duran sarı saçlı ve saçının arasında tek bir örgü bulunan kadının saçlarına çevirdi bakışlarını. Sonra yine tebessüm eden kadının suratına....
"Kız arkadaşınızındı sanırım, tekrar kusura bakmayın. İkinizden de özür dilerim." dedi kibarca ama adam sanki bu sözden hiç hoşnut olmamış gibi bir yüz ifadesi takındı.
"Bakmam." dedi.
"Nasıl, anlamadım?" diye afalladı kız.
"Kusura bakmam." diye açıkladı kendini.
"Senin olsun, bana lazım değil. Dikkatli ol yeter." diyerek arkasını döndü kadına ama adım atmadı.
"Te-teşekkürler." dedi kadın şaşkınca ama başka bir şaşkınlık daha eklendi ardından.
Adam başını onaylar anlamda sallayıp hızla uzaklaşmaya başladı kadından. Kadınsa elindeki gülle arkasından bakakalmamak için onun tam tersi yöne ilerlemeye başlamıştı ki bir kaç adım sonra durdu bir anda.
"İnme indi heralde bizim kıza." diye konuşmaya başladı sol melek.
"Adam da gitti, gitmese ambulansı aratırdık." dedi telaşla sağ melek.
Hiç birini dinlemeden adamın gittiği yöne doğru döndü onu tekrar görmek umuduyla ama az önce ki yabancı adam çoktan basıp gitmişti. Bu kadar yavaş gideceği düşüncesine kapılmış olması bile yanılması için gayet yeterliydi ama asıl onu yanıltan şey bu değildi.
Onu asıl yanıltan şey ise onun bir yabancı olduğunu düşünmesiydi.
4 eylül 2020
Kolundaki hasır saate baktı Civan, saat daha erkendi diye düşündü. Biraz daha dışarda gezebilirdi, ev onu boğuyor, duvarlar üstüne üstüne geliyor gibi hissediyordu. Bir de zaten daimi müşterisi olduğu kebapçının yakınına gelmişken dört porsiyon gömmeden gidemem diye geçirdi içinden. Ayıp olurdu, yazık olurdu yemezse bu kebabı diye bahaneler buldu eve geç gitmek için. Dağa gitse, göreve çıksa, iki itin kopuğun topuğuna sıksa daha mutlu olurdu, biliyordu çünkü görev dönüşü onu burada adam akıllı tutacak bir sebebi yoktu, bağlanacak, onu diri tutacak tek şey vatanıydı onun için.
Soğuk bir İstanbul gecesinde giydiği mont bile içine işleyen rüzgarı engelleyemiyorken zihnindeki bu esintili havayı dağıtıp giydiği ve havayla sıfır uyuma sahip siyah şortuyla kedi köpek seslerinin geldiği sokakta adımlar atmaya başladı. Özlediği, sevdiği kebap dükkanına doğru adımlar atarken içinde hoş bir duygu belirdi. Belli ki orada yemek yemeyi çokça özlemişim diye düşündü kafasında. Adımlarını daha da hızlandırıp rüzgara göğsünü siper ederek yürümeye devam ederken telefonuna art arda bir kaç bildirim geldiğinde montunun cebindeki telefonu alıp ekranda beliren mesaj bildirimlerini üstten okumaya başladı.
-Duydun mu lan, mal adamın yerine başka biri geliyormuş time.
-Duydum.
- Ne adamlığını gördün oğlum! Düzgün konuş!
-Ağız alışkanlığı abi, boşver.
-Sen nerden duydun?
-Duydum işte, kimden duyduğum önemli mi?
-Ooo, Gürkan öttü demek benden önce. Aşk olsun abi, benden başkasıyla goygoy mu yapıyorsun? Kırıldım:(
Civan mesajı gördüğünde bu gevşeğe keşke hiç numaramı vermeseydim diyip kendine küfür ederek içindeki öfkeyi bir süreliğine bastırıp cevap verdi.
-Arsız arsız konuşma, ne diyeceksen de işim gücüm var.
-Abi senin, Kenan Usta'nın dükkanında kebap gömmekten başka ne gibi bir işin var Allah aşkına! Bari biraz yaratıcı ol, biraz daha profesyonel ol abi yalan bulurken.
Civan bu konuşmanın uzayıp gideceğini ve hiç bir işine yaramayacağını bilerek mesaj atan Demir'e görüldü atarak sohbetten çıktı. Telefonu yeniden cebine attıktan sonra adımlarını daha da hızlandırdı ve tam da az önce Demir'in de dediği gibi görevden döner dönmez yaptığı tek aktivite olan Kenan Usta'nın yerine kebap yemeye gelmişti. Dükkanın kapısında oturan bir kaç tanıdık müşteriye başıyla selam verdikten sonra kapıyı açarak içeri girdi ve açar açmaz ayılıp bayıldığı o mis gibi et kokusu yüzüne çarptı.
"Oooo, bizim oğlan! Gelmişsin yine mekana." dedi pos bıyıklı ve göbekli esmer bir adam. Civan her zaman oturduğu masaya kurulmadan önce ona da uzaktan bir selam verdi ve dolaptan bir soğuk su alarak masaya yerleşti.
"Ee abi, bizim gidecek başka yerimiz mi var. Tabi buraya geldim." dedi ve soğuk suyun tamamını dışardaki buz gibi havaya rağmen tek dikişte içti.
"O zaman, her zamankinden hazırlıyorum bizim oğlan." diyerek içeriye doğru gitti ve onu bir iki tanıdık ve geriye çoğunlukla yabancı olan müşterilerle baş başa bıraktı. Sabah erken saatlerde koşuya, spora gittiği için taşıdığı spor çantasını yanındaki boş sandalyeye bırakıp kolunu da sandalyeye yaslayarak rahat bir pozisyonda oturdu. Hava belki biraz soğuk olabilirdi ama Civan hava durumunun aksine spor bir şort ve tişört üstü hırka artı montla koşuya çıkmıştı. Rüzgardan dağılan siyah saçlarını bir eliyle düzelttikten sonra üstündekini çıkarıp kenara koydu ve sadece hırkasıyla kaldı. Formunu korumak, spor yapmak görev dönüşü doğru düzgün yapabildiği tek aktiviteyken bu çabalarında karşılığını alıyordu elbet. Dağ gibi bir cüsse, geniş omuzlar ve kollarla geziyordu. Mahallede top oynayan çocukların ne zaman yanından geçip gitse Civan'ın arkasından hepsi bakakalıyor, ona benzemek gibi hayaller kuruyorlardı.
İçerisi sıcacıktı, yemek kokuyordu, hem de en sevdiğinden. Daha ne isterim diye düşündü içten içe Civan. Etrafı kalabalıktı, bir sürü insan vardı. Yalnız değildi, biliyordu ama yalnızlık hissini bazı zamanlarda bu kadar iyi bastıramıyordu.
Telefonu yine titredi, üst üste beş kez bildirim geldi. Yine Demir'den olduğunu adı gibi biliyordu, bakıp bakmamak arasında kaldı ama sonrasında ona hal hatır eden tek bir adamı da elinden kaçırmamak için telefonu cebinden çıkarıp mesajlara baktı.
-Oooo görüldü yemişizz.
- Abi ilk benden duy.
-Aramızda kalsın ama adam kim öğrendim.
-iki haftaya buradaymış, Azerbaycan'dan geliyormuş.
-Taşaklı adam diyorlar, DTX'teymiş.
-Nasıl geliyormuş bizim buraya, kalsaymış memleketinde.
-Asıl memleketi burasıymış. Babası askermiş burada, anası oralıymış. Kumrulu olayında itler anasınıda babasınıda şehit edince oraya dönmüş. Şimdi de geri geliyormuş.
-İyi gelsin.
- Bu kadar mı abi? Başka bir şey demeyecek misin?
Diyeceğim, diyeceğim. Siktir git diyeceğim ama gitmiyorsun ki dedi Civan kendi kendine.
-Eyvallah.
-Bu değildi ama olsun. Sana da eyvallah, abimsin.
Sohbetten ilk çıkan bu sefer Demir olurken Civan bu gevşeğin hareketleri karşısında bir tebessüm etmeden duramadı. Salak herifin tekiydi ama iyi kötü bir tek o yanındaydı.
"Ooo bizim oğlan, hayırdır ne iş?" dedi elinde şimdilik iki porsiyon olacak ama sonrası gelecek şekilde kebap getirirken.
"Nasıl ne iş abi?" dedi çok anlamayarak.
"Sende bir haller var, yüzüne gözüne renk gelmiş. Hayırlı bir haber mi var yoksa?" diye sordu meraklı Kenan ustam. Yazık diye içerledi ilk önce, adam Demir'in gevşeklikleri yüzünden Civan'ı yanlış anlamıştı.
"Ne hayırlı haberi ustam, bizim gönül yayı ne zaman titremişte sana söylememişim?"diye cevapladı sitemkâr bir şekilde.
Ustada biliyordu Civan'ın başını bir türlü bağlayamayacağını. Bu mahallede illa birilerinin yuva kurmasına, ev bark olmasına yardımcı olmuştu ama bu adama işlemiyordu onun bu çöpçatan halleri. Okutmak, kurşun döktürmek bile gelmişti aklına ama adamın dağdan indiği zaman kısıtlıyken bir de bunu yapmak için ikna etmeye uğraşması güç olacaktı biliyordu. Şaşıyordu da bu haline, bu yağız delikanlıyı nasıl kimse istemez diye bazı zamanlar düşünüyordu.
"Gevşet oğlum, gevşet şu telin yayını da artık mürüvvetini görelim be!" dedi bu sefer usta sitem ederek.
"Zor be usta o işler, birinin gelip el atması lazım yoksa anca diğer tarafa." dedi dalga geçerek.
Zor olan sevmek değildi, sevilecek doğru kişiyi bulmaktı. Sevgiyi doğru kişiye harcamak, ona adamaktı. Bulunur muydu orası da Allah kerimdi.
"Sus oğlum sus! Düzgün konuş, alırım yoksa ayağımın altına ha!" dedi Kenan ustanın eşi Pembe Teyze içeri girerken.Olduğumuz masaya doğru elinde bol köpüklü ayranla beraber gelirken bana bakan gözlerini içi gülüyordu. Özlemle bakıyordu, sevgiyle izliyordu her adımında. Bana bakıyordu, bakıyordu ama beni görmüyordu. Aslında bana da gülmüyordu. Oğluna gülüyordu, şehadet şerbetini içme şerefine ulaşmış rahmetli oğluna...
"Pembe teyzem, usta gidip gelip mürüvvet var mı diye soruyor. Taze delikanlı adama hiç böyle sorulur mu? Ayıp diye bir şey var." diyerek arkasına Pembe teyzeyi alıp güçleri birleştirmek ve Kenan ustaya karşı çıkmak istemişti ama bu sadece düşüncede kalmıştı.
"Ne taze delikanlısı oğlum, karta kaçtın sen karta! Mahalledeki Kuru Nilgün'le yarışırsın artık." diyerek Pembe Teyze de kocasının arkasında durmayı tercih etti.
Duyduğu bu cümleden sonra hafiften tadı kaçar gibi olmuştu Civan'ın. Nilgün kadar dile düştüysek sıkıntı var diye düşündü. Pembe teyze de Kenan usta da bu kısmet işini abartıyor diye geçiştirip gidiyordu ama Nilgün'le kıyaslanmak hem de bu konuda kıyaslanmak zoruna gitmemiş değildi.
"Napsak hanım, Nilgün'le mi baş göz etsek biz bu oğlanı?" dedi Kenan usta bıyık altından gülerek.
"Bak ikiside bekar, evlenmiş boşanmış değil, çoluğu çocuğu da yok ikisinin, huyu huyuna e yaşı da yaşına-" diyemeden Civan, Kenan usta devamını getiremeden lafını böldü.
"Ne yaşı yaşınası ustam Allah rızası için? Göz var nizam var. Kadın ömrüne savaş sığdırmış, darbe sığdırmış, pandemiydi seçimdi derken ohoo. Yaş ermiş yetmişe, bir de benimle aynı cümle içinde bulundurup benimde yüreğime indirmeyin. Onun da kulağına giderse falan heyecan yapmasın." dedi ikisiyle de biraz dalga geçerken.
"Heyecandan olmaz ona , olsa olsa Allah benim cezamı bu oğlanla verdi diyip kalpten gider." dedi Pembe teyze.
Fazla üstüne geliyorlardı, hatta haddinden fazla. Herkes evlenmek, barklanmak zorunda değildi. Tek tabanca da yaşanabilirdi diye düşünüp kendini kandırmaya çalıştı ama evde yalnız kaldığında bile duvarlar üstüne üstüne gelirken, yanında tek bir kişi olması için bile gece gündüz dua ederken bu düşünceleri biraz yersiz gelmişti.
"Şu senin inat gönül yayını titreten birini bulsan, tutsan kızın elini, gelsen desen ki " Ustam, teyzem bakın ben de hayırlı birini buldum, evlendim, sevin, oynayın diye size iki torun bile yaptım desen kötü mü olur ha oğlum? Kötü mü olur bu iki garibanın yüzünü güldürsen?" dediği sırada bu darlamalar yavaştan onu boğmaya başlamış, bütün iştahını usul usul kaçırmıştı. Daha sonra baş edemeyeceğini anlayınca önüne gelen iki porsiyon kebabı daha da yakınına çekti ve kendinin görünmez olduğunu düşünerek ağzını doldura doldura yemeye başladı.
"İki de sanki az değil mi be?" diyerek Kenan usta konuşmaya ısrarla devam etti.
"Benim gönlüm beşten ya-" diyemeden aynı anda iki farklı olay oldu ve konuşma o anda son bulmak durumunda kaldı.
Birincisi beş çocuk lafını yarı yarıya duymuş olan Civan'ın boğazında kebabın kalmasıyken ikincisi de dükkandan içeri beyaz gömleği kanlı, koyu kumral saçları dağınık ve ağlamaklı gözlerle içeri giren bir kadındı.
Üçününde bakışları içeri giren ve yaralı olduğunu düşündükleri kadına dönmüşken Pembe Teyze hemen olaya müdahale etmek amacıyla genç kadının yanına giderek kolunu nazikçe tuttu ve ne olduğunu anlamak için ona sorular sordu.
"Kızım, yavrum iyi misin? Noldu, anlat bakayım? Biri mi bir şey yaptı sana?" diyerek endişelendiğini içerdeki herkese gayet net bir şekilde belli etti. Genç kadın ise gözlerinden yaşlar akarken kan bulaşmış elleriyle önüne gelen saçlarını düzeltip yarım yamalak bir şeyler söylemeye çalıştı ama söyleyemedi.
"Gel, otur bir şöyle." dediğinde Pembe teyzeye hayır anlamında kafasını sallarken kanlı ellerini de havada sallıyordu.
Civan bir terslik olduğu kanaatindeyken önündeki kebabı boş vererek ayağa kalktı ve Pembe teyzenin arkasına geçerek ağlayan kadına baktı.
"Ne olduğunu anlatırsanız yardımcı olabiliriz bayan." dedi yardımcı olmak için. Sesi kalın ve gür olduğu için biraz sert çıkıyordu ve Pembe teyzenin arkasında olmasına rağmen onun iki katı bir cüssede olup yara bere içinde olduğu için biraz korkutucu gözüküyordu. Bu sırada Kenan usta ise yanlarına eline bir bardak suyla gelerek ağlayan kıza uzatmıştı. Dükkana girdiğinden beri ilk kez tepki veren kız suyu içince biraz daha rahatlamış bir şekilde derin nefesler alırken kanlı ellerini yine kanlı olan gömleğine sildi.
"Arka sokakta tek başıma yürüyordum. Sonra sesler duydum, bağırma, inleme sesleri gibi..." Yutkundu, dolan gözlerini titreyen elleriyle sildi.
"Acı bir inleme sesi, anlamadım ilk ne olduğunu ama sonra merak edip gidince işte- Sesin geldiği yere gidince gördüm ki... İki adam, adam bile denmez ya doğum yapan bir köpeği sıkıştırmışlar. Her yer kan revan içinde..." Yine yutkundu, gördükleri onu fazlasıyla korkutmuştu.
"Köpeğin ayağını bağlayıp ayaklarıyla vura vura ezmişler, yavruları da annesini de ayaklarıyla eze eze öldürmüşler. Beni görünce hala yapmaya devam ettiler, durduramadım, denedim ama beni de biraz hırpaladılar." dedi ağlayarak. Canı hem gördükleri hem de aldığı darbeden yanmış görünüyordu. Civan kadının üstüne dikkatlice baktığında etrafının çamura, toza toprağa karıştığını fark etti. Belli ki ona söylediğinden daha kötü davranmışlardı.
"Neredeler?" diye sordu Civan yeşil gözleri sulu sulu ona bakan kadına.
"Gittiler. Durduramadım, durdurmaya çalıştım ama yapamadım." dedi ve biraz daha toparlanmaya çalışarak sordu.
"Şey rica etsem biriniz benimle gelse olur mu? Yavrulara bakmam lazım, veteriner sayılırım. Tek gidemedim, tekrar gelirler diye korkuyorum. Sonra söz rahatsız etmem daha fazla sadece yanımda dursanız yeter." dedi mahcup bir halde. Koyu kumral saçları yüzüne yapışmışken o mahcup gözlerle onlara bakıyordu. Sanki o kötü bir şey yapmış gibi davranıyordu.
"Gidelim, götür beni." dedi Civan ve Pembe teyzenin arkasından çıkarak kızın yanına yaklaştı. Kız ise kafasını onaylar anlamda sallayarak Civan'ın açtığı kapıdan dışarı doğru çıkarken adımlarını hemencecik hızlandırdı. Köpeklere yetişmek istiyordu, onlara bakmak, yaralarını sarmak istiyordu. Belliydi.
Civan, koyu kumral saçları rüzgarda savrulan ve ağlamaktan gözleri şişen kadının peşine düşerken korkak adımlar attığını fark etmişti ama bu adımlara rağmen hala o yöne doğru yürüdüğünü görünce az da olsa şaşırmıştı. Daha sonra arkasına dönüp dükkanın olduğu tarafa baktı, Kenan ustayı kapının önünde endişeli bir şekilde beklerken görünce elini havaya kaldırıp daha sonra göğsüne koyan ve bende, sıkıntı etme anlamına gelen bir hareket yapıp önüne döndü. Bir kaç dakika sonra sokağın köşesinden sola dönerken kadının adımları biraz yavaşlamış ve vücudu korktuğunu belli eden titremelerle dolmaya başlamıştı.
"Geldik sayılır ama-" dediğinde Civan kadının önüne geçip sokağa bodoslama girerek etrafta o heriflerin olup olmadığını kontrol etmeye başladı. Eğer bulursa çok fena benzetecekti, isterlerse 40 kişi olsunlar hepsinin ağzına yumruğu geçirecek,bir hayvana böyle eziyet ettikten sonra bir kadına da el kaldırmış olmanın cezasını, elleri münasip bir yerlerine girerek ödeyeceklerdi.
"Dikkat edin isterseniz, size de bir şey olmasın." dedi henüz adını bilmediği kadın, sesi de vücudu gibi titrerken.
"Gel, temiz." diyerek mesleki deformasyon icabıyla cevapladı kadının bu cümlesini Civan. Kadınsa saklandığı yerden çıkarak hemen onun olduğu yere doğru koşmaya başladı, hala yüzü gözü ağlamaktan şişmişken, gözünde hiç bir endişe veya korku görmedi Civan. Kadın koşmaya devam ederek daha ileride çöp konteynırının oraya doğru koşup çöpün arka tarafına geçerek yere, dizlerinin üstüne çöktü. Çöker çökmez bir hıçkırık koptu dudaklarından, sebebiyse gördüğü manzaraydı. Civan da kadının olduğu yere gider gitmez aynı manzarayla karşılaşmıştı. Anne köpek suratı kan olmuş, gözünden bir kaç damla yaş akarken acı acı ama olabildiğince sessiz inlemeler çıkartarak baktı iki bedene doğru. Kadının dediği gibi ayakları bağlanmıştı, sicime benzer keskin ip benzeriyle bağlanan köpeğin ayak bilekleri derinden kesilmiş, kemikleri görünür hale gelmişti. Daha da kötüsü anne köpek, bu ayaklarla hareket etmek istese bile yanında daha doğar doğmaz ölüme mahkum olan yavrularına yardım edemeyecek duruma gelmişti.
Yanındaki kadın, son nefesini vermek üzere olan anne köpeğin başını okşamak için elini uzatırken bir hıçkırık daha kaçtı dudaklarının arasından.
"Kusura bakmayın, tutamıyorum kendimi." diyebildi kadın arkasını Civan'a dönüp ağlamasını gizlemeye çalışırken. Civan ise gördüğü bu vahşice işlenmiş ve suçsuz günahsız canların içinde bulunduğu resme buruk bir şekilde bakıyordu. Sözde vatanını koruyordu soysuzlardan ama bir cana sırf zevk olsun diye ya da bir kadına sırf karşılık vermeye gücü yetmiyor diye bunu yapanlar da soysuz sayılmıyor muydu? Kimi kimden koruyordu ki? Dağda nasıl yapıyorsa aynı muameleyi bunu yapan şerefsizlerde hak ediyordu.
"Allah'ım sen affet, ben bir şey yapamadım, gücüm yetmedi sen affet." diyerek yakarışta bulundu kadın. Sanki kendi suçuymuş gibi, bunu kendisi yapmış gibi bir pişmanlık duyuyordu içten içe.
Civanda kadının yanına eğilerek az önce son nefesini veren anne köpeğe ve beş küçük yavru köpeğe baktı. Tek suçları yaşamak olan canların, yaşamak için verdiği çabanın son anlarına tanık olmuştu ikiside. Keşke dedi Civan, keşke bu sokaktan gelseydim de engel olabilseydim onlara diye düşündü. Kadın ise keşke daha güçlü olsaydım, karşılık verebilseydim diye kızdı kendine.
İkisi de karşılarındaki manzaraya pişmanlık dolu bakışlarla bakarken ufaktan bir ses geldi. Bir yaşam belirtisi beliriverdi aniden. İkisi de aynı anda bakışlarını birbirine çevirirken kadının yeşil gözleriyle Civan'ın kara gözleri saniyelik buluşup sonra sesin geldiği yere yani yavrulardan birine döndü. Kadın hemen elini ses çıkarmaya gücü yeten, güçlü yavruya uzatıp nabzını yokladı.
"Evet! Evet yaşıyor!" dedi buruk bir şekilde gülümserken. Daha sonra diğer yavruların da nabzını kontrol ederken az önce gösterdiği buruk tebessümde yüzünden silinip gitmişti. Artık ne anne köpeğin ne de kalan dört yavrunun bu dünyada bir yeri yoktu ama gidecekleri yerde çok daha iyi olacaklarına eminlerdi.
Kadın dikkatli bir şekilde yavru köpeği eline alırken Civan ne yapması gerektiğini bilemeyerek ayağa kalktı.
"Ne yapmamız lazım, sana ne lazım?" dedi endişeyle. Bu yavruyu yaşatmak istiyordu, en azından ona hayat vermek istiyordu. İkiside.
"Burada bir şey yapamam, sadece biraz bilgim var ama burada bir işe yaramaz, gitmemiz lazım." dedi o da elindeki yavruyu sarmalayıp kanlı üstüne kollarıyla sabitlemiş bir şekilde ayağa kalkarken.
Civan cebindeki telefonu çıkarmak için elini cebine attığında üstünde montunun değilde hırkasının olduğunu fark edince kendine küfürler etti. En gerektiği anda lanet telefonu yanında yoktu.
"Çantamda var, telefonumu al." dedi kadın onun yanında telefon olmadığını anlayınca. Civan da bu teklifi reddetmeyerek ayaklarının dibinde olan çantaya pek göz gezdirmemeye çalışarak içindeki telefonu aldı ve doğrularak kadının suratına baktı.
"Şifre?" diye sordu en hızlısından.
"1907"diye cevapladı kadın. Aklına gelen şey saçma bir düşünceydi ama 1907'nin bir şifre olması onu hayli şaşırtmıştı. Bunun üstüne çok fazla düşünmeden açılan telefon ekranında beliren bir köpek fotoğrafıyla karşı karşıya geldiğinde bir anlık duraksadı çünkü köpeğin bir gözü tamamen kapalıydı, yaralı bir köpekti. Belli ki kadının köpeğiydi. Aciliyetin olduğunu hatırlayınca Kenan ustanın ezbere bildiği numarasını tuşlayıp aramayı başlattı ve ilk açışta açılan telefonla Kenan ustaya buraya gelmesini ve arabayı ona vermesini istedi. Telefon kapanır kapanmaz aldığı gibi çantaya geri koyarken bakışlarını sokağın başından görünen Kenan Ustaya çevirip orada olduklarını belli edecek bir şekilde elini sallayıp onları fark etmesini sağladı.
"Sen önden git, biz şimdi geliyoruz. Çabuk ol, içerdeki teyzenin dediği arabaya bin." dediğinde kadın başını tamam anlamında sallayıp dikkatli ama hızlı bir şekilde gitmeye başladı. Bu sırada kadının ayrıldığı yere Kenan usta ise gelir gelmez karşılaştığı manzara ve az sonra onları toprağa, geldikleri yere , sonsuz bir uykuya bırakacak olması ile bir hayli üzülmüştü.
••••••••••••••
Yanında sandalyede, yüzünü eliyle kapatmış, koyu kumral saçları kanlı gömleğinin üzerine doğru dağılan ve ağlamaktan harap olan kadına baktı. Geldiklerinden beri tek kelime etmemiş, sabırla içerdeki doktorların gelip iyi bir şeyler söylemesini beklemişti ama henüz bir haber gelmemişti. Az da olsa bir umudu vardı, yavrunun yaşayacağına inanıyordu Civan. Güçlü olduğuna, bu darbelere rağmen hala hayatta kalmış olmasına rağmen küçücük yavruya güveniyordu. Yaşayacaktı.
Kalktı kadının yanından, sessiz bir şekilde. Onu pek rahatsız etmek istemiyordu. Kendini deli gibi suçladığını biliyordu, bir saat önce bile kendi hatası olduğunu söyleyip duruyordu ama elbette onun suçu değildi. Onun bu işte bir suçu olamazdı. Elinden geldiğince yardım etmeye çalışmış, birilerini çağırmıştı. Ağır ve yorgun adımlarla dışarıya çıktı Civan. Kendine gelmesi şarttı, biraz temiz hava ona iyi gelecekti. Kapalı yerlerde pek kalmayı sevmiyordu, duvarlar yine yavaş yavaş üstüne gelirken hemen kendini dışarı atmayı tercih etti. Dönen cam kapıdan dışarı çıktığında arkasında bıraktığı kadına dönüp camın arkasından baktı. Biraz zayıf, güçsüz bir bedene sahip gibi gözüküyordu. Narin ve kırılgandı ama buna rağmen o pisliklere karşı çıkabilecek cesareti kendinde bulabiliyordu. Cesurdu, gözüpekti.
Kadını camın arkasından izlemeye devam ederken elleriyle yüzünü kapatmış olan kadın kafasını sonunda kaldırmış ve telaşlı gözlerle etrafına bakınmaya başlamıştı. Bir şey arıyor gibi gözüküyordu. Hemen Civan'ın yerinde olan çantayı görünce rahat bir nefes aldığını gördü. Sanırım kadın, onun çantayı çaldığını düşünmüş, bu yüzden telaşlanmış olmalıydı diye düşünürken çantanın içini açan kadın eline bir su şişesi ve paketi almıştı. Daha sonra etrafa yine bakınırken camın arkasındaki Civan'ı fark ederek ağlamaktan kırmızı olan yeşil gözlerle ona tebessüm ederek el salladı. Yanılmıştı, kadın böyle bir şey düşünmemişti.Civan ise sonunda biraz iyi olmasına sevinerek bu hareketine karşılık başıyla cevap verip arkasını dönerek gözüne kestirdiği bir dükkana girdi.
On dakika sonra elinde iki kahveyle kapıdan içeri girer girmez oturdukları yerin ne kadar soğuk olduğunu fark ettiğinde beraber geldiği kadının da üşümüş olabileceğini düşünerek hızla yanına gitti.
"Daha iyi misiniz?" dedi kahvelerden daha tatlı ve sütlü olanı ona uzatırken. Kadın ise kafasını yerden kaldırıp yeşil gözlerle ona kahve uzatan Civan'a bakıp yine tebessüm etti.
"İyiyim, teşekkür ederim." diyerek kahveyi aldığında Civan ise kendi sert kahvesini uygun bir yere bırakıp giydiği hırkasını çıkarıp ne olur ne olmaz diyerek iyice silkeleyip üşümüş olabileceğini düşündüğü kadına doğru giyinmesi için uzattı. Belki direkt omuzlarına bıraksa hırkayı rahatsız olabilir diye böyle yapmak istemişti.
"Yok, yok çok teşekkür ederim. Zaten yeterince iş açtım başınıza." dedi mahcup bir halde.
"Estağfurullah, üşümüşsünüz belli, giyinin soğuk burası."
"Ama sizde üşürsünüz, giyinin soğuk burası." dedi Civan'ın cümlesini tekrar ederek.
"Israr etmeyin, bana bir şey olmaz." dedi Civan alması için hırkayı yine ona uzatırken. Kadın ise bu sefer inat etmeyerek hırkayı almış ve dizlerinin üstüne koymuştu. Elindeki kahveyi yanına koyacakken Civan koyduğu yerden dökülmesin diye eline almış ve hırkayı giyinir giyinmez kadına kahvesini geri vermişti. Kadın tekrar teşekkür ederken yine mahçup bakışlarını takınmıştı. Geldiklerinden beri pek bir haber olmaması ikisini de fazlasıyla endişelendiriyordu. İyi kötü bir haber alsalar, ona göre hareket ederlerdi ama ne gelen vardı ne de giden.
"Daha fazla bekleme sen istersen." dedi kahvesini yudumlayıp Civan'a dönerken.
"Yani çok yardımcı oldun teşekkür ederim ama saatte geç oldu, istersen gidebilirsin diye dedim."
"Geç oldu olmasına ama sen ne yapıcaksın burada tek başına, birileri var mı yanına gelebilecek?" dedi kahvesini yudumlayan genç kadının ellerine bakarken. Elleri toz toprak içinde, soyulmuş ve kanlı bir vaziyetteydi. İt heriflerin kadını hırpalamaktan fazlasını yaptığı gayet açıktı. Dirseğinden aşağısı kan olan kadının da hali pek iyi değildi.
"Var mı gelebilecek birileri?" diye sordu tekrardan kadına. Varsa onu rahatsız etmemek adına gidebilirdi. Birilerinin onun yanına gelmesi yeterliydi.
"Babaannem var bir tek ama o da gelemez." diye kolundaki gümüş saatine baktı. 00.42 geçiyordu. Bu saatte açık bir yer bulmaları bile mucizeydi. "Saatte geç olmuş bayağı, istesede gelemezmiş zaten." dedi kadın. Saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdı, telefonunu çantasından çıkardı.
"Ben arayayım onu, endişelenmesin kadıncağız. Siz gitmek isterseniz gidin, buradakiler tanıdık sayılır zaten. Hep gelirim, bir sıkıntı olmaz. Teşekkür ederim tekrardan her şey için." dediğinde artık Civan'ın görünmediği yere yürüyüp biraz uzaklaşarak telefonda konuşmaya başladı.
"Gidelim, bakalım o zaman." dedi oturduğu yerden kalkarak.
Aradan bir kaç dakika geçtikten sonra genç kadın geri döndüğünde oturduğu yerin yanını boş gördüğünde biraz sevindi. Adamı yeterince tuttuğu için zaten mahcup hissetmiş, bir de burada kalmasını isteyerek daha fazla zamanını almak istemiyordu. İsmini de öğrenmemiş, yardımsever bir yabancı olarak kalmıştı diye düşündü içinden. Daha sonra bir daha görüşmeyeceğini düşünerek az önce oturduğu yere yeniden oturdu. Bıraktığı kahveden soğumuş olmasına rağmen bir kaç yudum daha aldığında derin bir nefes aldı. Daha sonra kahvesini yeniden bırakıp defter ve kalemlerinin olduğu çantasını açarak önüne düşen kirli saçlarını toplamak için toka aramaya başladı ama bulamadığında eline gelen ilk kalemle uzun saçlarını dağınık bir topuz yaparak topladı.
"Üstüm başım batmış resmen ya , nasıl bu hale getirdin kendini Leyla ya nasıl? İki dakika rahat duramadın demi? Hemen koş, bodoslama dal olaya. Hiç durma, sonra ye böyle tokatı, seril iki seksen yere. Kolsuz piçler! İnsafları da yok ki ibnelerin. Ahh benimde elim armut topluyor ya yapıştıramadım tokatı, o iki dingile. Bu da benim ayıbım, yeminim olsun bir daha görürsem sikicem o iki arsız, haysiyetsiz, namussuz piç kurusu, oruspu evlatla-" diye gerisini getiremeden yanında duran devasa bir bedenle aşırı temiz içerikli olan sayıp sövme seansı durakladı.
Karşısında az önce duran adam,tentürdiyot, gazlı bez ve benzeri şeylerle dolu elleriyle, kaşlarından biri havaya kalkmış bir şekilde ona bakıyordu. Geceden siyah kısa kesim saçları, hafif kirli sakal ve simsiyah gözlerle ona dikkatli bir şekilde bakarken Leyla, ettiği laflar yüzünden biraz utanmıştı.
"Gitmemiş miydin sen?" dedi utandığını gizlemeye çalışıp konuyu değiştirirken.
"Gitmemiştim. Leyla..." dedi dudakları hafif kıvrılırken.
Civan içten içe az önce ne kadar naif ve kırılgan olduğunu düşündüğü kadının ağzından çıkanları düşündü. Gülmeden edemedi. Sadece yararlarına iyi gelecek bir kaç malzemeye bakmak için gittiğinde onun sessiz sessiz oturmasını bekliyordu. Küfürbaz Haydo'ya dönüşmesini değil.
"Haha... Hahaa... İyi olmuş, yani etmişsin. Gitmemişsin." diye gergin bir şekilde güldü Leyla. Bu sefer yeşil gözlerini mahcubiyetten değil, utançtan kaçırıyordu.
Ana bacı giriştiği sırada ne diye gelmişti ki bu adam diye içerlenmeden edemedi. Rezil etmişti kendini yine, yediden yetmişe, önünden geçen herkese bir şekilde kendini rezil edebiliyordu.
Daha sonra adam Leyla'nın yanına yerleşti yeniden. Dizlerinin üstüne elindeki malzemeleri bıraktığında getirdiği su şişesinin kapağını açıp elini ıslattı.
"Kollarını biraz sıyır, yarana bakalım, temizleyelim" dedi.
Leyla ise ikiletmeden gömleğinin kollarını sıyırırken Civan elindeki su şişesinden avucunun içine biraz su dökerek dirseğindeki yarayı temizlemeye başladı. Üstünü başını pislik götürürken bu teklife hayır diyemezdi. Adamın ona yardım etmesine müsaade etti. Adam ise nazik ve yavaş dokunuşlarla temizlediği yarayı dikkatlice tentürdiyot uygulamaya başladığında oluşan sessizliği bozmak adına konuştu.
"Kolsuz piç???" dedi gülerek. Kırılgan sandığı kadının ağzından bunu duymak garibine gitse de onu güldürmüştü.
"Yaratıcısın, fazlasıyla." diye ekledi.
"Sağol , teşekkür ederim." diyebildi Leyla ama daha sonra neye teşekkür ettiğini fark ederek panikledi.
"Yani şey, yanlış anlama, ona teşekkür etmedim. Öyle ağzı bozuk biri değilim, normalde çok küfür etmem zaten. Ben onu sinirden şey ettim, çıkıverdi öyle işte ya." diye toparlamaya çalıştı.
"Kime edersen et, bana hava hoş." dedi yaranın üstünü kapatırken.
"Hem haketmediler mi? Hakettiler bence, ya sence?" dedi Leyla. Civan ise tebessüm etmeyi bırakıp bu haline kahkaha atacak kıvama gelmişti ama kendini tutuyordu.
"Haketmediler demedim zaten. En çok onlar haketti." dedi kadının kolunu iyice temizlerken. Daha sonra gözü eline takıldı, yere düşürülmüş olmalıydı Leyla, aksi takdirde ellerinin bu denli soyulması başka nasıl olacaktı ki?
"Acıyor mu, avucunun içi bayağı derin soyulmuş gibi sanki."
"Acımıyor."
"Hiç mi?
"Hiç."
"Emin misin?
"Eminim, neden?" dedi Leyla.
"Bardağın kenarı eline gelmesin diye kırk takla attırdın da bardağı, o yüzden sordum." dedi Civan.
Bu adam mı biraz fazla dikkatliydi yoksa Leyla mı fazla dikkatsizdi bilemiyordu. Yalan söylemiş, yakalanmıştı. Bu kadar detaya takılacağını düşünmemişti karşısındaki adamın. İyi birine benzemesi onu bir nebze de olsa rahatlatıyordu ama yine de fazla yük olduğunu düşünerek bu yardımını geri çevirmeyi planladı.
"Eline de bakmak lazım, uzat elini istersen..." dedi Leyla'nın dağınık ve kalemli topuzuna bakarken. Uzun koyu kumral saçları ufak ufak yüzüne dökülürken uzun kıvrık kirpiklerle bir olan yeşil gözlere baktı Civan. Ağlamaktan kıpkırmızı olmuşlardı ama yeşil hareler hala korkusuzca bakıyordu.
Kafasıyla onayladı Leyla, daha sonra yarasına bakması için ona elini uzatacağı sırada çalan bir telefon sesi yükseldi aralarında. Çalan telefon Civan'a aitti. Bu saatte aranıyorsa ne denileceğini de biliyordu.
"Alo."
"Toplandı mı herkes?
"Tamamdır komutanım, 20 dakikaya oradayım." diyerek telefonu kapattı ve ayağa kalktı.
"Gitmem lazım." dedi yeşil yeşil ona bakan gözlerin sahibiyle muhattap olurken. Aklı kalır mıydı burada bilemiyordu, kalırsa askeriyeden birilerini gönderirim, bakarlar icabına diye düşündü. Telefonunu cebine koyup kadına yeniden baktı.
"Bir sorun olursa, son aramalardaki numarayı ara. Kenan usta, korkma iyi adamdır. Pembe teyzeyle hemen gelirler. Başka bir sıkıntın olursa da onları ara. Çekinmezler yardım ederler, sende çekinme. Kendine de dikkat et, sardık yaranı ama sen yine de değiştir sürekli. Ne olur ne olmaz, neyse. Hadi, Allah'a emanet." diyerek arkasını döndü. Görev çağırıyordu, zaten iyice canı sıkılmıştı Civan'ın. Göreve gitmek ona terapi gibi gelecekti. Hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı Civan, kadının yanından. Onun için bayram gibi bir şeydi göreve gitmek, adam akıllı nefes alabildiği, tek yer dağlardı. Şimdilik.
"Adın ne?"dedi arkadan gelen kadının sesi. Kendini duyurmak için biraz fazla bağırmış, sesi yankılanmıştı.
Adımları durdu Civan'ın, son bir kez bakmak için kadının, Leyla'nın olduğu tarafa baktı. Yeşil gözler ona merakla bakıyor, sorunun cevabını arıyordu.
"Civan, adım Civan." diyerek Leyla'ya bir baş selamı verip kapıyı açarak binadan çıktı.