2. Bölüm ile geldim bu gecelik 2 bölüm atacağım yarın 3. Bölümde gelecek inşallah ben bile heyecanlandım valla çok güzel oluyor sadece ben arada unutup aynı sahneyi yazarsam beni uyarın lütfen 😞😞
⸻
BİRKAÇ AY SONRA
Şilan artık bu hanın kadınıydı. Avludan geçerken taşların üstünde yankılanan adımlar ona ait, kapılardan süzülen bakışlar ona dönüktü. Sabahları tandırın dumanı yükselirken hizmetçiler ondan talimat bekler, akşamları sofraya en son o otururdu. Üzerinde yeni gelin olmanın ışıltısı hâlâ vardı ama o ışıltının altında, hanın duvarlarına sinmiş eski bir ağırlık geziniyordu: fısıltı.
Fısıltı, kapı aralıklarında başlar, merdiven başlarında kesilirdi. Şilan yaklaştığında sesler susar, uzaklaştığında yeniden ince bir uğultu gibi yükselirdi. Ne söylendiğini duymasa da, kendisiyle ilgili olduğunu bilmek için duymasına gerek yoktu.
O sabah hava ayazdı. Avlunun ortasındaki dut ağacının dalları çıplaktı, rüzgâr kuru yaprakları sürükleyip taşlara çarpıyordu. Şilan, başındaki yazmayı düzelterek su testilerini kontrol ediyordu ki arkasından tok, sabırsız bir ses duyuldu.
“Şilan, gel hele.”
Ses Hêlîn Ana’nındı. Avlunun gölgeli tarafında, yüksek sedirin yanında durmuştu. Elindeki tespih ağır ağır dönüyordu; her tanede sanki bir karar daha sertleşiyordu.
Şilan hemen yanına gitti, başını hafif eğdi.
“Buyur ana.”
Hêlîn Ana bir süre konuşmadı. Önce avluya baktı, sonra Şilan'ın yüzüne. O bakış, tartan ve eksik arayan bir bakıştı.
“Şilan,” dedi, sesi düz ama keskin, “sen bu evin gelinisin. Bu hanın kapısından içeri giren herkes seni öyle bilir.”
Şilan başını kaldırdı. İçine bir sıkıntı çöktü; bu cümlenin devamının hayır getirmeyeceğini hissetmişti.
“Ne demek istiyorsun ana?”
Hêlîn Ana tespihi biraz daha sert çekti, tanecikler birbirine çarpıp kuru bir ses çıkardı.
“Bu ev büyük ev. Büyük evin yükü de büyüktür.”
Şilan cevap vermedi. Sadece bekledi.
“Malikağa’nın soyu devam etmeli,” diye devam etti kadın. “Bu hanın kapısı kilitlenmez, ocağı sönmez. Erkek evlat gerekir.”
Şilan’ın boğazı bir anda kurudu. Dudaklarını araladı ama kelimeler gelmedi.
“Ben—”
“Bu senin suçun değil,” dedi Hêlîn Ana, sözünü keserek. “Doktorlar konuştu. Zaman geçiyor dediler. Biz de bekledik. Sabrettik.”
Şilan’ın gözleri istemsizce yere kaydı. Taşların arasındaki ince çatlaklara baktı; sanki o çatlaklar biraz daha büyürse içine düşecekmiş gibi.
“Daha çok erken değil mi ana?” diye fısıldadı.
Hêlîn Ana’nın yüzünde yumuşama olmadı.
“Töre erken geç bilmez.”
Avludan bir rüzgâr geçti, Şilan’ın eteğini hafifçe savurdu. Kadın bir an durdu, sonra dudaklarından tek kelime ağır ağır döküldü:
“Kuma.”
Kelime, boş avluda yankılanır gibi oldu.Şilan’ın kulaklarında uzun süre asılı kaldı.
Şilan nefes almayı unuttuğunu fark etti. Göğsü sıkıştı.
“Kimi…?” diyebildi güçlükle.
Hêlîn Ana bakışlarını kaçırmadı.
“Akrabadan. Soyu belli, huyu belli. Yabancı kapıdan kız alınmaz.”
Şilan’ın parmakları birbirine kenetlendi.
“Malikağa… biliyor mu?”
“Bilmez olur mu?” dedi Hêlîn Ana. “Bu evde hiçbir şey ağadan gizli olmaz.”
Uzakta bir kapı gıcırdadı. İki hizmetçi başlarını eğerek hızla içeri süzüldü. Avludaki hava daha da ağırlaştı.
Şilan bir an gözlerini kapadı. İçinde bir şey kırıldı ama sesi çıkmadı.
“Ben ne yapacağım ana?”
Hêlîn Ana tespihi durdurdu, ilk kez biraz daha yumuşak ama hâlâ mesafeli bir tonla konuştu.
“Sen bu evin ilk gelinisin. Yerini kimse alamaz. Ama büyük evde yer geniştir.”
Şilan’ın dudaklarında ince, zoraki bir tebessüm belirdi; gözlerine ulaşmadı.
“Geniş olan yer mi, yoksa sabır mı?”
Hêlîn Ana bu soruya cevap vermedi. Sadece tespihi yeniden çevirmeye başladı.
Avluda yine o ince fısıltı dolaşmaya başladı.
Şilan başını eğip geri çekildi. Adımlarını yavaş attı; sanki her adımda hanın taşları biraz daha ağırlaşıyordu. Kapı eşiğini geçerken arkasından gelen tespih sesini duydu—tak, tak, tak—sanki verilen karar çoktan mühürlenmişti.
Şilan odasına çekildiğinde kapıyı arkasından sertçe kapattı. Odanın içinde ağır bir koku vardı; tütsü, sabun ve yeni alınmış kumaşların kokusu birbirine karışmıştı. Yatağın üzerindeki gecelik takımı gözüne çarptı, işlemeleri ışıkta parlıyordu. Bir an durdu, sonra dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi.
“Bu evde her şey fazla,” diye mırıldandı. “Sevgi bile.”
Pencereye yürüdü. Avluya baktı. Hizmetçiler hâlâ fısıldaşıyordu; göz göze geldiklerinde hemen dağılıyorlardı. Şilan’ın içini bir öfke kapladı ama bu öfke dışarı vurulmadı, içine gömüldü.
Bir süre sonra kapı çalındı.
“Gir.”
Kapı açıldı. Malikağa içeri girdi. Üzerindeki siyah takım hâlâ kusursuzdu ama yüzünde yorgunluk vardı. Gözleri önce Şilan’a, sonra odanın içine gezindi. Yerde yan yana duran, uçları kıvrılmış iki seccadeyi fark etti. Ardından yatağın üzerindeki gecelik takımına takıldı bakışları. Hala öylece duruyorlardı. Bir an duraksadı; bakışlarını kaçırdı.
Şilan bunu fark etti ve hafifçe güldü.
“Ne oldu ağa?” dedi. “Bu oda da mı ağır geldi?”
Malikağa boğazını temizledi.
“Anam seni çağırmış.”
“Çağırdı,” dedi Şilan. “Ve söylediğini de söyledi.”
Malikağa’nın kaşları çatıldı.
“Daha erken.”
“Bana göre de,” dedi Şilan ama sesi tuhaftı, ne kırgın ne yumuşak. “Ama bu evde ‘erken’ diye bir şey yok anladığım kadarıyla.”
Malikağa sustu. Odanın içindeki sessizlik seccadelerin üstüne çökmüş gibiydi.
“Ben seninle evlendim,” dedi sonunda. “Bu evin gelini sensin.”
Şilan başını yana eğdi.
“Şimdilik.”
Malikağa bir an ona sertçe baktı.
“Dilini tut Şilan.”
“Gerçekten mi?” dedi Şilan, sesi hafif alaycıydı. “Bu han gerçekleri sevmiyor mu?”
Malikağa yatağın kenarına oturdu, ellerini dizlerine koydu. Gözleri yerdeydi.
“Bu konu kapanacak. Şimdilik.”
Şilan yatağa yaklaştı. Gecelik takımını eline aldı, parmaklarının arasında gezdirdi.
“Benim için kapanmaz,” dedi. “Ama senin için fark etmez. Sen zaten ağasın.”
Malikağa başını kaldırdı.
“Ne demek istiyorsun?”
Şilan ona yaklaştı. Gözleri parlaktı ama sıcak değildi.
“Ben bu evde gelinim, sende ağasın ama gönlün burada değil,bende değil. ” dedi. “Sen bunu biliyorsun.”
Malikağa bir şey söyleyecek gibi oldu, vazgeçti. Ayağa kalktı.
“Dinlen,” dedi kısa bir sesle. “Bu gece uzun.”
Kapıya yöneldi. Tam çıkarken Şilan arkasından seslendi:
“Bir gün bu han birini gerçekten sevecek,” dedi. “Ama o ben olmayacağım.”
Malikağa durdu. Cevap vermedi. Kapıyı kapattı.
Şilan odada yalnız kaldı. Gülümsedi ama bu gülümsemede sevinç yoktu. Yatağın ucuna oturdu, seccadelere baktı. Kocası ona hala dokunmamıştı. Şilan bıkmadan hergün o seccadeleri yere sererdi uçlarını kıvırır ve Bir şey olmasını beklerdi. Hergün farklı gecelik giyerdi ama malikağa yatmaya karısının yanına bile nadir gelirdi.
“Gelsin bakalım,” diye fısıldadı. “Rojdanax.”
GECE YARISI
⸻
Hareketleri sakin ve kendinden emindi; ne acele vardı ne de çekingenlik. Yazma omzuna düştüğünde Şilan derin bir nefes aldı, sanki bütün gün taşıdığı ağırlığı o nefesle indiriyordu.
Malikağa hâlâ pencerenin yanında ayaktaydı. Hanın titrek ışığı yüzünün bir yanını aydınlatıyor, diğer tarafını gölgede bırakıyordu. Şilan’a bakmadı ama onun her hareketini fark ettiği belliydi.
“Bu kadar sessizlik,” dedi Şilan, sesi odanın ortasında yavaşça yayıldı, “insanı yorar.”
Malikağa başını hafifçe çevirdi.
“Yorgunluk geçer.”
“Bazı şeyler geçmez,” diye karşılık verdi Şilan.
Malikağa birkaç adım atıp yatağın diğer ucuna tekrar oturdu. Aralarındaki mesafe yine korunmuştu; sanki görünmeyen bir sınır çizilmişti.
“Bu evde,” dedi, “herkes zamanla yerini bulur.”
Şilan bakışlarını ona sabitledi.
“Ben yerimi biliyorum zaten.”
“Öyle mi?”
“Bu hanın geliniyim,” dedi Şilan, sesi gururluydu. “Ama gönlün sahibi değilim.”
Malikağa’nın çenesi hafifçe gerildi. Gözlerini kaçırdı.
“Gönül… her zaman söz dinlemez.”
“Zaten dinlese,” dedi Şilan, “bu ev bu kadar sessiz olmazdı.”
Kandilin fitili yine cızırdadı. Odanın içindeki ışık biraz daha kısıldı. Şilan yavaşça yatağın kenarına uzandı, sırtını yastığa yasladı ama Malikağa’ya yaklaşmadı.
“Ben korkmuyorum,” dedi. “Sadece… boş yere umut etmiyorum.”
Malikağa ellerini dizlerinde birleştirdi.
“Umut etmiyorsan, üzülmezsin.”
“Yanılıyorsun,” dedi Şilan. “İnsan umut etmese de üzülür.”
Bir süre konuşmadılar. Dışarıdan rüzgârın sesi geldi; avludaki zincirli kapı hafifçe tıkırdadı.
Malikağa derin bir nefes aldı, sonra yavaşça ayağa kalktı. Kandile yaklaşıp fitili biraz düzeltti. Işık yeniden güçlendi ama odadaki soğukluk değişmedi.
“Dinlen,” dedi kısa bir sesle.
Şilan başını yana çevirdi, gözleri yarı kapalıydı ama uyumuyordu.
“Sen de.”
Malikağa yatağın öbür ucuna oturdu. Aralarında hâlâ o mesafe vardı; ne bir el uzandı ne de sessizliği bozan başka bir söz geldi.
Gece ilerledi.
Aynı odada, aynı yatağın iki ucunda oturan iki insan vardı. Resmî bir evliliğin içinde, birbirine yabancı iki gölge gibi.
Ve hanın duvarları, bu sessizliği uzun süre saklayacak gibiydi.
Arkadaşlar bu bölümler biraz daha böyle edebi ve sıkıcı geliyor olabilir ama ilerleyen bölümlerde kuma mız rojdanax gelince aralarındaki kapışma artacak ve daha heyecanlı olacak beklemede kalın...