İçeriğe geç

Gönül Gözü

Bölüm 3 · 9 dk okuma

Gönül Gözü

Bölüm 3

Bölüm 3

Keyifli okumalar. Umarım beğenirsiniz

⸻

GEÇMİŞ

Yıllar önce…

Hanın biraz aşağısında, toprak bir saha vardı. Aslında saha demek bile fazla iddialıydı; iki taş üst üste konulmuş, kaleyi temsil eden küçük bir alan sadece. Ama çocuklar için dünyanın en büyük stadyumuydu.

Güneş tepede yakıyordu. Toz kalkıyor, her koşuda ayak bileklerine yapışıyordu.

Rojdanax örgülü saçları savrula savrula topun peşinden koşuyordu. Ayağındaki eski ayakkabının bağı çözülmüştü ama umursamıyordu bile.

“Pas ver! Pas ver!” diye bağırdı kuzeni.

Rojdanax topu ayağının ucuyla dürttü, sonra bir anda yön değiştirdi. Gülüyordu. O kadar içten gülüyordu ki sesi bütün boş araziye yayılıyordu.

Top ayağından biraz fazla açıldı ve yuvarlanarak sahanın dışına çıktı.

Tam o sırada arkasından annesinin sesi geldi.

“Rojdanax!”

Rojdanax başını çevirip baktı.

“Ne var anne!”

Annesi yolun kenarında durmuştu. Yanında bir çocuk vardı.

Üstü başı temizdi ama yeni değildi. Elinde eski, hafif sökülmüş bir top tutuyordu. Ayaklarını birbirine yakın koymuş, sanki orada durmaktan bile çekiniyordu.

Annesi hafifçe gülümseyerek seslendi:

“Bak kim gelmiş.”

Rojdanax gözlerini kısıp çocuğa baktı.

Küçük Malikağa.

O zamanlar henüz “ağa” değildi tabii. Sadece sessiz, içine kapanık bir çocuktu.

Elindeki topu sıkı sıkı tutuyordu.

Rojdanax kaşlarını çattı.

“Anne ya… şimdi olmaz.”

Annesi yumuşak bir sesle konuştu.

“O da oynasın sizinle.”

Kuzenlerden biri hemen atladı.

“Yok, istemeyiz.”

Diğeri de başını salladı.

“Bizim takım dolu zaten.”

Rojdanax omuz silkti.

“Bizim oyun kız oyunu.”

Bu cümleyi söylerken Malikağa’ya bakmadı bile. Sanki o orada yokmuş gibi davranıyordu.

Malikağa hiçbir şey demedi.

Sadece başını biraz daha eğdi.

Elindeki topun kenarındaki söküğü parmağıyla yokladı.

Annesi tekrar denedi.

“Hadi kızım, iki dakika oynasın sizinle.”

Rojdanax bu kez sabırsızlandı.

“Anne oyunun ortasındayız ya!”

Sonra arkasını döndü, koşarak topun peşinden gitti.

Kuzenleri de hemen oyuna devam etti.

“Ver ver!”

“Şut çek!”

Top yeniden hareketlendi.

Kahkahalar tekrar yükseldi.

Ama sahanın kenarında, tozun içinde tek başına duran bir çocuk vardı.

Malikağa.

Bir süre onları izledi.

Hiçbir şey söylemeden.

Hiç itiraz etmeden.

Elindeki topu yere bıraktı, ayağıyla hafifçe dürttü. Top birkaç adım ilerledi, sonra durdu.

Onların oyununa hiç katılamadı.

Annesi bir an oğluna baktı, sonra çocukların neşesine. Arada kaldı ama zorlamadı.

Malikağa yavaşça geri döndü.

Giderken bir kez daha arkaya baktı.

Rojdanax o sırada kahkaha atarak koşuyordu.

Hiç fark etmedi bile.

Ama bazı anlar vardır…

Çocukken yaşanır.

Ve insan büyüdüğünde bile içinden çıkmaz.

O gün Malikağa oyuna alınmadı.

Yıllar sonra, o anın hatırası hâlâ yerinde duracaktı.

BİR YIL SONRA

Han o sabah erken uyandı. Avluda alışılmadık bir hareketlilik vardı. Hizmetçiler daha güneş tam doğmadan taşları süpürmüş, kapının önüne su serpmişti. Hêlîn Ana sedirin üstünde oturuyor, tespihini her zamankinden hızlı çeviriyordu. Her tanenin sesi, bugün olacakların ağırlığını ölçer gibiydi.

Şilan üst kattaki pencereden avluya baktı. Üzerinde koyu renk, ağır bir elbise vardı. Yüzünde her zamanki soğuk ifade. Bugün ne olacağını biliyordu. Bir yıldır duyduğu fısıltılar artık saklanmıyordu.

Kapının dışında motor sesi kesildi. Ardından ağır ahşap kapı iki yana açıldı.

İçeri önce yaşlı bir adam girdi, arkasından iki kadın. En sonda ise uzun şallı, başı örtülü genç bir kız durdu. Adımlarını yavaş attı. Eşiği geçerken bir an durdu; hanın içindeki taşlara baktı.

Rojdanax’tı.

Yüzü sakindi ama gözlerinde çekingen bir dikkat vardı. Etrafı incelerken ne meraklı ne de korkak görünüyordu; sadece her şeyi aklına yazıyordu.

Hêlîn Ana ayağa kalktı.

“Hoş geldiniz.”

Yaşlı adam başını eğdi.

“Selam getirdik.”

Avluda birkaç hizmetçi daha toplandı. Fısıltılar yeniden başladı ama bu kez herkes açıkça bakıyordu.

Şilan yukarıdan izlemeye devam etti. Parmakları pencere kenarına bastı, tırnakları beyazladı. Yüzündeki ifade değişmedi.

Merdiven başında ayak sesleri duyuldu.

Malikağa avluya indi.

Üzerinde siyah takım vardı. Adımları ağır ama kararlıydı. Gözleri önce annesine, sonra gelenlere kaydı. En son Rojdanax’a takıldı.

Rojdanax da başını kaldırdı.

Bir an.

Hiç kimse konuşmadı.

O bakışta yıllar önceki tozlu saha, güneş, çocuk kahkahası saklıydı.

Malikağa’nın kaşları çok hafif gerildi. Sanki tanımakla emin olamamak arasında kaldı.

Rojdanax gözlerini kaçırmadı.

Hêlîn Ana sessizliği bozdu.

“Malikağa.”

Malikağa bir adım daha yaklaştı.

“Biliyorum.”

Rojdanax’ın yanında duran kadın hafifçe onu öne itti.

“Selam ver kızım.”

Rojdanax başını eğdi.

“Selam.”

Sesi yumuşaktı ama titrek değildi.

Malikağa birkaç saniye cevap vermedi. Gözleri hâlâ onun yüzündeydi.

“Selam.”

Avluda rüzgâr esti, dut ağacının kuru dalları hışırdadı.

Hêlîn Ana söz aldı.

“Verilen söz bugün tutuluyor.”

Malikağa başını çok az salladı.

“Öyle.”

Şilan yukarıdan aşağı baktı. Dudaklarında ince bir çizgi oluştu.

Rojdanax ellerini önünde birleştirmişti. Şalının ucu omzundan kaydı, tekrar düzeltti.

Malikağa bir adım daha attı.

Gözleri bir an Rojdanax’ın ayakkabılarına kaydı. Tozlanmıştı.

Bir anlık görüntü zihninde bir kapı açtı.

Toprak saha.

Sökük top.

Kahkaha.

“Bizim takım dolu.”

Malikağa’nın çenesi gerildi.

Rojdanax onun bakışındaki değişimi fark etti ama anlam veremedi.

“Uzun yol geldiniz,” dedi Malikağa.

Rojdanax kısa cevap verdi.

“Evet.”

Araya yaşlı adam girdi.

“Emanetimizi getirdik.”

Hêlîn Ana memnun bir ifadeyle başını salladı.

“Emanet bizde.”

Şilan merdivenlerden inmeye başladı. Adımları ölçülüydü. Avluya indiğinde herkes ona baktı.

Rojdanax göz ucuyla Tireva’yı süzdü.

Tireva başını dik tuttu.

“Hoş geldin,” dedi.

Sesi nazikti ama sıcak değildi.

Rojdanax başını eğdi.

“Sağ ol.”

Aralarında ince, görünmeyen bir gerilim kuruldu.

Malikağa bu ikisinin arasına bakarken tekrar Rojdanax’a döndü.

Gözleri bu kez daha sertti.

“Beni hatırlıyor musun?” diye sordu.

Rojdanax kaşlarını hafifçe çattı.

“Çocukken… görmüş olabilirim.”

Malikağa dudaklarının kenarında çok kısa bir tebessüm belirdi. Tebessüm değildi aslında; daha çok eski bir hesabın kapağını açmak gibiydi.

“Top oynardınız.”

Rojdanax’ın bakışı bir an değişti. Hafızasında bir görüntü kıpırdadı.

“Belki…”

Malikağa bir adım daha yaklaştı.

“Annen beni oyuna katmak istemişti.”

Avludaki herkes sustu.

Rojdanax şimdi tamamen hatırlamıştı. Gözleri büyümedi, sadece derinleşti.

“Çocuktuk.”

Malikağa başını hafif yana eğdi.

“Evet.”

Kısa bir sessizlik.

Sonra sesi biraz daha alçaldı ama herkes duydu.

“O zaman beni oyuna almadın.”

Rojdanax cevap vermedi.

Malikağa sözünü bitirdi.

“Şimdi ben seni bu hana… karım olarak alıyorum.”

Rüzgâr bir anda kesilmiş gibi oldu.

Hizmetçiler nefesini tuttu.

Şilan’nın parmakları yumruk oldu.

Rojdanax gözlerini Malikağa’nın gözlerinden ayırmadı.

“Bu bir hesap mı?” diye sordu sakin bir sesle.

Malikağa birkaç saniye sustu.

“Bu,” dedi, “verilmiş söz.”

Rojdanax başını hafifçe eğdi.

“Kabulüm.”

Hêlîn Ana derin bir nefes aldı; sanki uzun zamandır beklediği düğüm çözülmüştü.

“Haydi,” dedi. “İçeri geçelim.”

Malikağa geri çekildi, Rojdanax’ın geçmesi için yol verdi.

Rojdanax eşiği adımlarken hanın taşlarına tekrar baktı.

Şilan tam karşılarında duruyordu.

İkisi ilk kez gerçekten göz göze geldi.

Bu bakışta ne selam vardı ne düşmanlık.

Sadece yaklaşan fırtınanın sessizliği.

Han kapısı yavaşça kapandı.

Ve o anda, bu evde hiçbir şeyin eskisi gibi kalmayacağı belli oldu.

Han kapısından içeri girildiğinde Rojdanax adımlarını yavaşlattı. İçerisi beklediğinden daha serindi. Taş duvarların arasındaki hava ağırdı.

Şilan önden yürüyordu. Başını hiç çevirmedi.

Malikağa arkada kaldı. Gözleri bir an Rojdanax’ın sırtına takıldı.

Rojdanax durdu.

“Benim kalacağım yer neresi?” diye sordu.

Sesi sakindi ama içinde ince bir gerginlik vardı.

Hêlîn Ana cevap verdi.

“Bu ev artık senin de evin.”

Rojdanax başını hafifçe salladı.

“Ev olmakla… ait olmak aynı şey değil.”

Malikağa ilk kez doğrudan konuştu.

“Zamanla alışırsın.”

Rojdanax ona baktı.

“Alışmak istemezsem?”

Kısa bir sessizlik oldu.

Şilan bu kez arkasını döndü.

“Bu han istemeyeni de alıştırır,” dedi.

Rojdanax’ın bakışı sertleşmedi. Sadece daha dik durdu.

“Ben kolay alışanlardan değilim.”

CGece hanın üstüne ağır ağır çökmüştü. Avludaki fenerlerin ışığı taş zemine soluk sarı lekeler bırakıyor, rüzgâr arada bir kapı halkasını hafifçe sallıyordu. Gün boyu süren hareketlilik yerini sessizliğe bırakmıştı.

Koridorlarda adım sesi yoktu.

Sadece uzaktan gelen bir köpeğin havlaması duyuluyordu.

Rojdanax kendisine gösterilen küçük odaya girmişti ama içeride fazla duramamıştı. Duvarlar ona dar gelmişti. İçeriye sinmiş yabancı koku boğazını sıkmıştı.

Kapıyı sessizce açıp avluya çıktı.

Başındaki uzun şalı omuzlarına daha sık sardı. Gecenin serinliği tenine değdi.

Dut ağacının altına doğru yürüdü.

Orada, avlunun kenarında, taş basamağa oturdu.

Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.

Derin bir nefes aldı.

Bu han artık onun kalacağı yerdi.

Ama henüz hiçbir şey tanıdık değildi.

Ay ışığı avluya vuruyordu. Taşların rengi soluk griye dönmüştü.

Rojdanax başını kaldırıp gökyüzüne baktı.

Uzun süre öylece oturdu.

Sessiz.

Kımıldamadan.

Arkasından bir ayak sesi geldi.

Ağır.

Düzenli.

Rojdanax başını çevirmedi.

Adım sesleri yaklaştı ve durdu.

Malikağa birkaç adım gerisinde durmuştu.

Bir süre konuşmadı.

Sadece onu izledi.

Rojdanax varlığını fark etmişti ama dönmedi.

Sonunda Malikağa konuştu.

“Uyumadın.”

Rojdanax gözlerini gökyüzünden indirmeden cevap verdi.

“Uyuyamadım.”

Malikağa biraz daha yaklaştı.

“Yol yorgunluğu vardır.”

“Yorgunluk geçer,” dedi Rojdanax. “İnsan kendini ait hissetmeyince uyku gelmiyor.”

Malikağa bu cümleye hemen karşılık vermedi.

Onun yanında, birkaç adım uzağa, taş basamağa oturdu.

Aralarında mesafe bıraktı.

Rojdanax hâlâ ona bakmıyordu.

“Burası artık senin yerin,” dedi Malikağa.

Rojdanax başını yavaşça çevirdi.

“Ben burayı seçmedim.”

Ses tonu sert değildi.

Ama netti.

Malikağa gözlerini ondan kaçırmadı.

“Verilmiş söz vardı.”

“Ben o söz verilmeden önce doğmuş biriyim,” dedi Rojdanax. “Bana soran olmadı.”

Avludan hafif bir rüzgâr geçti.

Şalının ucu sallandı.

Malikağa bunu izledi.

“Kaçmayı düşündün mü?” diye sordu.

Rojdanax çok kısa bir süre sustu.

“Düşünmekle yapmak aynı şey değil.”

“Yine de,” dedi Malikağa, “gidebilirdin.”

Rojdanax bu kez doğrudan gözlerinin içine baktı.

“Gidersem arkamdan kim zarar görür, biliyorum.”

Sessizlik.

Malikağa bakışlarını indirdi.

Taş zemine baktı.

“Zorla getirilmiş gibi konuşuyorsun.”

“Zorla getirilmiş gibi hissettiğim için,” dedi Rojdanax.

Malikağa derin bir nefes aldı.

“Bu evde kimse sana el kaldırmaz.”

“İnsan sadece el kalkınca incinmez,” diye karşılık verdi Rojdanax.

Sesi hâlâ sakindi.

Ama içinde bastırılmış bir ağırlık vardı.

Bir süre ikisi de konuşmadı.

Gece daha da sessizleşti.

Dut ağacından bir kuru yaprak kopup yere düştü.

Malikağa yavaşça konuştu.

“Beni hatırladın mı?”

Rojdanax gözlerini kısarak baktı.

“Top sahası.”

Malikağa başını çok hafif salladı.

“Evet.”

Rojdanax dudaklarını birbirine bastı.

“Çocuktuk.”

“Yine de,” dedi Malikağa, “insan bazı şeyleri unutmaz.”

Rojdanax omuzlarını dikleştirdi.

“Ben kimseyi bilerek dışlamadım.”

“Beni oyuna almadın.”

“Bir çocuktum,” dedi Rojdanax. “Herkes gibi.”

Malikağa birkaç saniye sustu.

“Şimdi de aynı mısın?”

Rojdanax başını yana eğdi.

“Ne demek istiyorsun?”

“Şimdi de beni hayatına almak istemiyor musun?”

Rojdanax’ın bakışı sertleşmedi.

Sadece daha ciddi oldu.

“Bu benim hayatım mı?”

Soru havada asılı kaldı.

Malikağa cevap veremedi.

Rojdanax devam etti.

“Ben buraya gelmeyi seçmedim.”

Sonra çok yavaş bir cümle ekledi.

“Ama geldim.”

Malikağa ilk kez onun sesindeki yorgunluğu fark etti.

“Niye kabul ettin?” diye sordu.

Rojdanax kısa bir nefes verdi.

“Ailem.”

Başka bir şey söylemedi.

Bu tek kelime yetti.

Malikağa başını hafifçe eğdi.

Gece soğumaya başlamıştı.

“Üşürsün,” dedi.

Rojdanax şalını biraz daha sardı.

“Alışığım.”

Yine sessizlik.

Bu kez daha uzun.

İki yabancı, aynı avluda, aynı geceyi paylaşıyordu.

Ama aralarında garip bir sakinlik vardı.

Malikağa yavaşça ayağa kalktı.

“Odana dön.”

Rojdanax başını kaldırdı.

“Emir mi?”

Malikağa bir an durdu.

“İstek.”

Rojdanax birkaç saniye ona baktı.

Sonra ayağa kalktı.

Yanından geçerken durmadı.

Ama adımları sert de değildi.

Kapıya doğru yürüdü.

Eşiğe gelince bir an durdu.

Geri dönmeden konuştu.

“Çocukken oyuna almadım diye… bunu bir ceza gibi tutuyorsan…”

Malikağa cevap vermedi.

Rojdanax cümleyi tamamladı.

“Ben artık çocuk değilim.”

Kapı açıldı.

Sessizce kapandı.

Malikağa avluda tek başına kaldı.

Dut ağacının altındaki taş basamağa baktı.

Az önce oturduğu yerde hâlâ onun sıcaklığını hissediyor gibiydi.

Ve ilk kez, bu evde başlayan şeyin sadece bir sözden ibaret olmadığını düşündü

Arkadaşlar tireva denen karakterimizi adı şilan olarak değişmiştir

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.