Şehrazat dünya güzeli değildi. Lakin Menderes'in dünyasının en güzeli olmaya adaydı. Şoför koltuğunun yanındaki yolcu koltuğuna oturmuş dalgın bir halde yolu seyrederken, Menderes'e dünyanın en güzel manzarasıymış gibi görünüyordu. Çok değil diye düşündü Menderes. Birkaç güne kalmadan ona aşık olması işten bile değildi.
Şehrazat ise bu düşünceden bihaberdi. Yüreği hem buradan ayrıldığı için kederli hemde bir o kadar huzur doluydu.
Şehrazat, birbirine tezat olan bu iki duyguyu aynı anda nasıl olup da hissedebildiğini çözemiyordu. Zaten aklı tek bir düşüncenin üzerinde durabilecek kadar dingin de değildi. Aksine bir düşünceden bir başka düşünceye uçuşup duruyordu. Ama en çok Menderes'in varlığı düşüyordu zihnine. Geleceklerinin ne olacağını merak ediyordu. Onunla mutlu olabilecek miydi? Dahası ölüm döşeğindeki annesinin son nefesinde dahi babasının adını sayıklamayı bırakamayışı gibi onlarda birbirlerine sevgi duyabilecekler miydi?
Şehrazat düşüncelerinin arasında boğuşurken, araba yavaş bir fren ile durdu. Ancak o an Şehrazat'ın boş bakışları çevresinde olup bitenleri anlamaya başlamıştı.
Mezarlıktalardı. Anne ve babasının kabrinin bulunduğu mezarlığın girişindeki taş yolda durmuşlardı. Bakışlarını boyası dökülmüş paslı kapıdan, Menderes'in gözlerine çevirdi. Bu adamın hiçbir şey söylememiş olmasına rağmen kendisini bu kadar kolay ve doğru anlıyor olması Şehrazat'ı her seferinde şaşırtıyordu. Sanıyordu ki bu şaşkınlığı uzunca bir süre de devam edecekti. Ve içindeki minnet günden güne artacaktı.
Gözleri hafif buğulandığı sırada, Menderes'in kendisine hitaben yaptığı baş işareti ile arabadan indi. Çok geçmeden Menderes'de yanına gelmiş, gözleri Şehrazat'ın üstünde dolaşırken elini ceketinin sol iç cebine sokup kırmızı bir yazmayı gözler önüne sermişti. Alması için Şehrazat'a uzattığında ise hafif bir tebessüm ile karşılık bulmuştu.
Daha fazlasını görmek isterdi Menderes. Şehrazat'ın gözlerinde akmak için parıldayan yaşlar olmadan güldüğü günleri görmeyi iple çekiyordu. Ama bugün için bu ufak tebessümün yeterli olduğunu düşündü.
Şehrazat ise bu adama karşı gittikçe büyüyen duygular hissetmekteydi. Şüphe ile yaklaştığı adam her yaptığı hareket ve sarf ettiği sözcük ile milim milim güvenini kazanıyordu. Bunun bir sonunun olup olmadığını düşünüyordu Şehrazat. Günün birinde Mahir abisi gibi Menderes de kendisini hayal kırıklığına uğratacak mıydı?
Uğratmamasını umdu. Şehrazat pek kimseden bir şey bekleyen, umud eden biri değildi. Ancak ilk defa Menderes'ten yana bir beklentisi vardı. Onun değişmemesini diliyordu.
Etrafı beyaz çiçek oyalı al yazmayı başına sarıp, Menderes'ten tarafa kısa bir bakış attı. İşte o zaman buruk bir gülüşün oturmuş olduğu dudakları, buna rağmen parıldamaya devam eden gözleri gördü. Aniden irkildi. Yazmanın Menderes için önemli olduğu kanısı düşmüştü zihnine. Acaba vefat etmiş eşine ait olabilir miydi?
Bu düşünce kaşlarının çatılmasına, yüreğinin garip bir acı ile sızlamasına neden olmuştu.
Menderes'e duyduğu şey sevda değildi. Lakin içi tüm ömrünce ilk defa kıskançlığın esiri olmuştu. Bir an saçlarına örttüğü yazmayı söküp atmak istedi. Lakin kendini tuttu. Menderes Şehrazat için önemli olduğunu düşündüğü şeylere karşı özverili davranırken, onun böyle davranması nankörlük olurdu. Üstelik ölmüş birinin hatırasına yapılmış büyük bir saygısızlıktı da bu. Bunu yapamazdı. Ona kızmaya ya da darılmaya hakkı yoktu. Netice de anlaşmalı bir evlilik yapmışlardı. Fakat bu kırılmasına mani olmamıştı.
Bakışlarını Menderes'in üstünden çekip yeşil boyalı demir kapıyı araladığı sırada, arkasında bıraktığı adam düşünceliydi. Bir hata mı yapmıştı? Şehrazat niçin kendisine bakarken kırgın bakışlar atmış, gülüşü solup, aniden boynu bükülmüştü?
Yavaşça omuzları düşmüş kadının arkasından yürüdü. O uzaklaşıp giderken, sol tarafında duran çeşmeye yaklaştı. Kenarda duran beş litrelik boş şişelerden birini musluğun altına koyduğu sırada, bakışları ile Şehrazat'ı takip etmeye devam ediyordu.
Bunu yapmaktaki amacı mezar yerini öğrenmek değildi. Menderes zaten mezarların nerede olduğunu biliyordu. Nişan için geldikleri gün, evvelsi gece gördüğü rüyanın etkisi ile onları ziyaret etmek istemişti. Rüyasında kendisine kızlarını emanet eden bu iki insanın mezarlarını ziyaret etmek, ruhlarına bir Fatiha okumak ve bir kez daha emanetlerine gözü gibi bakacağına dair söz vermek için ailesinden önce yola düşmüştü.
Mezarlarını bulduğunda ise oldukça şaşırmıştı. Koskoca Çulhalar iki mezarı da sadece iki ucuna çakılı tahta parçaları ile bırakmışlardı. Şermin Hanım öleli uzun bir süre olmadığı için mezar yerinin mermer ile çevrilmemiş olmasına şaşırmamıştı. Lakin seneler evvel ölmüş oğullarının mezarının da gelinlerinin mezarıyla aynı akıbeti paylaşıyor olmasına şaşırmıştı. Bir hayli de kızmıştı.
Ölüp gitmiş insanların ardından hâlâ kin güdüyor olmaları şaşırmasına neden olmuştu. Ardından da hemen mezarlığın bekçisi ile görüşüp, kendisine yardım etmesi ricasında bulunmuştu. Bekçi Rıza Bey ilkin şaşırmış ardından da çekimser kalmıştı. Ancak tüm bunların yanında büyükçe bir merak duymuştu. Bu adam kim ki koskoca Çulhaların mezar yerlerini yaptırmak istiyor diye sorgulamaya girişmişti. İşte o sırada da damat adayı olduğunu öğrenmişti.
Altmışına merdiven dayamış Rıza Bey, esasında bu mezarların haline bir hayli üzülürdü. Otuz iki yaşından beri tüm ömrü burada bekçilik yaparak geçmişti. Her mezar ile tek tek ilgilenir, etrafını tertipli tutmaya çalışırdı. Kimisi kimsesiz olan mezarların etrafını taşlarla çevirmiş, silinmiş isimliklerini defalarca kez yenilemişti.
Birçok defa Cevat Çulha'nın başına çakılmış tahta isimliği de yenilemişti. Ve her defasında büyük bir şaşkınlık yaşayıp, Cevat Bey yerine Cemşid Beye gönül koymuştu. Bu yüzden damat bey mezar yerlerini yaptırmak istediğini söylediğinde memnun olmuştu. Hemen tanıdık birkaç kişiyi arayıp hesap çıkartmış, Menderes Beyin en güvendiğiniz kişi hangisi ise işi ona verin diyişi ile iki gün içinde rahmetlilerin mezar yerlerini yaptırıvermişti. Ardından da rahmetlilerin ayak uçlarında durarak hayırlı bir damadınız varmış demiş, peşi sırada Menderes Beyi arayıp son durumdan haberdar olmasını sağlamıştı.
Menderes ise mezarları kına gecesi öncesinde gelip ziyaret etmiş, bununla kalmayıp her iki mezara da kendi elleri ile bizzat çiçek ekmişti. Şehrazat ise anne ve babasına ait yeni yapılmış bu iki mezar yerine bakarken kendini tutamayıp hıçkırığını ortaya koymuştu. Bunun üzerine Menderes olduğu yerde bekleyip, Şehrazat'ın anne ve babası ile yalnız kalmasına izin verdi.
Şehrazat Menderes gibi birinin varlığına şaşırıyordu. Gitmeden son bir kez anne ve babasını görmek isteyeceğini tahmin etmiş olmasının yanı sıra bir de tutup onların mezar yerlerini yaptırmıştı. Bunun bir başkası tarafından yapılmadığına emindi. Zira dedesi izin vermezdi. Seneler evvel amcası kardeşimin mezar yerini yaptıralım dediğinde dedesi öfkelenmiş, sarf ettiği cümleler ise Şehrazat'ın ufak yüreğine taş gibi oturmuştu.
O günden sonra Şehrazat'ın istediği zaman babasının mezarını ziyaret etmesine de yasak gelmişti. Bir bayramlarda bir de ölüm yıldönümünde gelebildiği bu mezarlığı her gördüğünde gözyaşlarına boğulurdu. Babasının kimsesizler gibi toprağın altında yatıyor olması Şehrazat'ı kahrederdi. Annesini toprağa verdiklerinde tek tesellisi onları ayırmamış oldukları olmuştu.
Biliyordu. Dedesi annesinin mezarının yapılmasına da izin vermeyecekti. Fakat artık babası kimsesiz değildi. Belki giderek Şehrazat'ı kimsesiz bırakmışlardı. Fakat yan yanalardı. Ve bu durum Şehrazat bu ilden giderken ona teselli olan tek şeydi.
Şimdiyse bu teselliye bir başkası daha eklenmişti. Artık anne ve babasına hayırlı bir evlat olamadığı, mezarlarının kimsesizlermiş gibi görünmesine engel olamadığı için kendine kızmayacaktı. Rüyasında gördüğü anne ve babasının rızasını almış olan bu adamla güzel bir yuva kuracaktı. Geçmişe bakmayıp, gözlerini sadece ileriye dikecekti. Belki Menderes al yazmasını göğsünde sakladığı ilk eşini sevdiği gibi sevmezdi onu. Lakin Şehrazat kararlıydı. Hem onu hemde kendisi gibi öksüz olan yavrucağı çok sevecekti.
Anne babasının mezarı başında dakikalarca ağladı Şehrazat. Menderes'se tüm bu süre zarfında birkaç adım gerisinde durup hüzünlü gözler ile eşini seyretmişti. Aklında acabalar, kalbinde ise bu acabaların yarattığı sızılar vardı.
Menderes, Şehrazat'ın kendisi ile evlenmiş olduğu için ağlayıp ağlamadığını düşünüyordu. Elbet ağlayışının nedenlerinden birinin yetim ve öksüz oluşu olduğunu, bir diğerinin ise başına gelen kötü olaylardan kaynaklı olduğunu biliyordu. Lakin o kötü olaylardan birisi benimle olan evliliği olabilir mi diye de düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Bu düşünce Menderes'in yüreğini yaktıkça yakıyor, adeta nefesini kesiyordu.
Menderes yeterince sevilmemiş, sevgi görmemiş biriydi. Bu yüzden Şehrazat'ın da yanında olmasından hoşlanmayacağını düşünmekteydi. Fakat Şehrazat'ın yüreğinde bunun aksi mevcuttu. Şehrazat, Menderes'in varlığına şükrediyordu. Ve bunu ona bakan gözleri ile ifade ettiğini düşünmekteydi.
Ediyordu etmesine ama bunu gören gözler bir türlü inanmak istemiyordu. Menderes dışarıdan bakıldığında her ne kadar sarsılmaz ve yıkılmaz görünürse görürsün kırılgan tabiatlı biriydi. Hele de konu sevdiği, değer verdiği kişilerse oldukça hassaslaşıyordu. Üstelik bir de eş olarak istenmemek, erkek olarak tiksinilmek ile karşılaşmıştı. Bu yüzden her ne kadar bunu istiyor olursa olsun Şehrazat'ın kendisini değil sevmek, iyi olarak tanımlanacak herhangi bir duyguyu dahi besleyemeyeceğini düşünmekteydi. Fakat bu Şehrazat'ın gözlerinden akan yaşlara çare olma isteğini de yüreğinden sökemiyordu.
İkisi de karşısındaki kişi tarafından sevilmeyeceğini düşünmekteydi. Ancak çoktan birbirlerinin kalbine sızıvermişlerdi.
Şehrazat başına gelen talihsiz olayın duyulması halinde Menderes'in arkasından söylenecek laflardan korkuyordu. Menderes ise Şehrazat'ın kuzenim gibi sende emanetine göz koymuşsun demesinden...
Oysa Menderes Şehrazat'a göz koymamıştı. Şehrazat'ı gönlüne koymuştu. Gözündeki yaşı silmek, tüm yaralarını sarmak istemişti. Şehrazat'tan yana hiçbir beklentisi yoktu. Yaptıklarını takdir veya teşekkür almak için yapmamıştı ve bundan sonrakileri de bu amaçla yapmayacaktı. Menderes sadece yıllardır rüyasında ağlayışını gördüğü Şehrazat'ın iyi olmasını, mutlu olmasını istiyordu.
Evet Şehrazat o kişiydi. İsteme öncesinde karşılıklı oturup, konuştukları sırada bunu anlamıştı. Karşısında parmakları ile uğraşan Şehrazat'ın ellerine baktığı sırada, elinin sırtında yan yana duran iki siyah beni görmüştü. O dakikadan sonra derin bir soluk almıştı Menderes. Her gece gördüğü rüyalardan kurtulacağını bilmekten dolayı değildi bu rahatlayışı. Rahatlamıştı çünkü yalvarışlarını duyduğu kadını nihayet bulmuştu.
Ancak bir taraftan da hüzünlüydü. Keşke yolları bu şekilde kesişmemiş olsaydı, Şehrazat bu acı olayı tecrübe etmek zorunda kalmamış olsaydı.
Bakışlarını Şehrazat'ın gözlerinden koparıp, yan yana duran iki mezara dikti. Yüzü solmuş, bakışları buğulanmıştı. Menderes erkek adam ağlamaz lafına inanmazdı. Aksine en çok erkek adam diye nitelendirilen kişinin ağlaması gerektiğini düşünürdü. Çünkü sevdiğinin canı yanarken, en çok erkek adamın canı acırdı.
Şehrazat burnunu çekip, dikkatle Menderes'in hareketlerini takip etti. Yüzünün neden solduğunu, gözlerinin niçin buğulandığını merak ediyordu. Belki annesizliğini belki de annesiz kalan öksüzünü anımsadı diye düşündü.
Henüz yeni tanışmış, konuşmaları da basit birkaç cümleden öteye gitmemişti. Fakat Şehrazat aklından geçen bu düşünce yüzünden derin bir acı hissetmekteydi.
İşin başında Menderes'in kendisine yardım etmesinin nedenlerinden birinin öksüz bebeğine anne aramak olduğunu düşünmüştü. Ancak şu an bir başka şey daha düşünüyordu.
Menderes, tıpkı kendisi gibi annesizliği tatmıştı. Koruyucu meleği olmadan yaşamak zorunda olmayı iyi biliyordu. Bu hayatta kimse anne baba gibi koruyup kollamıyordu. Belki yanınızda durup, sırtınızı sıvazlıyorlardı. Fakat insan canı yandı mı en çok anne ve babasının varlığını arıyor, gidip onlara sığınmak istiyordu. Sırtını sıvazlayan el babasının eli olsun, başını yasladığı diz annesine ait olsun istiyordu.
Şehrazat da, Menderes de bu ikisinden mahrum kalmışlardı. Evet Menderes'in babası hayattaydı. Ancak yanında oluşu, sevgisi koşulluydu. Tek erkek çocuğu olduğu için Menderes'in varlığını kabullenmişti. Şehrazat'ın ise düne kadar annesi hayattaydı. Lakin o da elinden pek fazla bir şeyin gelmediği bir halin içerisindeydi. Yani Menderes de Şehrazat da anne babasızlığı çok yakından tecrübe etmişlerdi. Bu yüzdende birbirlerini anlamaları kolaydı. Ne yazık ki ikisi de ön yargılarının esiri olmuştu. İkisi de bir diğeri tarafından eş olarak istenmeyeceklerini düşünmekteydiler. Yine de bu düşünce onları umud etmekten ve bu uğurda çaba göstermekten geri koymuyordu.
Menderes, annesinin ayak ucuna yakın bir yere oturmuş olan Şehrazat'ın hizasında olacak şekilde Cevat Beyin ayak ucundaki mermere oturdu. Ardından bakışlarını nemli topraktan Şehrazat'ın gözlerine çevirdi. Akmaya hazır yaşlarla parlayan ıslak iki kahve göz... Menderes'in gördüğü şey buydu ve bu, içine derin bir soluk çekmesine neden olmuştu.
Bir şeyler söylemek istedi
Şehrazat'ın gözündeki yaşı dindirecek, yüzündeki kederi silecek bir kelam etme ihtiyacı ile yüreği adeta can çekişti. Ancak ne söylese eksik ne söylese yersiz olacak gibiydi. Bu yüzden sustu. Menderes sustu ama gözleri konuşmaya devam etti.
Bu bakışların altında Şehrazat'ın aklına gelense birkaç gece evvel Sevilay teyzesinin kendisine söylediği cümle olmuştu.
"Merhamet" demişti Sevilay Hanım. "... aşka giden yolda ilk adımdır."
Sevilay teyzesi Menderes'in gösterdiği merhamet ve şefkati, kalbinin Şehrazat'a ısınmaya başlamış olmasına bağlamıştı. Şehrazat ise suskun kalmıştı. Dili inkara, kabullenmemeye bir türlü varamamıştı. Zira yüreği, tuhaf şekilde böyle olsun istemişti.
O gün bunu isteyişini yalnız kalmaktan korkuyor olmasına bağlamıştı. Şu an ise nedeni tastamam sevdadandı. Şehrazat yirmi bir yıllık kalbinin ilk defa birisine bakarken hızlandığını hissediyordu. "Ben buradayım. Varım işte" diyordu sanki kalbi. Ancak bu Şehrazat'ı mutlu etmek yerine hüzünlendiriyordu.
Şehrazat tecavüze uğramıştı ve bunu yapan kişiyi şikayet etmemişti. Acaba böyle davrandığım için Menderes hakkımda ne düşünüyor diye sorguluyordu kendini. Belki gönlümün olduğunu, hatta bunun bir tecavüz değil bile isteğe yapılan bir birliktelik olduğunu düşünüyordur diyordu. Bu düşünceyse Şehrazat'ta büyük bir utanca ve midesinin kasılmasına neden oluyordu. Her şeyi baştan sona anlatsam beni anlar mı acaba diye soruyordu kendine. Yaptığı akıl karı değildi. Şehrazat da biliyordu bunu. Ama kıyamamıştı. Doğacak olan küçük kıza ve çocuk Şehrazat'ı koruyup kollayan Mahir abisine kıyamamıştı.
Mahir'in yaptığı şey canını çok yakmıştı. Hâlâ kabus görmesine, birinin ona dokunmasından irkilmesine, hatta tiksinmesine neden oluyordu. Ama Şehrazat için dayak yiyen Mahir'i, onunla ekmeğini paylaşan, gözündeki yaşı silen, yaralarını şefkatle saran Mahir'i dört duvarın arasına tıkabileceğini sanmıyordu.
Paylaştıkları o kadar çok anı vardı ki, ne onu affedebiliyor ne de silebiliyordu.
Elinde değildi. Evet Mahir'in yaptığı kötü bir şeydi. Ancak onunla geçen onca yılda kimse kendisini koruyup kollamazken, herkese karşı önünde dağ gibi duran Mahir abisini bugün canavar gibi görmesinin imkanı olmadığını düşünüyordu. Ama bu onu affedebileceği, yaptığı şeyi anlayabileceği anlamına da gelmiyordu.
Mahir Şehrazat'ın ruhunda derin bir yara açmıştı. İzi sonsuza dek orada kalacaktı. Günler, mevsimler geçecekti ama o yara varlığını koruyacaktı. Ara ara tenini sızlatacak, gözlerini yaşartacaktı. İşte bu yüzden affetmek mümkün değildi. Ancak küçük Şehrazat'a ve küçük Mahir'e sırtını da dönemezdi. En azından o zamanlar Mahir'in kendisine yaklaşımının çıkarsız ve safça olduğuna emindi.
Tüm bunları Menderes'e anlatsa kendisini anlar mıydı bilmiyordu. Aklı anlamaz dese de gözlerinde gördüğü şefkat, yüreğine anlar dedirtiyordu. "Menderes biraz önce benim düşündüğüm gibi düşünen biri olsaydı, bana böyle anlayış dolu gözlerle bakmazdı" diye düşünüyordu.
Haksız da değildi. Menderes tek bir an olsun böyle düşünmemişti. Elbet aklı o adamın hapse girmesi gerektiğini düşünmüştü. Lakin bir an olsun Şehrazat'ın yalan söylediğini düşünmemişti. Menderes olayın tecavüz olduğuna ve bunda Şehrazat'ın hiçbir suçu olmadığına yürekten inanıyordu. Ve Şehrazat'ın neden o adamı şikayet etmediğini de anlayabiliyordu.
Çünkü buna benzer bir şeyi kendisi de yaşamıştı. Babasının bu çocuk aptal, ben kimseye bunu oğlum diye gösteremem diye konağı dolduran bağırtısı hâlâ kulaklarında çınlıyordu.
Cumali Bey, Menderes'i hiç istememişti. Uzun bir dönem boyunca benim Menderes adında bir çocuğum yok diye konuşup durmuştu. Sarf ettiği sözcüklerin küçük Menderes'in ruhunda nasıl derin yaralara sebebiyet verebileceğini zerre umursamamıştı.
Menderes ise annesizliği yaşarken, babasından gelecek ilgi kırıntısına açtı. Onun sevgisini kazanmak için çok uğraşmıştı. Babası gözlerinin önünde kız kardeşlerini severken, bir köşede boynu bükük sevileceği günü beklemişti. Sonra günün birinde o gün gelmişti. Menderes konuşmasını düzeltmek için çok çaba sarf ettikten, derslerinde birincilikler kazandıktan ve insanlar Çolphanların Küçük Beyi diye ardından övgüyle konuşmaya başladığında babası da varlığını hatırlamıştı.
O zamanlar Menderes sevgiyi hak etmek için çok iyi, hatta mükemmel olması gerektiğini düşünmeye başlamıştı. Uzun bir süre boyunca da bu düşüncesi devam etmişti. Bir zamanlar istenmediği babası tarafından sevgi görüyor olmanın mutluluğu içinde olup biten her şeyi unutmuştu. İşte bu yüzden Şehrazat'ı anlıyordu.
Kocaman konakta yanında olan üç insan vardı. Biri kendisine bile bakamayan, odasından dahi çıkması yasak olan annesiydi. Bir diğeri sesini hafif yükseltse kapının önüne koyulacak olan Sevilay teyzesiydi. Üçüncüsü ise ne yaparsa yapsın Çulha ailesinin gözünden düşmeyecek olan Mahir'di.
Şehrazat'ı o evde herkese karşı koruyup kollamaya gücü yeten tek kişi Mahir'di. Üstelik neredeyse tüm hayatları yan yana geçmişti. Şehrazat için o adamın ne kadar değerli olduğunu Menderes anlayabiliyordu. Eğer Şehrazat ona aşık olmuş olsaydı, bunu da anlardı Menderes. Zira insan yapayalnızken uzatılmış olan o tek ele sıkı sıkıya tutunuyordu. Olduğundan çok daha büyük, çok daha vazgeçilmez görüyordu onu. Onun sevgisini, yanında oluşunu ne olursa olsun kaybetmek istemiyordu.
Menderes babası canını yakmış olsa da onu ve ondan gelecek olan sevgiyi bırakamamıştı. Şehrazat ise cesur davranmıştı. Kolay yolu seçmemiş, tutunduğu tek daldan yara aldığında onu cesurca koparıp atmıştı.
Cesurdu Şehrazat. Lakin vicdanlıydı da. Üstelik hatır kıymet de biliyordu.
İstese Mahir'i o deliğe sokması çok kolay olurdu. Lakin bunu yapmamıştı. Çocukluklarını, paylaştıkları güzel anıları yok sayamamıştı.
Menderes, Şehrazat'ı anlıyordu. İçin için verdiği karardan dolayı kendini suçlu hissettiğine de emindi. Biraz da bu yüzden Mahir'in peşine düşmüş, açığını kovalamıştı. Ama adamın tek bir falsosu bile yoktu. Evet birkaç defa kavgaya karışmış, karakola düşmüştü. Fakat Menderes bunlara suç gözüyle bakamıyordu. Yerinde olsam muhtemelen bende öyle davranırdım diye düşünüyordu.
Adamın tek kusuru Şehrazat'ın canını yakmış olmasıydı. Yaptığı bu çirkin davranışsa Menderes'e göre Mahir'in tüm iyiliklerini silip atıyordu. Menderes'in aklı da, vicdanı da bu adamın ceza çekmesi taraftarıydı. Lakin suçun masumu, zarar göreni Şehrazat iken kalemi kıran kişinin de yine Şehrazat olması gerektiğine inanıyordu.
"Ben anne ve babanın mezarının üstündeki çiçekleri getirdiğim su ile sularsın diye düşünmüştüm ama sen bunu gözyaşlarımla yaparım diye düşündün sanırım" dedi.
Şehrazat burnunu çekerken, sağ elinin sırtını ıslak yanaklarına sürdü. Dudağı hafif kıvrılmış, gözleri ise Menderes'in kahvelerinde dolaşıp durmuştu.
Şehrazat, Menderes'in kendi acısına talip oluşunu esasında anlamıyordu. Şehrazat baştan aşağı yaralı biriydi. Menderes'e verip verebileceği tek şey yaralarla dolu yüreğinden ibaretti.
Şehrazat yüreğini küçük görüyordu. Ancak Menderes'e göre bu dünyadaki en kıymetli şey Şehrazat'ın yüreği idi.
"Şimdiden şikayet etmeye başladın bile" dedi Şehrazat hafif tiripli bir sesle.
Esasında böyle düşünmüyordu. Menderes'in sarf ettiği cümlenin amacının Şehrazat'tan şikayet etmek için değil, takılmak için olduğunu biliyordu. Yine de içinden bu cümleyi kurmak gelmişti. İtiraf edemiyordu fakat söylediğini Menderes inkar etsin istiyordu.
Menderes Şehrazat'ın neden bu cümleyi kurma ihtiyacı hissettiğini biliyordu. Şehrazat yara bere içinde olduğunu anlatmaya çalışmış, gerçekten hayatında var olmasını istediğin kadın bu mu diye sormak istemişti.
Menderes gözlerinin hissettiği her şeyi açık ettiğini anlamıştı. Sanıyordu ki ilgisi Şehrazat tarafından anlaşılmıştı. Hoş Menderes'te Şehrazat'tan yana kendisine gelen ilgiyi fark ediyordu. İkisi de bir diğerinin hissetmeye başladıklarını fark edip, anlamamazlıktan gelmekteydi. Çünkü ikisi içinde ruhlarındaki yaralar taptazeydi. Yine de Menderes hissettiklerinin en azından bir parçasını dile getirmekten geri durmadı.
"Benim senden yana bir şikayetim yok. Yüreğim senden yana ne yorulur ne şikayetçi olur. Ama olurda senin bir şikayetin olursa söylersin" dedi.
Sesi ılık, adete karşısındaki insanın ruhunu okşamak istercesine yumuşaktı. Şehrazat birinin dışarıdan bakıldığı zaman bu kadar sert görünüp, yüreğinin bu kadar yumuşak olduğunu ilk defa görüyordu. Mahir hariç tanıdığı tüm erkekler dışarıdan da içeriden de gayet sertlerdi. Mahir ise yüreği gibi yumuşak yüz hatlarına sahipti. Dudakları daima gülümser, gözleri her zaman parıldardı.
Menderes'se sert hatta birazda ürkütücü görünüyordu. Şehrazat Menderes'i diğerlerine bakarken gördüğünde korkutucu biri diye düşünüyordu. Ancak ne zaman bakışları kendi üstüne yönelse sertliğini kaybedip, dinginleşiyordu.
Tuhaf biriydi Menderes. Şehrazat onu hangi kefeye koyması gerektiğini çoğu zaman bilemiyordu. Kalbi ise çoktan onu nereye koyması gerektiğine emin olmuştu.
Dudakları, Menderes'in dudaklarından dökülen kelimelerle birlikte kıvrıldı. Yüreği Menderes'in hiçbir zaman kendisinden yana şikayetçi olmamasını diledi.
Şehrazat yalnızdı. Yapayalnızdı. Günün birinde Menderes'te anne ve babası gibi elini bırakırsa ne yapardı, bilmiyordu.
Çalışıp geçimini elbette ki sağlardı. Korktuğu şey bu değildi. Korkusu sevgiden mahrum olmaya yönelikti.
Oturduğu yerden kalkıp su dolu şişeyi önce çiçeklerin ardından da anne ve babasının isimlerinin yazılı olduğu mermer taşlarının üstünde dolaştırdı. Tüm bu süre zarfında Menderes'in bakışları bir an olsun Şehrazat'ın üstünden ayrılmamıştı. Zor olacağının farkındaydı. Fakat kararlıydı. Şehrazat elini bırakmak istediği âna kadar, Menderes tuttuğu bu eli katiyen bırakmayacaktı.