Güneş battığı zaman insanın gidebileceği sıcak bir yuvaya sahip olması mutluluk demekti. Zor zamanlarında destek alabileceğin birinin varlığını yanında hissetmek mutluluk anlamına gelirdi. Ve mutluluk... Menderes için Şehrazat'ın gülen gözlerinde saklıydı.
Mezarlıktan çıkmalarının üstünden geçen uzunca bir süre boyunca Şehrazat ağlamaya devam etmişti. Menderes Şehrazat'ın bu ağlayışın ardında anne ve babasından, büyüdüğü topraklardan ayrılıyor olmanın yattığını elbette ki biliyordu. Bir yandan da belki gittiği yerde hoş karşılanmayacağı ya da mutlu olamayacağını düşündüğünden dolayı korkuyor ve bu da ağlamasına neden oluyordur diye düşünüyordu. Korkma, çok mutlu olacağız dese bunun Şehrazat'ın ağlamaması için yeterli olacağını ise ne yazık ki sanmıyordu.
Üstelik Menderes, Şehrazat ağlarsa biraz olsun rahatlar diye düşünmekteydi. Zira Müzeyyen teyzesi ile halası arasında geçen konuşmaya şahit olduktan sonra Şehrazat'ın kendini tuttuğunu öğrenmişti.
Sevilay Hanımın dediğine göre Şehrazat o geceden sonra uzunca bir süre sadece susup, boş boş etrafını izlemişti. Bir kez olsun ağlamamış ya da başına gelen şeyler için haykırmamıştı. Besbelli ki dağılmaktan korkmuştu. O cehennemde hayatta kalabilmek için dik durması gerektiğini düşünmüştü.
Kimi insan bunun için Şehrazat'ı takdir edebilir, beğeni ile süzebilirdi. Fakat Menderes bunun takdirlik bir durum olduğunu hiç mi hiç sanmıyordu. Menderes Şehrazat'ın içindeki irini ağlayarak, hesap sorarak ve sesi kısılana dek haykırarak çıkarması gerektiğini düşünmekteydi. Çünkü ne kadar susarsa yarası o derece derinleşecek, görmezden gelmeye çalıştığı acısı o derece büyüyecekti. Eğer bunu atlatmak istiyorsa hissettiği acıyı yaşamaya izin vermeliydi.
Bu yüzden Şehrazat'ın ağlayışını durdurmaya çalışmamıştı. Uzunca bir süre Şehrazat ağlamış, Menderes susmuş, yolsa azalmak bir yana uzayıp gitmişti.
Menderes ne kadar derin yaralara sahip birinin yanında olduğunun farkındaydı. O evden çıkıp güvenli bir limana demir attığı ilk an, Şehrazat'ın kendini koyvereceğine emindi. Bu yüzden bir psikolog ile görüşmüş, nasıl ilerlemeleri gerektiği konusunda bilgi almaya çalışmıştı. Kırılacak bir biblo gibi davranmayacaktı Şehrazat'a ancak ona karşı tutumu kesinlikle sert de olmayacaktı.
Şehrazat'ın şu an kendini başına gelen şeylerden dolayı suçlu görüyor olması gayet olasıydı. Bu yüzden etrafında dönüp duran insanların memnuniyetsiz ya da suçlayıcı söylemlerde, ne Şehrazat'a ne de bir başkasına karşı bulunmaması gerekiyordu. Şehrazat'ın çatılan her kaşı, hafif yükselen sesi kendisine yöneltilmiş olarak görme ihtimali oldukça yüksekti.
Bu süreçte sinir krizleri geçirebilir ya da içine çekilebilirdi. Menderes, Şehrazat öfke patlaması yaşadığı anlarda sakin kalmalı ve yatışmasını beklemeliydi. Gördüğü öfkenin bir tarafı olduğunu kesinlikle düşünmemeliydi. Şehrazat öfke anlarından sonra kendini geri çekebilir, utanç ile etrafındaki insanların yüzüne bakmaktan kaçınabilirdi. Menderes'in o anlarda yapması gereken şeyse yanında olduğunu ve onu anladığını hissettirmekti.
Tüm bu ihtimaller Menderes'in gözünü korkutmuyordu. Aksine Şehrazat'ın kendisinin yanında güvende hissedip, duygularını açığa vuruyor olması hoşuna gitmişti. O yüzden tüm bu zaman zarfında ve ilerleyen günlerde kesinlikle of dememekte kararlıydı.
Ancak bunun tam tersi halinin olması da mümkündü. Şehrazat'ın gayet akılcı davranıp, suçlu olan ve olmayan kişileri birbirlerinden ayırması, hissettiği duyguları anlayıp bunları kabul etmesi ve bununla nasıl devam edeceğinin yol haritasını çizmesi de pek âla olasıydı. Çünkü sağlıklı ve çevresi tarafından destek gören bir zihnin yapacağı şey buydu. Önce başına gelen şeyi anlar ve kabul eder, bunun yaratmış olduğu sıkıntıları yaşayıp geride bırakır, ardında da buna rağmen nasıl yaşayacağını tahayyül ederdi. Kimi için bu süreç kısa sürerken, kimisi için uzun bir vakit alırdı.
Sıkıntıyı yaşayan kişinin yalnız olmadığını, destekçilerinin olduğunu hissetmesi, bu süre zarfında hayattan ve insanlardan kopmaması, işe yarar olduğunu hissettiren bir şeylerle meşgul oluyor olması süreyi kısaltabilir, yaşanan sıkıntının şiddettini hafifletebilirdi.
Menderes tüm bunları halası ve Müzeyyen teyzesi ile de konuşmuştu. Üçü de bu konuda dikkatli olacaklarına dair söz vermiş, evdeki ortamı olabildiğince sakin kılacakları konusunda anlaşmışlardı.
Süreç hepsi için zor olacaktı. Fakat işin sonunda bir insan kaybolup gitmekten kurtulacaktı. Menderes de, diğerleri de bu konuda son derece umut doluydu.
Menderes tüm bunları düşünürken önce sağ tarafında bir kıpırdanma oldu. Sonrasında da Şehrazat'ın hoş sesi kulaklarına doldu.
"Özür dilerim, kafanı şişirdim" dedi kısılmış bir sesle.
Yüzü beyazlamış, çok ağladığından olsa gerek gözleri şişmişti. Menderes arabayı yol kenarına çekip, durdurdu. Bakışları Şehrazat'ın mayışmış gözlerinde, hâlâ ıslaklığını korumaya devam eden yanaklarında yavaşça dolaştı. Bir an uzanıp, silmek istedi o yaşları. Şişmiş gözlerini şefkatle okşamak için büyük bir istek duydu.
Menderes'in kafası filan şişmemişti. Ancak Şehrazat ağladıkça yüreği acıyla kasılmıştı. İmkanı olsa Şehrazat'ın zihnindeki tüm o kötü hatıraları silip atardı. Birinin illa acı çekmesi gerekiyorsa tüm acıları sırtlanırdı.
Ne yazık ki böyle bir imkanları yoktu. Bu yüzden Menderes'te elinden ne ne kadar geliyorsa öyle yapacaktı. Yeterki Şehrazat iyi olsundu.
"Al bakalım" dedi uzanıp torpido gözünden aldığı su şişesini uzatırken. "Boğazın acımıştır, iç de yumuşasın."
Burnunu çekip, kucağında duran elini öne doğru uzattı. İnce parmakları, Menderes'in elinden arta kalan boşluğun izin verdiği kadarıyla su dolu şişeyi kavradı. Kapağını açıp, şişeyi dudakları ile buluşturduğundaysa her zamanki gibi kendine kızgındı.
"Sadece bir beladan ibaretim" diye düşünüyordu. "Bir bebek gibi ağlayıp durmaktan başka elimden hiçbir şey gelmiyor. Kendi karanlığıma çekiyorum herkesi" diye durmaksızın kendini paylıyordu.
Menderes ise o an durdukları çift şeritli yolu aydınlatmak için yol kenarlarına dikilmiş olan lambalara bakmaktaydı. Ancak bu bakış Şehrazat'ın dudaklarından dökülen cümle ile kesildi. Şehrazat bir karanlıktan ibaret olduğunu söylemişti. Oysa Menderes için Şehrazat, en parlak yıldızdan bile daha aydınlatıcıydı. Sen karanlık değilsin diye itiraza kalkışsa Şehrazat'ın buna inanmayacağına emindi. Bu yüzden başka türlü bir yaklaşım sergilemeli, düşündüklerini daha farklı bir şekilde aktarmalıydı. Birkaç saniye boyunca ne demesi gerektiğini düşündü. Bu sırada kaşları hafif çatılmış, alnının ortasındaki damar belirginleşmişti.
"Bir mum, başka bir mumu tutuşturduğunda kendi ışığından hiçbir şey kaybetmez. Tam aksine karanlıkların aydınlanmasına vesile olur demiş Mevlana... Senin özün mum Şehrazat. Sadece şu anda seni tutuşturacak olan o ateşten mahrumsun. Ama ben burdayım. Ateşimi seninle seve seve paylaşırım. Çünkü varlığına ihtiyacım var. Yanımda olmana, aydınlatmaya gücümün yetmediği karanlığımı aydınlatmana ihtiyacım var... İzin ver nârımı seninle paylaşayım. İzin ver karanlıklarımızı beraber aydınlatalım" dedi.
Şehrazat ne diyeceğini ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu. Bakışları umutla parlayan kahve gözlerde boş boş dolaştı. Bu adam neye talip olduğunu gerçekten biliyor muydu? Şehrazat'ın nasıl büyük çıkmazlara sahip olduğunun farkında değil miydi? Üstelik sarf ettiği cümlelerin gittiği yol hiç de kader ortaklığından, dostukluktan falan ibaret değildi. Kör bir göz, sağır bir kulak bile anlardı bunu.
"Mumun amacı karanlığı aydınlatmıktır, doğru. Lakin bunu gücü kadar yapabilir. Hele de benim gibi kırılmış, ezilip ufalanmışsa sönüp gitmesi kolay olur. Ben kimse için doğru bir tercih değilim" dedi Şehrazat. Gözleriyse başka başka şeyler söyledi Menderes'e...
"Beni inandır" dedi mesela. "Lütfen bana tekrar umud etmeyi öğret..."
Dudaklardan dökülen kelimeleri anlamak kolaydı. Lakin gözlerden geçen kelimeleri okumak sadece ustasına mahsustu. Ve Menderes, Şehrazat'ın gözlerinden geçen her bir kelimeyi ustaca okuma kabiliyetine sahipti.
Menderes başını koltuğun başlık kısmına yaslayıp, batan güneşin yaydığı kızıllığa gözlerini dikti. Ardından derin bir soluk aldı. "Doğru" dedi aldığı soluğu salmadan hemen öncesinde. Ardından da ekledi: "Ama eksik. Bir mum ne kadar gösterişli, güzel olursa olsun eğer aydınlatmaya giriştiği karanlığı tanımıyorsa işe yaramaz olur. Sadece tükenene kadar yanmış olmakla kalır. Ama bir mum, uğrunda yanmayı göze aldığı karanlığı tanıyorsa, onu anlıyorsa işte o zaman tükenip gittiğinde dahi ardında hoş bir ziya bırakır... "
Bakışlarını güneşin yaydığı hoş kızıllıktan, hüznün esiri olan gözlere çevirdi. "Şehrazat... " dedi yalvarış dolu bir sesle. "...ne kadar mükemmel olursak olalım yanmaya giriştiğimiz karanlık bizim için doğru değilse iyi bir tercih değilizdir. Ancak uğrunda tükenmeyi göze aldığımız karanlık bizim için doğruysa en kötü halimiz bile onu aydınlatmaya yeter... Sen, benim için en doğru tercihsin. Ama olurda benim hakkımda böyle düşünmüyorsan, lütfen benim için kendini tüketmeye kalkışma. Yanında olmam, seni yalnız bırakırım diye endişe duyup da içinden gelmeyen şeyleri yapmaya kalkışma. Her ne olursa olsun, aramızda ne geçerse geçsin istediğin kadar ışığımı kullanabilirsin. Sana söz veriyorum. Kırılıp dökülmeyeceğim ya da sana gönül koymayacağım" dedi.
Şehrazat, Menderes'in söz vermesine gerek olmadığını düşünüyordu. Garipti ama ona inanıyordu. Menderes iyi biriydi. Lakin Şehrazat iyi biri miydi, işte orası meçhuldü. Bu yüzden çok istese de Menderes'in sarf ettiği cümlelerin ardından gülümseyemedi. Aklı sürekli günün birinde ya canını yakarsam sorusunun etrafında dönüp durdu.
Menderes ise zaten Şehrazat'tan bir karşılık beklemiyordu. Onun tek istediği şey biraz olsun Şehrazat'ın kendini iyi hissetmesiydi.
İşe de yaramıştı. Şehrazat aralarında geçen kısa konuşmanın ardından sakinleşmiş, hatta kısa süreli bir uykuya bile dalmıştı. Menderes ise yol bitip eve vardıklarında arabayı durdurmuş, ardından da sessiz kalıp Şehrazat'ı seyretmeye başlamıştı.
Ağlamak yorgun düşmesine neden olmuştu. Bu yüzden Menderes en azından bir süreliğine Şehrazat'ın uyuyup, dinlenmesini istemişti. Halası yanına yaklaşıp, içeri taşısana oğlum dediğinde bu nedenle ona karşı çıkmıştı. Hem uyandırmaktan korkmuştu. Hem de uyandığı zaman bunun kötü hissetmesine neden olabileceğini düşünmüştü.
Birinin habersiz bir şekilde bedenine dokunmuş olmasını öğrenmek kim olsa rahatsız hissetmesine neden olurdu. Ama bunun Şehrazat'ta daha büyük bir rahatsızlığı sebep olacağı kesindi. Menderes dini nikahlı eşi olsa da bunu yapmaya hakkı yoktu. Eğer aralarındaki gerçek bir evlilik olsaydı, Menderes böyle davranmakta bir mahsur görmezdi. Muhtemelen Şehrazat da görmüyor olurdu. Fakat henüz aralarında ruhani bir bağ oluşmamıştı.
Bu yüzden halası geriye dönüp içeri girdiğinde, Menderes sessiz bir şekilde oturmaya devam etti. Ancak bu kez gözlerini Şehrazat'ın üstünden de çekmişti. Çünkü uyanıp onu izlediğini fark etmesi halinde rahatsız olabileceğini düşünmüştü. Bu yüzden gözlerini iki katlı bağ evini aydınlatan sarı ışıklara dikti. Konakta değillerdi. Şehrazat'ın aniden kendini bir kalabalığın içinde bulmasını istememiş, Adana'ya da, ailesine de yavaş yavaş alışmasının daha doğru olacağına hükmetmişti. Üstelik kızıyla da tanışmalarının bu şekilde daha iyi olacağını düşünüyordu. İkisi de sakin bir ortamdayken birbirine daha rahat alışabilirdi.
Bu yüzden halasından, yanına birini alarak bağ evine kızını getirmesini istemişti. Bu planı günler öncesinden yaptığından ev çoktan temizlenmiş, birkaç günlük yiyecek ihtiyaçları temin edilip, dolaplara yerleştirilmişti.
Hafif bir tepenin üstünde olan bu ev Menderes'in çocukluğunun geçtiği yerdi. Babası onun varlığını inkar ettiği sırada burada halasıyla birlikte yaşamaya başlamıştı. On üç yaşına geldiğindeyse babası konağa yerleşmelerini istemişti. Küçük Menderes babası tarafından kabul edildiği için mutlu olsa da, buradan ayrılmak zorunda oldukları için derin bir üzüntü hissetmişti. Bu yüzden neredeyse her haftasonu halasıyla birlikte buraya gelirlerdi. Ancak evlendikten sonra gelmeyi bırakmıştı. Çünkü rahmetli eşi burayı çok sessiz ve sıkıcı buluyordu.
Ama Menderes, Şehrazat'ın böyle düşünmeyeceğine emindi. İçinden bir ses burayı seveceğini söylüyordu. Çünkü Menderes, Şehrazat'ı kendine benzetiyordu.
"Çok güzel bir yermiş" dedi Şehrazat uyku mahmuru bir sesle. "Ben evinizin daha gösterişli olacağını düşünmüştüm. Ama burası sade ve şirin. Anne ve babanın olduğu sıcak bir yuva gibi" dedi, gördüğünden hoşnut olduğunu gizlemeyen bir ses tonuyla.
Menderes bakışlarını salon penceresinin izin verdiği kadarıyla görebildiği halasının kucağındaki kızından koparıp, Şehrazat'ın yüzüne çevirdi. Düşüncesinde yanılmamıştı. Fakat Şehrazat'ın gözlerinde görmeyi beklediği bakışlarda yoktu. Şehrazat tedirgin duruyordu. Besbelli ki korkuyordu. Öte yandan gözlerinin içinde garip bir ışıltı, bir tutam heyecan da vardı. Bakışlarını tekrar kızına çevirdi. Aklında ise Şehrazat'ın dedikleri dönüp durdu.
"Anne ve babanın olduğu sıcak bir yuva" diye tekrarladı zihni Şehrazat'ın sarf ettiği son cümleyi. Şehrazat özlem çekiyordu. Sıcak bir yuvanın, anne babanın, huzurun özlemini güdüyordu. "Tıpkı benim gibi" diye düşündü. "Şehrazat'ta muhtemelen benim gibi bunca yıl gerçek bir aileye sahip olmak istemişti ve şimdi bunun canlı örneği karşısındaydı. Fakat korkuyordu. Belki sevememekten belki de sevilmemekten... "
Menderes düşüncesinde her zamanki gibi haklıydı. Gözlerini Büyük Hanımın kucağında duran küçük hanıma dikmiş olan Şehrazat, aile özlemiyle doluydu. Evet bunca yıl annesi yanında olmuştu. Fakat annesiyle paylaştığı şeyler çok azdı.
İnsan ailesi ile acılarını, keşkelerin, hüzünlerini paylaşmak ister, bu anlarda onların desteğini almak isterdi. Fakat Şehrazat annesi ile hep gülen yüzünü paylaşmıştı. Üzülmesini istemediği için yanında daima gülümsemeye çalışmış, ne of demiş ne de isyan etmişti. Fakat karanlık çöküp yalnız kaldığında bir bir döküvermişti incilerini. O karanlık geceleri bir parça aydınlatabilmek için yaptığı şeyse güzel günlerin hayalini kurmak olmuştu.
Şehrazat sıcak bir yuvanın hayalini kurmuştu o gecelerde. Destek alabildiği, huzur duyduğu, sevildiğini hissettiği en önemlisi de önemsendiğini bildiği bir aileye sahip olduğunun düşlerini yaşatmıştı içinde.
Şimdi evliydi. Bir eşi, canından bilerek seveceğine yemin ettiği bir kızı vardı. Görünürde bir ailesi vardı. Fakat Şehrazat o aileye ait olup olmadığını bilemiyordu. Gönül rahatlığı ile işte ailem diyemiyor, büyük bir korku duyuyordu. Kabul görmemekten, tüm yaşamı boyunca olduğu gibi şimdi de bir kenara itilmekten büyük bir endişe duyuyordu.
Olduğu yerde kıpraşan ayakları bir cam vasıtası ile gördüğü sıcak yuvaya koşmak isterken, elleri içinde bulunduğu aracın kapısını açmamak için sıkı sıkı elbisesinin kumaşını sıkmakla meşguldü.
Şehrazat büyük bir ikilemin içerisindeydi. Vücudu koşmak istiyordu. Lakin zihni hangi yöne olduğunun kararını bir türlü veremiyordu.
Menderes anlıyordu Şehrazat'ı. Çünkü aynı korkuyu kendisi de hissediyordu. "Ya kabullenmek istemezse bizi" diye soruyordu zihni. "Ya beni eşi, kızımı evladı olarak göremezse, görmek istemezse" diyordu.
Evet bir söz vermişti. Gitmek istediğinde asla karşı çıkmayacağını söylemişti. Fakat gitmesin, kalsın istiyordu. Menderes, Şehrazat ile bir aile olmayı istiyordu. Ama bir yandan da korkuyordu. Bedenini gördüğü zaman tiksinmesinden, evladını kabullenememesinden endişe duyuyordu.
Fakat hissettiği bu endişeyi azaltan, umud etmesine neden olan bir şey vardı ve o şey Şehrazat'ın gözlerinin içinde oynaşıyordu. Heyecan duyuyordu Şehrazat korkunun yanı sıra. Bunu görmekse Menderes'i geleceğe dair umutlandırıyordu.
"Burası benim on üç yaşıma kadar kaldığım ev" dedi derin bir soluğun hemen ardından. "Annem beni doğurduktan iki gün sonra vefat etmiş. Büyükler taziye evinde kalmamı istememişler bu yüzden de halam ve beni buraya göndermişler. Birkaç günlük kalmaya gelişimiz on üç yıl sürmüş."
Şehrazat başını sola çevirip, gözlerini Menderes'in çehresine dikti. Hava karanlık olduğundan yüzünü net bir şekilde görmesinin imkanı yoktu. Fakat sesindeki buram buram tüten kırgınlığı açık bir şekilde hissediyordu. Söylediklerinden çok daha fazlası vardı.
"Burayı seviyorum. Dediğin gibi sıcak, huzurlu bir yer. İki kişi yaşamaya alıştıktan sonra konağın kalabalıklığı boğucu gelmişti o yüzden sık sık buraya gelirdim. Burada kendimi daha dingin, daha ben gibi hissediyorum. İçine girmek zorunda olduğum kalıplar, takmam gereken maskeler yok."
Menderes başını yasladığı koltuktan ayırmadan bakışlarını sağındaki Şehrazat'a çevirdi. Sarf ettiği sözcükler Şehrazat'ın içinde garip bir sızının baş göstermesine neden olmuştu. Gözlerinin içine baktığı adam hakkında oldukça az şey biliyordu. Sert, yıkılmaz görünen bu koca adam ruhunda besbelli ki birçok yara izi taşıyordu. Konak dediği o yerde olmayı istediği kişi değil olmak zorunda bırakıldığı kişi oluyordu.
Şehrazat Menderes için üzgündü. Fakat bir yandan da onun, kendisinden daha şanslı olduğunu düşünüyordu. Çünkü Şehrazat'ın maskesini indirebildiği tek bir yer bile olmamıştı. Yalnız kalabildiği, doya doya ağladığı odası bile olmamıştı. Annesiyle birlikte kaldığı odada karanlık çöküp ancak annesinin uyuduğundan emin olduğu zaman o maskeyi bir kenara koyabilmişti. Fakat o anlarda da annesini uyandırmamak için yaşlarını oldukça sessiz dökmüş, yorganın altına gizlediği bedenini adeta bir ölü gibi kıpırtısız bırakmıştı. Şehrazat karanlık gecelerde bile özgür olamamıştı.
"Deva ile burada tanışın istedim. Burada seni yargılayacak, her hareketini kontrol edecek kimse yok. İçinden nasıl geliyorsa öyle davranabilirsin."
Gözlerini kırpmadan gözlerinin içine bakan bu adam Şehrazat'a ruhunun okunduğunu hissettiriyordu. Şehrazat bunca yıl duygularını gizleyebildiği için kendisiyle gurur duymuştu. Fakat şimdi açık bir kitap gibi okunduğunu hissediyordu. Bir yanı bu durum karşısında minnettar hissederken diğer yanı tedirgindi. Zira yaralarının görünebiliyor olması onu kolay bir hedef haline getirirdi. Hangi darbenin canını acıtabileceğini gören birisi onu çok kolay alt edebilirdi.
Ancak nedense hissettiği tedirginlik geldiği kadar hızlı bir şekilde ortadan kaybolmuştu. Muhtemelen gördüğü her yaraya karşı ruhundaki bir yarayı açığa koyan adam sayesindeydi bu durum.
Şehrazat ne dese bilmiyordu ancak yüreği karşısındaki adama doğru akıp gidiyordu.
Nasıl akmasındı ki? Ona hayatı boyunca rahat bir nefes aldığı tek bir anın bile olmadığını söylememişti. Fakat Menderes bunu gözlerinde görmüş ve maskelerinden arındığı yeri hiç düşünmeden kendisiyle paylaşmıştı.
İnsan duygularını açıkça ifade edemiyor, gösteremiyorsa bir hayat yaşamış sayılmazdı. Şehrazat'ta yaşadığını düşünmüyordu zaten. Ancak gözlerinin içine şefkatle bakan bu adam ona yaşanacak bir hayat bahşetmişti sarf ettiği sözcüklerle. İki katlı taştan bir binayı özgürlüğün simgesi yapmıştı. Bu yüzden Şehrazat Menderes'i sevmemenin, ona hayran olmamanın mümkün olduğunu düşünmüyordu. Ruhu ruhuna akıp giderken, dur diyemiyordu.
Ama anlayamadığı bir şey vardı. Aysu neden Menderes'i sevmemiş, sevememişti? Menderes karşısındaki insana böylesine güzel bakarken, Aysu nasıl olup da kayıtsız kalmıştı?
Derin bir soluk aldı. Zira bu sorular hatırlamayacağı konusunda yemin etmiş olmasına rağmen aklına Mahir'i getirmişti. Mahir'de dışarıdan bakıldığında iyi biriydi. Fakat Şehrazat onu sevememişti. Bazı insanlar bazı topraklara ait değildi işte. Ne kadar çaba gösterirseniz gösterin filizlenmiyordu sevda çiçekleri...
Şehrazat, kendini Mahir'in toprağında ait görememişti. Aysu ise Menderes'in toprağında açamamıştı.
Tüm mesele bundan ibaretti aslında. Sevda ancak ait olduğu yerde filizlenebiliyordu.
Ellerine düşmüş bakışlarını tekrar Menderes'e çevirdi. Yüreğinin hızlanışı bundan sebep miydi? Kendini onun toprağına ait görüşünden miydi?
Diyelim ki Şehrazat o toprağa aitti, peki Menderes Şehrazat'ın toprağına ait miydi?
Bu soruya verebileceği bir cevabı yoktu. Fakat kendine saklamak yerine Menderes'e sormuş olsaydı eğer, alacağı cevap şükür dolu bir evet olacaktı.