Kocaman bir insanın yeniden doğması, üstelikte el kadar bir bebek tarafından doğrulması mümkün müydü?
Bu soruyu Şehrazat'a birkaç saat önce sormuş olsalardı eğer alacakları cevap basit bir hayırdan ibaret olacaktı. Lakin Şehrazat gözlerine yıldızları hapsetmiş miniğe bakarken, imkansız denecek herhangi bir şeyin var olmadığını düşünmeye başlamıştı. Zira kollarının arasında incitmekten korka korka tuttuğu kahverengi gözlü minik bebek, ona her şeyin mümkün olabileceğini söylüyordu.
Aklındaki tüm acabalar, kuşkular, soru işaretleri kaybolmuştu. Deva'nın gözlerine baktıkça büyülenmiş, tüm acılarından bir yılanın derisinden sıyrılması gibi soyunup kurtulmuştu.
Artık kendisini gerçek bir anne gibi hissediyordu. Aslında hissettiklerini anlatmak için kullandığı gibi kelimesi bile gözüne eksik gelmişti. İçindeki duygular öylesine çok, öylesine yoğun ve büyüktü ki tarif edecek kelime bulmakta zorlanıyordu.
Oysa Şehrazat kendi kendisiyle konuşup, dertleşmeye alışıktı. Bu nedenle de ne hissettiğini anlamak konusunda ustalaşmıştı. Kırgınlıklarını, kızgınlıklarını anlatabileceği kimsesi olmadığından derttaşı da yine kendisi olmuştu. Ama şimdi ustası olduğu işin acemisi kesilmişti. Birisi ahvalin ne diye soracak olsa sanıyordu ki iki kelimeyi dahi bir araya getirip konuşamaz, derdini anlatamazdı.
Fakat tuhaf bir şekilde bu halinden rahatsız değil, aksine memnundu. Karnının içinde kımıl kımıl oynaşan bir şeyler vardı ve bu onu rahatsız etmek bir yana, gıdıklanıyormuş gibi gülmek istemesine sebep oluyordu.
Şehrazat'ın bu halini izleyen Menderes ise oldukça derin bir soluğu dudaklarının arasından koyvermişti. Günlerdir aklında zehirli bir yılan gibi dolaşıp duran acaba yılanının başı, gördüğü görüntü karşısında ezilmişti.
Belki Şehrazat kendisini sevmeyecekti. Fakat kızını sevdiği, üstelikte ona büyülenmiş gibi baktığı muhakkaktı. Belki kendisine bir eş olmayacak, olmak istemeyecekti. Ama kızı anne şefkatini tadacaktı.
Şehrazat'ın gözlerinde gördüğü şeyden sonra Menderes emindi. Şehrazat bu saatten sonra onları yani Deva'yı bırakıp gitmez, gidemezdi. İşaret parmağını sıkı sıkı tutan kızıda Şehrazat'ı bırakmazdı.
Menderes ilk defa kendini böylesine huzurlu hissediyordu. Acabaların eğdiği omuzları yüklerinden sıyrılmıştı. Kızını kollarının arasında tutarken dahi bu kadar huzurlu, iyi hissettiği bir an olduğunu hatırlamıyordu. Çünkü o anlarda kızının annesizliği aklına gelir, kendisi gibi yarım büyüyeceğini düşünüp içlenirdi. Fakat şimdi bu kötü düşüncelerden arınmıştı. Yıllar yılı beklediği, Aysu ile evlenirken sahip olmak istediği şey aslında tam olarak karşısında duran manzaradan ibaretti. Dört harfli fakat anlamı dört misli olan aileydi işte karşısında gördüğü.
Şehrazat ve kızına baktıkça sıcak bir yuvanın içindeymiş gibi hissediyordu. Hissettiği bu sıcaklıkta ağustos ayının Adanası'nın ise hiç mi hiç alakası yoktu. Hissettiği şey ruhani bir sıcaklıktı. Varlığına of denilen değil, şükür edilen cinstendi.
Menderes sonunda bir aileye sahip olduğunu düşünüyordu. Bu düşüncede yalnız da değildi. Dakikalar önce gerçekten bir yuvanın annesi olabilir miyim diye düşünen Şehrazat, artık kendini bir anne olarak görüyordu. Hiçbir kuvvet onu kollarında tuttuğu bu minik mucizeden ayıramazdı. İçinin akıp gittiğini hissettiği, tüm kötülüklerden korumak istediği bu minik kızı ondan alamazdı.
Garip bir halin içerisindeydi. Daha önce hiç görmediği, kokusunu solumadığı bu minik canlı onu birkaç dakika içerisinde esiri etmişti. Bunu nasıl yapmıştı, kendine nasıl bağlamıştı anlamıyordu Şehrazat. "Belki de babasından aldığı gözler sebep olmuştur buna" diye düşündü.
Tıpkı onun gibi sıcacık, sevgi dolu ve şefkatle bakıyordu miniğin kahveleri. Oysa emindi Şehrazat, el kadar bir bebeğin henüz şefkatin ne demek olduğunu bilmediğine...
Yine de görüyordu işte. Ve bu gözlerini ondan ayırmamak istemesine neden oluyordu.
Şehrazat kucağında tuttuğu miniğin gözlerine dalıp gitmişti. Menderes ise karşısında gördüğü iki güzel varlıkta kaybolmuştu. Etraflarında olup bitenden arınmış bir şekilde bir diğerinin gözlerine bakan çiçeği burnunda aileye bakmaksa deyim yerindeyse Büyük Hanımı mest ediyordu.
Yavaşça yerinden kalkıp salondan çıkmış, kapı eşiğinden geçer geçmez gözünden akan mutluluk gözyaşını silmişti. Dudaklarında bin bir türlü şükür vardı. Menderes'i ilk defa böylesine mutlu görüyordu. Bir yanı hep eksik, yarım olan yeğeninin dudaklarında ilk defa tasasız bir gülüş peyda olmuştu. Bu gülüşü görebilmek için ne çok dua etmiş ne çok çaba sarf etmişti Zübeyde Hanım. Hatta zaman zaman bu günlerin asla gelmeyeceğini düşündüğü anlar dahi olmuştu.
Oysa şimdi capcanlı bir şekilde karşısındaydı. Ne yapsın, nasıl şükretsin bilmiyordu. Yarın ilk işi kahyaya haber salıp üç koç kesmesini söylemek olacaktı. Yaşadığı mutluluğun şükrü için yeterli değildi bu ama bir yerden başlamak lazımdı.
Büyük Hanımın salondan çıkıp onları yalnız bıraktığını ne Şehrazat ne de Menderes fark etmemişti. Menderes koltuk kolçağının üstüne bıraktığı dirseğine başını yaslamış bir şekilde karısı ve kızını seyre dalmışken, Şehrazat bir saati aşkın bir süredir kollarının arasında tuttuğu efsunlu varlıkta kaybolmuştu.
Ne Menderes karşısındaki ikiliyi izlemekten yorulmuştu ne de Şehrazat miniğini seyretmekten. Lakin küçük mucize yorulmuş olacak ki önce kollarını iki yana açarak gerinmiş ardından ufak kırmızı dudaklarını aralayarak esnemiş, tüm bunların sonunda da efsunlu kahvelerini yavaşça yummuştu. Şehrazat'ta ancak o an etrafındaki olup biteni fark etmeye başlamıştı.
Gözleri Deva kızdan kopup Menderes'in kendi üstünde dolaşan gözlerini bulduğunda, yaşadığı utancın getirisiyle bakışlarını hızla kaçırdı. Hemen ardından da bakışlarını tekrar kucağındaki minik mucizeye çevirip, orada sabit tutmaya çalıştı. Bir yanda da neden kalbinin böylesine hızlı çarpmaya başlamış olduğunu anlamaya çalışıyordu. Boynundan yukarıya doğru yükselen sıcaklık, makyajsız teninde hoş bir pembeliğe yol açmıştı. Bu halini izlemekse Menderes'i mestetmişti.
Gerçi Şehrazat'ın bakışları kendisini bulduğunda ilkin yakalandığından dolayı telaşlanmış, hemen ardından da gözlerinden kopan Şehrazat'ın bakışları nedenli kendine kızmıştı.
Dalıp gitmişti karısının güzelliğine. Yakalanacağı ise aklına dahi gelmemişti.
Eli sıkıntıyla ensesine gittiği sırada: "Kim bilir ne düşündü ne hissetti" diye sordu kendine. "Kuşkusuz bakışlarım yüzünden korktu" diye cevap verdi iç sesine. Bu kendisine duyduğu öfkeyi bir parça daha arttırırken, tekrar Şehrazat'tan yana kaçamak bir bakış atmıştı. İşte o vakit hoş bir pembenin ev sahipliğini yapan sureti fark etmişti.
Kendisinden yana attığı kaçamak bakışlara bakılırsa düşündüğünün aksine Şehrazat korkmamış, aksine utanmıştı.
Bu hal karşısında istemsizce gülümsedi. Karısını korkutmak yerine utandırmayı başarmış olmak erkeksi bir tatmin yaşamasına neden olmuştu.
Menderes Aysu'nun kendisine böyle baktığı bir âna hiç şahit olmamıştı. Rahmetli eşinin gözlerine korku ve tiksintiden daha başka duyguların oturduğu hiç olmamıştı.
Ama yalan söyleyemeyecekti. Birçok kadının bedenini ilgiyle süzüşüne şahit olmuştu. İri ve uzun vücudu hemen hemen girdiği her ortamda dikkatleri üstüne çekmesine neden oluyordu. Pek yakışıklı sayılmazdı. Ama etrafına yaydığı hava nedenli garip bir çekiciliği, albenisi vardı. Bu yüzden de otuz küsür yıllık hayatı boyunca birçok ilgili bakışa maruz kalmıştı. Fakat hiçbiri kendisini şu an ki kadar etkilememiş, kalbinin delicesine çarpmasına neden olmamıştı.
Menderes hiçbir zaman iki bakışa, hoş bir gülüşe kapılacak adam olmamıştı. Biraz eski kafalı olacak belki ama karısından başka bir kadına ne dokunmak ne de vaktini ayırmak istemişti.
Geçirdiği kaza sonrasındaysa iyice uzak, ulaşılmaz bir adam olup çıkmıştı. Fakat bu durum kadınları uzaklaştırmak bir yana iyice kendisine çekmişti.
Menderes yüzündeki ve vücudunun çeşitli yerlerindeki yaralara hoşnutsuz bakışlar atarken, üstündeki bakışlar gittikçe daha talepkâr olmuştu. Bu durumsa onu bir hayli şaşırtmış, kadınların cüretkâr hal ve davranışları ise midesinin bulanmasına sebep olmuştu.
Hem bu bakışlardan kaçabilmek hemde hayatı boyunca özlemini kurduğu aileyi kurabilmek için Aysu ile evlenmeyi kabul etmişti. Fakat hiçbir şey düşündüğü ve düşlediği gibi olmamıştı.
Aysu kendisini kabullenememiş, üstelik söz ve davranışlarıyla Menderes'in vücuduna karşı duyduğu utancın artmasına sebebiyet vermişti.
Menderes ise bu utançtan kurtulmak adına gittikçe daha çok kabuğuna çekilmişti. Arkadaşı Esved bu durumdan kurtulmanın yolunun talepkâr bakışlar atan kadınlarda yattığını söylese de, Menderes bu fikre yaklaşmamış hatta bir an bile sıcak bakmamıştı.
O bedeni yüzünden istenilmek ya da hor görülmek falan istemiyordu. Ona göre bu mide bulandırıcıydı. Menderes hayatındaki kadının ruhuyla birlikte her şeyini istemesini arzuluyordu. Onu çirkin bir vücut ya da yakışıklı bir beden olarak tanımlamasını değil, beden ve ruhunu bir bütün olarak sevmesini istiyordu.
Etrafındaki birçok kadın gözleri yerine vücuduna bakıyordu. Karısı ise ikisine birden bakmak istememişti.
Aysu'ya karşı hiçbir zaman büyük duygular beslememiş, karşı konulamaz duygular hissetmemişti. Fakat onun tarafından istenmemiş olmak canını yakmıştı. Zira onunla evlenmeyi kabul etmiş olmasının ardında gerçek bir aile kurmak istiyor olması yatıyordu. Halası kendisini çok sevmiş de olsa içindekileri tam anlamıyla paylaşabilme fırsatı ne yazık ki olmamıştı. Zira geçmişinden yaralı olan halası birde kendisi yüzünden üzülsün istememişti.
Aysu ile evlenirken düşündüğü şey artık içindekileri filtrelemeden anlatabileceği birine sahip olduğu idi. Onu dinleyecek, anlayacak, destek olacak birinin hayatında olacağını bilmekti onu bu evliliği kabul etmeye iten şey.
Fakat düşündüğü gibi olmamıştı. Bu yüzden Şehrazat ile yaptığı bu evlilikten yana hem korkuyordu hemde yeni baştan hissetmeye başladığı umudu susturmak için bu denli büyük bir çaba harcıyordu.
Kendisine öfke duymasının ardında hem Şehrazat'ın yaralı olması yatıyordu hemde geçmişte kendine vermiş olduğu yeminler...
Menderes bir daha asla evlenmeyeceğim demişti. Fakat şimdi evliydi. Bir daha asla düşler kurmayacağım, içimde yeni umutlar yeşertmeyeceğim demişti. Oysa şimdi yeni yeni düşlerin peşinde savrulmakla meşguldü.
Bir yanı hem kendine hemde Şehrazat'a verdiği sözler nedenli öfkeleniyordu, bir yanı ise müthiş bir yaşam enerjisi hissediyordu.
Kendini durdurmak istiyordu. Fakat Şehrazat kendisinden yana kaçamak bakışlar atarken: "Gelde dur durabilirsen" diye isyan ediyordu.
Şehrazat ise gittikçe daha çok kızardığını hissediyordu. Menderes'in üstüne dikilmiş olan bakışlarını fark etmek utanmasına neden olmuştu. Öte yandan içinde gittikçe büyüyen bir heyecan hissediyordu.
"Şeyy..." diye söze başlamıştı Menderes'in bakışlarının yarattığı heyecan altında. "Deva uyudu. Odasını gösterebilir misin?" Bunu söylerken Menderes'ten yana kaçamak bir bakış atmıştı.
Şehrazat yirmi bir yıllık hayatı boyunca üstüne dikilmiş hayran bakışlara birçok kez şahit olmuştu. Hemen hemen hepside öfkelenmesine sebep olmuştu. Ancak ilk defa bir bakış karşısında öfke değilde, heyecan hissediyordu.
"Eşi, eşim olduğunu bildiğimden dolayı mı böyle hissediyorum acaba?" diye sordu kendine. Ne yazık ki henüz bu soruya verebileceği bir cevabı yoktu.
Gözlerini yerden kaldırıp, adımlarını takip ettiği adamın sırtına dikti bakışlarını. Hayatı boyunca ilk defa bir adamı alıcı bakışlar ile süzmeye başladı. Hakkında duydukları, gördükleri, kendisine olan davranışları bir bir hatırında canlanırken; Menderes'in hem ruhuyla hemde bedeniyle yakışıklı bir adam olduğuna hükmetti.
Ardından yeni bir utanç ile tekrar gözlerini adamdan kaçırdı. İçinden konuşmuş olsa da sanki bunları Menderes'te duymuş gibi utanmıştı. Bir yandan da kendine karşı büyük bir öfke hissetmişti. O gecenin üzerinden kaç gün geçmişti ki? Hepi topu elli yedi gün olmuştu. Yaptığı iş miydi şimdi?
Şehrazat yaşanılanlarda bir suçu günahı olduğunu elbette ki düşünmüyordu. Menderes'in de kendisini suçlamadığını ve yargılayıcı bakışlar ile süzmediğini biliyordu. Kınası sırasında dedikleri hatırından bir an bile çıkmamış olsa da hayatında ilk defa erkek görmüş biri gibi davranıyor olmasına kızmıştı.
"Burası benim odam" dedi kahverengi ahşap kapıyı aralayıp. "Deva'nın beşiği burada. İstersen ikiniz burada kalırsınız, bende yan odada. Ama erken dersen, eşyalarını yan odaya götürebilirim. Kendini bir şeylere zorunlu hissetme lütfen" dedi.
Eşikte duran bedeni ilkin Menderes'in bakışlarını buldu. Bu evliliğin yapılmasındaki bir nedende kucağında tuttuğu masum yavrunun anne şefkat ve ilgisini hissedebilmesiydi. Oysa şimdi Menderes karşısına geçmiş, bunun için lütfen kendini zorunlu hissetme diyordu.
Menderes farkında değildi belki ama her yaptığı, söylediği şeyle birlikte Şehrazat'ın yüreğinde bir parça daha çoğalmaktaydı.
Şehrazat bu farkındalıkla birlikte bakışlarını Menderes'in gözlerinden kaçırıp, kolları arasındaki bebeği daha sıkı sardı. Ardından bakışlarını yavaşça odada dolaştırmaya başladı.
Oldukça sade düzenlenmiş bir odaydı. Çift kişilik ahşap başlıklı yatak odanın tam ortasında duruyor, onun hemen sağ tarafında da yine ahşaptan yapılmış beşik göze çarpıyordu.
Kapının hemen solunda olacak şekilde konumlandırılmış dört kapılı gardolapta, yatağın her iki yanında duran iki gözlü komodinler gibi ahşaptandı.
Şehrazat beşiğe doğru yürüyüp Deva'yı yerine yatırırken, odanın kim tarafından düzenlenmiş olabileceğini düşündü. Ahşapa duyulan bu yoğun ilgi Menderes'e mi yoksa rahmetli eşine mi ayitti, merak etmişti.
"Düzeninin bozulmasını istemem" diye konuştu çok sonradan. "Ama Deva'dan da ayrılmak istemiyorum. Bunu söylememin nedeni zorunlu hissediyor olmam değil, onunla kalmak istediğim için" dedi. Ardından bakışlarını yatağın ayak ucunda duran iki küçük valize dikti. Kendisine ayitlerdi. Menderes gerçektende söz verdiği gibi onu zorlamıyordu. Üstelik küçük ya da büyük fark etmeksizin her detayın üzerinde titizlikle duruyordu. Yerinde bir başkası olsa çoktan elbiselerin dolaba yerleştirilmesini söyler, kalacağın oda burası diyip çıkardı işin içinden. Oysa Menderes böyle yapmamış, yine ve yine kararı Şehrazat'ın kendisine bırakmıştı.
Bu hayatta Şehrazat'ın seçtiği hiçbir şey olmamıştı. Annesinin kararıyla Çulhaların konağına yerleşmiş, bunca yıldır da onlar ne isterlerse onu yapmak zorunda kalmıştı. Bu evliliği yapmış olmasının ardında bile onların etkisi yatıyordu.
Şehrazat düne kadar olan hayatının yarından sonrada devam edeceğini düşünmüştü. Tek fark bu kez kuralları koyanlar Çulhalar değil, Çolphanlar olacak demişti.
Oysa şimdi Menderes karşısına geçmiş, kararların hepsi sana ait diyordu. Şehrazat'sa tüm bunlara karşın bocalıyordu. Bunca yıl tek bir karar vermesine izin verilmemiş birine artık kararlar sana ait denilince, insan ilkin mutlu oluyor sonrada ne yapacağım ben şimdi diyerek korku duyuyordu.
Şehrazat'a da tam olarak böyle olmuştu. Bu evliliğin bir esaret olmadığını anlamak mutlu olmasını sağlamıştı. Ancak verilecek kararlar olduğunu anlamak ben şimdi ne yapmalıyım sorularına yol açmıştı.
Deva'dan ayrılmak istemiyordu. O kızıydı ve bir bebeğin ebeveynine yakın olması gerektiğine inanıyordu. Gece uyanabilir, acıktığı ya da bir yerleri ağrıdığı için ağlayabilirdi. Yanında olmalı hemen müdahale edebilmeliydi.
Öte yandan Deva babasının varlığına alışıktı. Gece uyandığı zaman onu uyutan, besleyen babasıydı. Bu yüzden onu görmek isteyebilirdi. İşte bu da Şehrazat'ı bir karar almaya itiyordu. Ya Menderes'in burada yatmasına izin verecekti ya da baba kızı ayıracaktı.
"O halde ben hemen yan odadayım. Bebek telsizini alıyorum. Olurda uyanır ağlarsa hemen gelirim. O yüzden endişe edeyim deme. Bana ihtiyacı olurda uyanamam diye düşünme. Gerçi bizim minik canavar ağlamaya başlarsa muhakkak senide uyandırır. Şimdilik cadı yanını göstermedi ama inan bana bu uysal görüntünün altında büyük bir canavar yatıyor" dedi, gülümseyerek.
Şehrazat istemsizce güldü bu sözcüklere karşın. Bakışları Deva'dan Menderes'e, ardından yine Deva'ya yöneldi. Bu minik şey mi cadı olacaktı? Mümkünü yok diye düşündü. Muhtemelen kendisi rahat etsin diye Menderes böyle bir cümle kurmuştu. Ve içindeki endişeyi sarf ettiği sözcüklerle birlikte yok etmişti. Şehrazat baba kızı ayırıyor olmaktan yana suçluluk hissetmişti. Fakat Menderes'in bundan yana ne kırgınlığı ne de endişesi vardı. Gayet rahat bir şekilde bebek telsizini almış, elinin tersiyle kızının yanağını okşamış ardından da iyi geceler dileyerek odadan çıkmıştı.
Geriyeyse hem rahatlamış hemde yeni sorularla baş başa kalmış bir beden bırakmıştı. Menderes gideli on dakikayı çoktan geçmiş olmasına rağmen Şehrazat olduğu yerden bir milim dahi kıpırdayamamıştı. Arkasında duran yatağın Menderes'e ait olduğunu bilmek garip hissetmesine neden olmuştu. Laf arasında Aysu'nun burayı pek sevmediğini, gelmekten hoşlanmadığını öğrenmişti. Lakin hiç geldikleri, bu yatakta yattıkları olmuş muydu bilmiyordu.
İçinden o yatağa yatmak, hatta oturmak bile gelmiyordu. Ve neden böyle hissettiğini anlayamıyordu.
Deva'ya karşı böyle hissetmemişti. Ona bakarken bu Aysu'nun kızı dememişti. Fakat onun dışındaki her şeye bakarken: "Buradaki izi acaba ne kadardır?" diye düşünüyordu. Sanki bir başkasının yerini zorla işgal ediyormuş gibi hissediyordu. Bu düşüncenin yanlış olduğunu ise elbette ki biliyordu. Kimsenin yerini zorla aldığı falan yoktu. Aysu Menderes'i eşi olarak görmemiş, sevmemişti. Fakat Menderes sevmiş miydi bilmiyordu. Zaten içindeki sıkıntının asıl sebebi de bu sorunun cevabını bilmiyor olmasıydı.
Derin bir soluk alıp, beşiğin etrafındaki tülü düzeltti. Ardından yatağın ucunda duran valizleri eline aldı. Burada kaç gün kalacaklarını bilmiyordu. Yine de tüm bu zaman zarfında eşyalarının valiz içinde kalması doğru olmazdı. Şehrazat'a kalsa sorun olmazdı. Fakat Menderes görürse kırılabilirdi. Yaptığı onca şeye karşın Şehrazat'ın kendisini bir yabancı gibi hissediyor olmasını görmek, her an kapıdan çıkıp gidecek biri gibi davranıyor olduğunu bilmek onu incitebilirdi.
Bu yüzden istemiye istemiyede olsa eşyalarını yerleştirmeye koyuldu. Dolabın ilk açtığı gözü birkaç kazak ve pantolon gibi kışlık şeylere ikinci açtığı yerse yazlık eşyalara ev sahipliği yapıyordu. Üçüncü ve dördüncü gözler ise boştu. "Ya hiçbir zaman doldurulmamıştı ya da benim gelişimin hemen öncesinde boşaltılmışlardı" diye düşündü.
Şehrazat henüz bilmiyordu ancak o gözler hiçbir zaman Aysu'nun eşyalarına ev sahipliği yapmamıştı. Aysu birkaç saatliğine bile bu çiftliğe gelmemişti. Bu odanın eşiğinden geçtiği olmamıştı. Tıpkı Menderes'in kalbinin hudutlarından geçmiş olmadığı gibi...
"Gelebilir miyim?" diye sordu Zübeyde Hanım hafif bir tıklayışın ardından kapıyı araladığında.
Şehrazat son askıyıda yerine asıp, boşalan valizleri raflardan birine yerleştirdi.
"Tabii buyurun lütfen" dedi, hafif bir tebessüm eşliğinde.
Büyük Hanım içeri girip kapıyı kapattıktan sonra beşiğin tarafında olacak şekilde yatağın ucuna oturup, tatlı bir gülümseyişle yanındaki boşluğa iki kez vurarak Şehrazat'tan oturmasını rica etti. Ardından da bakışlarını dizlerinin üstünde duran bohçada dolaştırdı. Şehrazat yanına yavaşça oturmuş, sonrasında da bakışlarını Büyük Hanım gibi ucu kırmızı kurdele ile bağlanmış krem renkli bohçaya dikmişti.
"Sana vermek istediğim bir şey var" diye söze başladı Büyük Hanım. Akabinde de kurdeleyi çözüp, bohçayı açtı. Yakaları altın sarısından işlenmiş mor bir cepkendi bohçanın içinden çıkan.
"Anadolu'da çok eski bir adettir bu, şimdilerde yapan aileler pek yok" diyip derin bir soluk aldı. "Buna mor cepken derler. Evlenecek kızların çeyizlerine koyulurmuş. Olurda gittiği hanede eziyet görürde dile getiremezse giyipte sözsüz bir şekilde dile getirebilsin diyeymiş. O zaman tüm ahali gelin kızın eziyet gördüğünü anlar, onu o evlilikten kurtarırmış."
Bohçayı alıp, Şehrazat'ın kucağına bıraktı. Ardından sağ elini şefkatle Şehrazat'ın saçlarında dolaştırdı.
" Evlenmek bana nasip olmadı. Çok isterdim sevdiğim adamla evleneyim senin gibi yüzü güzel, ruhu güzel bir kıza anne olayım. Ama olmadı. Rabbim bana nasip etmedi. Fakat seni gönderdi. Ben öyle pek sıcak bir kadın değilimdir. Herkese hemen güvenmem. Ama seni gördüm kızım. Hüznünü yüreğimde hissettim. Yaşadığı tüm acılara rağmen iyi kalmış, vicdanını yitirmemiş insanlar hayran olunası kişilerdir.
Yerinde ben olsaydım, sanmıyorum ki senin kadar dirayetli olabilirdim. Gözüm kimseyi görmezdi. Kıyardım herhalde canıma...
Sen iyi birisin kızım. Mutlu olmayı hak ediyorsun. Biliyorum ki Menderes üzmez seni. Kıymet bilir çocuktur. Dışarıdan baktın mı sert, katı durur. Fakat yüreği yufkadır. İncinse de incitmeye kalkışmaz. Ama olurda canını yakarsa yanında olan varlığımı unutma. Menderes'in halası derdimi desem ne olur demesem ne olur diye düşünme. Onu kayırırım diye düşünme. Bu cepken sana verdiğim sözün sembolü. Anam babam yok diye düşünme. Allah'ın izniyle bundan sonra bir ananda benim inşallah" dedi.
Şehrazat duyduğu tüm bu sözcüklerden sonra hiçbir şey diyememişti. Fakat gözleri yüreğinde hissettiği minnet ile dolup taşmıştı.
Aylar önce annesini toprağa verdiğinde artık köksüzüm, kimsesizim diye düşünmüştü. Fakat şimdi bir kızı, eşi, annesi olmaya yemin eden bir halası vardı.
Kollarını hızla yanındaki bedene sarıp, sıkıca sarıldı. İnce fakat güçlü olduğu bariz olan Zübeyde Hanımın kolları bu sarılış karşısında sıkıca bedenini kucaklamıştı.
Şehrazat artık emindi. Bu aile onun yuvasıydı. Ve ne olursa olsun onları kaybetmemeye kararlıydı.
***
Merhaba sevgili okurcalarım 😊
Nasılsınız bakalım?
Sağ olun bende iyiyim, sağlığınıza da duacıyım 😉😉
Bu kadar hoş beş yeter. Gelelim asıl meseleye...
Nasıl gidiyor bu hikaye? Önerileriniz, eleştirileriniz neler? Lütfen tam buraya bırakın yorumlarınızı. Bu arada oysuz bırakmayacağınızı da umuyorum. İnşallah yani 😉😉
Bir sonraki bölümde buluşuncaya kadar küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden, yaşıtlarımın yanacıklarından sulu sulu 😘😘
Hoşça kalınnn👋👋