İçeriğe geç

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 12 · 14 dk okuma

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 12

11.BÖLÜM

Başı bir sağa bir sola dönerken, ince narin parmakları üstüne örttüğü çarşafı sıktı. Dudaklarının arasından dökülen iniltiye benzer çığlıklar, kapalı göz kapaklarının arasından sızan gözyaşları ve terliyen vücuduyla bir kabusun içinde çırpındığı çok açıktı. Ancak tek çırpınan beden Şehrazat'a ait değildi.

Saatler önce iyi geceler eşliğinde bebek telsizini alıp yan odaya geçen Menderes'te onunla birlikte çırpınmaktaytı.

Pek derin olmayan uykusundan sekiz ayın verdiği alışkanlıkla uyanmış, uyku mahmuru gözleri duyduğu iniltilerin kaynağı olan bebefonu eline alarak ne olduğunu anlamaya çalışmıştı. Anlar anlamazda sağ elinde sıkı sıkı tuttuğu bebefonla birlikte kendini Şehrazat'ın yanı başında bulmuştu.

Bir telaşla geldiği odada endişeyle Şehrazat'ın üstünde dolaşan bakışları, ne yapacağını bilemiyordu. Uyanıp da başucunda kendisini bulması halinde ürkeceği çok açıktı. Lakin Menderes, Şehrazat'ı bir kabusun içinde boğuşur halde bulmuşken arkasını dönüp gidemezdi.

Bu yüzden de elindeki bebek telsizini komidinin üstüne bırakıp, gece lambasını yaktı. Cılız sarı ışık odanın karanlığını bir parça kırdığındaysa Şehrazat'ın acı çeken yüzünü görmesi daha kolay olmuştu.

Yüzü Şehrazat'ın sureti gibi acıyla buruştu. Bakışları ter ve gözyaşı yüzünden ıslanmış çehrede dolaşırken, kalbi sızlıyor fakat buna engel olmak adına elinden hiçbir şey gelmiyordu.

Şehrazat'ın yanı başında olacak şekilde dizlerinin üstüne çöküp, sağ elini dipleri terden ıslanmış tutamlarda gezdirmeye başladı. Sol eliyse çarşafı sıkmakta olan eli sarmış, baş parmağıyla tenini okşamaya başlamıştı.

Menderes'in dokunuşuyla birlikte önce Şehrazat'ın hareketleri yavaşlamış, kısa zaman sonrada kirpikleri aralanmıştı. Biri buğulu bir diğeri hüzün dolu iki kahve göz birbirini bulduğundaysa aynı anda titrek soluklar dudaklarının arasından dökülüvermişti.

Şehrazat dudaklarının arasından hıçkırıkları kaçmasın diye titreyen alt dudağını dişlediğinde, Menderes'in sağ eli saçlarını okşamaya devam etti.

O adamı öldürse, yerin yedi kat dibine koysa Şehrazat'ın çektiği acı biter miydi? Gözlerindeki hüzün dağılır, narin bedenini esir eden ürkeklik kaybolup gider miydi?

Geçmez, gitmez ve bitmezdi...

Zira mesele Mahir, Mahir'in Şehrazat'a yaptığı şey değildi. Mesele bunun Şehrazat'a hissettirdiğiydi. Bedeninde yarattığı yıkım, ruhunda açtığı, oluk oluk kanamaya devam eden yaraydı asıl mesele. Ve Menderes, bunu nasıl geçirebileceğini bilmiyordu.

Elinden gelen tek şey Şehrazat'ın yanında olmaktı. "Ben varım yanında, yaslan göğsüme, sığın yüreğime Peri Kızı" demekti.

Fakat akla gelen her şey dökülmüyordu işte dudaklardan. Bazen karşısındaki insan kırılır, ürker, incinir diye susuveriyordu insan. Menderes'te susmuştu. Dili susmuş, lakin gözleri yüreği gibi konuşup durmuştu.

Çok sonralarıysa sesi hayat bulmuş, dudaklarından: "İyi olacaksın" sözcükleri dökülmüştü. Sesi kısık, fakat söylediğinden de kendinden de gayet emindi.

Şehrazat sarf edilen bu sözcüklerin bir temenni olmadığını, Menderes'in öylesine bir laf etmediğini biliyordu.

Menderes, bir söz veriyordu kendisine. Olacak bir şeyi bildiriyordu.

Şehrazat sorgulamadan, hayır demeden inandı bu sözün doğruluğuna. Sesini ilk duyduğu, göz göze ilk geldikleri andan beri yaptığı gibi bir kez daha Menderes'e güvendi.

Bazı insanların karşısındaki kişide güven teşkil etmek için ekstradan bir gayret sarf etmesine gerek yoktu. Duruşu, bakışı, içten bir tebessümü yeterliydi bunun için.

Menderes'te o kişilerdendi. Ve Şehrazat'ın sonsuz güvenini kazanmıştı.

Art arda olacak şekilde iki kez burnunu çekti. Kızarık burun ucu, ıslak gözleriyle bile güzeldi Şehrazat. Oysa Menderes değil ağlayan bir yüzü güzel bulmak, ona bakmak bile istemezdi. Şimdiyse ufak tefek olan bir Peri Kızı'nın ağlayan hali bile hoşuna gidiyordu. Allah affetsin ama hüzün bile yakışıyordu genç kadına.

"Yandın oğlum sen" dedi içinden. Fakat bu yanıştan ötürü yüreğinin ortasında büyük bir mutluluk peyda olmuştu.

Varsın sevmesindi kendini, varsın gözleri bakmasındı Menderes'inkiler gibi. İyi olsundu, mutlu olsundu... Menderes'e yeterdi.

Parmaklarını okşamaktan hiç bıkmayacağı saçlardan çekip, yaşlardan ıslanmış yanaklarda dolaştırdı. Terlemiş olduğundan olsa gerek teni hafif soğumuş, daima ala çalan yanakları bu kez solmuştu.

"Yüzünü yıkamak ister misin Şehrazat?" diye sordu. Sesi yumuşak, bakışları şefkat yüklüydü.

Şehrazat bu bakışların altında onay vermekten daha başka bir şeyi düşünememişti. Başını hafif bir onay eşliğinde sallamış, ardından da yattığı yerden doğrulmuştu. Kısa bir duraksayışın ardından sol eli Menderes'in iri avucunun içinde durmaya devam ederken, sağ eliyle üstündeki çarşafı açtı. Hemen sonrasında da çıplak ayaklarını yataktan aşağı sarkıtıp parke zemine bastı.

Bu sırada Menderes'te ayağa kalkmış, istemiye istemiye de olsa Şehrazat'ın elini bırakarak geriye doğru birkaç adım atmıştı. Fakat bunu yaparken, bir gün Şehrazat'ın elinin elinden ayrılmayacağı günlerin geleceğini umud etmişti.

Farkında değildi belki ama en az onun kadar Şehrazat'ta tuttuğu eli bırakmak istememişti.

Bakışları birkaç saniye boyunca elinden ayrılan Menderes'in iri, kemikli elinde dolaşmış, parmaklarının kaybettiği sıcaklıksa titremesine sebep olmuştu.

Şehrazat'ın düne kadar tanımadığı dokunuşların varlığını arayan parmakları ihtiyaçla sızlamıştı. Ellerini yumruk yaparken sanki bunu anlamasının imkanı varmış gibi Menderes'ten yana kaçamak bir bakış atıp, banyo kapısını araladı. İçeri girip kapıyı kapattığı sırada sırtını duvara yaslamış, ardından da birkaç derin soluk almıştı.

Aklı karma karışıktı. Az önce ne olmuştu öyle? Neden Menderes'in dokunuşu tesirli bir ilaçmış gibi iliklerine kadar işleyip, yüreğindeki ağrıyı ansızın bertaraf etmişti?

Bu adamın varlığının Şehrazat'ın üstündeki etkisini açıklayabilecek biri var mıydı?

Basit bir dokunuşun Şehrazat'ın kalbinde yarattığı yıkıntıları, o yıkıntılardan meydana gelen yeni yeni sokakları şehirleri anlatabilecek olan biri var mıydı peki?

Şehrazat'ın tüm yaşamı sanki bir kabusun içindeymiş gibi geçmişti. Öyle uyanmasının mümkünü falan da olmamıştı hani. Gözleri açık, kapalı fark etmeksizin, bir kabustan bir başka kabusa savrulup durmuştu. Son yaşadıklarından sonraysa mümkünü yok bir daha ayağa kalkamam demişti. Diri diri mezara girdiğini, geleceğe dair umud ettiği güzel günlerin tamamen onu terk ettiğini, var olmayan hayatının yok olup gittiğini düşünmüştü.

Oysa şimdi tekrar soluk alıyordu. Bitti dediği yerden yeni baştan ve eskiye nazaran daha güzel, daha canlı bir şekilde var oluyordu. Ve anlıyordu... Evvelden aldığı solukların soluk olmadığını, yaşıyorum derken yaşamadığını, varım derken yok olduğunu ve yok olduğunu sanırken aslında varlığa kavuştuğunu şimdi anlıyordu.

Ve şükrediyordu... Acılardan örülmüş hayat yolunun Menderes'e çıkmış olmasından dolayı Rabbine sonsuz minnet duyuyordu.

Sırtını duvardan ayırıp beyaz mermerden yapılmış lavaboya taraf yürüdü. Gözleri aynaya yansıyan suretinde birkaç saniye dolaştıktan sonra bakışlarını tekrar yere indirdi. Ardından pirinç musluğa uzanıp, açtı. Yüzüne üç kez su çarpıp, ıslak ellerini ensesi ile gerdanında dolaştırdıktan sonra musluğu kapattı. Bu sırada bakışları bir kez daha aynadaki yansımasına takılmıştı. Az önceye nazaran daha iyi görünüyordu. Kesik kesik alıp verdiği solukları düzelmiş, titreyişi kesilmişti.

Bu halinde etkili olan şeyin Menderes'in varlığı olduğunu biliyordu. Adamda öyle bir duruş, hava vardı ki Şehrazat'ı baştan sona huzura kavuşturuyordu. Bakışları kulağına çalınan çocukluk ninnileri gibi ruhunu okşuyor, adeta canına can, nefesine nefes ekliyordu.

Öte yandan büyük bir endişe duymasına da sebep oluyordu. Koşulsuzca güven duyuyor oluşu ileride bir zaman kırılır mıyım acaba sorularını getiriyordu aklına. Menderes'in bile istiye kendisini kırmayacağına emindi. Fakat bir kalp sadece lafla, davranışla incinmiyordu ki. Bir kalp en çok sevilmemekle incinirdi. Ve Şehrazat, günden güne Menderes'e çekildiğini hissederken, onun tarafından sevilmemekten yana büyük bir endişe duyuyordu.

İnsan sevince korkusuz olur derler ya hani, Şehrazat bu sözü söyleyenlerin halt ettiğini düşünüyordu. Çünkü insan sevince cesur değil daha bi korkak oluyordu.

Kırar mıyım, kırılır mıyım, sevilir miyim, üzülüp üzer miyim diye düşüne düşüne kendini yiyip bitiriyordu.

Şehrazat'ta bundan korkuyordu işte. Kapılıp gitmekten fakat hiçbir zaman bir kıyıya demir atamamaktan yana büyük bir endişe duyuyordu.

"Ya gözlerindeki sadece merhametse?" diyordu. "Ya şefkati sevdadan değilde mazluma kol kanat germekten ibaretse..."

En fenası da Şehrazat'ın ilgiye muhtaç kalbinin aşk ile minneti birbirine karıştırıyor olup olmadığıydı.

Rahmetli annesi Nurişah yengesinin tüm yaptıklarına rağmen sevmişti Mahir'i. Birkaç metrekarelik odanın içinde gördüğü sayılı kişiden biri olan Mahir'i, kızını emanet edebileceği tek kişi olarak görmüş, tam da bu sebeple zaman zaman kızının kalbini Mahir'e karşı ısıtmaya çalışmıştı. Mahir'e karşı başka türlü bakmasını istemiş: "Gözün alıştıkça gönlünde elbet kabullenir" demişti.

Kızamamıştı Şehrazat annesine. Zavallı kadının ölümünden sonra kızına bir şey olur endişesiyle kendisini bir yerlere emanet etmeye çalışmasını anlamıştı. Ancak dediğini de yapamamıştı. Bırakın gözlerini, aklı bile bu ihtimali düşünmek istememişti.

Fakat şimdi "Acaba" diyordu. "Birilerine, bir yerlere sığınmak istediğim için mi böyle hissediyor kalbim" diye soruyordu kendine. "Gözlerim alıştığından mı, yüreğim kabulleniyor Menderes'in varlığını?"

Odaya geri döndü. Bakışları Menderes'in varlığını arar şekilde loş odada dolaştı. Teras kapısının uçuşan perdesine bakılacak olursa orada olmalıydı. Zira yatmadan önce kapıyı kapatmış, iki kezde ne olur ne olmaz diyerek kilitlemişti. Oysa şimdi ardına kadar açıktı. Esen her hafif rüzgarda boydan boya olan tül perde bir o yana bir bu yana hareket ediyordu.

Yavaşça yürüyüp, omzunu odanın terasa açılan kapı eşiğine yasladı. Aklındaki sorular varlığını korurken, Menderes'in sol çehresinde bakışlarını dolaştırdı. İçi bu soruya evet demeye varmamıştı. Gözü alıştığından gönlü kabullenir olmamıştı ki. Önce kalbi kabul etmişti Menderes'in varlığını, sonraysa gözleri...

Aklındaki soruların sükuta erişiyle rahatladı. Varsın Menderes'in kalbi bir kadını sever gibi sevmesindi kalbini. Yanında olsundu, iyi olsundu, yüzü gülsündü Şehrazat'a bu da yeterdi.

Kollarını göğsünde bağlayıp, omzu gibi başını da kapı eşiğine yasladı. Gözleri Menderes'e nasıl bakmıştı bilmiyordu ama ona bakan Menderes'in çehresi aydınlanmış, ardından da dudakları hoş bir tebessümle iki yana kıvrılmıştı.

Bedenini yasladığı yerden ayırıp, Menderes'e doğru adımladı. Yanındaki boşluğa oturduğunda, çok geçmeden Menderes tarafından ince bir şalla omuzları örtülmüştü.

Şehrazat'ın bakışlarından olsa gerek: "Terledin, üşütürsün" diyerek yaptığı şeyi açıklamaya çalışmıştı. Esasında bunu yapmasına gerek yoktu. Şehrazat Menderes'in her yaptığı, söylediği şeyin iyiliğini düşündüğünden meydana geldiğini biliyordu. Bu yüzden sözsüz bir teşekkür olan tebessümüyle yanıtlamıştı Menderes'i.

O tebessümün Menderes'in yüreğinde yarattığı zelzeledense habersizdi. Tıpkı Menderes'in aklından geçen düşüncelerden habersiz oluşu gibi.

Menderes Şehrazat'ı gördüğü ilk andan itibaren deyim yerindeyse büyülenmişti. Onun hakkında düşündüğü ilk şey hüzünlü fakat güzel olduğu olmuştu. Fakat şimdi o zamanlar eksik söylemiş olduğunu düşünüyordu.

Doğru, Şehrazat güzeldi. Ama tebessüm edince çok ama çok daha güzel oluyordu. "Birde gülse..." diye düşündü Menderes. "O zaman kim bilir ne yaparım, ne hallere düşerim? Tebessüm eden sureti bu kadar güzelse, gülen yüzü kim bilir nasıl büyüleyicidir? " diye kendine soruyordu.

Menderes böyle düşünmüştü Şehrazat'ın suretini seyre dalmışken. Lakin benzer düşüncelerin Şehrazat'ın aklına düştüğünden habersizdi.

Pek tabii gülmek her surete yakışırdı. Korkunç bir yüzü bile insanileştirirdi varlığı. Lakin Menderes'in dudaklarında var olmuş olan tebessüm, Şehrazat için tüm tebessümlerden ayrıydı.

Adam güzel gülüyordu. Fakat Şehrazat bu tebessümlerin kendisine dönükken daha güzel olduklarını düşünüyordu. Adam başkasına değil, bir kendisine birde kızlarına bakarken böyle gülmeliydi. Diğer herkese karşı çatsındı o güzelim kaşlarını. Menderes'in bu güzel yanını bir tek Şehrazat bilsin, görsündü.

Avuçları sıkıca omzundaki şalın kumaşını sardı. Düşündüklerinden ötürü yüzünü büyük bir kızarıklık ele geçirmişti. Allah'tan Menderes yüzüne değilde ormana bakıyordu. Bu da Şehrazat'a kaçamakta olsa Menderes'i izleme fırsatı veriyordu.

Güzel bir adamdı Menderes. Erkeklere böyle denmezdi ama Şehrazat'a göre Menderes güzeldi. Düşüncesi, bakışı, konuşması, davranışları... hepsi ama hepsi güzeldi. Lakin Şehrazat'a yasaktı.

Utanıyordu Şehrazat. Hem geçmişinden hem düşünüp, yüreğinin kanat çırpmasına neden olan hislerden utanç duyuyordu.

Bakışlarını onun gibi karşısındaki ormana çevirdi. "Diyelim ki sevdim onu. Diyelim ki o'da beni sevdi... Peki ya sonra? " diye sordu kendine.

Tüm bu yaşadıklarından sonra Şehrazat kimsenin ona dokunmasını istemiyordu. Menderes'e güveniyordu. Canını yakmayacağını biliyordu. Ama o şeyi ne şimdi nede gelecekte yapabileceğini sanmıyordu. Gözlerini kapattığı an o çirkin görüntüler zihnine üşüşürken, mümkünatı yok bunu yapamazdı.

Öte yandan dakikalar önce teninde hissettiği dokunuşlar aklını karıştırmıştı. Sevilay teyzesinin dokunuşlarına bile zaman zaman irkilerek tepki verirken, biraz önce aklına hiçbir düşüncenin üşüşmemiş olmasına şaşırıyordu. Hele de öyle bir rüyadan sonra...

Bakışlarını bu kez alalen Menderes'in üstüne çevirdi. Aralarına koyduğu hatrı sayılır mesafeye, muntazam fakat çatık duran kaşlarına, kirli sakalına, dağılmış saçlarına uzun uzun baktı.

Keşke daha başka bir zaman, daha başka şartlar altında tanışmış olabilselerdi. O zaman Şehrazat bu kadar çekingen durmaz, sevip sevilmek konusunda bunca tereddüt etmezdi.

Ama içinde bulundukları şartlar farklıydı. Menderes sevilebileceğine dair inançsız, Şehrazat'sa sevmekten sevilmekten yana korkaktı.

Ama kader denen ilahi bir güç vardı. Olmaz denen olur, bitmez denen dert biter, sevmez denen sevip sevilirdi.

İnsan ne kadar olmaz dese de Allah'ın bir ol deyişi ile kuru toprak hayat bulur, gece gündüze kavuşur, kurumuş dal çiçek açar, yaralı bir ruh şifa bulurdu.

Şehrazat ve Menderes olmazlara tutuna dursun kaderlerini bir eden elbet kalplerini de günün birinde bir ederdi. Sadece biraz zamana ihtiyaç vardı.

"Güneş doğmak üzere" dedi Menderes, uzun bir sessizliğin ardından. Şehrazat'ın üstüne dikilmiş bakışlarını hissediyor olmasına rağmen utanır diye dönüp bakmamış, ancak aralarındaki sessizliği kurduğu bu cümleyle bozmuştu.

Bakışları ağaçların üstünde doğmaya başlayan güneş'ten ayrılmazken, Şehrazat'ın bakışları da izlediği manzaraya çevrilmişti. Bunun bilincinde konuşmaya devam etti.

"Her ne olursa olsun" dedi derin bir soluk alışın ardı sıra. "Güneş doğmaya devam ediyor. Bitmez denen fırtınalar kesiliyor, dinmez dediğin acılar bitiyor. Birileri yanımızda olsun ya da olmasın her gözyaşı bir zaman sonra akmayı bırakıyor. Öyleyse acıya tutunmak niye?"

Şehrazat Menderes'in sorduğu soruyla birlikte gözlerini tekrar sağ tarafına çevirmiş, kendisine bakan bakışlara karşılık vermişti.

"Zaman aktı, yaşananlar geride kaldı. Bırak acısı da geride kalsın. O anlara tutunup durma. Keder acıyı getirir, umud mutluluğu. Acıya tutunup kalırsan güzel günlere kör olursun...

Belki senin için konuşmak kolay diyorsundur. Ama değil. Değer verdiğin birinin acı çektiğini görüp, buna şifa olamamak çok daha zor.

Ağla, kız, bağır, çağır... Yeter ki içinde sıkı sıkı tuttuğun o şeyi bırak. İntikam almak mı istiyorsun? Ben varım, hadi alalım. Ağlamak mı istiyorsun, omzum senin. Saklanmak mı istiyorsun tüm dünyadan? Bak göğsüm burada.

Ama lütfen böyle durma. Kimse dinlemezse ben dinlerim seni, kimse tutmazsa ben tutarım elini, kimse silmezse gözyaşını ben silerim, sarmak istemezlerse yaralarını ben tek tek sararım.

Bu eller, bu iri kocaman vücut, başka niye varlar ki?"

Şehrazat duyduklarından sonra daha fazla kendini tutamamış, titreyen dudaklarına engel olamayıp hıçkırmıştı. Hemen ardından da içli içli ağlamaya başlamıştı. Vücudu zangır zangır titriyordu. Dişlerini sıkmış, küçük avuçlarınıysa sıkı sıkı kapatmıştı.

" Sonunda " diye düşündü Menderes. Şehrazat gerçek manada ilk defa yaşadığı şeye ağlıyordu. Bilinçli bir şekilde ilk kez yaşadıkları için gözyaşı döküyordu. Günlerdir kapalı bir kutunun içine tıktığı tüm o acılar sonunda özgürdü.

Yavaşça Şehrazat'a doğru yaklaştı. Günlerdir incitirim, acıtırım diye dokunmaktan korktuğu bedeni kollarının arasına alıp sıkıca sardı. Şehrazat itiraz etmeden Menderes'in kollarının arasına girmiş, ait olduğu yeri bilirmiş gibi başını göğsüne büyük bir teslimiyetle yaslamıştı.

Menderes şefkatle okşamıştı göğsüne yaslanan başı, dudakları belli belirsiz Şehrazat'ın saçlarına dokunmuş, parmakları ipek saçlarında dolaşmıştı.

Teselli için her zaman sözlere gerek yoktu. Bazen bir dokunuş, bir bakış, sıcak bir sarılış yeterliydi yara alana. Şehrazat'a da yetmişti. Acısı tükenip bitmemiş, yaşadıkları silinip gitmemişti elbet. Lakin ruhu hafiflemiş, bir parça huzura kavuşmuştu.

Şehrazat yirmi bir yıllık hayatı boyunca ilk defa saklamadan, duyulur, bilinir diye korku duymadan dökmüştü içini. Sesini kısmamış, aksine içine içine attığı tüm çığlıkları Menderes'in göğsüne koyvermişti.

Gücü tükenene kadar ağlamıştı. Onunla beraber gözyaşı döken Menderes'ten habersiz bir şekilde sığındığı kollarda uykuya dalmış, yine de iki avucunun sıkı sıkı kavradığı kumaş parçasını bırakmamıştı. Hoş Menderes'te zaten kollarının arasındaki bedeni bırakıp gitmek istememişti.

Sağ eli Şehrazat'ın sol omzunda dururken, sol eli durmaksızın ipek saçlarda dolaşmıştı. Ta ki iki saati aşkın bir sürenin sonunda Şehrazat gözlerini açıncaya kadar.

Menderes göğsündeki kıpırtıyla birlikte çenesini Şehrazat'ın başının üstünden kaldırmış, istemiye istemiye de olsa kollarını çözmüştü.

Şehrazat'ın uyku mahmuru bakışları gözlerini bulduğundaysa titrek bir soluk çekmişti içine. Verdiği tüm sözleri, aldığı tüm kararları unutmuştu. Oysa kaç gece yeminler etmişti asla sevmeyeceğim diye. Şimdiyse utancından ala çalan yanaklarıyla birkaç santim ötesinde oturan Peri Kızına vurgundu.

Şehrazat ise hem şaşkın hemde utanmıştı. Nasıl olup da uykuya dalıvermişti bilmiyordu. Lakin hayatında bundan daha güzel bir uyku çektiği anın olmadığını biliyordu.

Menderes'ten yana kaçamak bir bakış attı. Kalın dudakları kıvrılmış, başı sağ omzuna doğru hafif eğilmiş bir şekilde kendisini seyrediyordu. Üstelik gözlerinde de garip bir parıltı vardı.

Şehrazat bakışlarını hızla kaçırıp, yerinde kıpırdandı. Utanmıştı fakat ne korkmuş ne de tiksinmişti. Aksine hoşuna gitmişti. Yüzüne böylesine dikkatli bakıyor olması, sanki kıymetli bir şey seyredermiş gibi gözbebeklerinin ışıldıyor olması hoşuna gitmişti. Lakin uyuya kalmadan önce yaşananlar aklına gelince göğsü sıkışmış, gözleri tekrar buğulanıvermişti.

Menderes'se kaçırmamıştı bu değişimi. Uyku mahmuru gözlerin şaşkınlıktan büyüyüp ardından utançla kısılmasını keyifle izlemiş, tatlılığı karşısında burnunu sıkıştırmak istemişti. Ancak bu durum fazla uzun sürmemiş, Şehrazat'ın çehresi tekrar keder çizgilerine ev sahipliği yapar olmuştu.

Az önce bir engeli aştıklarının bilincinde olduğundan Şehrazat'a dokunmakta herhangi bir mahsur görmemişti. İri elleri yavaşça Şehrazat'ın yüzünü avuçlarının arasına almış, ardından ıslanan kirpiklerinden baş parmaklarını hafifçe dolaştırmıştı.

Gözlerine değen mahsun bakışlar altında yüreği sıkışmıştı. Şehrazat'a ağlamak değil gülmek yakışıyordu. Çehresi kederle kararmamalı, sevinçle ışıldamalıydı.

"Bundan sonra güzel anılar biriktirelim. Tüm kötü anıların altında kalıp kaybolmasını sağlayacak kadar, mutlu anılarımız olsun. Yüzümüz acıdan değil, kahkahadan kırışsın. Yanaklarımızı gözyaşları değil, tebessümler okşasın.

Şimdi geçmeyecek, bitmeyecek gibi görünüyor ama önümüzde upuzun bir hayat var. Acının yerine koyabileceğimiz bir dizi sevinç için zamanımız var... Var mısın Peri Kızı? Kederin yerine sevinç, acının yerine umut koyalım ister misin? "

Umutla baktı Menderes Şehrazat'ın gözlerine. Yüreği dudaklarının arasından dökülüp gelirken, tekrar kırılır mıyım acaba diye düşünmedi.

Bu hayatta Şehrazat'a fikrini soran olmamıştı. Şunu nasıl yapalım, nereye gidelim, ne istersin, ne düşünüyorsun gibi soruları soran hiç kimse olmamıştı. Ama emir vereni çok olmuştu. Sabah gözlerini açıp, karanlık çöküp kapatıncaya kadar emir dolu bir dizi cümle duymuştu.

Oysa Menderes tüm heybetine, korkutuculuğuna rağmen bir kez olsun emir vermeye girişmemiş; her hareketiyle yapıp, söyledikleriyle kararları Şehrazat'a bırakmıştı.

Şehrazat bunları görüp duyarken, nasıl olurdu Menderes'e hayır diyebilirdi ki? Gözlerinin içine umutla bakan adamı, incitmekten korka korka saçlarını büyük bir şefkatle okşayan adamı nasıl geri çevirirdi?

Çevirememişti. Çevirmeyi de istememişti zaten...

Yarın ne getirirdi, karşısına hangi acılar çıkardı bilmiyordu. Fakat o acıların yaratıcısının hiçbir zaman Menderes olmayacağını, aksine tüm acıların şifasının onda olduğunu biliyordu.

***

Merhaba sevgili okurcalarım 😊😊

Nasılsınız? Hayat nasıl gidiyor? Öylesine değil gerçekten soruyorum bunu?

İnsan çoğu zaman unutuyor bunu. Birileri soruncaya kadar düşünmüyor, hatta çoğu zaman bu soruya muhatap olduğunda alışıldık cevaplar verip kenara çekiliyor. 😐😐

Üzücü bi durum. O yüzden hadi şimdi herkes kendine bu soruyu sorsun. Ben nasılım, ne hissediyorum desin. Cevapları sesli şekilde dile getirmenize gerek yok. Amaç kendimizi anlamak.

Bir sonraki bölümde görüşünceye kadar kendinize iyi bakın. Hayatı da takmayın bu kadar kafaya. Siz biriciksiniz. Her şey gelip geçer aslolan sizsiniz😉

Hoşça kalınnn 👋👋

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.