İçeriğe geç

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 13 · 14 dk okuma

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 13

12.BÖLÜM

Gün geceye doğardı, gece gündüze. Tohum çatlar filiz olurdu. Tırtıl ölür, kelebek doğardı. Esasında her yok oluş yeni bir varoluşun habercisiydi.

Şehrazat'ın varoluşunun, var olduğunu hissedişinin beşinci sabahıydı bugün. Evleneli, Mardin'den çıkıp Adana'ya geleli beş koca gün olmuştu. Artık bir yuvaya anne, gözlerinden şefkat taşan bir adama eş, öksüz bir bebeğe kol kanattı.

Fakat baştan aşağı kan revan içindeydi. Bununda en büyük şahidi her gece gördüğü kabuslardan uyandırıp, göğsünde bir çocuk misali uyutan Menderes idi.

Şehrazat yaralı bir güvercin, Menderes merhem sahibi bir şifacıydı. Şehrazat ay Menderes güneş, Şehrazat yağmur Menderes toprak, Şehrazat hüzün Menderes umut idi.

Yani Şehrazat'ta ne eksik ise Menderes onun tamamlayıcısıydı.

Fakat Şehrazat tüm bu tam oluşa karşın son derece şaşkındı. Adamın geçmişi malumken, birde başına kendisi gibi birini niye dert olarak aldığını anlamıyordu. Yüzünü güldürecek biriyle evlenmek varken, çehresine keder çizgileri bahşeden bir kadının elinden tutmakta neden bu kadar ısrarcı olduğunu bilmiyordu.

Şehrazat'a göre Menderes'in yaptıkları iyi olmaktan, iyilik yapmaktan fazlasıydı. Onunla evlenip cehennemden çıkmasını sağlamıştı. İyi bir insan olmak için bu yeterliydi. Fakat Menderes bununla yetinmemişti. Her gece gördüğü kabuslardan çekip çıkarmış, kollarında avutmuş, korkmasın, incinmesin diye büyük bir temkin ve şefkatle yaklaşmıştı. Şehrazat'sa tüm bunlara karşın şaşıp kalmıştı.

İnkar etmeyecekti. Menderes'in kollarının arasında uyuya kaldığı günün sabahında kendisinden farklı şeyler isteyeceğini düşünmüştü. Çünkü o gece iyilik yapan ve iyilik görenden fazlası olmuşlardı. Aralarındaki duvar yıkılmış, hem sarf ettikleri sözcüklerle hemde bakışlarıyla karı koca olma yolunda bir adım atmışlardı.

Ama öyle olmamıştı. Menderes geçen bu süre zarfında Şehrazat'a karşı ne kadar ilgili olursa olsun hep bir noktada durmuştu. Gördüğü kabuslar harici Şehrazat'a dokunmamış, yan yana dururken dahi aralarına rahatsız olmasını engelleyecek bir mesafe koymaya dikkat etmişti.

Kendisine olan bakışları, hissettirmediğini zannederken saçlarını koklayışı olmasaydı eğer Şehrazat çok kolay bir şekilde istenmediğini düşünebilirdi. Fakat işin aslı böyle değildi. Menderes Şehrazat'ı incitmekten korkuyordu. Basit görünen bir dokunuşun, öylesine sarf edilen bir sözün Şehrazat'ın ruhunda açabileceği yara düşüncesi endişelenmesine sebep oluyordu. Şehrazat'sa bunu anladığından, Menderes'e kapılıp gitmekten kendini alıkoyamıyordu.

Fakat hayat her zaman kulun düşlediği ya da planladığı gibi olmuyordu. Şehrazat ne zaman bu gerçeği unutup, Menderes'e doğru bir adım atacak olsa yaşadıkları üstüne karabasan misali çöküveriyordu.

O anlarda aklından binlerce soru cümlesi geçerken, tüm bunları susturansa kollarının arasında tuttuğu minik canlı oluyordu. Bundandır ki içinden Deva'yı bir an olsun kollarının arasından bırakmak gelmiyordu. Tıpkı şimdi ki gibi varlığını kollarının arasında hissetmeye ihtiyaç duyuyordu.

Başını eğip, pembe bandana takılı seyrek saçları kokladı. Cennet kokuyordu bu minik canlı. İşaret parmağını küçük avucuna hapseden Deva kız, tüm yaşadıklarına rağmen hayata dört elle sarılmasına neden oluyordu.

Bir yandan da endişe etmesine sebep oluyordu. Şehrazat kimi sevse yitirmişti. Kimin elini sıkıca tutacak olsa itilmişti. Bundandır ki ana kucağına yerleştirdiği bu minik canlıyı da, babasını da sevmekten korkuyordu. Olurda kaybederim, olurda onlardan uzağa düşerim diye endişe ediyordu. Fakat hissettiği bu korkuya rağmen kendini sevmekten alıkoyamıyordu.

Sol elini bebeğin gövdesine sarıp, bahçede yürümeye devam etti. Buraya geldiği günden beri adet edinmişti ezber ettiği bahçede dolaşmayı. Yıllarca taş duvarların arasında hapis hayatı yaşamış olduğundan olsa gerek bulduğu her fırsatta kızıyla beraber soluğu bahçede alıyordu. Çıplak ayaklarıyla çimenlerin üzerinde geziyor, toprakta yuvarlanıyor, ağaçların gövdesine yaslanıp rüzgarda salınan yaprak seslerini dinliyor, çikolata gözlü kızıyla koyun koyuna bir şekilde tembelce hamakta uyukluyordu.

Menderes ise tüm bu anlarda birkaç adım uzaklarında olacak şekilde onları izliyordu. Şehrazat gün geçtikçe güzelleşiyordu. Yanakları daha al, gözleri daha parlak, gülüşleri daha bi şen olmuştu. Rüzgarda salınan ipek saçları, hoş kıkırtısıyla küçük bir kız çocuğu gibiydi. Sanki yıllar sonra ilk defa şimdi özgürdü.

Menderes anne kızı izlerken bir yandan şükrediyor, bir yandan da endişe duyuyordu. Şehrazat eksiksiz bir şekilde her gece kabus görerek uyanıyordu. Sabah olduğundaysa gece ağlayarak uyuya kalan kendisi değilmiş gibi gülümsüyordu.

Menderes bu halin göründüğü kadar iyi olmadığı kanısındaydı. Şehrazat'ı incitmeden psikolojik yardım alması gerektiğine ikna etmeliydi. Daha fazla ağlayarak uyandığını görmek istemiyordu. Şehrazat hep gülmeliydi. Hayran olmuş bir şekilde izlediği şu anki tebessüm, yüzünden hiç ama hiç silinmemeliydi.

"Bir de bana öptüm diye kızıyorsun, annelere serbest anlaşılan yutar gibi öpmek" dedi sözde kızmış bir edayla.

Şehrazat, Menderes'in dediğini umursamayıp, inadına yaparmış gibi bir kez daha bal yanaklardan kokulu bir öpücük çaldı.

"Sende öp, öpme diyen yok ki! Ama öncesinde zımpara gibi olan sakallarını tıraş et bi zahmet" diyip tekrar bakışlarını Deva'ya çevirdi. "De mi annem, öyle yapsın baban. Söyle bakayım. Annemin öpücükleri canımı acıtmıyor ama seninkiler batıyor de bakayım da anlasın."

Küçük kız denileni anlamış gibi annesinin gözlerine bakarak güldü. Alt ve üstte olan ikişer dişi, dudağının sağ ucundaki hafif gamzesi, tüm bunlara ek olarak akan salyasıyla tam anlamıyla ısırmalıktı.

" Ne anladın da güldün acaba küçük hanım " dedi Menderes kızının sevimli haline karşın.

" Anladı tabii. Pek bi cin benim kızım. Bir şeyi bir kez duymaya görsün hemencicik anlayıveriyor. Bazıları gibi tekrar tekrar söyletmiyor insanı."

Şehrazat'ın kimden bahsettiği gayet açıktı. Zaten lafın sahibi de hemen anlamıştı taşın kendisine atıldığını.

"Gel bakalım babam sen benim kucağıma. Yoksa annen bana karşı iyice dolduracak seni. Hoş sende dünden razıymışsın, kaç gündür bakmıyorsun yüzüme. Varsa yoksa annen" dedi ardından da Şehrazat'ı sinir etmek için, Deva'nın dolgun yanağından koca bir öpücük çaldı.

İki gündür aralarında bitmez tükenmez bir çekişme konusuydu bu öpücük meselesi. Şehrazat ilk birkaç gün her ne kadar içi gidiyor olsa da annem annem diye sevememişti minik boncuğunu. Bundandır ki Menderes'in öpücüklerine de ses çıkaramamıştı. Menderes ise belki anne yerine abla olmak istiyordur düşüncesiyle Şehrazat'ın hitap edişine karışmamıştı.

Fakat Büyük Hanım çiçeği burnunda çiftin hal ve tavırlarından anlamıştı ne düşündüklerini. İlkin kızı zorlamayayım diye düşündüğünden geride durmuş olsa da kendisi bir şey yapmadığı sürece bu ikilinin uzunca bir süre kıvranıp duracağını bildiğinden, sıvamıştı kollarını.

Bir sabah kahvaltısı sırasında Şehrazat'ın doğru düzgün kahvaltı edemeyişini bahane ederek: "Ver bakalım torunumu annesi, sende bu sırada güzelce karnını doyur" demişti. Şehrazat'ın hem şaşkın hem mutlu bir haylide endişeli bakışları bu hitap karşısında önce Büyük Hanımı ardından da kaçamakta olsa Menderes'i bulmuştu. İlkin Menderes'in gözlerinde ne gördüğünü tam anlayamamıştı. Ancak öfkeli karşılık vermesini beklediği adamın gözlerindeki bakışların ne olduğunu çok geçmeden anlamıştı.

Menderes'te tıpkı kendisi gibi heyecanlı, bir parça da endişeliydi. Şehrazat'ın bu hitap karşısında ne yapacağını merak ediyordu. Temennisi kabullenmesi yönünde olsa da baskı kurmamak için susmuştu. Şehrazat'sa olumsuz bir karşılık almayı beklerken, aldığı beklenti dolu bakışlara karşı büyük bir sevinç hissetmişti.

"Ben kızımı yediririm hala, kızım annesine engel değil" demiş, seyrek saçlı başına dudaklarını değdirirken Menderes'in gözlerine bakmıştı. Siyaha çalan kahveleri sıcacık bir şekilde kendisine bakıyordu. Şehrazat gördüğü memnuniyet dolu bakışların ardından, dudaklarından kızım ve annem sözcüklerini düşürmemişti. İki gündür hem Şehrazat hemde Menderes anne, annem, kızım gibi hitapları ağızlarından bir an olsun düşürmüyorlardı.

Bundan cesaret alan Şehrazat'ta Menderes'in öpücüklerinden yakınmıştı. Fakat Şehrazat'ın söylediği her şeye eyvallah diyen Menderes bu konuda bir hayli inatçı davranmıştı. Zira Şehrazat'ın tatlı, sert sitemlerini duymaktan büyük bir keyif alıyordu. Ufak tefek haliyle burnunu havaya dikmesi, öfkeli kıvılcımların oynaştığı hareleriyle itiraza girişmesi hoşuna gidiyordu.

Üstelik Şehrazat bu çekişmeler sayesinde Menderes'e duyduğu çekingenliği de bir parça kaybetmişti. Aralarında ufak ufakta olsa yakınlaşma tahsis edilir olmuştu. Bundandır ki Menderes, Şehrazat'ın istediğinin zıttını yapıyordu. Deva'yı sahiplenmesi hatta kendisine karşı korumaya kalkışması ise bir hayli hoşuna gidiyordu.

"Hiçte bile! Benim kızım dolduruşlara falan gelmez. Hem öpmesene öyle sömürür gibi. Çok narin Deva'nın teni, tahriş olacak" dedi. Bu sırada ince kaşları çatılmış, hokka burnu havaya dikilmişti. Menderes'in bakışları keyifle Şehrazat'ın üstünde dolaştı. Kızına yaptığı gibi bedenini kollarının arasına hapsedip, havaya kalkmış burnunu ısırmak için büyük bir istek duydu. Biraz daha bu sevimli kadına bakmaya devam ederse düşündüğü şeyi gerçekleştireceğini bildiğinden, kendine mukayyet olabilmek için Deva'yı bir kez daha öptü. Bunu yaparken gülmüş, üstüne de meydan okur şekilde siyaha çalan kahvelerini Şehrazat'ın gözlerine dikmişti.

Biliyordu Şehrazat, Menderes inadına yapıyordu. Sırf Şehrazat yapma dedi diye bile bile bastırıyordu sakallarını. Ama aşk olsundu kızına da, canı yandı diye yaygara koparmak yerine kıkırdayıp duruyordu. Bu baba kız besbelli ki dalga geçiyordu Şehrazat'la. Ama elbet düşerlerdi Şehrazat'ın eline. O zamanda Şehrazat bu iki Çolphan'ın karşısına geçip, gevrek gevrek gülmesini bilirdi.

"Al bakalım kızımızı annesi, güzelce süsle püsle de gidelim" dedi Menderes, kızını bir kez daha öpüp. Bu kez dudaklarını hafif şekilde deydirmiş, huylandığını bildiğinden burnunu boynuna sürtmekten geri durmamıştı.

Şehrazat Deva'yı kucağına alıp, sorgular şekilde Menderes'e baktı. Bildiği kadarıyla doktor randevusu falan yoktu. O halde nereye gideceklerdi?

"Biraz gezeriz diye düşündüm. Kaç gündür evden dışarı çıkmadınız. Civarda meyve bahçeleri, üzüm bağları falan var. Hem dolaşmış oluruz hemde biraz taze meyve toplarız" dedi, üstüne çevrilmiş sorgulayıcı bakışlara karşın.

Şehrazat anladığını belirtir şekilde başını sallayıp arkasını döndüğünde, gülümsüyordu. Kollarının arasındaki boncuk kızıyla birlikte seke seke yürürken, bir çocuk kadar şendi. Bir daldan meyve toplamayalı yıllar olmuştu. En son babasıyla beraber çilek serasına gitmişlerdi. Şehrazat o sıralarda beş yaşlarındaydı. Öğle uykusundan uyanıp çilek diye tutturunca, babası da çareyi kilometrelerce ötedeki çilek serasında bulmuştu. Üzüm asmalarının arasında koştururken, birden bu anı düşmüştü hatırına. Tuhaf olansa şu âna kadar böyle bir anıya sahip olduğunu hatırlamamıştı.

Gözleri dolarken, tatlı bir tebessüm oturdu dudaklarına. Menderes sadece bugününe deva değildi, aynı zamanda unutulan mutlu hatıraların anımsanmasını sağlayan sihirbazdı da.

"Görüyor musun babam, sanki sen değilde annen çocuk. Hoş bu ufak tefeklilikle pekte farkı yok ama..." diyip sustu. Al al olmuş yanakları, hızlı solukları ve terlediği için yüzüne yapışan birkaç tel saçıyla Şehrazat tamda Menderes'in göğsüne sokulmalıktı. Orada oraya heyecanlı koşuşturmasını izledikçe Menderes'in kalbi hızla çarpıyordu.

Fakat bu sırada içinde de garip bir duygu baş göstermişti. Kimse bu kadının sevimli hallerini görmemeliydi. Bir tek kızıyla kendisi bilsindi bu güzelliği. Her ne kadar içinden onu saklamak gelse de kıyamamıştı mutluluğunu bozmaya. Ama bu üstüne dönen bakışları hoşgöreceği anlamına da gelmiyordu. Bu yüzden çalışanların başındaki adamı yanına çağırmış ve işçilerin üzüm bağının bir başka tarafında çalışmalarını istemiş, Şehrazat'ın üstüne çevrilen bakışları da çattığı kaşlarıyla bertaraf edince, ondan keyiflisi olmamıştı.

"Hiçte ufak tefek değilim. Sen çok irisin" diyip omzunu silkti. Bu sırada ufak fakat tombul dudakları büzülmüş, yaşadığı hoşnutsuzluğun getirisiyle burnu kırışmıştı. Menderes biraz takılayım demişti ancak peri kızını küstürmüştü anlaşılan.

Dudakları kıvrılırken, kendisine kaçamak bakışlar atan kadının yanına doğru birkaç adım attı. Kadını tutup göğsüne çekmek, "Ah bu ufak tefekliğin ile beni ne hallere düşürüyorsun bir bilsen" diye yakınmak vardı da, ne yeri ne de zamanı değildi. Ama bu takılmanın da zamanı değil manasına gelmiyordu elbette ki. Hem bu sayede karısının kendisine karşı hissettiği çekinceleri de bir bir yıkılıyordu. Bundandır ki keyifle aralanan dudakları, gördüğü beden ile kapandı.

Kızını annesinin kollarına bırakıp, dostuna doğru hızla adımladı. İki koca adam birbirine sarılıp gülümserken, Şehrazat dahil olmak üzere birçok göz onları bulmuştu. Bekar birkaç kadın bu iki iri adama hayran hayran bakmış, yiyecekleri azarı umursamadan kıkırdamıştı. Menderes gelen gülüşme seslerini umursamazken, Esved her zamanki gibi kızlardan tarafa çapkın bir bakış atmayı ihmal etmemişti. Menderes iki aydır görmediği dostunun bu hali karşısında önce gülmüş, ardından da bedenini Şehrazat'tan tarafa çekiştirmeye koyulmuştu.

Şehrazat kendisine doğru yaklaşan iki iri adamı meraklı gözlerle takip ederken, aynı zamanda da kollarından çıkmak için çırpınan kızına mukayyet olmaya çalışıyordu. Bir taraftan da tanımadığı bu adamı gören Menderes'in kıvrılan dudaklarına bakmakla meşguldü. Bu bakışların ne anlama geldiğini iyi bilen Esved, dostu adına memnun olmanın yanı sıra şaşırmıştı da.

Evet Menderes inkar edilemez şekilde karizmatik bir adamdı. Fakat Esved erkek güzeli denen cinstendi. Bugüne kadar kendisine beğeniyle bakmayan birinin olduğunu hatırlamıyordu. Menderes'in ölen eşi de dahildi bu kişilere. Esved, Aysu'nun o ayran budalası bakışlarına maruz kalmamak için çok çabalamıştı. Menderes'e karşı hem suçlu hemde mahçup hissetmişti. Hatta zaman zaman hâlâ öyle hissediyordu.

Bu yüzden Şehrazat'ın şimdi kendisine o bilindik bakışları atmıyor olması hem şaşırtmış hemde bir hayli mutlu olmasını sağlamıştı.

Fakat öyle hemencecik yelkenleri suya indirmeyecekti. Bu kızın dostuna layık olup olmadığını anlaması gerekiyordu. Menderes'in bir kez daha yara almasına izin vermeyecekti. Yüzüne dostane bir gülüş oturtup, gelin hanıma ufak bir baş selamı verdi. Ardından da kendisine gelmek için çırpınan ufaklığa doğru kollarını uzattı. Fakat tam da o an Şehrazat hızla geriye çekilmiş, kucağındaki kızına sıkıca sarılmıştı.

Esved biraz şaşkın bir haylide meraklı bakışlarını önce Şehrazat'a, ardından da ne olduğunu anlamaya çalışır halde Menderes'e çevirdi. Dostunun bakışları ürkmüş karısındaydı. Tek düşündüğü Şehrazat gibi duruyordu.

Menderes üzerine çevrilmiş soru dolu bakışları umursayıp, kendilerinden birkaç adım uzaklaşmış karısına doğru adım attı. Gövdesini eğip, Şehrazat'a ile göz göze gelmeye çalıştı. Çok geçmeden de Şehrazat'ın tedirgin bakışları gözlerini bulmuştu. Menderes'in bakışları altında kendini korumak için yukarı kalkan omuzları düzelirken, tutuşu bir parça gevşedi. Ancak bakışlarındaki mahcubiyet kaybolmamıştı.

Menderes bu hal karşısında anlayışla gülümsedi. Dostunu görmenin heyecanı ile unutuvermişti uyarmayı. Hata kendisindeydi. Mahçup olması gereken Şehrazat değil, Menderes idi.

"Annesi sen kızımızı doyur istersen, hem terlemişte üstünü de değiştirirsin" dedi onu bu ortamdan kurtarabilmek için.

Şehrazat başını aşağı yukarı sallayıp hızla yanlarından uzaklaşmak için geriye döndü. Bu sırada Menderes'in elleri yumruk olmuş, çenesi öfkeyle kasılmıştı. Esved bu evliliğin gerekçeleri hakkında bilgi sahibi değildi. Ancak Şehrazat'ın ürkek hali birkaç tahmini olmasını sağlamıştı. Ve bu tahminler tıpkı dostu gibi öfkelenmesine sebep olmuştu.

"Menderes... " diyip sustu. Dili varmamıştı gerisini getirmeye.

Hoş Menderes'in de dili varmamıştı anlatmaya. Ama senelerdir olduğu gibi hal diliyle anlaşmıştı iki dost. Fakat Esved'in anladığında eksiklikler vardı. Esved Şehrazat'ın sadece şiddet gördüğünü düşünüyordu. Tecavüze uğramış olabileceği ihtimali aklına bile gelmemişti. Buna rağmen içi büyük bir öfkeyle dolmuştu.

Yine de bunun evlilik yapmak için yeterli bir sebep olduğunu düşünmüyordu. Bugüne kadar şiddet gören birçok kadının, çocuğun ellerinden tutmuşlardı. Onları güvenli yerlere yerleştirmiş, iş bulmuş, okumak isteyenlere burs sağlamışlardı. Evlilik yapmalarını sağlamaksa bir an bile akıllarından geçmemişti. İşte o yüzden, dostunun bu ani evliliğinde başka sebeplerinde olduğunu düşünüyordu. Fakat sormak yerine susmuştu. Menderes anlatmıyorsa elbet bir bildiği olduğundandı.

Fakat bu demek değildi ki Şehrazat'a karşı duyduğu endişeyi yok sayabilirdi. Evet onun için üzülmüştü. Ama şiddet gören birinin nasıl şiddet gösterebileceğini öğrendiğini bildiğinden, tetikte olmakta yarar olduğunu düşünüyordu. Sonuçta bu kadın kollarının arasında minicik bir canlı tutuyordu.

Esved Şehrazat hakkında tetikte olmakta yarar olduğunu düşüne dururken, çoktan Menderes de Deva kızda Şehrazat'a kapılıp gitmişti. Hoş Şehrazat'ın da kalbi baba kız ile dolup taşmıştı ya zaten. Ancak aklında da soru işaretleri vardı.

Menderes kendisini ufak olarak nitelendirmişti. Hatta çocuk gibi olduğunu da söylemişti. Bunu yaparken amacı Şehrazat'a takılmakta olsa Şehrazat cephesinde sarf edilen sözcükler farklı kapılara çıkmıştı.

Şehrazat bu baba kızı bırakmak istemiyordu. Hayat boyu onlarla birlikte olmak istiyordu. Deva'ya gerçek bir anne, Menderes'e ise gerçek bir eş olmak istiyordu. Şimdilik eş olma mevzusu gözünü korkutuyor olsa da içinde garip kıpırtıların peyda olduğunu da inkar edemezdi.

Eş olmayı, anne olmayı hayal ettiği çok gecesi olmuştu. Birilerinin canı olduğu, üzmekten korktuğu, saygı, sevgi duyduğu birisi olduğunu düşlediği çok fazla acı hatırası vardı. Bir yanı yaşadıklarından ötürü korkuyor olsa da diğer yanı delicesine istiyordu. Çünkü hayatında ilk defa kendini bir yere, birilerine ait hissediyor, huzur duyuyordu.

Fakat Menderes'in dediğine bakılırsa O böyle düşünmüyordu. Öyleyse neden içine katmak ister gibi bedenini sarıyor, saçlarını okşayıp, kokusunu unutmaktan korkar gibi soluyordu?

Şehrazat'ın aklıyla, kalbiyle zoru mu vardı? İnanmaya, güvenmeye, sevmeye bu kadar ihtiyacı varken Menderes'in söylediği iş miydi şimdi?

"Söylesene annecim, baban beni bir erkeğin bir kadını sevdiği gibi sevmek istemiyorsa neden böyle güzel bakıyor? Neden içimdeki kelebekleri uçuşturuyor?"

Şehrazat sağ elinin tersini kollarının arasında uykuya dalmış minik mucizesinin yanağında dolaştırdı. Deva bu dokunuşla başını kıpırdatmış, ardından da gülümsemişti. Şehrazat bu görüntü karşısında derin, hülyalı bir soluk aldı. Çok güzeldi kızı. Baktıkça bakası, sevdikçe daha çok sevesi geliyordu.

Bakışlarını boncuk kızından babasına çevirdi. Birkaç metre ötesinde Esved ve işçilerden sorumlu adamla hararetli bir konuşmanın içinde gibiydi. Kaşları bazı bazı çatılıyor, heybetli omuzları her ne duyduysa gittikçe palazlanıyordu. Güneş'in altında rengi bir tık açık duran saçlarının alnına düşen birkaç telini sık sık sağ eliyle geriye atıyordu. Bu sırada yukarı kalkan kolu nedenli pazusu şişip, beyaz gömleğini her an yırtacakmış gibi zorluyordu. İki düğmesinin açık olduğu gömleğinden görünen esmer teni bir kadını bile kıskandıracak bronzluktaydı.

Menderes biçimli vücudu, gülüşü, bakışı, duruşu, düşünceleri ve davranışlarıyla oldukça hoş bir adamdı. Şehrazat yakışıklı birçok adam görmüştü. Hatta Menderes'in yanında duran adamın çok yakışıklı olduğunu da kabul ediyordu. Fakat bugüne kadar hiçbir erkek Menderes'in kendisini etkilediği gibi etkileyememişti. Hiçbirinde bu gülüş, bu bakış yoktu. Menderes bunca yıl attığına şahit olmadığı kalbini heyecanla çarptırıyordu. İnsan soluğunun kesilmesinden korku duyarken, Şehrazat Menderes'i düşünürken dahi kesilen soluklarından ötürü memnundu.

İnsanlarla göz göze gelmekten bunca kaçınmış olmasına rağmen şimdi bakışlarını Menderes'in üstünden alamıyor oluşu utanmak yerine mutlu olmasına sebep oluyordu.

Derin bir soluk aldı.

"Kaçarın yok Menderes Çolphan. Madem benimle evlendin, madem yaralarımı sarmak için sıvadın kollarını... öyleyse bende bırakmam seni. Hiç şikayet edeyim deme sakın. Sever gibi bakmayacaktın en başta" dedi kendi kendine. Ardından da sanki Menderes tüm bu söylediklerini duymuş gibi tatlı bir kıkırtı eşliğinde omzunu silkti.

Ne bu adamı ne de bu minik boncuğu kaybetmeye niyeti yoktu. Kim ne yaparsa yapsın artık boyun eğmeyecekti. Yüreğinin ortasında büyük bir endişe olsa da korkup kaçmayacaktı. Ama evvela zihnini esir alan acılarından arınması gerekiyordu. Fakat nasıl yapacağını, nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu.

Derin derin soluk aldı. Bakışları Menderes ve kızı arasında gidip gelirken, tüm bunları yardım almadan başarmasının mümkün olmadığını biliyordu.

Ama bildiği bir şey daha vardı. Artık yalnız değildi. Omzuna yaslanabileceği, yorulduğunda elinden destek alabileceği, hatta göğsüne sığınıp, saklanabileceği birisi vardı hayatında.

Yanında Menderes vardı... Ve Menderes'in varlığı, tüm acıları göğüslemesine yetecek kuvveti Şehrazat'a veriyordu.

***

Dünyadan hayalet okurcalarıma! Dünyadan hayalet okurcalarıma!

Rica ediyorum bölüm sonunda varlığınızı belli eden bir iz bırakın cancağazım 😜oy olur, yorum olur... Biliyorsunuz, ağanın eli tutulmaz. Bundandır ki her ikisi daha daha iyi olur. 🤗🤗

Öptüm 😘😘

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

14. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.