İçeriğe geç

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 8 · 14 dk okuma

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 8

7.BÖLÜM

Şehrazat kınalı ellerini suyun altına koymuş temizlemeye çalışırken, onu seyretmekte olan Menderes düşünceler içerisindeydi.

Şehrazat'ın yaraları tıpkı Menderes'in yaraları gibi ruhundaydı. Elinde, yüzünde, dizlerinde olsa merhem sürer tek tek şefkatle sarardı. Ancak Menderes ruha açılan bir yarayı nasıl kapatacağını bilmiyordu. Hele de Şehrazat bu kadar ürkek ve hassasken, iyi etmek için yaptığı bir hareketin onun canını daha fazla yakmasından büyük bir endişe duyuyordu. Bu yüzden buz üstünde yürür gibi her adımında temkinli, her adımında düşünceliydi.

Menderes ihtiyatlı olma konusunda kendisini uyara dursun, Şehrazat koyu kırmızı olmuş avuç içlerine dalıp gitmişti.

Şehrazat pek kınalara, düğünlere gitmemiş ya da genç kız sohbetlerine katılmamıştı. Ancak kınanın bu derece kızarmış olması hakkında insanların ne söylediğini duymuştu. İnsanlar buna sevdalı yüreğin yansıması derdi. Kına ne kadar koyu olursa sevdası da o kadar büyük demek ki diye düşünürlerdi. Şehrazat ise bunu kınanın kalitesine ya da elinde uzun süre tutmaya bağlardı.

Şu an avucunda iz bırakan kınanın kalitesi hakkında herhangi bir fikri yoktu. Lakin onu uzun süre elinde tutmadığını biliyordu. Taş çatlasa bir saat olmuştu. Ve bu kadar kısa sürede renginin bu kadar koyu olmuş olması şaşırtıcıydı.

Bakışlarını avuçlarındaki kına izinden Menderes'in üstüne çevirdi. Elini suyun altına sokmuş, kınayı akıtmaya çalışıyordu. Onun avuç içi de, tıpkı Şehrazat'ın ki gibi koyu bir kırmızıya boyanmıştı.

Meraklı bakışlarını Menderes'in yüzüne çevirdi. "Acaba kınanın koyuluğu hakkında insanların ne söylediklerini biliyor mu" diye sordu kendi kendine. Menderes'in sol avuç içine dalıp gitmiş olması, Şehrazat'a biliyor olduğunu düşündürtmüştü.

O an hissettiği utancın getirisiyle ne yapması gerektiğini bilemez bir halde, olduğu yerde kıpırdandı. Bu hali Menderes'in bakışlarının önce yüzüne sonra gizlediği avuç içlerine ardından tekrar yüzüne çevrilmesine neden olmuştu. Şehrazat'sa daha büyük bir telaşa kapılmıştı.

Yaşadıkları bu an normal bir çift olmuş olsalardı Menderes'i, Şehrazat'a takılmaya iterdi. Belki de o an Şehrazat, böyle uzak durmak yerine kendisine nazlı nazlı bakıp cilvelenirdi diye düşünmüştü Menderes. Kim bilir nasıl güzel olurdu o an, nasıl sevilesi... Menderes göğsüne hapsetmek için nasıl büyük bir istek duyardı kim bilir?

Düşüncelerini dağıtmak için başını Şehrazat'a sezdirmeden iki yana hafifçe salladı. Ardından bakışlarını Peri Kızının üstünden çekip, elini havlu ile kurutmaya girişti. O anda da Şehrazat'ın amca kızı yanlarına gelmiş, onları bu sıkıntılı andan kurtarmıştı. Hocanın geldiğini, dedesinin çok bekletmeden gelin ve damadın büyük salona gelmesini istediğini söylemişti amca kızı Dilruba. Bunun üzerine aynı anda harekete geçen çift, Dilruba'nın Şehrazat'ın kolunu tutması ile yine aynı anda durmuştu.

Menderes ve Şehrazat ne olduğunu soran bakışlarını Dilruba'nın üstüne sabitlediği sırada, kızcağız Menderes'in ters bakışlarından ötürü ürkmüştü. Bu adamı ikinci görüşüydü Dilruba'nın ve her ikisinde de adam etrafına ürkütücü bakışlar atmakla meşguldü. Ancak ne zaman gözleri Şehrazat ablasına değse bakışları bir anda yumuşayıveriyordu. Bu durum Dilruba'nın şaşırmasına, bir parça da kızmasına neden oluyordu.

Dilruba hiç sevmemişti bu adamı. Ona baktıkça abisi ve Şehrazat ablasını ayıran birini görmüştü. Eğer bu adam olmamış olsaydı abim şimdi bu kadar üzgün olmazdı diye düşünüyordu.

Henüz on üç yaşında olan Dilruba, durduğu yerden olan biten her şeyi sadece abisinin çok sevmiş olmasına bağlıyordu. Ve Şehrazat ablasının abisine karşılık vermesi halinde her şeyin çözüleceğine inanıyordu.

Ancak Şehrazat ablası abisini affetmemiş ve onun aşkını görmezden gelmişti. Bu yüzden ona karşı öfkeliydi. Yine de her şeyin henüz bitmediğini düşünüyordu. Son bir defa konuşmaları halinde Şehrazat ablasının bu evlilikten vazgeçeceğini umud ediyordu. Tam da bu sebeple abisinin bizi Şehrazat ile görüştürür müsün sorusunu dakikasında kabul etmiş, uygun fırsatı ise ancak şimdi yakalayabilmişti. Ancak bilmediği bir şey vardı. O da abisinin Şehrazat ile görüşmek istemesinin ardında yatan nedeninin onu bu evlilikten vazgeçirmek için olmadığı idi.

"Siz içeri geçin, bizde Şehrazat ablam hazırlandıktan sonra hemen geliriz" dedi, Menderes'e hitaben.

Şehrazat Dilruba'nın ne hazırlığından bahsettiğini anlamaya çalışırken, Menderes ürkütücü bakışlarını Dilruba'nın üstüne dikmişti. Bu kızın yaşanılanlarda bir suçu olmadığını, sırf Mahir'in kardeşi olduğu için ona karşı tavır takınmaması gerektiğini biliyordu bilmesine ama bu ne yazık ki öfke duymasına engel olmuyordu. Neticede o da bir Çulha idi. Ve Şehrazat'ın canını öyle ya da böyle yakmıştı.

Bakışlarını küçük hanımın üzerinden Şehrazat'ın gözlerine çevirdi. Harelerinde onu yalnız bırakmasını istemediği bir bakış görmesi halinde, olduğu yerden bir adım öteye gitmeyecekti.

Şehrazat, Menderes'in bu bakışları altında önce ufak bir bocalama yaşadı. "Bu adam on üç yaşındaki bir kız çocuğunun kendisine bir şey yapabileceğini mi düşünmüştü yani? Ve kendisini korumak için yanından ayrılmayacağını söyleyen bakışları üstüne mi dikmişti?"

İçindeki garip duygu karmaşası ile Menderes'in gözlerine bakmaya devam etti. Burun ucu hafif sızlamış, yutkunma ihtiyacı duymuştu. "Bu adam nasıl bir adamdı böyle? Anne ve babası kendisini korusun diye, Menderes'i cennetten mi göndermişlerdi?"

Hafif bir tebessüm oturmuştu Şehrazat'ın dudaklarına. Saklayamadığı, hatta saklamak istemediği sıcak bakışlar gözlerini ışıl ışıl yapmış, Menderes'se bu bakışların altında gözlerinin kamaştığını düşünmüştü. Ne yapmıştı da, Şehrazat böylesine güzel bakmıştı gözlerine? Bilsindide tekrar tekrar yapsındı.

"Benim gibi adama" diye düşündü Menderes. Eski karısının tiksinti ile baktığı adama... birçok kişinin yüzündeki kesikler yüzünden ondan çekindiği adama... Şehrazat nasıl böylesine güzel bakabilmişti?

Bir an arsız olmak, ufak bir çocuk misali Şehrazat'a sırnaşmak istedi. Sevgi bekleyen, görmek isteyen yanları büyük bir istekle yanıp tutuştu.

"Olur muydu ki? Şehrazat onu ister, hatta günün birinde sever miydi?"

Olduğu yerde dikleşti. Bir parçada kendinden, yüreğinde hissettiği duygulardan ötürü utandı. Kıza söz vermişti. Benden yana bir korkun olmasın demişti. Şimdi yaptığı iş miydi yani? Hangi adamlığa, kitaba sığardı bu?

Zaten kızcağazın başına gelenler sözde sevmekten gelmemiş miydi?

Menderes'in kendisine duyduğu öfke o kadar büyükti ki mümkünü olsa suratını yumruklar, bedeni üstünde dakikalarca tepinirdi. Oysa Menderes şiddeti sevmezdi. Yalnız ergenliğinin uçarı zamanlarında birkaç kez kavgaya karışmış, bir daha da asla şiddete başvurmamıştı. O ne erkekliğin yumruğunu sıkmakla olduğunu düşünürdü ne de adamdan sayılmak için bilek gücünü göstermesi gerektiğine inanırdı. O adamlığı koruyup kollamakta, sevgi ve saygısını göstermeye çekinmemekte görürdü.

Lakin kendisine edilen onca lafa, hakarete rağmen bir kez bile şiddete meyletmemiş Menderes, ilk defa şu birkaç haftadır en doğrusu bu sanırım diye düşünüyordu. Şehrazat'ı böyle ürkek, boynu bükük gördükçe tüm Çulhaları yok etme isteği ile yanıp tutuşuyordu. Hele o adamı... elinde olsa bin barçaya böler, her bir parçasını da un ufak ederdi.

Ama "Dur!" diyordu kendine. "Ne haddine Menderes, otur oturduğun yerde... Canı bunca yanan Şehrazat ortalığı yakıp yıkmamışken, senin ne haddine? Canın onunkinden daha mı çok yandı? Acın Şehrazat'ın acısından daha mı büyük?" diye kalaylıyordu kendini.

Dikkatle baktı Şehrazat'ın gözlerine. Her şeye rağmen böylesine dik durabildiği, hayatta kaldığı için onunla gurur duydu. Eğer aralarında biraz daha samimiyet olsaydı, hayatta kaldığı için ona teşekkür de ederdi. Lakin şimdilik hayranlığını da, teşekkürünü de kendine saklamalıydı.

Şehrazat'ın gözlerinde gördüğü sorun yok ifadesiyle yavaşça uzaklaştı iki kuzenin yanından. Ancak geriye dönmeden önce son bir kez Dilruba'nın gözlerine bakmayı da ihmal etmemişti. Bakışları uyarıcıydı. Lakin bu küçük hanımın aklından her ne geçiyorsa onu ve bakışlarını pek umursadığı söylenemezdi. "Umarım Şehrazat'ın canını yakacak, onu üzecek bir şeye yeltenmezsin ufaklık" diye geçirdi içinden. Böyle bir şey olması halinde elbette ki ona bir şey yapmazdı. Ama Şehrazat bir şey yapmak isterse de ardında dağ gibi dururdu.

Menderes yanlarından ayrıldıktan sonra Şehrazat bakışlarını tekrar amca kızı Dilruba'ya çevirdi. Kendisi ile sırf abisine yüz vermediği için haftalardır konuşmayan bu kız, şimdi neden gözlerinin içine umutla bakıyordu anlamamıştı Şehrazat. Aklından geçen bir şeylerin olduğu muhakkaktı. Her ne düşünmüş ya da planlamışsa Şehrazat'ın hoşuna gitmeyeceği de besbelliydi. Yine de itirazsız Dilruba'yı takip edip, üst katta olan küçük hanımın odasına çıktı.

Dilruba kapıyı kapatmadan hemen önce etrafını dikkatle kontrol etmiş, ardından da cebinden bir telefon çıkarıp hızla bir şeyler yapmıştı. Şehrazat amca kızının ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışa dursun, Dilruba eline telefonu bırakıp çoktan odadan çıkmıştı bile.

Şehrazat kapanan kapının ardından birkaç saniye baktı. Ardından cevaplanmış aramanın yazdığı telefon ekranına gözlerini çevirdi. Abim yazıyordu. Son harfi uzatılmış, sonuna da kırmızı bir kalp iliştirilmişti.

Dilruba'nın Mahir'i ne kadar çok sevdiğini biliyordu Şehrazat. Yaşanan o geceye kadar kendisi de Mahir abisini çok severdi. Onun bir abi olarak ne kadar güzel olduğunu bildiğinden Dilruba'nın yapmaya çalıştığı şeyi anlıyordu da.

Lakin amca kızı kendisini anlamamakta ısrarcıydı. Olaylara hiç Şehrazat'ın tarafından bakmamış, bakmak istememişti. Şehrazat kendisini de geçmiş, en azından hamile olan yengesini düşünmesini beklemişti Dilruba'dan. Ancak ergenliğinin zirvesinde olan Dilruba, olup biten hiçbir şeyi anlamaya çalışmamıştı. Hoş bildiği tek şey de abisinin kendisini sevdiği ama karşılık alamadığı idi. O gece yaşanan şeyden, Şehrazat'ın başına gelen kötülükten bihaberdi. Bu yüzden de ısrar etmekten, bir başkasıyla evleneceği için Şehrazat ablasına küsmekten geri durmuyordu.

Şehrazat amca kızına kızamıyordu. Günün birinde, biraz daha büyüdüğü zaman kendisini anlayacağını biliyordu. Biliyordu bilmesine ama bu kırılmasına da engel olmuyordu. "Umarım beni anlayışı bu çirkin olayı deneyimleyerek olmaz" diyordu. Bunun ne kadar can yakıcı olduğunu kendinden bilen Şehrazat, yüzünde hep koca bir gülümseme ile dolaşan Dilruba'nın gülüşlerinin solmasını hiç mi hiç istemiyordu.

Cevap vermemiş olmasına rağmen hâlâ sonlandırılmamış arama ekranına bakmaya devam etti. Ardından kulağına götürüp: "Alo" dedi. Anında karşı taraftan cevap gelmişti.

"Şehrazat..." diyip sustu. Umud etse de Şehrazat'ın cevap vereceğini düşünmemişti. "Lütfen kapatmadan önce birkaç dakikalığına da olsa konuşmama izin ver" dedi telaşlı bir sesle. Ardından derin bir soluk alıp konuşmaya devam etti. "Biliyorum. Geçen ki konuşmamızın son olduğunu söylemiştin, bir daha benimle konuşmak istemediğini... ama benim sana söylemek istediğim bir şeyler var... Geçmişin içinde kabuk bağlamayan bir yara olarak kalmasını istemediğim için kurmak istediğim birkaç cümlem var..." dedi. Ardından da tekrar derin bir soluk aldı. Şehrazat görmüyor olsa da Mahir'in sıkıntıyla saçlarını çekiştirdiğini, kırmızıya dönmüş kulaklarıyla bir sağa bir sola yürüdüğüne emindi. Ne zaman içinden çıkamadığı bir şey olsa böyle yapardı.

"Suçlu sen değildin Şehrazat. Yaşananlarda hiçbir suçun yok. Sen bana küçük bir kardeşin abisine baktığı gibi baktın. Bir koruyucuya, kahramana bakar gibi. Bunları yanlış yorumlayan, yanlış yorumlamak isteyen sadece bendim...

Seni seviyorum Şehrazat " dedi, derin bir iç çekişin hemen ardından. Bu Şehrazat'ın gözlerini sıkıca yummasına neden olmuştu. Keşke bu seviş bir abinin küçük kardeşini sevdiği gibi olabilseydi. O zaman kimse acı çekmemiş olurdu. Şehrazat böylesine büyük bir hüzün hissetmiyor, Mahir pişmanlıkla kavrulmuyor olurdu.

"Sen bunu ne kadar sevgi olarak görüyorsun bilmiyorum ama ben seni seviyorum. Aylar, hatta yıllar geçse de bu değişmeyecek. Kalbim de yerin varlığını korumaya devam edecek.

Biliyorum. Sen şimdi bunu dedim diye üzülmüşsündür. Aklından öncesinde veya tam da şimdi ona karşılık verseydim ne olurdu acaba sorusu geçmiştir. Kalbin karşılıksız duygularım yüzünden sızlamıştır. Çünkü sen öyle birisin... Kalbin tertemiz. Her şeye rağmen, tüm yaşadıklarına, yaşamak zorunda bırakıldıklarına rağmen iyi kalmaya devam etmiş birisin.

Ama üzülme... Bana karşılık veremediğin için kızma kendine. Yeni bir yola çıkmışken, kalbine aklına beni yük etme.

Ne demiş Cahit Zarifoğlu; "Onca sevgiye rağmen kalbi filizlenmemişse, toprağı sen değilsindir." Derin, içli bir soluk koyverdi ortaya. Sesi hüzünlü, sözleri yaralıycıydı.

"Toprağın ben değildim... Zor oldu ama anladım... Keşke sana o iğrenç şeyi yaşatmadan önce anlayabilmiş olsaydım bunu" dedi, kendisine yönelik olduğu belli olan öfkeli bir sesle. "Üzgünüm Şehrazat. Bir özürle geçmeyeceğini biliyorum ancak elimden bundan başkası ne yazık ki gelmiyor.

Özür dilerim. Çok özür dilerim... Lütfen hiç üzülme. Çıktığın bu yolda hep mutlu ol... Ama olurda olmazsan, olamazsan... başın sıkışır, derdin katlanılmaz olursa burada bir abin olduğunu unutma. O gün elini bana uzatırsan söz veriyorum hiçbir çıkar gütmeden tutacağım elini. Senden hiçbir şey beklemeden sadece bir abi olarak yanında olacağım...

Ama umarım öyle bir şey hiçbir zaman olmaz. Benim gibi iğrenç bir herife hiçbir zaman muhtaç olmazsın... Umarım bundan sonra yaşayacağın bütün günler çektiğin acıların mükafatı olur. Hiç üzülmemeni, hep mutlu olmanı tüm kalbimle diliyorum...

Hoşça kal Şehrazat... "

Mahir konuşması bitip telefonu kapattığında, Şehrazat daha fazla hıçkırığını tutamamıştı. Mahir'in de dediği gibi hiçbir şeyin böyle olmasını istemezdi. Şimdi burada abisi olarak bulunmasını, kendisi bu kapıdan çıkıp giderken Mahir abisinin onu uğurladığını görmeyi ne çok isterdi.

Ama olmamıştı. Yaşanılanlar onlardan bu şansı almıştı.

Şehrazat burnunu çekip, sedef oymalı boy aynasının önüne geçti. Makyaj yapmadığı için orasına burasına bulaşan bir şey olmamıştı. Ama yeni yeni geçmeye başlayan kızarıklıkları tekrar kendilerini belli eder olmuştu.

Oldukça derin olan birkaç soluk aldı. Yanaklarındaki ıslaklığı silip oda kapısını araladığında, Dilruba'yı koridorun ucundaki merdivenlerin başında durmuş gelip giden var mı diye etrafını kolaçan etmekle meşgul bir halde bulmuştu.

Çıktığı oda kapısını kapatıp, aralarındaki birkaç adımlık mesafeyi kapattı. Bu sırada Dilruba adeta sarktığı tahta trabzanı bırakmış, heyecan ve gizlemeye gereksinim duymadığı umuduyla Şehrazat ablasının gözlerine bakmıştı. Ancak Şehrazat ablasının bakışlarında gördüğü tek şey boşluk oldu. Ne olduğunu sormak için aralanan dudakları annesinin seslenişi ile kapandı. Şehrazat ablasının merdivenlerden inen bedenini bakışları ile takip ederken, az önce eline tutuşturulan telefonu öfkeyle sıkıyordu. Ne olduğu açıktı. Şehrazat ablası yine abisini reddetmiş, kalbini kırmıştı.

Öfkeyle merdiven basamaklarını adımlayıp, nikahın kıyılacağı odaya girdi. Annesinin daha sonra kendisine yapacaklarından korkmuyor olsaydı eğer, hocanın hemen önünde mindere oturmuş ikiliye tonla laf söylerdi. Ne yazık ki bir şeyler karıştırdığını anlamış olan annesi daha eşikten içeri adım atar atmaz onu kolundan yakalamış, üstüne birde kaba etini cimcirmişti.

Dilruba bazen annesinin iki değil bin gözü olduğunu düşünüyordu. Ve bu kadar çok gözü varken, abisinin yürek yangınını nasıl olup da göremediğini bir türlü anlamıyordu.

Nurişah Hanım kızının düşündüğü gibi oğlunun yürek sızısını görmemiş falan değildi. Esasında henüz oğlu kalbindekine bir ad vermeden çok öncesinde o bunu anlamıştı. Bu yüzden de oğlunu buradan uzaklaştırmaya çalışmış, göz bebeği olmasına rağmen yatılı okullarda okumasını sağlamıştı. Zira o zamanlar yaptığı şeyin doğru olduğunu düşünmekteydi. Şehrazat'ın anne ve babasına duyduğu öfke gözün kör etmişti. Şimdiyse ne kadar yanlış davrandığını anlamıştı. Bu kızcağazın olup bitenlerde hiç suçu yoktu. Yine de onun canını yakmıştı. Belki geçmişte ona bunca acımasızlığı yapmamış olsa şimdi oğlu Şehrazat'ı böyle sevmezdi diye düşünüyordu. Canı böylesine yanmaz, bu kızcağazın başına da o elem olay gelmezdi diyordu.

Ancak düşüncelerinin arasında bir kez olsun Şehrazat'ta oğlunu sevse ve evlenselerdi ihtimali yer almamıştı. Nurişah Hanım pişman olmuş olsa da, kardeşinin ölümüne neden olan insanların kanının kanına karışmasına müsaade etmezdi. Bunu düşüncesinde bile yapmazdı.

Evet pişmandı. Evet yaşanılanların bir benzerinin kızının başına gelmesinden korkuyordu. Lakin bu oğlu ve Şehrazat arasında gerçekleşecek bir evliliğe evet diyeceği anlamına da gelmiyordu. Zaten artık bunu düşünmesine de gerek kalmamıştı. Zira şu dakika itibariyle Şehrazat bir başka adamın nikahı altına girmişti.

Nurişah Hanım derin bir soluk alırken, Menderes ve Şehrazat hızla atan kalplerini dizginleme telaşına girişmişlerdi. Artık Allah katında birbirlerinin eşleri, karı kocaydılar. Bu dünya üzerinde birbirine en yakın olması gereken iki insandı onlar.

Şehrazat nedenini anlayamadığı şekilde heyecanlıydı. Evet ileride bu evliliği bitirme niyeti taşımıyordu. Lakin olmasını heyecanla beklediği, yürekten dilediği bir evlilikte değildi bu.

Adama aşık değildi. Ona minnet ve saygı duyuyordu. Fakat hissettiklerinin arasında sevda yoktu.

Ona bakarken huzur duyuyordu. Kalbi onu düşünürken ya da yanındayken hızlanıyordu. Onunla konuşmak hoşuna gidiyordu. Ne yaptığını merak ediyordu. Fakat bunların sevgiden kaynaklandığını düşünmüyordu. Daha doğrusu öyle düşünmek istemiyordu.

Hem sevdanın bu kadar çabuk gerçekleşecek bir şey olmadığını düşünüyordu hemde ileride bir gün olurda reddedilirim diye bu duyguyu hissetmekten kaçıyordu.

Adam kendisine iyilik yapmak istemişti. Şehrazat ise tutup olmayacak rüyalara dalma peşindeydi.

İnsan karşısındaki kişi ne hissettiğini ya da ne düşündüğünü söylemediği sürece çoğu zaman onu anlayamayan bir varlıktı. Tıpkı Şehrazat'ın, Menderes'i anlayamıyor olması gibi...

Menderes tıpkı Şehrazat gibi heyecanlıydı. Ancak onun aksine büyük de bir korku duyuyordu. Menderes'in ilk andan itibaren istediği, bu evliliğin ileride bir gün gerçek olmasıydı. Lakin Aysu ile yaşadığı şeylerin Şehrazat ile tekrarlanmasından büyük bir endişe duyuyordu.

Evet ilk karşılaştıları andan şu âna kadar Şehrazat bir kez olsun yüzüne korku ya da tiksintiyle bakmamıştı. Ama bu vücudundaki izleri gördükten sonra da devam edecek miydi, işte bunu bilmiyordu Menderes. Fakat öyle olursa diye büyük bir endişe duyuyordu. Bu yüzden kendini olabildiğince dizginleme peşindeydi.

Hem Şehrazat bu izlerden tiksinmese de kendisiyle pek âlâ olmak istemeyebilirdi. Bu yüzden hissettiği duyguları saklamalıydı. Reddedildiği için utanç duyacağından korktuğundan değildi bu çekincesi. Olurda Şehrazat hissettiği minnet yüzünden kendisine karşılık vermeyi zorunlu hissederse diyeydi suskunluğu.

Ancak tüm bu düşünceler ne Şehrazat'ın ne de Menderes'in hissettiği heyecanı azaltmaya yetmemişti.

Büyük salondaki kalabalık dağılıp yalnız ikisi geride kaldığında, Menderes'in ilgili bakışları her zamanki gibi Şehrazat'ın üstüne yönelmişti. Şehrazat ise bu bakışların altında kıpırdanıp durmuştu. Şimdi ne olacaktı? Bir şeyler demesi gerekiyor muydu bilmiyordu Şehrazat. Menderes'de bilmiyordu. Ama içinden Şehrazat'ın ürkek bedenini kollarının arasına çekmek, başını göğsüne yaslamasını sağlamak geliyordu.

İçinde hissettiği bu büyük isteğe rağmen olduğu yerde durmaya devam etti. Göğsü derin bir soluğun ardından şiştiği sırada dudakları kıpırdadı.

"Hayatıma hoş geldin Peri Kızı. Hangi masaldan çıkıp geldin bilmiyorum ama iyi ki geldin" dedi.

Şehrazat, Menderes'in dudaklarından dökülen kelimelerin zihninde yankılanmasıyla nihayet bakışlarını ellerinden kopardı. Gözlerinin odağı Menderes'i bulduğu sırada şaşkındı.

Peri Kızı demişti Menderes ona. Bir masaldan çıkıp hayatına hoş geldiğini söylemişti. Üstelik buna iyi ki de demişti. Oldukça şaşkındı Şehrazat. İnsan nasıl olurda bir belayı iyi ki diyerek karşılardı, anlamamıştı.

Şehrazat'ın kendisini bir Peri Kızına benzettiği falan yoktu. İlla bir masalın üyesi olacaksa eğer, başkarakterin mutlu sona ulaşmadan hemen öncesinde başına gelen musibetlerden biri olarak tanımlardı kendini.

Oysa Menderes başına açabileceği belalara rağmen gelişini mutlulukla karşılamıştı. Yüzünde ne bıkkın ne de sıkıntılı bir ifade yoktu. Aksine hafif dolgun dudakları iki yana kıvrılmış, gözleri ise kıymetli bir şeye bakıyormuş gibi ışıl ışıl parlamıştı.

Bunu zaman gösterecek diye düşündü Şehrazat. Varlığının şükür mü olacağını, belaya mı dönüşeceğini zaman gösterecekti. Lakin Şehrazat şu anı, Menderes'in kendisine böylesine güzel baktığını ve söylediklerini her ne olursa olsun unutmayacaktı.

***

Merhaba sevgili okurcalarım😊

Öncelikle bölümümüz geciktiği için özür dilerim. İnşallah böyle bir şey bir daha tekrarlanmayacak ve biz her perşembe akşamı bu satırlarda buluşacağız.

Özrümü dilediğime göre bölüm hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyim? 😉😉

Lütfen tam buraya yorumlarınızı bırakın. E oylamayı es geçmezseniz de mutlu olurum hani 😜😜

Perşembe günü görünceye kadar hoşça kalıınnn 😘😘

Bölüm sonu

2 yorum