İçeriğe geç

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 7 · 12 dk okuma

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 7

6.BÖLÜM

Gülümseyişinin yansıdığı Menderes'in gözlerinin içine derin derin baktı. Bu adama bakarken kalbinde garip duygular baş gösteriyordu. Ancak bunların ne olduğunu tam olarak anlayamıyordu. Bir heyecan olduğu kuşkusuzdu. Yanında bir parça korku da vardı. Sonra hüzün de vardı. Ancak bu hüzün sadece kendisi için değildi.

Menderes'in gözlerinin içine sinmiş olan hüznü görmek Şehrazat'ın kalbini sıkıştırıyordu. Menderes'in çocukluğu tıpkı kendisininki gibi zor geçmişti. Üstelik bu zorluk yeni kurduğu ailede de devam etmişti. Menderes, hem onu dünyaya getiren ailede hemde kurduğu yeni ailede kabul görmemişti. Oysa Şehrazat kendi ailesi dışındaki tüm aileleri mutlu zannederdi. Ona göre mutsuz olan, acı çektirmek isteyen sadece kendi ailesiydi. Ama şimdi yalnız olmadığını biliyordu fakat bu onu mutlu etmemiş, aksine hüzünlendirmişti.

Şehrazat düşünceliydi. İki istenmemiş çocuğun güzel bir aile kurup kuramayacaklarını düşünüyordu. Evet aile diyordu çünkü ileride boşanmak gibi bir niyeti yoktu. Ve bu niyetin Menderes'te de olmadığını düşünüyordu.

Evet kendisine birçok kez senin istediğin zamana kadar bu evlilik sürecek demişti. Lakin bunu derken yüzünün değişen hali Şehrazat'a, Menderes'in söylediklerinin aksini istediğini düşündürmüştü.

Ancak Menderes'in bunu kendisi için değil kızı için istediğini anlayabiliyordu. Ve haklı olduğunu düşünüyordu. Sonuçta onu annesiz kızının yanına götürecekti. Ve o minik canlı Şehrazat onu sarıp sarmaladıkça alışacak, belki de sevecekti. O saatten sonra bebek için ayrılmak çok zor olacaktı. Sonuçta Şehrazat'ı annesi bilecekti. Hem Şehrazat'ta o bebekten ayrılamazdı ki. Kendisi gibi bir yanı eksik olan bir can görür de nasıl onu bırakıp, gidebilirdi? Ya o gittikten sonra Menderes kötü biriyle evlenir de, o minik eziyet görürse? İşte bu yüzden boşanmanın olası olduğunu düşünmüyordu Şehrazat.

Öte yandan yaşadığı o gecenin izleri üstünde bu kadar tazeyken gerçek bir evlilik yapabileceğini de sanmıyordu. O yüzden Menderes ileride boşanırız dediğinde, itiraz etmeyip sessiz kalmıştı. Böylece hem Menderes'i tanımak için zamanı olacaktı hemde bunu gerçekten isteyip istemediğini anlamak için vakti.

Şehrazat böyle düşünüyordu düşünmesine ama Menderes'in eş diye kendisini isteyip istemeyeceğini de bilmiyordu. Evet Şehrazat suçlu değildi. Lakin bu toprakların bir kadından beklediği gibi bakire de değildi. Menderes kendisine yardım etmek için bunu şimdilik görmezden geliyordu. Ama eşi olarak da bunu görmezden gelebilir miydi? Ya da kendisini eşi olarak ister miydi, bilmiyordu Şehrazat.

Yetiştiği topraklarda bu mühim bir meseleydi. Şehrazat, Menderes için bunun önemli olup olmadığını bilmek istiyordu.

"İznin olursa seni Sevilay teyzeden istemek istiyorum" dedi Menderes kısa bir sessizliğin ardından. "Biliyorum bir kız evin büyüğünden istenir. Fakat ben o insanların senin ailen olduğunu, olabildiklerini düşünmüyorum. Çünkü aile dediğin fertlerini birbirinden ayırmaz. Her birinin iyiliğini aynı oranda düşünür, hepsini aynı oranda koruyup kollar. Tüm üyelerini eşit sever, üzmemek için çaba gösterir. Bu yüzden kan bağın olmasına rağmen ailen olmayı becerememiş insanlardan değil, Sevilay teyzeden istemek istiyorum seni... Bu konuda herhangi bir itirazın var mı?"

Şehrazat gözlerini kırpmadan Menderes'in gözlerine baktı. Duyduğu şeylerden sonra Şehrazat'ın Menderes'e: "Bakire olup olmadığımı umursar mısın acaba?" diye sormasına gerek yoktu. Onu böyle düşünen biri yaşıdığı o çirkin olayın faturasını Şehrazat'a zaten kesmezdi.

" Teşekkür ederim Menderes" dedi buğulu bakışlarla karşısındaki genç adamın kahvelerine bakarken. "Lütfen öyle yap. Beni teyzemden iste."

Şehrazat'ın Menderes'e söylemek istediği daha birçok cümlesi vardı. Evvela varlığı için şükran duyduğunu söylemek isterdi. İyi ki karşıma çıkmışsın demek, yaşadıklarına rağmen böylesine güzel büyüdüğün için teşekkür ederim demek ve daha birçok şey sarf etmek isterdi.

Ancak susmuştu. Biraz utandığından, çokça çekindiğinden sessiz kalmıştı. Ne var ki söylemediklerini duymuş gibi ışıldamıştı Menderes'in yüzü. Hem Şehrazat'ın üzerindeki mahcubiyeti yırtıp atmak istemişti hemde gözlerinin içine saatlerce bakma dileği ile dolmuştu.

"O halde yeni ailene dahil olman için Sevilay teyzenin rızasını almaya gidelim" dedi yüzündeki gülümseme varlığını korumaya devam ederken.

Önde Şehrazat arkada Menderes olacak şekilde bu küçük odadan çıkıp, ailelerinin olduğu salona girdiklerinde tüm gözler onlara çevrilmişti. Şehrazat bu bakışlardan kaçıp, hemen Sevilay teyzesinin yanındaki boş sandalyeye oturdu. Menderes'te yerini aldığında Sevilay teyzesinin işareti ile kahve yapmak için hızla yerinden kalkıp, odadan çıkmıştı Şehrazat.

Ateşin üstüne üç fincanlık kahve koydu. Menderes'in istediği gibi biri Sevilay teyzesi diğer ikisi ise Menderes ve Büyük Hanım içindi. Çünkü Şehrazat'ın ailesi Sevilay Hanımdan ibaretti. Ve Menderes'in yanında getirdiği insanlar arasında umursadığı tek kişi de halasıydı.

İçinde üç fincanın olduğu tepsi ile içeri girdiği sırada konuşma sesleri kesilmişti. Fincanları dağıttığı sırada ise soluklar... Menderes bu sessizliği fırsat bilip hemen söze girmişti.

"Ben annesiz büyüdüm Sevilay teyze. Beni halam ve senden kız kardeşim diye bahseden Müzeyyen teyzem büyüttü. Üzerimdeki hakları çok büyük. Bilirim ki seninde Şehrazat'ın üstündeki hakkın çok büyüktür. Bu yüzden Şehrazat ile bir aile olma iznini senden almak istiyorum. İznin olursa kızınla evlenmek istiyorum... Sana O hiç üzülmeyecek, ağlamayacak diyemem ama onu hiç üzmeyeceğime, ağlatmayacağıma söz veririm. Yine de üzülmesine, ağlamasına neden olursam söz, telafi etmek için elimden geleni yapacağım... İznin olursa kızına talibim. Allah'ın emri peygamber efendimizin kavli ile kızın Şehrazat'ı ailem olsun diye senden kendime istiyorum" dedi.

Menderes'in kendisini hitap alıp konuşmaya başladığı ilk an, Sevilay Hanım oldukça şaşırmıştı. Bakışları çatılmış kaşlarıyla Menderes'e bakmakta olan Cemşid Beye dönmüş, gördüğünden memnun bir şekilde de tekrar Menderes'e çevrilmişti. Müzeyyen Menderes hakkında az bile söylemiş diye geçirmişti içinden.

Mert bir adamdı Menderes. Onun yerinde bir başkası olsa kolay kolay Şehrazat'ı kabul etmezdi. Ya da şimdi bu genç adamın yaptığı gibi kızı anne yerine koyduğu kadından isteme gereği duymazdı. Belki de istemeyi bile lüzumsuz görürdü.

Oysa Menderes daha ilk andan Şehrazat'ı sarıp sarmalamaya başlamıştı. Suçlunun o olmadığını kabul etmiş, boynu bükük bir şekilde bu evden çıkmaması için canla başla çalışır olmuştu.

Sevilay Hanım bu genç adama bakarken hem huzur dolmuş hemde duygulanmıştı. Başını sallayıp onayının olduğunu söylediğinde, içinden de dua etmişti. Bu iki eksik, yaralı insanın birbirlerine şifa olmasını dilemişti tüm kalbiyle.

Sevilay Hanım kadere inanırdı. Sabırla göğüslenen her derdin ardından büyük bir mükafatın geleceğine de... Kimisi için bu ödül ahirette karşısına çıkar, kimisi onunla dünya yaşamında karşılaşırdı. Menderes kuşkusuz Şehrazat'ın çektiği tüm çilelerin, acıların ödülüydü. Ancak Şehrazat'ta Menderes'in ödülü diye düşünüyordu Sevilay Hanım. Çünkü Şehrazat elinde büyümüştü. Onun güzel kalbini, şefkatini iyi bilirdi. Şimdi Menderes onu kanatlarının altına alıyordu ya hani, gün gelip Şehrazat'ta orayı gül bahçesine çevirecekti.

İkisinden yana emindi Sevilay Hanım. Ancak Menderes'in öfkeyle bakan üvey annesine karşı hafif bir endişe duymuyorda değildi. Elbet yaralı güvercinini Menderes korurdu. Yine de o yanında yokken Şehrazat'ın yara alacağı muhakkaktı. Üstelik kendisini Menderes'e ve onun ailesine karşı borçlu gördüğünden, Şehrazat'ın bunları saklamaya çalışacağı da aşikârdı. Umuyordu ki o ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın Menderes bunları görürdü.

Sevilay Hanım evlilik yoluna girmiş bu iki genç insana bakıp hem mutlu olup hemde korku duyarken, Menderes ve Şehrazat başka başka alemlerdeydi.

Şehrazat hem heyecanlıydı hemde başına gelenlere bakmadan heyecan duyabildiği için kendini suçluyordu. Esasındaysa büyük bir utanç duyuyordu. Yüzündeki gülümsemeyi saklıyor, heyecanını gizlemeye çalışıyordu. Olur da biri utanmıyor musun diye sorucak olursa diye suskun kalıyordu. Menderes başına gelenleri ailesinden bir Müzeyyen Hanımın birde halasının bildiğini söylemişti. Diğerleri bilmiyordu. Bu gizleyiş Menderes'in utanç duymasından dolayı değil, Şehrazat'ın kalbinin kırılmasını engellemek istediği içindi. Şehrazat onların başına gelenleri bilmiyor olduklarını bilmesine rağmen her an bir iğneleme yaşıyacakmış gibi tetikteydi. Sanıyordu ki bu hali uzunca bir süre de devam edecekti.

Menderes ise isteme töreninin gecesinde kızıyla görüntülü konuştuktan sonra otel odasındaki uzandığı yatakta dalıp gitmişti. Gözlerinin önüne sürekli Şehrazat geliyordu. Kendisine gülerek bakan halini anımsamak, kalbini bugüne kadar hiç olmadığı kadar hızlı çarptırıyordu.

Biliyordu Menderes, bu halinin sonu sevdaya düşmekti. İşte bu yüzden hem korkuyor hemde utanıyordu. Korkuyordu çünkü Aysu gibi Şehrazat'ın da bedenine bakarken iğreneceğini düşünüyordu. Utanıyordu çünkü kıza bir söz vermişti. Ona istediği zaman gidebileceğini, kendisinden yana hiçbir beklentisinin olmadığını söylemişti. Oysa şimdi sevme sevilme hayalleri duyuyor, bu yaptığın adamlığa sığmaz Menderes diye kendini azarlıyordu. Ama çok geçmeden Şehrazat'ın yüzü gözlerinin önüne geliyor, bu seferde sevmeden nasıl dururum ki diye taş duvarlara bakarak, içine düştüğü halden yana yakınıyordu.

O gecenin sabahında Menderes geride halası ile küçük kız kardeşini bırakıp, Adana'ya geri dönmüştü. Lakin sık sık halasını arayıp, ne olup bittiğine dair haberleri alıyordu. Birde her sabah ve akşam Şehrazat'ı arayıp nasıl olduğunu soruyordu.

Konuşmaları merhaba, nasılsından öteye gitmiyordu. Menderes soru sormasa Şehrazat konuşmaya yanaşmıyordu. Menderes bu anlarda Şehrazat'ı zorladığını düşünüyordu. Oysa Şehrazat bu aramalardan memnundu. Düşünülüyor olmak güzel bir histi. Lakin bunu itiraf etmekten çekiniyordu. Olurda yengesi ya da Menderes'in halası kendisini çok istekli görür de, utanmıyor musun diye sorarsa diye korku duyuyordu.

Aslında nişanı yapıldığından beri Nurişah Hanımın kendisini muhattap aldığı falan yoktu. Hatta yengesi tuhaftır ki elini dahi sürmeyeceğini düşündüğü çeyiz alışverişi ile bir hayli alakadar olmuştu. Şehrazat onun telaşla oradan oraya koşturduğunu gördüğü her an oldukları hale şaşırıyordu. Nurişah Hanımsa hem geç kalmış bir borç ödeme peşindeydi hemde Çolphan ailesine karşı küçük görülmeme gayreti güdüyordu.

Diğer yandansa meraklıydı. Çolphan ailesinin hiçbir ferdi, Şehrazat'ın başına gelenler hakkında tek bir kelam etmemişti. Nasıl olup da bir şey demiyor, aksine böylesine mutlu davranıyorlardı şaşırıyordu. Bir parçada korkuyordu. Menderes'in Şehrazat'ın bakire olmadığını öğrenmesi halinde kızı kapılarına geri bırakacağını düşünüyordu. Bu korkusunu Cemşid Beye açtığında ise aldığı tek cevap, damadın bundan haberi olduğu ve konuşulmasını istemediği oldu.

Nurişah Hanım aldığı bu cevaba karşın, Menderes ile Şehrazat'ın daha öncesinde bir gönül bağları olduğunu düşünmüştü. Lakin evden burnunu uzatması mümkün olmayan biri için bu ihtimal, sıfırla dahi yarışamazdı. O yüzden Nurişah Hanımda bu düşünceyi geldiği gibi hemen aklından silivermişti. Zaten çok geçmeden de bu evliliğin aslında nasıl gerçekleştiğini öğrenmişti.

Bir erkek annesi olarak kendinden utanmıştı. Hayatı boyunca anneliği ve yetiştirdiği çocuklarıyla gurur duymuştu. Lakin şimdi oğlunun yaptığı ayıbı annesiz büyümüş bir öksüz temize çekiyordu. İşte bu yüzden Şehrazat'ın tüm hazırlıklarında canla başla çalışmıştı. Şehrazat'ın affını kazanamayacağını biliyordu. Ama hiç değilse biraz olsun gönlündeki yükün hafiflemesini istemişti Nurişah Hanım.

Büyük Hanım ise Şehrazat için daha büyük bir soru işaretiydi. Evlenip gideceği için yengesinin neden ve niçin böyle davrandığını düşünmesine gerek yoktu. Ancak gelin gideceği ailenin ferdi olan Büyük Hanımın her davranışı Şehrazat'ın aklında soru işareti oluşturuyordu.

Büyük Hanım yani Zübeyde hala dışarıdan bakıldığı zaman sert ve soğuk biriydi. Fazla insanlarla muhattap olmuyor özellikle de Şehrazat'ın ailesine karşı üstten bakışlar atıyordu. Şehrazat bu davranışın nedenini kendisine yoruyordu. Onunla telefonda birçok kez konuştuklarından ve o anlarda Zübeyde halanın ne kadar cana yakın davranmaya çalıştığını bildiğinden, ailesine olan bu nemrut halin ona sahip çıkılmamasından kaynaklandığını düşünüyordu.

Şehrazat başından geçenleri, bu yaşına kadar neler yaşadığını anlatmamış ya da Zübeyde hala bunları sormamıştı. Ancak Şehrazat biliyordu, Zübeyde hala Müzeyyen ve Sevilay kız kardeşler aracılığı ile hikayenin tamamına vakıf olmuştu.

Bunu bilmek Şehrazat'ı mahçup hissettiriyordu. Zübeyde halanın kötü biri olmadığını yetiştirdiği adamın güzelliğinden bile anlamak mümkündü. O yüzden onun ileri de bir gün yaptıklarını başına kakmayacağını biliyordu. Lakin her anne gibi onunda geçmişi tertemiz bir kızı oğluna isteyeceğini düşünmekten de kendini alıkoyamıyordu. Bu sebeple de heyecanlı görünmemeye çalışıyor, içinde Menderes'e karşı büyüyen duyguları kendine saklamaya çalışıyordu.

Korkuyordu Şehrazat. Evliliğin gerçek bir evliliğe dönüşmeye başlaması halinde Zübeyde halanın kendisine kötü gözle bakacağından ürküyordu.

Ancak Şehrazat'ın bu korkusu boşunaydı. Esasında Zübeyde Hanım daha Şehrazat'ın adını duyar duymaz onu kızı bellemiş, yeğeni ile kaderleri bir yazılsın istemişti.

Şehrazat'ın gözlerinin içine baktığı her an onu gelini, kızı olarak görmüştü. Yaptığı her şey ikisini mutlu bir aile olarak görmek istediğindendi. Gönlünden geçen bu kez yeğeninin mutlu bir evlilik yapmasıydı. Onun derin bir aile özlemi çektiğini biliyordu. Lakin Şehrazat'ı bu konuda sıkıştırmayı bir an olsun düşünmemişti. Kızcağazın başına gelenler oldukça acıydı. Bir de kendini minnet borcunun altında ezilirken bulsun, sırf bu yüzden yeğeninin elinden tutsun istemiyordu. Ama Rabbinden bu iki yaralı insanın yüreğini birbirine ısındırmasını istemekten de kendini alamıyordu.

İki ailenin tüm fertlerinin başka başka düşünce ve korkular içinde savrulduğu bu iki hafta su gibi gelip geçmişti. Üzerinde kırmızı bir bindallı ile Şehrazat hıçkıra hıçkıra ağlarken, teselli etmeye gelense Menderes olmuştu.

Aslında onun kına yakıldıktan iki saat kadar sonra gelmesi gerekiyordu gelin evine. Ancak Menderes Şehrazat'ı yalnız bırakmak istememişti. Annesizliğinin acısı bu kadar taze iken üstüne de yaşadığı onca acı varken, söz verdiği gibi gözyaşlarını silmek için yanında olmak istemişti.

Avludan içeri adım attığı an kadınlar önce çığlık atmış sonrada cık cıklayarak, kınamıştı yaptığını. Menderes'in ise bu durum zerre umrunda olmamıştı. Direk Şehrazat'ın olduğu yere yürüyüp, insanların hakkında ne düşüneceğini umursamadan önünde diz çökmüştü. Bakışları kırmızı duvağın ardından yarı buçuk görebildiği kadının yüzünde hayranlıkla dolaşmıştı.

Tüm gözler onların üstündeydi. İnsanların bir kısmı susmuş merakla onları izliyor bir kısmı ise damat bu mu? Vah vah yüzündeki yarayı gördünüz mü? Ne olmuş ki acaba diye yanındakine soruyordu. Ancak bu konuşmaları ne Menderes ne de Şehrazat duymuyordu.

Menderes açtığı örtüyle birlikte Şehrazat'ın yüzüne dalıp gitmişti. Şehrazat'ta aynı şekilde Menderes'in bakışlarında kaybolmuştu.

Menderes ağlayan insan görmeyi sevmezdi. Küçük bir çocukken halasını gizli gizli o kadar çok ağlarken görmüştü ki, hiçbir kadın ağlamasın istemişti. Fakat Şehrazat'ın gözünden akan damlaları, titreyen dudaklarını, kızaran burun ucunu izledikçe hele de Şehrazat küçük bir çocuk gibi burnunu çekince hayran hayran bakmaktan kendini alamamıştı. "Ağlamanın bile yakıştığı nadir insan" diye düşünmüştü Şehrazat'a baktıkça.

Menderes bilmiyordu. Fakat o gün Şehrazat gönlüne düşmüştü. Tıpkı az sonra yapacağı şeyle birlikte Şehrazat'ın gönlüne kendisinin düşecek olması gibi.

Yavaşça Şehrazat'ın eline uzandı. Ancak dokunmadan önce durup, Şehrazat'ın gözlerine tekrar baktı. Bu bakışta iznin var mı sorusu gizliydi. Eğer Şehrazat dokunmasını istemezse Menderes aklından geçen şeyi yapmayacaktı. İzin vermediği için kırılıp kızmayacaktı da... Sonuçta onun zor zamanlar yaşadığını biliyordu. Ve o geceden sonra birinin tenine dokunmasını, özellikle de bir erkeğin dokunmasını istemiyor olabileceğini düşünüyordu. Ona izinsizce dokunup, canını yakmak istemezdi.

Şehrazat tekrar burnunu çekip, eline uzanmış olan ele ardından da o elin sahibine baktı. Menderes, Şehrazat'ın yirmi bir yıllık hayatı boyunca hiç görmediği kadar düşünceli biriydi. "Bu ufak davranışın kalbimde ne büyük zelzelelere sebebiyet verdiğini bilse yine de bunu yapar mıydı?" diye düşündü. Ona güven duymasına sebebiyet verdiğini, sevmesine neden olduğunu bilse gözlerine böyle şefkatle bakar mıydı?

Ufak elini Menderes'in iri avucuna bıraktı. İlk defa dokunduğu teni yabancılamamıştı. Sanki daha evvelinde tanışmış gibi tanıdıktı Menderes'in teni kendisine. Dudakları iki yana kıvrıldığında, eşini Menderes'in dudaklarında bulmuştu.

"Bundan sonra annem babam yok diye düşünme Şehrazat. Kimsesizim, eksiğim diye ağlama. Sen bu eli tuttuğundan beri ben senin annenim, babanım, abin, dostun, kardeşin, sırdaşın, ailenim... Yani biri gitse hayatından, bir diğeri olarak kalmaya devam ederim.

Bu dakikadan sonra bil ki ben acında yaslanacak omuz, düştüğünde tutunacak dalınım" dedi. Ardından kına dolu tepsiden küçük bir kaşık alıp, Şehrazat'ın avucunun içine sürdü. Diğer avucuna da aynısını yapıp, üstüne altın yerleştirdikten sonra kendi avucunu açmıştı.

"İnsanın avuç içinde kaderi saklı derler. Bundandır ki evlenecek kızlar onları kınalar, aynı kınayı damatlarına sürüp kaderlerini birbirlerine mühürlerlermiş. O dakikadan sonra aralarına hiçbir şey giremezmiş. Sende benim kaderimi mühürler misin peri kızı? Avucumun içini kınalar mısın?" diye sordu.

Gözleri umutla Şehrazat'ın gözlerine bakıyordu. Bu bakışlara karşı Şehrazat'ın kayıtsız kalması mümkün müydü? Ya da onu geri çevirmesi?

Uzanıp kına tepsisinin içindeki kaşığı aldı. Kına gecesindeki usül erkeğin serçe parmağını kınalamaktı. Ancak Menderes'in Şehrazat'tan istediği bu değildi. Menderes avucumun içindeki saklı kaderi kınalar, kaderimi kaderinle mühürler misin Şehrazat diye sormuştu kendisine. Bu yüzden Şehrazat Menderes'in sol avuç içini kınalamış, ardından ağlarken yüzünü silmesi için eline tutuşturulan mendili üstüne bağlamıştı.

İşini bitirdiğinde tekrar bakışlarını Menderes'in gözlerine çevirdi. Biraz önce yaşanılanların anlamı açıktı. Ne Şehrazat ne de Menderes yalan yere yemin etmemiş, birbirlerinin kaderlerini öylesine mühürlemeye girişmemişlerdi. Aralarında kurulan bu bağ, birkaç dakika sonra kıyılacak olan dini nikah, tastamam gerçekti. Ve ikisi de birbirine dileklerinin bu yönde olduğunu, az önce aşikâr etmişti.

Bölüm sonu

1 yorum