İçeriğe geç

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 6 · 17 dk okuma

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 6

5.BÖLÜM

Şehrazat ile Mahir'in yaptığı konuşmanın üzerinden geçen haftalar, sanki günler önce bu konakta bir kızcağıza kıyılmamış gibi sıradan bir sessizlik içerisinde gelip geçmişti. Şehrazat'ın sessiz kalışı ev ahalisini rahatlatmış ve her şeyi yok saymaya itmişti. Ancak o günü ne Şehrazat ne de Mahir unutmamıştı.

Elbette unutmayanlardan biri de Nurişah Hanımdı. Ancak Şehrazat'ın sessiz kalışı herkes gibi onu da rahatlamaya itmişti. Lakin bu Şehrazat'a eskisi gibi davrandığı anlamına da gelmiyordu. Hâlâ Şehrazat'a karşı olan davranışları temkinliydi. Oğlunun bir anda ortaya çıkıp, Şehrazat ile evleniyoruz demesinden büyük bir endişe duyuyordu. Bu yüzden de Şehrazat'tan uzak duruyor ve Cemşid Beyi Şehrazat'ı bir an önce evlendirerek konaktan göndermek için ikna etmeye çalışıyordu.

Esasında bunda pekte büyük çaba sarf etmesine gerek yoktu. Cemşid Beyin en başından beri aklından geçen çare zaten buydu. Mahir soyunu devam ettirecek kişiydi. Bu topraklarda adı onunla devam edecekti. O yüzden onu bir başka yere göndermesinin imkanı yoktu. Lakin bu Şehrazat ile aynı ortamda kalmasına müsahade edeceği anlamına da gelmiyordu. Onun bir daha böyle bir şeyi tekrarlamayacağı ihtimaline güvenemezdi.

Bir kez torununu koruyamamış, canının yanmasına neden olmuştu. Böyle bir şeyin tekrarlanmasına izin veremezdi. Tam da bu sebeple Şehrazat'ı evlendirmek için doğru kişi arayışına girişmişti. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş derler ya hani, Cemşid Beyin aradığı damat da Hızır misali bir anda önüne çıkıvermişti.

Önce bir elçi kapılarını çalmış Adana eşrafından yiğit bir Beyin, torunu Şehrazat'a görücü gelmek istediğini söylemişti. Cemşid Beyin aklına gelen ilk yanıt hayır diyerek kestirip atmak olmuştu. Çünkü Şehrazat'ın durumunu bir Bey ile evlenmesi halinde saklamanın mümkünatı olmayacağını düşünüyordu.

Cemşid Beye pek bunları kurcalamayacak, kurcalasa da umursamayacak biri lazımdı. Ve bu damat namzetleri kesinlikle Menderes Çolphan değil diye düşünmüştü. Lakin emektar yardımcısı Sevilay Hanımın araya girişi ile biz biraz düşünelim diyerek adama iki gün sonra uğramasını söylemişti.

Elçinin gidişi ile Sevilay Hanım olup biteni bir çırpıda anlatmış, Şehrazat'ın da bu evlilikte rızası olduğunu eklemeden sözünü tamamlamamıştı. Cemşid Bey duyduklarının ardından şaşırmıştı. Bir parçada kendisini mahçup hissetmişti. O burada kendi evinin içindeki torununu koruyup kollayamazken, elin adamı kilometrelerce öteden yardım elini uzatmıştı torununa. Üstelik bunu anlı şanlı bir düğün yaparak yapacağını söylemişti. Buraya gelip, Şehrazat'ı elinden tutup götürebilecekken, O tüm Mardin halkının duyacağı bir düğün kurmak istemişti.

Mert bir adam diye düşünmüştü o dakika Cemşid Bey. Ve onun mertliğinin altında gittikçe ezilmişti.

Cemşid Bey bir günden bir güne Şehrazat'ı korumamıştı. Gelini Nurişah'ın yaptığı eziyetlere kör ve sağır kalmıştı. Şehrazat'ın tüm yalvarmalarına rağmen okuma isteğine mani olmuş, burnunu avlu kapısından dışarı uzatmasına izin vermemişti. Sonuç olaraksa öz torununun canını yakan insanlardan biri olup çıkmıştı. İşte bu yüzden şimdi torununa gönül koyamıyor, bu evden kurtulmak için hiç tanımadığı bir adam ile evlenmeye razı gelişine engel olamıyordu.

Derin derin soluk aldı Cemşid Bey. Bu hayatta yetmiş dokuz yılı geçtiğimiz bahar mevsimiyle devirmişti. Onca yılda hep adı, soyu ile gurur duymuştu. Kirli işlere bulaşmamış, evlatlarının bulaşmasına da katiyen izin vermemişti. Adı dilden dile övgü ile dolaşmış, nerede bir dertli var kapısını çalmaktan çekinmemişti. Oysa yedi kat el olduğu insanlara yardımcı olan Çulhalar, kendi öz torunlarına sahip çıkamamışlardı. Neye yarardı şimdi gururla bahsettiği soyu, onur duyduğu soyadı?

Çökmüş omuzları ile çekti elindeki atadan kalma kehribar tesbihinin boncuklarını. Ak sakalları bir o yana bir bu yana oynaşırken, öfkeyle söylendi kendine. Oğlunun ahirette karşısına geçip: "Baba yetimime neden sahip çıkmadın?" diye hesap soracağı zaman ne cevap vereceğini düşündü. Hata yapmıştı Cemşid Bey ve şimdi elindeki tek şans torununu güvenli bir yuvaya teslim etmekten ibaretti.

Başını yerden kaldırıp, Sevilay Hanıma Çolphanlar hakkında tüm bildiklerini anlatmasını söyledi. Sevilay Hanım konuştukça ağzından dökülen her bir cümleyi doğru kabul etmişti. Çünkü Sevilay Hanımın hakkı hak edene teslim edeceğini iyi bilirdi. Bugüne kadar onun yanlış yaptığını hiç görmemişti. Üstelik Şehrazat'ı canından sayarak severdi. Cemşid Bey bunu bildiğinden, Sevilay Hanımın Şehrazat'ın zararına olacak bir davranışta bulunmayacağına emindi. Eğer o aileye güvenmiyor olsaydı şimdi karşısına geçmiş razı etmek için bunca dil dökme gayretinde bulunmazdı diye düşünmüştü Cemşid Bey.

Sevilay Hanım konuşmasını tamamlayıp mutfağa geri döndüğünde, Cemşid Bey en güvendiği adamını Adana'ya göndermişti. Sevilay Hanımın dediklerine itimadı tamdı. Yine de geç kalmış bir koruyuculukla haklarında öğrenebileceği her şeyi duymak istiyordu.

Bir yandan da düşünceliydi. Mahir'in bu evliliğe nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordu. Günlerdir suskundu torunu. Dudaklarından ne evlilik kelamı dökülmüş ne de kendini savunmaya kalkışmıştı. Öylece bir kenarda durmuş, hükmü kesmelerini beklemişti.

Cemşid Bey Mahir'in tepkisini kestirmeye çalışa dursun, Şehrazat çoktan Mahir'den gerekli sözü almıştı. Terastaki konuşmalarının ardından bana ne karar verirsen arkanda duracağım demiştin diye söze başlamış, ardından da evleneceğini ve buna mani olmaya çalışmamasını istediğini söylemişti.

Seven bir adam için sevdiği kadının bir başkası ile evleneceğini duymak acı vericiydi. Lakin Şehrazat'ın bu konakta kalması, Şehrazat için daha büyük acılara gebe olacaktı... Mahir de bunun farkındaydı. Bu yüzden de Şehrazat'ı sessizce onaylamak zorunda kalmıştı.

O günün ardından geçen günlerde Şehrazat, Sevilay Hanımından Adana'ya haber salmasını istemişti. Düşündüğü Menderes Beyin hemen yola çıkıp, onu buradan alacağı idi. Fakat öyle olmamıştı. Bir elçi göndermiş, anlı şanlı bir düğün kuracağını söylemişti Menderes Çolphan, Çulha ailesine. Şehrazat ise bunu kabul etmek istememişti. Hem bir an önce bu evden gitmek için düğün istemiyordu hemde bu insanların saygıyı hak etmediğini düşünüyordu. Ancak telefonda konuştuğu Büyük Hanım bunu Şehrazat için yaptıklarını söylemişti. Ailesini falan umursadıkları yoktu. Şehrazat'ı bir suçlu gibi o evden boynu bükük çıkarmayacaklardı. Bunu bizzat yeğeni söylemiş ve Şehrazat'ın da böyle bilmesini istemişti.

Şehrazat için garip bir andı bunu duyduğu an. Hiç tanımadığı bir adamın onu böylesine önemsemesi, iyiliğini umursuyor olması şaşırmasına neden olmuştu. Menderes Çolphan'a eskisi kadar şüpheyle yaklaşamıyordu. Gün geçtikçe Şehrazat'ın bakış açısı değişmiş, gözlerinin önündeki buğu berraklaşmıştı.

Menderes'in Şehrazat'ın varlığına ihtiyacı yoktu. Adam koskoca Bey'di. Bir eş istese çok kolay bulacağı aşikârdı. Kızının bakımını yaptırmak için Şehrazat'ı istiyor olsa bunun için kendisinden çok daha bilgili, eğitimli tonla insan vardı.

Bir tek aklını adamın gördüğü rüyalar karıştırıyordu. İlk duyduğunda kulağına çok saçma gelmişti. Hatta kendisini ikna edebilmek için uydurmuş olabileceklerini bile düşünmüştü. Şimdiyse bu rüyanın gerçek olabileceğine inanmaya başlamıştı. Ama sırf bu rüya yüzünden evlilik yapmak, hiç tanımadığı birini ailesinin, çocuğunun yakınına sokmak mantıklı gelmiyordu Şehrazat'a. Ya adam bu rüyalardan bıkmıştı. Ya da gerçekten yardımını isteyen kişinin Şehrazat olduğunu düşünüyordu.

Yatağın ortasına oturmuş, bacaklarını göğsüne çekip kollarını etrafına sarmıştı. Yarın onu istemeye geleceklerdi. Büyük Hanımın dediğine göre iki hafta sonrada düğünü yapılacaktı. Şehrazat her ne kadar bunlara gerek olmadığını söylemiş olsa da Çolphanları ikna edememişti. Ancak Mardin'de yapılacak düğünden vazgeçirmeyi başarmıştı. Bunun üzerine Büyük Hanımda öyleyse kına gecende dini nikahı kıyar, ertesi günde yola çıkarız demişti. Şehrazat'ta mecbur kabul etmişti bunu. Hiç değilse burada fazladan birkaç gün daha kalmayacağım diye düşünmüştü.

Bakışlarını gardolap kapağına asılmış elbisede dolaştırdı. Boyun ve gerdan kısmı, kolları da dahil olmak üzere dantel işlemeliydi. Üst kısmı straplez olan elbisenin belden aşağısı dökümlü bir şekilde inip, dizlerinin bir karış kadar altında bitiyordu. Sanki birisi özenle üstüne dikmiş gibi ölçülüydü.

Şehrazat ezelden beri elbise giymeye pek meraklı olmasa da dün sabahtan beri kendini ara ara bu bembeyaz elbiseyi izlerken buluyordu. Özel teslimat ile gelen kutuyu açıp bu elbiseyi görene kadar isteme töreninde ne giyeceğini hiç düşünmemişti. Hatta aklına bile gelmemişti. Ancak Menderes Çolphan bunu düşünmüş, düşünmekle de kalmayıp kendisine kilometrelerce öteden bu elbiseyi yollamıştı.

Düşünceliydi Şehrazat. Menderes Çolphan'ın nasıl birisi olduğunu anlamaya çalışıyordu. Aklının bir köşesi bu hareketin göz boyama niyeti ile yapıldığını söylemesine diğer köşesi böyle bir şeyi neden yapsın ki diye karşı çıkıyordu. Şehrazat'ın, Menderes ile evlenmekten başka çıkar yolu yoktu. Aksi halde bu evde esir hayatı yaşayacaktı. Yani adamın bu toplara girmesinin lüzumu falan yoktu.

Şehrazat böyle diyordu demesine ama mutlu da olmuştu. O geceden sonra bembeyaz bir elbiseyi hiçbir zaman giyemeyeceğini düşünmüştü. Onun pek böylesi hayalleri olmuş olmasa da annesi ölümünden önce sık sık kızını beyazlar içinde görmek istediğini söyleyip durmuştu Şehrazat'a. Ne yazık ki görmek nasip olmamıştı. Şehrazat o çirkin gecenin ardından birde annesinin bu hayalini gerçekleştiremeyeceği için ağlamıştı.

Ama şimdi karşısında hiçbir zaman giyemeyeceğini düşündüğü bembeyaz elbise duruyordu. Tüm karalarını beyaz etmek isteyen adam tarafından gönderilmiş bu elbise, Şehrazat'ın gözlerinin dolmasına neden olmuştu.

Yarın hayatında bambaşka bir güne uyanacaktı. Menderes'in elbise ile gönderdiği notta olduğu gibi bu elbiseyi giydiği andan itibaren geçmişini bir kenara bırakacaktı.

O gece Şehrazat günler sonra ilk defa huzurlu bir şekilde uyudu. Ertesi gün istenecek bir kız için bu şaşılası bir durumdu. Heyecandan uykusuz kalmış olması gerekirdi. Ancak öyle olmamıştı. Huzurlu bir uykuya dalmış, üstelikte rüyasında çoktandır görmediği anne ve babasını gülerken görmüştü.

Rüyasında annesi eskisi gibi yürüyebiliyordu. Hatta ne yüzünde bir kırışıklık ne de saçlarında beyaz teller yoktu. Babası ise onu en son gördüğü günkü kadar genç ve yakışıklıydı. İkisi de kendisine bakarken tebessüm ediyordu. Şehrazat o rüyadan uyanmak istememişti. Fakat bir elinden annesinin diğer elinden babasının tutarak yürüdüğü asma köprünün bitiminde gördüğü beden ile uyanmak zorunda kalmıştı.

Yüzünü görmemişti o bedenin. Ancak heybetli boyunu, geniş omuzlarını ve çikolata kahvesi saçlarını dikkatle izlemişti.

Annesi elini hâlâ tutmaya devam ederken, babası onlara sırtı dönük adamın yanına doğru yürümüştü. Elini tutup: "Bundan sonra kızım sana emanet Menderes" demiş, ardından da Şehrazat'ın elini adamın büyük avucunun içine bırakmıştı. İşte o an Şehrazat sıçrayarak uyanmıştı uykusundan.

Gözleri komidinin üstünde duran çerçevenin içindeki anne ve babasının gülen yüzünde dolaşırken, içindeki tüm şüphelerin yok olduğunu fark etmişti. Gönlündeki tüm sıkıntılar, kafasının içindeki tüm acabalar kaybolmuştu. Çünkü anne ve babası Menderes'i kabul etmişti. Anne ve babası eşi olarak Menderes Çolphan'ı seçmişti.

İçinde günler sonra ilk defa heyecan vardı. Günler sonra ilk defa tekrar nefes aldığını hissetmişti. O gün tüm hazırlığı boyunca anne ve babası tarafından izleniyormuş gibi hissetti. İçi rahattı Şehrazat'ın. Verdiği kararın doğruluğundan emindi. Menderes onun için doğru kişiydi. Lakin kendisi onun için doğru kişi miydi, işte bunu bilmiyordu.

Saat sekiz buçuğu vurduğu sırada taş avlunun duvarlarında zil sesi yankılandı. Sessiz bir şekilde oturma grubunda oturmuş görücüleri bekleyen Çulha ailesi, çalan zil sesi ile ayaklanmıştı. Şehrazat ise hızla atan kalbiyle birlikte merdiven basamaklarını adımlayıp, avlu kapısına varmıştı. Terlemiş ellerini elbisesinin etek kısmına sürüp kapıyı araladığı sırada, Sevilay teyzesi çoktan yanı başındaki yerini almıştı.

Bakışları aralanan kapının önünde duran ufak kalabalıkta dolaştı. En önde saçının bir kısmını kapatan ipek şalı ile muhtemelen altmışlarının başında olan bir kadın duruyordu. Şehrazat onu görür görmez: "Büyük Hanım kesinlikle bu kadın olmalı" diye düşünmüştü.

Onun hemen yanı başındaysa yine Büyük Hanım ile aynı yaşlarda ancak ona nazaran bir hayli etine dolgun olan bir hanımefendi vardı. "Büyük ihtimalle Menderes Beyin üvey annesi de bu kişi" diye düşündü Şehrazat ona bakarken. Zira kendisini Büyük Hanımın aksine bir hayli kötü bakışlarla süzmüştü. Şehrazat bir an bu bakışlar altında başını eğme ihtiyacı hissetmişti. Lakin bir suç işlemediğinin bilincinde olup, başını tekrar dik tutmuştu. O görmemişti ama grubun en arkasında duran Menderes, Şehrazat'ın bu hareketi ile onunla gurur duymuştu.

Üvey annenin hemen solunda duran kaytan bıyıklı, kır saçlı adam ailenin babasıydı. Bu üçlünün ardında ise biri suratı asık, ikisi tatlı şekilde gülen genç hanımlar duruyordu. Suratı asık hanımefendi ile gülümseyenlerden büyükçe olanının yanında da iki adam vardı. Şehrazat kısa bir an gözlerini onlara değdirip çekmiş, hemen ardından da muhtemelen bu beyler de genç hanımların eşleri diye bir çıkarımda bulunmuştu.

Ve nihayet en sonunda bakışları, başı yarım şekilde kendisine dönük duran adamı bulmuştu. Gözleri simsiyahtı. İlk saniyeden Şehrazat'ın nefesini kesmiş, bununla yetinmeyip kalbini de delicesine çarptırmıştı. Şehrazat kömür karası gözlere değen bakışlarını hızla çekip büyüklerin elini öpmeye giriştiğinde, bir yandan da hızla atan kalbine mukayyet olmaya çalışıyordu.

Şehrazat'a kimsenin bu Menderes demesine gerek yoktu. Şehrazat gözünün değdiği bakışların sahibinin hemen o adam olduğunu anlamıştı. Lakin neden yüzünün sol kısmının öte yana dönük bir şekilde durduğunu anlamamıştı. Ta ki etraflarındaki kalabalık dağılıp, kapı ağzında ikisi bir başlarına kalıncaya kadar. O an alması için kucağındaki çiçek ve çikolatayı uzatan adamın gizlediği sol yanını görmüştü. Kısa bir an bakışları oraya değip, tekrar adamın gözlerini buldu. Şehrazat'ın bakışlarında ne ürkme ne de tiksinme ifadesi vardı. Aksine biraz merak, bir haylide hüzün göze çarpıyordu.

Menderes bakışlarını içini tüketen gözlerden hızla koparıp, ailesinin peşinden içeri adımladı. Kapı ağzında bu kadar uzun bir süre yalnız kalmaları hoş karşılanmazdı. Kendi için ne söyleneceğini umursamasada Şehrazat'ın çıkan sözlerden dolayı üzülmesini istemiyordu. Bu yüzden aklı Şehrazat'ın bakışlarının gizemini çözmek ile uğraşırken, hızla merdiven basamaklarını adımladı.

Uzun boyu nedeniyle kapı eşiğinden hafif başını eğerek girmek zorunda kaldığında, salondaki tüm bakışlar onu bulmuştu. Araştıran, sorgulayan, en çokta yüzündeki yaranın sebebini merak eden bakışların altında aile bireyleri ile tek tek selamlaştı. Şehrazat'ın neredeyse baba tarafından tüm ailesi buradaydı. Bir Mahir birde karısı Mihriban yoktu. Menderes karı kocanın üç gün önce İstanbul'a gittiğini düğünleri yapılana kadarda geri dönmeyeceklerini biliyordu. Peşine taktığı iki adam gece gündüz onları takip ediyordu. Görünürde Mahir her şeyi kabullenip, kenara çekilmiş gibiydi. Ancak Menderes tetikte olmanın önemli olduğunu düşünüyordu. Daha doğrusu bir şeyler yapsa da bende onu alaşağı edebilsem diye umud ediyordu.

İçi rahat değildi. Adamın yaptığı şeyden sonra elini kolunu sallaya sallaya geziyor olmasını sindiremiyordu. Eğer bu adam öyle bir şey yapmamış olsaydı, şimdi Şehrazat bedenine bakarken iğreneceği bir adamla evlenmek zorunda kalmazdı diye düşünüyordu. Öte yandansa Şehrazat'ın gözlerinde görmediği tiksinme, umud etmesine neden olmuştu.

Yalan söyleyemeyecekti. Şehrazat güzel bir kadındı. Ve Menderes'i daha ilk anda etkilemeyi başarmıştı. Bu yaşına kadar hiçbir kadının karşısında ezilip bükülmeyen Menderes, ilk defa sol yanında bir kıpırtı hissetmişti. İlk defa bir kadının hoşuna gitmek istemiş lakin hem görünüşünden ötürü hemde içinde bulundukları ahvalden kaşlarını çatıp, kendine okkalı birkaç küfür sunmuştu.

Üzerindeki sorgulayan, çokça da acıyan bakışları umursamayarak iç münakaşaya girişmiş: "Kıza bir söz verdin" diye kendini kalaylamıştı. Şehrazat'a bu evliliğin gerçek bir evlilik olmayacağını söyleyerek, rahat olması için teminat vermişti. Oysa şimdi elini tutası, hüzün dolu bakışlarını kana kana içesi, saçlarını şefkatle okşayası geliyordu.

Menderes hayatının hiçbir anında böyle hissetmemişti. Hiçbir anında içi bir kadına akıp gitmemişti. Karısı, helali olacağını bildiğinden miydi bu hali? Öyleyse aynılarını neden Aysu'ya karşı hissetmemişti? Aksine neden Aysu'dan, onun bakışlarından kaçmak istemişti?

Derin birkaç soluk alıp rahatlamaya çalıştı. İç çatışma yaşamasının sırası ve zamanı değildi. Bugünün konusu Şehrazat'tı. Ve isteme töreni olmadan önce onunla konuşması gerekiyordu. Bu yüzden bakışlarını ailenin büyüğü olduğu belli olan adama çevirdi.

"İzniniz olursa isteme töreninden önce torununuzla konuşmak istediğim bir konu var" dedi.

Normal şartlarda isteği hoş karşılanmazdı. Ancak şu anda normal şartlarda falan değillerdi. Cemşid Beyde bunun bilincinde olduğundan başını onay verir şekilde sallamıştı. Bu onayla birlikte Şehrazat ve Menderes yanlarında Şehrazat'ın amca kızı Dilruba'nın eşliğinde salondan çıkıp, hemen yan taraftaki küçük odaya girmişlerdi.

Şehrazat, Menderes'in kendisi ile ne konuşmak istediğini merak ediyordu. Menderes ise yine sol tarafını gizleyecek şekilde oturmuş, kelimelerini toplamaya çalışıyordu.

Dilruba ise her ne kadar ailesi Şehrazat ablasının peşine kendisini takmış olsalar da içeri girmeyi uygun bulmamış, hemen kapı önündeki sedire kurulmuştu. Bunun rahatlığı ile Menderes her şeyi açıkça konuşabileceklerini düşünmüştü.

Lakin Şehrazat'ın gözlerine bakacak olma, onu yüzündeki yarayı iğrenerek izlerken bulma gibi düşünceleri yüzünden bir türlü konuşmaya başlayamamıştı. Ancak kısa zamanı olduğunu bildiğinden, bakışlarını yerden kaldırdı. Şehrazat'ın erimiş çikolataya benzeyen kahvelerine değen gözleri, derin bir soluk alma ihtiyacında bırakmıştı Menderes'i.

"Daha öncesinde tanışma fırsatımız olmamıştı. Halam aracılığı ile konuştuklarımızı bir kezde yüz yüze konuşalım istiyorum. Aklında soru işareti ya da acaba olsun istemem" dedi Menderes.

Kollarını dizlerine koymuş, başını biraz yere hafif de sol yanına eğmişti. Bu sayede tamamen olmasa da en azından yarasının bir kısmını Şehrazat'tan gizlemeyi başarmıştı.

Şehrazat Menderes'e bakarken düşünceliydi. Müzeyyen teyzesinin anlattığına göre yüzündeki yara geçirdiği kaza sonucu olmuştu. Hatta o kaza bedeninin çeşitli yerlerinde de farklı farklı izler bırakmıştı. Aradan geçen beş yılda adamın bunların varlığına çoktan alışması hatta umursamayı bırakmış olması gerekir diye düşünüyordu Şehrazat. Zira kendisi böyle bir şey yaşamış olsaydı, bunları umursamak yerine hayatta kalabildiği için mutlu olmakla zamanını geçirirdi.

Ne yazık ki Menderes duruşunun da açık bir şekilde gösterdiği üzre bu yaraları umursamakla meşguldü. Şehrazat bunu hiç umursamamıştı. Ancak Menderes umursuyordu. Bu da Şehrazat'a Menderes'in insanların söylediklerini fazlaca önemsediğini düşündürtmüştü. Hem adam için üzülmüş hemde kendi başına gelen olayların Adana eşrafınca duyulması halinde Menderes'in ne tepki vereceğini sorgulamıştı.

"Adım Menderes. Menderes Çolphan. 32 yaşındayım. Sekizinci ayını tamamlamış bir kızım var. Annesini doğum sonrasında kalp krizi geçirmesi yüzünden kaybettik... Beş yıl önce trafik kazası geçirdim. Yüzümdeki yaranın nedeni bu" diyip kısa bir es verdi. Tüm bu zaman zarfında Şehrazat bir kez olsun gözlerini Menderes'in gözlerinden çekmemişti. Dikkatle söylediği şeyleri dinliyordu. Şu âna kadar söyledikleri bildiği şeylerden ibaretti.

"Halam bana başına gelen şeyden bahsetti" dedi. İlk defa o an Şehrazat Menderes'in gözlerinden bakışlarını kaçırıp, ellerine dikti. Parmaklarını birbirinin arasından geçirdiği ellerini, dişleri gibi sıktı. Menderes Şehrazat'ın bu haline bakarken içinden okkalı küfürler saydırmış, tutup kadını göğsüne çekmek istemişti.

"Sana bu nasıl oldu, ne oldu diye sormayacağım Şehrazat. Doğru mu yalan mı diye de... Eğer iznin olursa yani bir gün bana bu hakkı tanırsan... canın çok yandı mı, hâlâ yanmaya devam ediyor mu diye sorarım sadece" dedi.

Şehrazat yavaşça kaldırdı başını eğdiği yerden. Adamın söyledikleri gözlerinin dolmasına neden olmuştu. Alt dudağı titrerken, buna engel olmak için dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. Menderes Şehrazat'ı hiç tanımıyordu. Buna rağmen ne onu suçlu görmüş ne de yargılamıştı. Oysa bu evin içindekiler onu çok iyi tanıyor olmalarına rağmen başına gelenlerde biraz da senin payın var demişti. Üstelik bunu hiç saklamadan, çekinmeden yapmışlardı.

"Ben sana elimi uzatıyorum Şehrazat. Bunu sana acıdığım için ya da iyilik olsun diye değil, sadece istediğim için yapıyorum. O yüzden bana bir şeyler borçluymuşsun gibi hissetme. O borcu ödemek için gerçekten karım olman gerekiyor diye düşünme. İstediğin zaman gitmekte özgürsün. Seni zorla yanımda tutmaya çalışacak değilim. Sen ne kadar istersen o kadar yanında olur, elini tutarım. İstersen ileride istediğin yer her neresi ise orada bir gelecek kurmana yardım ederim. Kimsede sana bir şey diyemez. "

Nasıl bir adamdı karşısındaki? Şehrazat ona baktıkça merak içinde kalıyordu. Biraz önce insanların söylediklerini çok fazla umursuyor olmalı diye düşünmüştü. Oysa şimdi ileride insanların arkasından konuşacakları karısı onu terk etti gitti laflarını rahatça göğüsleyebileceğini söylüyordu. Bir korkak mıydı, yoksa cesur biri miydi anlamıyordu Şehrazat.

"Evliliğimiz sen bitirmek istediğin zamana kadar kağıt üstünde kalacak. Ama senden almak istediğim bir söz var" dedi. Şehrazat o an dikildi olduğu yerde. Gözleri ne diyeceğinin merakıyla Menderes'in üstüne dikilmişken, içinden: "İşte geliyor" dedi. "Günlerdir sakladığı asıl emelini açığa vuracak, maskesini bir kenara atıp, çirkin yüzünü gözler önüne serecek. " Fakat öyle olmamıştı. Menderes sarf ettiği sözcüklerle Şehrazat'ı utandırmış, bununla beraber kendisine karşı büyük bir minnet hissetmesine neden olmuştu.

"Senin için her şeyin çok zor olduğunun farkındayım. Unutmanın ya da yok saymanın söylendiği kadar kolay olmadığını da biliyorum. Ama kararın evetse ve parmağına o yüzüğü takacaksan, o dakikadan sonra geçmişe değil ileriye bakmanı istiyorum. Burayı, buradaki yaşadıklarını hatırlayarak geriye kalan ömrünü heba etmeni istemiyorum. Sana elimi uzatmamın nedeni güldüğünü görmek istiyor olmam... Şimdi lütfen bunu iyice düşün. Kararın ne olursa olsun ben yanında durmaya devam edeceğim, bunu sakın unutma" dedi.

Şehrazat Menderes konuştukça çözülmüş, gözlerindeki yaşları birbiri ardına dökmüştü. İyi biriydi Menderes. Hiçbir zorunluluğu ya da çıkarı olmamasına rağmen kendisine yardım etmeye çalışıyordu. Şehrazat ona karşı mahçup hissediyordu. Kim bilir nasıl durmuştu da adam defalarca benden korkma, senden karı koca anlamında herhangi bir beklentim yok diye kendini anlatmaya girişmişti.

Dudakları hafifçe kıvrıldı. Şehrazat bu adama karşı güven duyuyordu. Bunda Sevilay teyzesinin söylediklerinin, dün gece gördüğü rüyanın etkisi elbette ki vardı. Ama en büyük pay karşısında böylesine mahçup durup, bakışları gibi kararlı olan sesiyle yanında istediğin âna kadar duracağım demiş olmasıydı.

"Uğraşmayı bırak artık dün ve dündekilerle. Bir de hep yanında olanlarla yarına bakmayı dene,* diye yazmışsın bu elbiseyi gönderdiğin kutuya koyduğun kağıda. Ben bu elbiseyi giydiğim an... sana teklifini kabul ettiğimi söylediğim an... öyle yapmaya karar verdim Menderes. O yüzden daha fazla emin misin diye sorma lütfen. Sadece dediğin gibi yanımda ol " dedi.

Menderes başını tamamen Şehrazat'ın yüzüne çevirip, gözlerine baktı. Adını söyleyişi, kendisine bakışı ne güzeldi öyle. Hele de Menderes başını onayla sallayıp, istediğin kadar yanında olurum dediğinde ne güzel gülmüştü yüzüne.

Düşündü Menderes. Bu saatten sonra Şehrazat'ın gülümseyişini aklından çıkarması mümkün olabilecek miydi? Ya da adını söyleyen sesinin güzelliğini unutmasının?

Çıkmanın güç olduğu lakin içinde kalmaya gönüllü olunan kör kuyulara düşmüştü Menderes. Sonu ne olurdu, nasıl olurdu bilmiyordu ama gönlü Peri Kızıyla olsun diye çoktan türküler tutturmuştu.

***

Merhaba Sevgili Okurcalarım ☺️

Nasılsınız? Beni soracak olursanız pek iyiyim. Gerçi böyle söyleyince de uzaktaki bir tanıdığıma mektup yazar gibi hissettim. 🤣🤣

Neyse biz konumuza dönelim. Bu benim ilk yazdığım iş değil. Lakin yayınlamaya değer gördüğüm ve ilk işimden daha iyi bir kalem ile yazdığımı düşündüğüm ikinci iş. Bu nedenle heyecanlı, umutlu, telaşlı ve çokça da endişeliyim.

Karışık, ikilemli bu duygulardan kurtulmamı sağlayan kişilerde sizlersiniz. Tam da bu sebeple yorumlarınızı, oylarınızı bekliyorum.

Lütfen bölüm ve kitabın gidişatı hakkındaki düşüncelerinizi benimle paylaşmayı es geçmeyin. Oy ve yorumlarınızı bekler, küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden, yaşıtlarımın yanacıklarından sulu sulu 😘😘 kaçarım.

Yeni bölümde görüşünceye kadar hoşça kalııınn👋👋

Not: kalın ve yıldızlı yer Cemal Süreya'ya ait.

Bölüm sonu

2 yorum