Şehrazat bu sabah, haftalar sonra ilk kez odasından dışarı çıkmıştı. Nurişah yengesi ve bir iş çevirmesinler diye dedesinin peşlerine taktığı iki güvenlik görevlisiyle birlikte gittikleri hastanede, doktor hamile olmadığı haberini vermişti. Ancak yengesi bunu yeterli görmemiş ve Şehrazat'ın bir başka doktora daha görünmesini istemişti. Gittikleri ikinci doktorda hamile olmadığını söylemiş, iki endişeli yüzde o andan itibaren büyük bir şükür ile dolup taşmıştı.
Bu aileyle arasında kan bağından daha başka bir bağ kalmadığı için mutluydu Şehrazat. Nurişah Hanımsa Şehrazat'tan olacak bir torundan kurtulduğu için sevinçliydi. Ancak temelde ikisi de böylesine çirkin bir olay sonucu dünyaya gelecek bir çocuk olmamasından dolayı şükrediyordu.
Olsaydı elbet severlerdi onu. Neticede masum bir yavrucak olacaktı. Ancak Nurişah Hanımın görmeyi istemediği Şehrazat'ı sonsuza dek görmesine neden olacak, Şehrazat içinse tüm dünyaya karşı öfke beslemesine neden olacaktı.
Evladını ne kadar çok seviyorsa babasından o oranda nefret edecekti. Onu sevip kolluyacaktı, canı yansa canı yanacaktı. Lakin ona baktığında Mahir'i görmemesinin, yaptığını hatırlamamasının imkanı olmayacaktı.
Suçlu olmadığını bilecekti ama bebeğine hiçbir zaman babasıyla birlikte doğuşunu dört gözle beklediklerini söyleyemeyecekti.
Belki günün birinde o çocuk nasıl olduğunu öğrenecek ve varlığı için suçluluk duyacaktı.
Bu yüzden hamile olmadığı için mutluydu. Ancak bir taraftan da bir bebeğin hayat bulmasına mani olmuş olduğu için suçluluk duyuyordu. Psikolojisi o kadar allak bullak olmuştu ki var olmamış bir çocuğu yok etmiş gibi hissetmekten kendini alamıyordu.
Derin derin soluk alıp, omzuna sardığı şala iyice sarındı. Uzayıp giden taş yolları, karanlıkta ışıl ışıl parlayan Mardin manzarasında bakışlarını dolaştırdı.
Burada doğmamıştı. Ancak hayatı bu sokaklarda değişmişti. Gülmüş, mutlu olmuş, ağlamış, öfke solumuş ve her şeye rağmen ayakta kalmanın bir yolunu muhakkak bulmuştu.
Şimdiyse bu sokaklar yıllar önce olduğu gibi tekrar kaderini çizmeye başlamıştı.
Hastaneden dönüp dedesine hamile olmadığı haberini verdiklerinde Şehrazat'ın sandığının aksine Cemşid Bey sevinmemiş, aksine üzülmüştü. Oysa Şehrazat bu haberin dedesinin gözüne, onu başından atabileceği bir fırsat olarak görüneceğini sanmıştı. Lakin dedesi düşünceli bir halde dalıp gitmişti.
Muhtemelen olası bir hamileliğin Şehrazat'ı susturmaya yeteceğini sanmıştı. "Belki Mahir ile yapılacak olan evliliğe bu sayede karşı çıkmayacağımı düşünmüş, belki de bir başka adam ile evlendirip sesini kesebilirim diye düşünmüştür benim hakkımda" diye geçirmişti Şehrazat içinden.
Cemşid Beyin düşündüğü ise ilki olmuştu. Evet Şehrazat öz torunu da olsa onu pek sevmezdi. Bunu saklamaktan da geri durmazdı. Ancak Mahir'e istediklerini yaptırmak için tehdit ettiği gibi elin çapulcularına da verecek değildi torununu. Bu yüzden hamile kalırsa Mahir ile kesin evlenir diye düşünmüştü. Şimdiyse mümkünü yok Şehrazat'ı o masaya oturtamazlardı.
Cemşid Bey torununun inadını, bir şeye hayır derse onu ikna etmenin imkanı olmadığını iyi bilirdi. Eğer annesi hayatta olmuş olsaydı onu evliliğe ikna edebilirlerdi. Lakin şimdi ellerinde böyle bir imkanları yoktu. Öteden beri buradan gitmeyi dilinden düşürmeyen torununun bu olayı öne sürerek çekip gideceğine emindi.
Cemşid Bey dışarıdan bakıldı mı kaba, düşüncesiz ve zalim biri olarak görünebilirdi. Lakin torununu da aptal bir namus cinayetine feda filan edecek değildi. Bu yüzden Şehrazat'ın en kısa zamanda Mahir ile evlenmesi gerekiyordu. Böylece bu olayı sonsuza dek gizleyebilirlerdi. Ancak Şehrazat'ı buna nasıl ikna edeceğini bilmiyordu.
Şehrazat'ın başına silah dayayacak olsa korkmak bir yana suratına dik dik bakacağına emindi. Bir başkası ile tehdit etmeye çalışacak olsa kızı senelerdir bu evde kilitli tuttuklarından ne bir arkadaşı ne bir sevdiği vardı. Yirmi bir yıllık yaşamındaki insanlar bu avlunun içindekilerden ibaretti. Ve Cemşid Bey hangisi ile Şehrazat'ı tehdit etmeye çalışırsa çalışşın bunun işe yaramayacağını biliyordu. Zira bu avlunun içindeki insanlar Cemşid Beyin de ailesiydi. Ve Şehrazat dedesinin onlara zarar veremeyeceğini iyi biliyordu.
Düşünceliydi Cemşid Bey. Bu durumun içinden nasıl çıkacaklarını bilmiyordu. Üstelik bu haltı yiyen pek sevgili torunu da ortalıkta hayalet gibi dolaşmakla meşguldü. Mahir sanki senelerdir Şehrazat ile evlenmek istemezmiş gibi haftalardır suskundu.
Ona baktıkça Cemşid Beyin içi öfke ile dolup taşıyordu. "E be çocuk, madem sonunda vicdan azabı çekecektin neden bu haltı yedin ki? " diye kızıyordu içinden. Şimdi bu karayı alnımızdan nasıl sileceğiz diye dönüp duruyordu yattığı yerde.
Görücüsü eksik olmayan Şehrazat'ı evlendirmenin tek çıkar yol olduğunu düşünüyordu Cemşid Bey. Lakin onu isteyenler öyle gözü bağlı, kulağı sağır kimseler falan değildi. Bu da yaşanılan şeyi gizlemelerine imkan tanımıyordu.
Akılsızın biriyle evlendirmeye çalışsa konu komşu arkalarından binbir laf eder, tüm lafların sonunu da Şehrazat'ın namusunun bozuk olduğuna getirirlerdi. Öyle ya, buraların en büyük aşiretlerinden birinin torununu aklı kıt biri ile evlendirmesi akıllara bundan başkasını getirmezdi...
Derin bir soluk alıp: "Yapılacak şey belli" diye mırıldandı. Şehrazat ya Mahir ile evlenmeye razı olacaktı ya da bu evin taş duvarlarından ölene kadar burnunu dahi dışarı uzatmayacaktı...
Lakin her iki durumda Şehrazat için ölümdü. Her iki durumda nefessiz kalış, zindanda hissedişti.
Cemşid Bey ne düşünürse düşünsün Şehrazat kararlıydı. Bu evden öyle ya da böyle gidecekti.
Mardin'de bunlar olurken, Adana'da başka başka fırtınalar esmekteydi. Menderes Şehrazat'ın tüm yaşadıklarını sessiz kalarak kabullenmesini doğru bulmuyordu. Şehrazat'ın canına bir zarar gelmeyeceğinden emin olabilse O adamı çoktan dört duvarın arasına tıkmıştı.
Lakin Mardin yaşadığı topraklardan daha çetin kurallara sahipti. Orada hatalı görülecek tek kişinin O adam olmayacağını biliyordu Menderes. Kör zihinler yaşanılanlarda Şehrazat'ı da suçlu bulacaktı. Bu yüzden adaleti mahkemede arayamazdı.
İşte tamda bu sebeple iki adamını görevlendirmiş ve Mahir hakkında ne bulabiliyorlarsa önüne yığmalarını istemişti. Şu üç haftada eline geçense adamın adından övgü ile bahseden tonla cümle olmuştu.
Şaşkındı Menderes. Mahir hakkında ne bir şikayet ne de suç kaydı vardı.
Vergilerini düzenli ödemiş, işçilerinin hakkını gözetmişti. Büyük aşiretlerin genelinde olan kaçakçılık işlerine ne ailesi ne de kendisi bulaşmamıştı. İçkisi, kumarı, gece hayatına düşkünlüğü yoktu. Hatta bekarken bile onu bir kadına yan bakarken gören olmamıştı.
Şehrazat'a yaptığı şeyi bilmese bu duyduklarımdan sonra Mahir'in iyi bir adam olduğunu söyleyebilirdi Menderes. Hatta onunla dost olmaktan da gurur duyardı. Lakin işlediği günahı biliyordu. Ve hakkında edilen bunca güzel kelamdan sonra böyle bir suçu nasıl işlediğini anlayamıyordu.
Esasında bunu Şehrazat'ta anlayamıyordu. Bir karıncayı bile incitmekten imtina eden Mahir abisinin yalvarışlarına sağır kalışını, bu acı olayı bizzat yaşamış olmasına rağmen anlayamıyordu. Ona karşı içinde derin bir öfke büyütüyordu. Yaptığı şey düpedüz ihanetti. Çocukluklarına, masum sevgilerine acımadan kıyıştı.
Kızgındı Şehrazat. Mahir ondan abisini almıştı. Sırf onu korumak için dayak yiyen, ağaçtan düşer korkusu ile ağaca tırmanıp kaşını yaran abisini bir gecede söküp almıştı göğsünden...
Şimdi Şehrazat ne zaman çocukluklarına dair anılar hatırlayıp, tebessüm edecek olsa o gece yaşadıkları hatırına geliyordu. Ve tekrar tekrar soruyordu kendine:
"Tüm bu geçmişimizden, paylaştıklarımızdan sonra nasıl düşman olacağım sana?" diyordu.
Mahir ondan çok şey almıştı. En çokta birine güvenebilme kabiliyetini söküp almıştı avuçlarından. Şimdi sırf bu yüzden, O küçük öksüze rağmen Menderes Beye evet diyemiyordu. Oysa buradan çıkmasının bir başka yolunun olmadığını Şehrazat'ta çok iyi biliyordu... Evlilik yapmak mecburiyetindeydi. Aksi halde dedesi bu evden gitmesine mümkünü yok izin vermezdi.
Kaçmasının imkanı yoktu. Evin etrafı çocukluğundan beri sıkı şekilde korunmaktaydı. Ancak o geceden sonra bu korumalara birkaç kişi daha eklenmişti.
Dedesini ikna edip millete kendisinin bir başka akrabasının yanına gittiğini söyletecek olsa buna kimse inanmazdı. Yengesi senelerdir her gün haklarında: "Bakmadılar da başımıza kaldılar" der dururdu konu komşuya.
Okumak için gönderdik deseler liseyi bile okumasına zar zor izin veren ailenin bir başka memlekete okumak için kız göndereceğine kimse inanmazdı. Üstelikte annesini yeni toprağa vermiş bir kızı göndereceklerdi öyle mi? Buna Şehrazat bile inanmazdı...
Geriye adımlayıp sedire oturdu. Menderes Çolphan ile yapılacak evlilik tek çaresi gibi görünüyordu. Aksi halde ömrü boyunca bu konakta hapis hayatı yaşayacaktı.
Başını kaldırıp, gözlerini yıldızlara dikti. Sanki elini uzatsa tutabileceği kadar yakındı onlara. Oysa aralarında milyonlarca yıl vardı. Sızlayan burun ucu gözlerini yummasına neden oldu. Yalnızdı... Kendini şu koskocaman dünyada kimsesiz hissediyordu. Bir Sevilay teyzesi vardı. Ancak zavallı kadının elinden de onu korumak için hiçbir şey gelmiyordu.
Kirpiklerini aralayıp, izleniyor olma hissiyatı ile teras kapısına çevirdi bakışlarını. İşte o zaman eşiğe oturmuş olan Mahir'i fark etti. Bakışlarını hızla ondan çekip, tekrar Mardin manzarasına dikti. Duruşu dikleşmiş, kalp atışları hızlanmıştı. Mahir'in bir daha kendisine öyle dokunmayacağını biliyordu. Yaptığı şey sonrasında pişman olduğu açıktı. Lakin bu yapmış olduğu şeyi olmamış kılmıyor, bedeninin korkuyla titremesine mani olmuyordu işte.
"Altı yaşındaydın şu kapıdan içeri girdiğinde. Elinde göğsüne sıkı sıkı bastırdığın dumandan kararmış bir bez bebek vardı. Gözlerin korkuyla etrafında dolaşıyordu. Bakışlarımız kesişince tıpkı şimdiki gibi gözlerini kaçırmıştın. Ama çok geçmeden tekrar gözlerime çevirmiştin ürkek bakışlarını.
Sanırım ben seni sevmeye o gün başladım... " dedi Mahir yitik bir sesle. Ardından da birkaç derin, içli soluk aldı.
"Sevda değildi o zamanlar bunun adı. Bir masumu, bir yetimi sever gibi severdim seni. Üzül istemezdim. Çünkü sen gülerken kuşlar kanat çırpar, mevsim bahara dönerdi yüreğimde.
Sonra zaman geçti, kalbim değişti. Sen gözümde biçare bir kız çocuğu olmayı bıraktın... İşte o zaman anladım. Sevda bunun adı dedim kendime. Ama senin bilmeni istemedim... Çünkü bilirsen seni kaybederdim... "
Aralarında kısa bir sessizlik oldu. O an Mahir yitirdiği tüm güzellikleri, Şehrazat'sa yitirdiği Mahir abisini anımsadı.
"Hayatın zordu Şehrazat... Sana seni sevdiğimi söylemek sadece onu daha da zorlaştırmama neden olurdu. Annemin daha acımasız olmasına, canının daha çok yanmasına neden olurdu...
Bunca yıl çektiğin tüm acılarda bana sığınmıştın. Ufacık bir kesik bile olsa aldığın, sarayım diye bana koşmuştun. Çünkü senin gözünde ben babandım, abindim, koruyucundum...
Yanlış anlama lütfen, bunları söylerken hislerimin değişmesine neden olan şey senin davranışlarındı demiyorum. Çünkü öyle değildi. Sen hep aynıydın. Bana bakışın aynıydı. Abi derken ki candan seslenişin aynıydı. Hata yapan, sana farklı şekilde bakan sadece bendim...
Ben hislerimin değiştiğini anladığımda çok kızdım kendime. Çokta utandım. Sana karşı hissettiğim her şeyi içimden söküp atmak istedim. Ama ne zaman köküne elimi uzatacak olsam çiçeği acı dolu haykırışlar koyuverdi avuçlarıma... Bende o zaman bir karar aldım işte. Ben ölene kadar asla bilmeyecektin bunu. Susacaktım. Hayatında olabilmek için sessiz kalacaktım. Bunda başarılı olduğumu sanmıştım. Ama sen dışında herkes görmüş, bilmişti içimdekileri.
Önce annemin sıkıştırmaları arttı. Senin canını acıtışları, gözyaşı dökmene sebep oluşları çoğaldı. Sonra dedem bu zaafımı kullanmaya başladı... Bir başkasına verecekti seni. Yemin ederim önüme seçenek diye koyduğu adamlar düzgün insanlar olsaydı susardım. Ama değillerdi. Her biri birbirinden beter, birbirinden iğrençti. Onlarla olup acı çekeceğine, gözümün önünde olup acı çek dedim...
Bencilceydi biliyorum. Çok üzgünüm Şehrazat. Bunun hiçbir şeyi çözmeyeceğini biliyorum. Hiçbir sebebin yaptığım şeyi aklamaya yetmeyeceğini biliyorum. Yine de özür dilerim" dedi. Tüm konuşma boyunca bir duygudan bir başka duyguya dalgalanan ses tonu, en son büyük bir hüzünde demir atmıştı.
Şehrazat bakışlarını Mardin'in ışıl ışıl parlayan manzarasından koparıp, Mahir'in üstüne dikti. İçinde ona söylemek istediği milyonlarca kelime, ah vardı ama tüm bunlara rağmen sustu...
Yaşadıkları basit bir özür ile çözülmeyecek kadar acıtıcıydı. Karşısında pişman olmuş biri yerine haklı olduğunu düşünen biri olsaydı eğer çok rahat bir şekilde içindeki öfkeyi kusabilirdi. Ama gözlerine bakan yaşlarla dolu gözler, çökmüş omuzlar buna engel oluyordu. Tepeden tırnağa pişmandı Mahir. Tepeden tırnağa derin bir kederin içinde çırpınmaktaydı.
Biliyordu Şehrazat, Mahir bir şeyler söylemesini istiyordu. Öfke, nefret sözcükleri duymak istiyordu. Böylece en azından bir parça rahatlayabilecek, teselli bulacaktı. Fakat Şehrazat sadece sustu. Gözleri bile konuşmadı Mahir ile.
"Annemle konuşmanızı duydum. Ben yaptıklarımın dışarıdan böyle göründüğünü bilmiyordum. Bir skor tablosu tutarmış gibi insanlara yardım ettiğimi, hakkımdaki düşüncelerinin bunlardan ibaret olduğunu bilmiyordum.
İsmail doğdu doğalı hasta tabiatlı, özel ihtimam görmeye ihtiyacı olan biriydi. Bu yüzden çevremdeki herkes benden anlayışlı ve uslu olmamı bekliyordu. Ancak bende çocuktum. En az onun kadar ilgi ve şefkate ihtiyacım vardı. Ancak onlar bunu fark etmiyordu. Bu da beni istedikleri gibi davranmış olursam en azından birazcık ilgilerini, İsmail'e gösterdikleri sevgiyi kazanabilirim düşüncesine itmişti.
Üzerinden yıllar geçti ama ben bu düşünceden kurtulamadım. İşin acı tarafıysa sen bunu söyleyene kadar farkına da varmamıştım.
Günlerdir düşünüyorum. Cidden dediğin gibi biriydim. Biriyim... Saygı ve sevgi görmek için durmaksızın yardıma koşmuşum..."
Derin bir soluk aldı. Ardından kaldığı yerden tekrar konuşmaya başladı.
"Aslında acı çeken insanları, boynu bükük duranları kendime benzetiyordum. Bu yüzden de onlarla olmak istiyor, görmedikleri ilgiyi göstermek için çırpınıyordum. Çünkü ben fark edilmemiştim ama onlar fark edildiklerini hissetsinler istiyordum.
Şimdi düşünüyorum da hayatımı kendi ellerimle mahvetmişim." Yerde duran bakışlarını kaldırıp, Şehrazat'ın gözlerine sabitledi.
"Ama senin hayatını daha fazla mahvetmek istemiyorum. Bu yüzden o ilaçları almana engel olmadım... Nerede, nasıl bir hayat kurmak istiyorsan yardım edeceğim. Söz veriyorum, kurduğun o yeni yaşama gölgemi dahi değdirmeyeceğim. Ne karar verirsen ver arkanda olacağım." dedi.
Mahir'in Şehrazat'a söylemek istedikleri aslında sadece bunlardan ibaret değildi. Eğer biraz umudu ya da yüzü olmuş olsaydı: "Kendimi affettirebilmem için bana fırsat verir misin?" diye de sorardı Şehrazat'a.
Ne yazık ki yaptığı şeyin iğrençliğinin farkındaydı. Zaten kararını da vermişti. Şehrazat'ın bu evden güvenle çıkmasını sağladıktan sonra işlediği suçu itiraf edecekti. O dakikadan sonra aşiret büyükleri susturmak için ölümü çare görmezdi. Ne dedesi ne babası Şehrazat'ın peşine düşmeyi düşünmezdi. İtiraf eden, her şeyi ortaya koyan kendisi olacağı için Şehrazat'ı suçlayamazlardı.
Başı önüne düşmüş bir şekilde ayağa kalkıp inmek için yüzünü merdivenlere döndüğü sırada, Şehrazat'ın konuşması ile durdu.
"Yaptığın şeyin bende bir affı yok. Sen benim abimi, babamı, sonsuz güven duyduğum oyun arkadaşımı öldürdün. İnsan umudu oldukça tek kanatla da uçar Şehrazat, ben senin umudunum derdin. Sen benden umudumu aldın...
Ölümün affı olmaz Mahir. Çünkü cinayet bir hata değildir, suçtur... Bu yüzden seni asla bağışlamayacağım. Ama sırtımda bir kambur olarak kalmak istemiyorsan o aklından geçen şeyi yapayım deme sakın" dedi.
Aynı anda Mahir bakışlarını yerden kaldırıp, gözlerini Şehrazat'ın gözlerine dikmişti.
"Teslim olmayı düşündüğünün farkındayım. Sen hiçbir suçu cezasız bırakmazsın. Konu sende olsan, hata seninki de olsa sonucuna katlanmalı dersin... Bu yüzden teslim olmaya gideceğini biliyorum. Ama yapma. Hayatımın geri kalanında bir çocuğun utançla büyümesine sebep olduğumu düşünerek yaşamama neden olma. Sizi hatırlamak istemiyorum. Ne yaptığınızı, nasıl olduğunuzu düşünmek, bilmek istemiyorum...
Eğer bana karşı hissettiğin suçluluk gerçekse teslim olmak yerine iyi bir baba olmayı dene. Çünkü kız çocukları için babaları bu dünyadaki en önemli şeydir. Babalar, kızlarının hayattaki güçleridir. Onları tüm dünyadan koruyacak tek kişidirler." Başını dikleştirip, konuşmaya devam etti.
"Cezan bu Mahir. Kızının ardında dağ gibi durmak senin cezan. Bir hata yaparsa korkma baban yanında demek. Başına bir şey gelecek olursa tüm dünyaya karşı ona siper olmak..." Yanaklarını silip, burnunu çekti. "Suçluluk hissetmek istemiyorum. Bir çocuğun gözündeki yaş olmak istemiyorum. Bu yüzden ailene sahip çık. Çık ve seni hatırlamama sakın izin verme..."
Şehrazat bakışlarını Mahir'in gözlerinden çekip, önüne çevirdiğinde bir parça rahatlamıştı. Mahir'in bu konuşmanın ardından teslim olmayacağını biliyordu. Çünkü cezası Şehrazat tarafından kesilmişti.
O günün üzerinden geçen bir haftada Şehrazat nihai kararını vermişti. Menderes Çolphan ile evlenecekti. Zira bu evden rahatça çıkabilmesinin yolu buradan geçiyordu.
Şehrazat birçok kez bu evden gideceğini söylemişti kendine ve etrafındakilere. Ancak onları söylerken yanında annesi vardı. Şimdi ise tek başınaydı. Tüm hayatı dört duvarın arasında geçmişken tek başına dışarıda ne yapacağını bilemiyordu. İtiraf etmek istemese de korkuyordu.
Evet tüm bu korkularına rağmen hayatta kalmayı bir şekilde becereceğine emindi. Ama bir taraftan da annesizliğin acısı yüreğinde bu kadar tazeyken, bir bebeği anne şefkatinden mahrum bırakmayı yüreği el vermemişti.
Sonra annesinden daha fazla emeği üstünde olan Sevilay teyzesini de üzmek istemiyordu. Sevilay Hanım olumlu bir yanıt alabilmek için gözlerine umutla bakarken, olumsuz bir cevap vererek üzülmesine neden olmak istemiyordu.
Menderes Beyle evlenmesi halinde Sevilay teyzesinin rahatlayacağına emindi. Kendisini güvenli bir yere gönderdiğini düşünüp bir parçada olsa içi rahat edecekti. Başına bir şey geldi mi, ne yer ne içer, şimdi nasıl sorularını düşünmek zorunda kalmayacaktı. Hem dedesi de bu gidişe asla karşı çıkmazdı.
Bu yüzden Şehrazat doğru bir karar aldığını düşünüyordu. Ancak verdiği kararın nelere sebep olacağını, kendisine mutluluk mu yoksa daha büyük acılar mı getireceğini zaman gösterecekti.