Öğle güneşi en yakıcı sıcaklığı ile tepelerine çıkmış adeta yakaladığını eritmek istercesine yakıcıyken, bunu hiç umursamayan İsmail abisinin çocukları birkaç dakika önce bahçe hortumu ile Revza'nın ıslattığı avlunun ortasında koşturmakla meşguldü.
Biri üçünde diğeri dördünde olan bu iki yaramaz çocuk, Şehrazat'ın bu konağın insanları arasında sevdiği nadir kişilerdendi. Onlarda Şehrazat'ı pek bi severdi. Uyanır uyanmaz Şehrazat halalarının odasına koşar, gün boyu da Şehrazat'ın dibinden pek ayrıldıkları olmazdı.
İsmail abisinin eşi Revza ablası, bazen bunları ben değilde sen doğurdun zannediyorum Şehrazat diye takılırdı kendisine. Şehrazat ise gülüp geçmekle yetinirdi bu söze. Ardından da küçük arkadaşları ile koşuşturmaya girişirdi. Onların kahkahaları avlu duvarlarına çarptıkça, Şehrazat'ın gözlerine bu konak daha yaşanılası bir yermiş gibi gelirdi. Oysa şimdi bu iki yaramazı izlemek bile içindeki acıyı bastırmaya yetmiyordu.
O çirkin olayı yaşayıp, yengesi ile yaptığı konuşmanın ardından, başını dahi odasının kapısından dışarı uzatmamıştı. Kimsenin yüzünü görmek falan istemiyordu. Ama konak sakinlerinin bu durum pek umru olmasa gerek, sık sık odasını mesken tutup Şehrazat'ı evliliğe ikna etmeye çalışıyorlardı. Kapısını yedi yirmi dört kilitli tuttuğu için bu konuşmaları ancak kapının arkasından yapabiliyorlardı. Üstelik bunu hiç utanma belirtisi göstermeden, gayet de yüksek sesle konuşarak yapıyorlardı.
Haklarını yememek lazım, evlilik konusunda direten kişiler dedesi ve amcasından başkası değildi. Diğerleri daha çok olay açığa çıkarsa başlarına ne gelir, Mahir'e ne olur diye düşünmekle meşguldü. Olayın üstü kapansın diye Şehrazat'ın, bir an önce bildikleri eski Şehrazat olmasını istiyorlardı.
Şehrazat ise seslerini duydukça, kusmamak için kendisini zor tutuyordu. Yanına gelmesine izin verdiği tek kişi Sevilay teyzesiydi. Bu koskoca konakta onu anlayan, onun için sahici bir şekilde üzülen tek kişiydi O.
Oysa Şehrazat'ın kötü davrandığı, canını yaktığı kimse yoktu. Ama o geceden sonra hepsi kendisine karşı taraf almış, uzaklaştıkça uzaklaşmışlardı. Sanki suçlu Şehrazat'ın kendisiymiş gibi boyun eğmesini, tüm yaşadıklarına rağmen susmasını beklemişlerdi.
Ama bunların arasında biri vardı ki, uzaklığı Şehrazat'ın canını herkesinkinden çok daha fazla yakmıştı. Mihriban'dan başkası değildi o kişi. Kardeş bellediği, bugüne kadar sarıp sarmalamaya çalıştığı Mihriban'dı.
Mihriban'ın bu eve gelin geldiği günden bugüne kadar Şehrazat hep onun yanında olmaya çalışmış, üzülmemesi için çabalamıştı. Hatta yaşadığı olayın ardından bile Mihriban'ın derin bir utanç duyacağını düşünmüş, kendi haline üzüldüğü kadar onun durumu içinde gözyaşı dökmüştü.
Oysa Mihriban, Şehrazat'ın yaşadığı olayın üstünde nasıl bir etki bıraktığı ile zerre ilgilenmemişti.
O gecenin sabahında Mihriban odasının kapısını aralayıp içeri girdiğinde, kendisini bir kız kardeş gibi sarıp sarmalayacağını sanmıştı Şehrazat. Hatta uzanıp, gözünden akan yaşı bile silmişti. Bundan mı cesaret almıştı bilinmez, yanağındaki Şehrazat'ın elini tutup karnının üstüne koymuş ardından da dediklerinin Şehrazat'ın üstünde nasıl bir etki bırakacağını düşünmeden evladım için Mahir'i bağışla demişti. Şehrazat'a ne canının yanıp yanmadığını sormuştu ne de nasıl hissettiğini. Saf bir bencillikle düşündüğü tek şey kızı ve kendisi olmuştu.
Açık pencereden esen rüzgarın uçuşturduğu perdenin arkasından avludaki çocukları izlerken, canı yanıyordu Şehrazat'ın. İnsanlar başına geleni ne çabuk kabullenmiş, hatta olağan bir şeymiş gibi görmeye başlamıştı şaşırıyordu.
Mihriban, Mahir'i sevmediğini biliyor olmasına rağmen onunla evlenmesini istemişti kendisinden. Çocuk demişti Şehrazat, Mihriban bunu kendisine teklif ettiğinde. Hâlâ saf bir çocuk karşımdaki kadın diye düşünmüştü.
İstediği şeyin, yaşadıkları her şeyi çözeceğini nasıl düşündüğünü anlamıyordu. Hadi bunu isterken Şehrazat'ı düşünmemişti, peki kendisini de mi hiç düşünmemişti? Şehrazat ile Mahir evlenirse, bana ne olur dememiş miydi? O evlilikten sonra Mahir, Mihriban'ın yüzüne bakar mıydı? Bakmazdı. Hiç var olmamış gibi davranırdı. Şehrazat bunu görüyordu da Mihriban göremiyor muydu yani?
Ya o evlilikten sonra ikisine ne olacaktı? Aynı adamla evli iki kadın nasıl eskisi gibi kardeş olabilirdi birbirine? İnsan üstüne kuma gelmesine nasıl razı olurdu anlamıyordu Şehrazat. Bu topraklarda büyümüş biri olmasına rağmen iğrenç geliyordu gözüne bu durum.
Derin derin soluk aldı. Böyle bir evliliğe asla razı olmazdı. İçten içe razı olması için Mahir'in hamile olmasını isteğini biliyordu Şehrazat. Ama Şehrazat böyle bir şey olmayacağına emindi. Uzun zamandır süren annesinin hastalığı, bu evde yaşadığı sorunlar derken altı aydır düzensiz adet görmeye başlamıştı. Bu yüzden doktor düzenli olarak doğum kontrol hapı kullanması gerektiğini söylemişti. Neredeyse altı aya yakın bir süredir kullandığı hapları bir günden bir güne aksattığı olmamıştı. Üstüne birde yengesinin verdiği ertesi gün haplarını kullandığından, hamile kalmayacağına emindi.
Bir zamanlar isyanla andığı duruma karşı şimdi şükreyordu. Eğer düzensiz adet görmemiş olsaydı ve o ilaçları kullanmak zorunda kalmamış olsaydı şimdi hamile kalmış olabilirdi. Hoş annesini kaybedince ilaç kullanmak aklına bile gelmemişti. Ancak nedendir bilinmez Sevilay teyzesi bizzat kendi elleri ile içirmişti o ilaçları. Belki de başına böyle bir işin geleceğini hissetmişti.
Şehrazat Sevilay Hanımı çok seviyordu. Bu evde güvendiği iki kişiden biri o, diğeri de rahmetli anneciği idi. Bu yüzden de adet düzensizliği yaşadığında bunu annesi ve Sevilay teyzesinden başkasına söylememişti. Eğer bir başkası doğum kontrol hapı kullandığını öğrenmiş olsaydı, hastalık demeden namussuzluk yapmış diyebilirdi kendisi hakkında. Hatta en başta da bunu, yengesi Nurişah Hanım derdi. O yüzden bu olayı sır gibi saklamıştı Şehrazat.
Ölme ihtimalinden dolayı değildi bu susuşu, zira ölüm korkusu yoktu. Ama böyle bir olay yaşanır ve kendisi ölüm kararı ile yüz yüze kalırsa annesinin sonu ne olur diye çok korkmuştu.
Böyle bir şey başına geldi diye de çok isyan etmişti.
Sanki başındaki dertler yetmezmiş, yaşadıkları kolaymış gibi birde böyle bir sağlık sorunu çıkmıştı başına. Doktoru stresten uzak durursa bu durumu kolaylıkla atlatabileceğini söylemişti. Ama bu konağın içinde yaşamaya devam ederken, Şehrazat'ın böyle bir imkanı falan yoktu. Bu yüzden üzülse de el mecbur çekeceğim demişti.
Şimdiyse iyi ki böyle bir şey başıma geldi diyordu. Gerçekten de insan neyin şer neyin hayır olduğunu bilemiyordu. Ama zaman şer görünenin ardındaki hayrı, hayır görünenin ardındaki şerri ortaya koyuyordu.
Bir kez daha içi şükürle doldu Şehrazat'ın. Yaşadığı şey kolay değildi. Ufacık bir tıkırtıda günler geçmiş olmasına rağmen hâlâ irkiliyordu. Uykuları hep kesik kesikti. O olay üzerinde bunca büyük tahribata neden olmuşken, birde o adamdan hamile kalmak falan istemezdi. Evet o bebeğin suçsuz olacağını biliyordu. Ama bu ona baktıkça o geceyi hatırlamayacağı anlamına ne yazık ki gelmiyordu.
Şehrazat içinde kötülük barındıran bir insan değildi. Ama o bebeği gördükçe içinde artan bir nefret büyütmesi gayet olasıydı. O yüzden iyi ki böyle bir şey olmamış, hamile falan kalmamıştı. Evet kalmamıştı. Çünkü iki gün önce regl olmuştu.
Kapının iki kez tıklatılması ile irkildi. Gözleri ardındakini görebilirmiş gibi ahşap kapıya kilitlenmişti. Aynı anda Sevilay Hanımın sesi doldu kulaklarına. Bedeni gevşeyip rahat bir soluk aldığında, kapının kilidini çevirivermişti.
"Sana yemek getirdim kuzum" dedi Sevilay Hanım hızla içeri girip, elindeki tepsiyi çalışma masasının üstüne bıraktığı sırada.
Şehrazat bu sırada telaşla kapıyı kapatıp, tekrar kilitlemişti. Mahir'in uzunca bir süre karşısına çıkmaya cesaret bulamayacağını biliyordu. Ya da böyle bir şeye bir daha yeltenmeyeceğini de iyi biliyordu. Ama yine de onunla yüz yüze gelmemek için kapıyı kilitleme ihtiyacı hissediyordu. Hem böylece diğerlerini de görmek zorunda kalmıyordu.
Gülümsemeye çalışıp, Sevilay teyzesinin yanına doğru adımladı. Günlerdir kendisiyle birlikte bu kadında heder olmuştu. Bazen kulağına konak halkı tarafından Sevilay Hanımın sıkıştırıldığına dair sesler çalınıyordu. Ondan Şehrazat'ı ikna etmesi isteniyordu. Bir tek yengesi Nurişah Hanım bu evliliği istemiyor hatta diğerlerini ikna etmek için canla başla çalışıyordu.
Korkuyordu Nurişah Hanım. Şehrazat'ın gözlerindeki deli bakışı gördüğü andan beri oğluna bir şey olacak diye hop oturup hop kalkıyordu. Ne fayda ki kayınpederi ikna olmuyor ve evlilik konusunda diretmekten geri durmuyordu. Şükrettiği tek şeyse geçen bunca zamanda oğlunun evlilik lafını ağzına bir kez bile almamış olmasıydı.
Suskundu Mahir. Her gece Şehrazat'ın ağlayışları, yalvarış dolu haykırışları çınlıyordu kulaklarında. Canını asla yakmam dediği sevdiğinin soluklarını kesişini hatırlamak, ruhunu parçalara ayırıyordu. Şehrazat'ın gözünden akan yaşa bile kıyamazken ne yapmıştı? Hiç kimsenin yakamayacağı kadar çok canını yakmıştı.
Oysa Mihriban ile yaptığı evliliği bile Şehrazat'ı korumak için yapmıştı. Dedesi onu Şehrazat ile tehdit ettiği için bu evliliğe razı gelmişti. Sırf bu yüzden iki yıldır dokunmadığı kadını koynuna almış, hiç istemese de hamile kalmasını sağlamıştı. Sırf dedesi Şehrazat'a zarar vermesin, onu it kopuğun biriyle evlendirmesin diyeydi.
Ama dedesi tutmamıştı sözünü. Onu evli bir adama, üstelikte ayyaş bir herife kuma vermek istemişti. Mahir o adamın adını çok duymuştu. Karısını birkaç kez hastanelik ettiğini bildiğinden, ona ve çocuklarına yardım etmek istemişti. Oysa kadın olmaz demişti.
Anlıyordu Mahir. Bu topraklarda baba evine dul ve çocuklu dönmek hoş karşılanmazdı. Bu yüzden de onlara sığınabilecekleri bir ev tutmak istemişti ancak kadın yine kabul etmemişti. Hakkımızda olmayacak şeyler söylerler diyip susmuştu. Bilirdi Mahir o sözlerin ne olduğunu. "Utanmadan evli çocuklu kadına göz koymuş" diye konuşurlardı arkasından. Mahir bunu umursamazdı, bir iki konuşur susarlar derdi. Ama kadın evlatlarıma kötü bakarlar diyip diretmişti.
El mecbur Mahir'de susmuştu. Lakin bu, o adamı temiz bir sopadan geçirmeyeceği anlamına gelmemişti. Duyduğuna göre adamın gözü korkmuştu. Ama bunun kısa süreli olduğunu biliyordu Mahir. Ara sıra gidip kendisini hatırlatması gerektiğini düşünüyordu. Hem bu sayede Şehrazat'dan da uzak durur diye düşünmüştü.
Ama bu kez de dedesi bundan daha beter birini koymuştu önüne. Mahir ise kendini çıkmazda hissedip dokunmuştu Şehrazat'a. Zorla bir başkası ile evlenmesin diye zorla sahip olmaya çalışmıştı ona.
Şimdiyse kendisinden nefret ediyordu. Eli sık sık silahına gidiyor ancak Şehrazat ile annesi Nurişah Hanımın konuşmalarını hatırlayıp vazgeçiyordu.
Haklıydı Şehrazat. Mahir yaptığı tüm iyilikleri çıkarları doğrultusunda yapmıştı. İşin acı yanıysa bunu Şehrazat'ın dudaklarından duyana kadar fark etmemiş olmasıydı.
Şimdiyse suskundu Mahir. Şehrazat'ın bir daha asla yüzüne bakmayacağını biliyordu. Bakmasın da zaten diye düşündü. "Yanımda olmak, yüzümü görmek her gün biraz daha yok edecekse onu görmesin beni" dedi kendi kendine. Sırf bu yüzden çok defa gitti o uçurum kenarına. Ama her defasında geri döndü. Ölümden korktuğu için değildi bu dönüşleri, ölümün kaçış olduğunu düşündüğündendi.
Yaşamalıydı. Kendi elleri ile alnına çaldığı lekeye bakıp, bu utançla hayatta kalmalıydı. Cezası her gün yaptığını hatırlayıp, vicdan azabı çekmekti.
Zira Şehrazat'ın susuşunun bir nedeninin de bu olduğunu iyi biliyordu. Evet bebeği umursamıştı. Ama öte yandan suskunluğun, yaptığı şeyin cevapsız bırakılışının Mahir'in canını ne kadar çok yakacağını da iyi biliyordu.
Bu yüzden çıktığı uçurumdan tekrar geri döndü. Kim bilir hayatı boyunca kaç kez düşecekti yolu buraya? Kim bilir kaç kez silahını dayayacaktı alnına? Peki kızının yüzüne bakabilecek miydi? Başını şefkatle okşayabilecek miydi?
Mahir kendi düşüncelerinin yarattığı yıkıntıların arasında hayatta kalmaya çalışırken, Şehrazat bir karar alma aşamasındaydı.
Günler önce Sevilay teyzesi Adana'daki bir tanıdığından bahsetmişti kendisine. Şehrazat çocukluğundan beri adını çok duyduğundan Sevilay teyzesi bahsettiği an kim olduğunu anlamıştı o tanıdığın. Sevilay teyzesinin kardeşim diye bahsettiği Müzeyyen Hanımdı.
Sevilay teyzesinin dediğine göre Müzeyyen Hanım kendisine bir teklifte bulunmuştu. Daha doğrusu yanında çalıştığı kadın Şehrazat için bir çıkar yol öne sürmüştü. Bir bebekten bahsetmişti Sevilay Hanım. Öksüz kalmış bir bebekten...
Sevilay Hanımın dediğine göre manevi kardeşinin yanında çalıştığı kadın, öksüz kalan miniklerine anne olmasını istemişti kendisinden. Bu konaktan kurtulmanın, amca oğlunun peşini bırakmasının yolunun bir evlilikten geçtiğini söylemişlerdi.
Şehrazat, Sevilay Hanımın dudaklarından dökülen evlilik lafı ile hızla oturduğu yerden kalkmıştı. Mümkünü yok bunu kabul etmezdi. Hem gidecekti o buradan. Nurişah Hanım oğlunu korumak istiyorsa eğer, Mahir'i yolundan zaten çekecekti.
Sevilay Hanım korku ile geri kaçan Şehrazat'ın elini tutup, kalktığı yere tekrar oturmasını sağlamıştı o gün. Ardından kendisine söylenenleri bir bir aktarmıştı. Bu evliliğin kendisini kurtarmak ve öksüz bir bebeğin anne şefkati ile büyümesini sağlamak için olduğunu söylemiş evlilik yapacağı kişinin bunu Şehrazat'a özellikle söylemelerini istediğini de es geçmemişti. Adamın kendisinden eşlik vazifesi beklediği falan yoktu.
Şehrazat duyduğu şeyle birlikte alayla gülmüştü. Bugün böyle diyen yarın başka şey der diye düşünmüştü. İşte o zaman Menderes Beyin beş yıldır tükenmeyen rüyalarını anlatmıştı Sevilay Hanım kendisine.
Dediklerine göre beş yıldır rahat bir uyku falan uyuyamıyordu adam. Sürekli kulaklarında bir kadının yardım çığlıkları yankılanıyordu. Menderes Bey ve halası bu kadının Şehrazat olabileceğini düşünmüşlerdi. Ama kendisine yardım etmek isteyişlerinin nedeni sadece bu rüyadan ibaret değildi.
Menderes Bey Adana ve civarındaki köylerde ünlü biriydi. Kimin ne derdi olsa yardıma koşardı. En büyük özveriyi de kadınlar için gösterirdi.
Şehrazat duydukları ile irkilmişti. Aklının bir köşesi Mahir gibi diye düşünmüştü. Onun gibi büyük görünmek, saygı görmek için yapıyor her şeyi demişti içinden.
Ancak Sevilay Hanım Şehrazat'ın aklından geçenleri duymuş gibi hemen konuşmaya başlamıştı. "O Mahir değil" demişti hemencecik. "Yaptıkları da çıkardan değil, öyle yapmak istediğinden. Hatta insanların bunları bilmesini pek istemezmiş. Ne yaparsa gizliden yapmaya çalışırmış. Pek insan içine de karışmazmış. Uzak tabiatlı, sessiz biri olduğunu söyler Müzeyyen ondan ne zaman bahsetse" diyip susmuştu.
Anlamıştı Şehrazat. Sevilay teyzesi bu evliliği yapmasını istiyordu. Zira Şehrazat'ın geleceği için korkuyordu. Ev halkının neler konuştuğunu kendisinden daha iyi bildiğini bildiğinden, Sevilay Hanımın neyden korktuğunu anlaması zor değildi.
Sevilay Hanım bu teklif gelene kadar Şehrazat'ın önünde iki yol olduğunu düşünmüştü. Bunlardan biri namus cinayetine kurban gitmesi bir diğeri ise Mahir ile evlenmesiydi. Eğer Mahir kızcağıza böyle bir şey yapmış olmasaydı Sevilay Hanım bu evliliği hoş karşılayabilirdi. Zira Mahir elinde büyümüştü. Anne ve babasının aksine hamuru iyilikle yoğrulmuştu. Lakin son yaşanılanlardan sonra mümkünü yok Şehrazat'ın onunla evlenmesine razı olmazdı.
Bu topraklarda altmış yılı devirmişti Sevilay Hanım. Çok şey görmüş, çok acıya şahit olmuştu. Buralarda sevdiği ile evlenen pek olmazdı. Kadınlar ilk gözden çıkarılan kişiler olurdu. Zorla yapılan evliliklerde mutlu olanlarda olurdu elbette. Ancak geneli mutsuz evliliklerden oluşurdu. Şehrazat'ın da sonunun o mutsuz evliliklerden birinde heba olmak olmasını istemiyordu. Hele de tecavüzcüsü ile yapılan bir evlilikte... Bu yüzden Menderes ile evlenmesini istiyor, bunca ısrar ediyordu.
Hem Müzeyyen'den de az methini duymamıştı genç adamın. Menders'ten çalışkan, gözü kara, dürüst, iyi kalpli biri olarak bahsederdi daima. Ama tüm iyi yürekliliğine karşın kaderce şansız olduğunu da eklerdi.
Annesini doğumu sırasında kaybetmiş, üvey annesi tarafından sevilmemiş, kekelediği içinde babası tarafından istenmemişti. Bu da yetmezmiş gibi kaza geçirip, aylarca hastanede yatmak zorunda kalmıştı.
Ancak çilesi bununla da son bulamamıştı. Kaza ruhuna zarar verdiği kadar bedeninde de izler bırakmıştı. Yüzünde birkaç derin kesik izi. Sol göğsünde boynundan itibaren başlayan ve sol kolu ile üst baldırını da neredeyse kaplayan yanık izleri oluşmuştu. Bu yanıklar işlev kaybına neden olmamıştı. Ancak özgüveninde büyük hasarlar bırakmıştı. Üvey annesi Şükran Hanım ise bunu fırsat bilip yeğeni ile evlenmesini sağlamıştı. Ne yazıktır ki bu evlilikte Menderes'i mutlu etmeyip, yaralamıştı.
Evlendiği kadın olan Aysu Hanım, Menderes'i öteden beri pek sevmezdi. Lakin teyzesi gibi o da güce ve paraya tamahkar biriydi. Bu da onu hiç istemese de Menderes ile yapılacak olan evliliğe itmişti.
Aysu evlendikleri ilk geceden tavrını sert bir şekilde ortaya koymuştu. Kesinlikle yanıklarını görmek falan istemiyordu. Yanında giyinip soyunmamasını söylemiş ve çevresindeki insanlara da bu korkunç yaraları asla göstermemesini sert bir dille rica etmişti.
Menderes bu cümleleri duyduğunda korkuyor olabileceğini düşünmüş ve Aysu'ya anlayışla yaklaşmaya çalışmıştı. Lakin birliktelikleri esnasında göğsüne değen eşinin elinin hızla çekilip ardından da bunun öğürme ile sonuçlanması, bu isteğin korkudan değil tiksinmeden olduğunu anlamasına neden olmuştu.
O andan sonra Memderes'te Aysu'ya yaklaşmak istememişti. Ancak iki yıllık evliliklerinin çocuk ile taçlanması gerektiğini düşünen üvey annesinin ittirmeleri sonucu ikisi de istemeye istemeye birliktelik yaşamak zorunda kalmıştı. Fakat bu anlarda ne Menderes kıyafetlerini çıkarmış ne de Aysu ona dokunmuştu.
Menderes'e kalsa buna gerek yoktu. Tüp bebek yöntemi ile bunu halledebilirlerdi. Ancak Aysu buna karşı çıkmıştı. İnsanların arkasından sorunlu olduğunu konuşmalarını istememişti. Ama Menderes'e iğrenç biri olduğunu hissettirmekten de zerre çekinmemişti.
Bu birlikteliklerinin sonucundaysa kısa zamanda hamile kalmıştı. Neredeyse her an oğlu olması hakkında dua ediyordu. Böylece bir daha Menderes ile birliktelik yaşamak zorunda kalmayacak, teyzesi de iki de bir erkek çocuk diyerek kafasını şişirmeyecekti. Fakat Allah onlar için bir prensesi uygun bulmuştu. Buna Menderes ne kadar sevindiyse Aysu o oranda üzülmüştü. Dokuz ay bitip doğum gerçekleştikten birkaç saat sonraysa kalp krizi sonucu vefat etmişti.
Menderes kucağındaki birkaç saatlik bebek ile ne yapacağını bilememişti. Aysu'nun anne ve babası yaşlılıklarını bahane edip bebeğe bakmak istememiş ve diğer kızlarının yanına, Antalya'ya taşınmışlardı.
Esasında bu durum Menderes'inde işine gelmişti. Zaten o da kızını kimseye vermek falan istemiyordu. Ancak kendi de pek bebek bakmaktan anlamıyordu. Neyse ki halası vardı yanında ve bu sekiz ay boyunca ona destek olmuştu.
Ancak halası da, ev halkı da bu işin daha fazla böyle yürümesinin pek imkanı olmadığını düşünüyorlardı. Lakin Aysu ile yapılan mutsuz evliliğin bir benzerini yaşamasını istemediklerinden, bir başkası ile evlen diye de ısrar edemiyorlardı.
Ama kader bu ya, onların dile getirmekte zorlandıkları şey Şehrazat'ın başına gelen kötü bir olay neticesinde iki yaralı insanın kaderlerini kesişmesine neden olmuştu.
Bu acı olayın onları güzel bir sona ulaştırmasını istiyordu Sevilay Hanım. Zira bedeni ve ruhu yaralarla dolu bu iki insanın birbirlerini diğerlerinden daha iyi anlayacağını düşünmekteydi.
Tam da bu yüzden üçüncü bir yol olarak gördüğü Menderes Bey ile olan evliliği kabul ettiğini duymak için günlerdir Şehrazat'ın gözlerinin içine bakıyordu. O olayın üstünden üç koca hafta geçmişti. Bu teklifi Şehrazat'a ileteli ise iki haftadan fazla zaman oluyordu. Ve bu iki haftayı aşkın süre boyunca günde üç defa girdiği bu odadan, bu kez olumlu bir yanıt alarak ayrılmak istiyordu.
Şehrazat ise günlerdir olduğu gibi hâlâ düşünceliydi. İlk zamanlar hamile olabileceği düşüncesinden korktuğundan cevap vermekten kaçınmıştı. Daha sonraları ise buna evliliğin pekte sahte bir evlilik olmayabileceği düşüncesi eklendiğinden suskun kalmıştı. Üstelik bir de Mahir peşini bıraktıktan sonra bu ailenin gitmesine izin verip vermeyecekleri ihtimali vardı.
Mahir'in bu gidişin bir başka adamla evlenerek olacağını öğrenmesi halinde ise ne yapacağını kestiremiyordu. Dedesi ile amcasının kendisinin suskun kalması ve bir başka adam ile evlenerek kendi namuslarından çıkması halinde bu evliliğe karşı gelmeyeceklerine emindi Şehrazat. Diğerleri kendilerine bir şey olmadığı sürece tıpkı şimdiki gibi yine sessiz kalırlardı. Ancak Mahir'in ne yapacağını bilmiyordu. Dedesinin ona engel olabileceğinden ise emin değildi.
Öte yandan aklını o öksüz bebekte kurcalamaktaydı. Ona bağlandıktan, kendisine bağlanmasını sağladıktan sonra nasıl yollarını ayıracaklardı? Sahte bir eş olunabilirdi. Ancak sahte bir anne olunabileceğini sanmıyordu. Nitekim bu düşünceyi kendisi ile birlikte diğerleri de taşımaktaydı. Fakat Şehrazat'ı korkutmamak için suskun kalıyor ve her şeyi zamana bırakmayı uygun görüyorlardı.
Düşünceliydi Şehrazat. Bir bebeğe annelik yapmaya soyunacaksa eğer bunu ömrü son buluncaya kadar devam ettirmesi gerektiğini düşünüyordu. Lakin Menderes Beyin buna ne diyeceğini bilemiyordu.
"Belki de adamın aklından da en başından beri bu geçiyordur ve benimle gerçek bir evlilik yapmak istiyordur" diye düşündü. Peki Şehrazat sırf bir bebek için buna razı olabilir miydi? Sırf buradan kurtulmak için bir bebeğe annelik yapabilir miydi? İşte bu sorulara cevap veremiyordu.
Açıkcası Şehrazat bunun ikiyüzlüce bir şey olduğunu düşünmekteydi. Öte yandan kendisi babasızlığı tatmıştı. Ve bir çocuk için anne ve babasından herhangi birinin olmamasının, insana nasıl eksik biri olduğunu hissettirdiğini iyi biliyordu.
Yine de sessiz kaldı. Birazcık daha düşünmeye ihtiyacı vardı. Belki de yarınki doktor randevusundan sonra buradan gitmesine karşı çıkmazlardı. Hem o zaman bir evlilik yapmasına da gerek kalmamış olurdu.