İçeriğe geç

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 3 · 25 dk okuma

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 3

2.BÖLÜM

Kış, 2009

Gözlerinin üstünde tonlarca ağırlık varmış gibi gözkapakları açılmamakta direnirken, üstündeki örtüyü kaldırdı. Burnuna dolan duman kokusu yüzünden küçük kız nefes almakta zorlanıyordu. Buna rağmen içine derin bir soluk çekmekten geri durmadı. Ancak hemen arkasından da birkaç kez öksürmek zorunda kaldı.

Ne olup bittiğini anlamayan zihni, korkulu gözlerle etrafına bakmasına neden olmuştu. Parmakları yanından hiç ayırmadığı bez bebeğine daha sıkı sarınırken, yatağından kalkıp odadan çıktı.

Karanlık koridorda korkuyla dolaşan gözlerinden, çoktan yaşlar akmaya başlamıştı. Bir yandan nefes alma ihtiyacı ile duman soluyor diğer yandan anne babasına hıçkırıklarının arasından sesleniyordu. Ancak sokaktan gelen bağırış seslerine evin içinden, bir küçük kızın hıçkırıkları birde koridorun diğer ucunda yer alan mutfaktan gelen çatırtılar eşlik ediyordu.

Karanlık evi aydınlatan tek şey boğum boğum dumanında çıktığı alevler içinde kalmış olan mutfaktı. Küçük kızın gözleri korkuyla biraz daha büyürken, kıpırdayamıyor ancak sürekli çığlık atıp ağlıyordu. Anne babası ise tüm bu seslere, küçük kızlarının ağlayışlarına rağmen ortalarda görünmüyordu.

Küçük kızın ciğerleri temiz hava ihtiyacı ile çırpınırken, kapanan gözkapaklarının en son gördüğü şey itfaiyeci ünüforması giymiş bir adamın küçük bedenini kucakladığı oldu. Gerisi ise kocaman bir karanlıktan ibaretti.

***

Günümüz

Nefes nefese kalmış bir halde kalktı, zar zor daldığı uykusundan. Eli hızla yanındaki abajurun ışığını yakarken, kuruyan boğazını ıslatmak için dudaklarıyla su bardağını buluşturdu. Her rüyanın ardından olduğu gibi saçları terden ıslanmış, nemlenmiş tutamları ensesi ile yüzüne yapışıvermişti.

Hırıltılı nefes alış verişlerinin arasında pencere camını açıp ılık havanın yüzüne vurmasını sağladı. Terleyen vücudu haziran ayının karanlığında tir tir titrerken, göğsü nefes alma ihtiyacı ile çırpınıyordu.

Yine aynı kabusu görmüştü. 15 yıldır değişmeyen şekilde yine aynı kabusla gözlerini açmıştı karanlık geceye. Başını pencere pervazına yaslayıp karanlık sokakta bakışlarını dolaştırdı. Eskisi gibi çığlık atarak uyanmıyor ya da gözleri yaşlarla sırılsıklam olmuyordu. Hatta bu kabusu görüşleri seyrekleşmeye bile başlamıştı. Ama değişmeyen şekilde gönlü özlemle tutuştuğu ya da kalbinin bir parça kırıldığı günlerinin gecelerine hep aynı kabus misafir olmaya devam ediyordu.

Ailesine dair hatırladığı en çarpıcı, en canlı anı buydu. 6 yaşının başlarında bir kış gecesi evlerinin cayır cayır yanışı ve babasını kaybedişiydi. Yüzünü, sesini hayal meyal hatırlıyordu. Ancak üzerinden geçmiş koskoca on beş seneye rağmen o gecenin bir saniyesini dahi unutamamıştı. Dumanın genzinde bıraktığı yakıcı hissi, ciğerlerinin temiz hava ihtiyacı ile çırpındığını ama en çokta onca gürültünün içinde yapayalnız kalışını hiç mi hiç unutmamıştı.

Şimdiyse bu yalnız kalışa birde annesini yitirişi eklenmişti. Hepten kimsesiz, hepten yapayalnızdı... Koskoca konakta onun ahvalini düşünen bir Sevilay teyzesi, birde düşündüğünü sandığı amca oğlu Mahir vardı. Ama iki gece evvelki olaydan sonra onunda düşündüğü kişinin aslında kendisi olmadığını anlamıştı. Mahir, alabildiğine bencil bir şekilde sadece kendisini düşünmüştü. Yaptığı şeyden sonra Şehrazat'ın ne kadar acı çekeceğini ise görmezden gelmişti.

Şehrazat, Mahir'i yirmi bir yıllık hayatının her saniyesinde abisi olarak görmüştü. Mahir için ana babadan farklı kardeşim demişti. Ne zaman düşse yarasını incitmeden saracağını bildiği için ona koşmuştu. Ne zaman birinin öfkeli söz ve davranışlarına maruz kalacak olsa önünde dağ gibi duran Mahir abisini bulmuştu. Küçük Şehrazat'ın gözünde Mahir Çulha, pelerinsiz bir kahramandı. Gözünde hep erişilmez bir yerde olmuştu.

Şehrazat'ın yolu bu eve düştüğünde yaşı altı, Mahir ise on iki civarıydı. Mahir'den iki yaş küçük erkek kardeşi olan İsmail abisi ateşli bir hastalık geçirip hastanede uzun dönem kalmak zorunda kalınca, Mahir ile hemen yakınlaşıvermişlerdi. Şehrazat ne zaman o yılları düşünecek olsa Mahir'in kardeşinin yokluğunda kendisini onun yerine koyduğuna hükmederdi. Koruyup kollayışının nedeninin bu olduğunu düşünürdü.

Şehrazat çok sevmişti Mahir abisini. Babasının yokluğunun acısını, Mahir'in varlığı ile yatıştırmıştı. Ama Nurişah yengesi oğlu Mahir ile yakın olmasını hiçbir zaman istememişti. O zamanlar Şehrazat, yengesinin kendisine olan öfkesinin nedeninin ne olduğunu bilmezdi. Ancak çok sonraları yangın sonrasında belden aşağısı tutmayan annesi ile konuşmasına şahit olduğunda, yengesinin bu öfkesinin nedenini anlamıştı.

Meğer bir zamanlar babası ve yengesinin kız kardeşi evliydi. Ancak babası Cevat Bey bu evliliği hiçbir zaman kabul etmemişti. Bu yüzden düğününün yapıldığı gece evinden ayrılıp, bir arkadaşının yanına Manisa'ya gitmişti. Orada da öğretmenliğe yeni başlayan annesi Şermin Hanım ile tanışmış, bu tanışmadan ise güzel bir sevda filizlenivermişti.

Cevat Bey, Şermin Hanıma olup biten her şeyi gizlemeden anlatmıştı. Aralarında bir sırrın olmasını istememiş, kendisi haricinde birisinden duyarsa çok kırılacağını bildiğinden kendisini terk etme ihtimalini göze alarak her şeyi olduğu gibi anlatmıştı. Şermin Hanım ise öğrendiklerini ardından Cevat Beyden kaçmak yerine, dini nikah ile evli olduğu kadından helallik alması gerektiğini söylemiş, o kadının yaşamını idame ettirmesine yardımcı olup boşandıklarından sonraysa ancak evlenebileceklerini dile getirmişti.

Bunun üzerine Cevat Bey terk ettiği evine geri dönmüştü. Ailesi bu dönüşün, Cevat Beyin evliliğini kabullenmesinden dolayı gerçekleştiğini düşünmüştü. Ancak Cevat Bey lafı fazla uzatmadan ailesini karşısına almış, ardından da olup biten her şeyi eksiksiz anlatmıştı. Babası bunun üzerine kendisini evlatlıktan reddetmek ile annesi ise sütünü haram etmek ile tehdit etmişti. Ancak Cevat Bey son derece kararlıydı. Ruşen Hanımı boşayıp, gelişi gibi hızlı bir şekilde Manisa'ya geri dönmüştü. Ruşen Hanım ise o gece canına kıymış, bir daha da gözlerini açmamıştı.

İşte bu yüzden yengesi kardeşinin ölümünden hep babası ile annesini mesul tutmuştu. Şehrazat'ı ise işledikleri günahın can bulmuş hali olarak görmüştü. Ne odadan çıkamayan Şermin Hanımı ne de Şehrazat'ı konakta görmek istememişti. Ancak kayınbabası, oğlunun ölümünden geriye kalan ailesinin sahip çıkılmadığı için ortada kaldığı dedikodularının etrafta yayılmasını istemediğinden onları yanına almaya mecbur kalmıştı.

Şermin Hanımın ailesi ise istenmeyen bir evlilik yaptığı için yıllardır kızları ile konuşmuyorlardı. Yangın sonrasında da yumuşamamış ve evlerinin kapısını açmamışlardı. El mahkum Şermin Hanım da bu konağa gelmeye razı olmuştu. Sırf kızı için onca kötü söze yıllarca katlanmıştı. Şehrazat ise liseyi bitirmesinin hemen ardından annesini alıp o evden çıkmak istemişti. İşte tamda o gün Mahir'in gerçek niyetini öğrenmişti.

Mahir Şehrazat'ı karşısına alıp, onu yıllardır sevdiğini söylemişti. Annesinin iyi olmasını istiyorsa bu konaktan ayrılmaması gerektiği konusunda da sert bir ikazda bulunmuştu. Alt metni ise düpedüz tehditten ibaretti.

Şehrazat bunun üzerine annesinin ailesine durumlarını anlatan üç ayrı mektup yollamıştı. Ancak bu üç mektupta red cevabı ile karşılık bulmuştu.

Şehrazat ve annesinin yanlarına gidebilecekleri herhangi bir tanıdıkları ya da arkadaşları yoktu. Cevat Beyden az bir miktar emekli maaşı Şehrazat'a bağlanmış, annesi işe yangının ardından malulen emekli kabul edilmişti. Bunun dışında bir gelirleri yoktu ve bunları yan yana getirdiklerinde yaşamaları çok zordu.

Şermin Hanımın aldığı maaş zaten ilaç parası, bez parası gibi ihtiyaçları yüzünden geldiği gibi tükeniyordu. Şehrazat'ın aldığı maaş ise sadece ev kiralarını ödemelerine yeterdi. Diğer ihtiyaçları için çalışması gerekiyordu ancak günden güne durumu kötüleşen annesinin de bakıma ihtiyacı vardı. Bir bakıcı tutacak olsa neredeyse aldığı maaşın tamamını vermesi gerekirdi. Bu da çalışmasının hiçbir anlamının kalmamasına neden olurdu.

Tüm bu nedenler bir süre daha konakta durmaya mecbur kalmalarına neden olmuştu. Bu süre zarfında ise Mahir sık sık fikrini değiştirmesi ve onunla evlenmesi konusunda Şehrazat'ı ikna etmeye çalışmıştı. Ancak Şehrazat aralarına kalıncana bir duvar örmüş, Mahir'in kendisine yaklaşmasına katiyen izin vermemişti.

Bu arada da Mahir, dedesi ile annesinin ısrarları sonucu evlilik yapmak zorunda kalmıştı. Ancak Mahir bir şart ile bu mecburi evliliği kabullenmişti. Bu da evleneceği kişi ile aralarında resmi bir nikahın olmamasıydı. Aklınca günün birinde Şehrazat'ı evliliğe ikna edebileceğini ve resmi eşinin o olacağını düşünmüştü Mahir. Ancak her yaptığı şey günden güne Şehrazat'ın gözündeki değerini küçültmüştü. Şehrazat, Mahir'in dini nikahlı eşi Mihriban'ı gördükçe, Mahir'e karşı daha büyük bir öfke duyar olmuştu.

Garip bir kızdı Mihriban. Sessiz, silik... Fazla konuşmaz, fazla oturmaz, aman birinden azar işitirim korkusu ile daima tetikte duran ürkek bir ceylandı. Şehrazat onun bu halini gördükçe, Mihriban'ı bir abla şefkati ile sarıp sarmalamak isterdi. Oysa Mihriban kendisinden küçük değil aksine iki yaş kadar büyüktü. Üstelik kendisi de az şeyler yaşamamıştı. Yine de mazlum bir başka mazlumu görünce, kendi ahvalini unutup hemen ona yanmaya başlıyordu.

Tam da bu sebeple Mihriban'a yaklaşmıştı Şehrazat. Kıza hakkında ne dedilerse Şehrazat'ı gördüğü yerde yolunu değiştirir, yan yana gelmemek için büyük bir gayret sarf ederdi.

Şehrazat, Mihriban'ın bu kaçışlarının nedenini birazda kendisinin kocasını elinden alabileceğine yönelik korkusundan olduğunu düşünürdü. Ona böyle bir niyetinin olmadığını anlatmak için çok uğraşmıştı.

Kabuğunu kırmak, o ürkekliğini üstünden atmasına yardımcı olmak oldukça zor olmuştu. Gerçi tam anlamıyla bunu başardığını da söyleyemezdi. Mihriban hâlâ ürkek bir ceylan gibi hareket ediyordu. Hele de Mahir yanında oldu mu ruhunu oracığa teslim edecek sanıyordunuz.

Şehrazat yengesinin neden gelin diye ille de Mihriban diye tutturduğunu ilk başlarda anlamamıştı. Evet Mihriban oldukça güzel bir kızdı. Yüreği ise tertemizdi. Lakin bir erkeği parmağında oynatma marifeti hiç mi hiç yoktu. Yengesi Mahir'i kendisinden uzak tutmak istiyorsa dişiliğini kullanmayı iyi bilen bir gelin almalıydı diye düşünüyordu Şehrazat. Ancak bunun tam tersini yapmıştı.

Şehrazat bazen kenara çekilir, şöyle uzaktan hallerine bakardı. İşte o zaman yengesinin ne yapmaya çalıştığını anlardı. Mihriban hayır demeyi bilmezdi. Kim ondan ne istese evet der, hemen o işi yapmaya koyulurdu. İstenmeyeceğine dair öyle büyük bir korkusu vardı ki bu ona itaat ederse sevileceğine dair saçma bir inanç kazandırmıştı. Yengesinin ise bir gelinden beklentisi zaten buydu. Koşulsuz itaat kendisini diğerlerine karşı güçlü hissetmesini sağlıyordu.

Bir başka yandan ise Mihriban ezildikçe, Mahir'in dikkatini çekiyordu. Mahir, kahramanlık dürtüsü ile hareket eden biriydi. Nerede bir gariban görse koşup yanında olurdu. Ezildiği bir yük mü var, hemen çekiverirdi üstünden.

Yani annesi itaat ettirerek saygınlık kazanmak isterken, Mahir'de yardım ederek bunu elde etmeye çalışıyordu.

Şehrazat bunu görebildiği için Mahir'in kendisine duyduğunu söylediği hislerin gerçek olmadığını biliyordu. Ama iki gece evvelki olay Mahir'in bu olayı takıntı haline getirdiğinin ispatıydı. Artık iş, içinden çıkılmaz bir hal almıştı.

Derin derin soluk aldı Şehrazat. Ardından yengesinin verdiği ilaç kutusunu komidinin üstünden alıp, avucuna hapsetti. Gözleri boşluğa dalıp giderken, konuşmaları geldi hatırına.

Nurişah yengesi ile yıldızları hiçbir zaman barışmamıştı. Nurişah Hanım, Şehrazat'ın bu konakta kaldığı on beş sene boyunca canını yakacak türlü türlü şeyler yapmıştı. Onu kendi haline bıraktığı ya da mutlu olmasına izin verdiği tek bir an bile olmamıştı. Ama ilk defa oğlunun yaptığı o şeyden sonra Şehrazat'a iyi davranmıştı. Şehrazat ilk defa yengesinin özür dileyişine şahit olmuştu.

Oğlunun yaptığı şeyden dolayı ne kadar büyük bir utanç duyduğunu söylemişti Nurişah Hanım kendisine. Tabii bunları söylerken geçmişte ikisini yan yana getirmemek için sarf ettiği büyük gayrette ne kadar isabetli davrandığını eklemeyi de ihmal etmemişti. Sözün özü olarak başına gelen şey de birazda Şehrazat'ın kendi hatası olduğunu söylemek istemişti. Mahir'e bu kadar yakın davranmamış olsan başına da bunlar gelmezdi demek istemişti.

Şehrazat o çirkin olayı yaşadığı andan sonra ilk defa o an, birisinin gözlerinin içine bakışlarını çevirmişti. Dalıp gitmiş hali tekrar bir yaşam belirtisi göstermişti. Kendisini haklı mı görüyordu yani yengesi? Oysa değildi. Bunu da dile getirmekten çekinmemişti.

"Haklı falan değilsin" demişti kısılmış bir sesle. Evvelsi gece çok bağırdığı için sesi kısılmış, konuşmaya çalışmakta canını yakmıştı. Bu yüzden geçmeyeceğini bilmesine rağmen elini boğazına götürüp, avuç içi ile sarmıştı.

"Sen bana kötü davrandıkça Mahir beni korumak istedi. Çünkü oğlun hep kahraman olmak istiyordu. Herkesin takdirini kazanmak, ne kadar yüce bir kalbe sahip olduğunu insanlara göstermek istiyordu. Bana öyle davranmamış olsaydın ilgisini asla çekmezdim. Yalan mı yenge? Öyle değil mi? Sende bunu biliyorsun. Sırf bu yüzden Mihriban ile evlenmesini sağlamadın mı? Sırf bu yüzden Mihriban'a kötü davranmıyor musun? Çünkü sevgili oğlun kahraman olmak istiyor. Çünkü sevgili oğlunun kendisini bir şey olarak hissedebilmesi için bunu yapması gerekiyor.

Çünkü siz onu böyle yetiştirdiniz. İlgisizliğiniz başkalarının ilgisini çekmek istemesine neden oldu. Ve bu topraklarda ilgi ancak böyle kazanılır. Güçlü olduğunu, yenilmez olduğunu göstererek... Yenge sen bizim hayatımızı mahvettin. Hadi beni boş ver... ama sen... sen kendi öz oğlunun, hayatını boş emeller uğrunda harcamasına neden oldun. "

Bunları söyledikten sonra gözlerini yumup, burnunu çekmişti. Yüreğinin ortasında koca bir taş varmış gibi hissediyordu. Öyle olduğu yerde de durmuyordu hani. Bataklık gibi gittikçe gömülüyordu derinlere.

"Polise gidip oğlunu şikayet edebilirdim yenge. Ne kapıya vuracağınız kırk kilit ne ölüm tehditleriniz bana engel olamazdı. Ama... Mihriban gelip kızım olacak dedi. Ben o çocuğun babasının tecavüzcü birisi olduğunu bilmesini istemiyorum. Oyun oynadığı arkadaşları tarafından dışlamasını istemiyorum. Çünkü bunu ben yaşadım. Sen insanlara annemin iffetsiz bir kadın olduğunu söylediğin için çok aşağılandım. Oyunlara alınmak istenmedim. Anneleri çocuklarının benimle aynı sırada oturmalarını bile istemezdi.

Sen çok kötü birisin yenge, bir çocuğun kalbini yakmaktan hiç çekinmedin. Ama ben bunu masum bir çocuğa yapamam. İtilip kakılmanın, hor görülmenin ne demek olduğunu bilirken, bunu başka bir çocuğa yapamam. Ne seni ne oğlunu ne de şu kahrolası soyadınızı düşündüğüm ya da gücünüzden korktuğum için değil yani. Sadece o çocuk babasının gözlerine bakarken, ışıl ışıl gülebilsin diye. Yüzüne baka baka acaba kırılır mı diye hiç düşünmeden piç demesinler diye... "

Dudaklarının arasından kaçan hıçkırık yüzünden susmuş. Bakışlarını tepedeki güneşe dikip, gözlerinden akan yaşın bıraktığı ıslaklığı silmişti. Başı dimdikti. Çünkü biliyordu. O ne suçluydu ne de günahkardı.

"Şimdi odamdan çık lütfen! Oğluna da, diğerlerine de söyle bu olay konağın duvarlarından dışarı çıkmayacak ve buradan gitmeme karşı çıkmayacaksınız. Sevgili oğlunu ikna et. Aksi takdirde andımdır; oğlunu mezara koyar giderim buradan. Gittiğim yer dört duvar olsa da giderim. Torunun babasını yine tecavüzcü olarak bilmez, arada gidip mezarını sulamak için yüzü olur" dedi tek kaşı yukarı kalkmış, dediklerini yapacağı konusunda son derece kararlı bir şekilde.

Nurişah Hanım Şehrazat'ın gözlerinde gördüğü o bakışları iyi biliyordu. Bazen Şehrazat kendisine böyle meydan okuyucu bakar ve her defasında yaparım dediği şeyi de yapardı. Bir keresinde Şehrazat, koca avlunun ortasında Nurişah Hanımın çeyizlik eşyalarını yakmıştı. Nedeni ise babasından kalan tesbihi, Nurişah Hanımın koparmış olmasıydı. O yüzden Nurişah Hanım, Şehrazat'ın boşa konuşmadığını iyi biliyordu. Şehrazat canı yanarsa can yakmaktan korkmazdı. Bazen kız kardeşinin ölümüne neden olan insanların kızı olmasa, onu gelini olarak görmekten nasıl gurur duyacağını düşünürdü. Ancak bu düşünce geldiği gibi giderdi.

Nurişah Hanım, Şehrazat'ın keskin bakışlarının altında oturduğu yerden kalkmış ardından da eczaneden bizzat kendisinin aldığı ilaç kutusunu cebinden çıkarıp, komidinin üstüne bırakmıştı.

"Bir hafta boyunca her gün aynı saatte kullanman gerek" demişti daha fazla konuşmaya gerek duymadan. Sonuçta ikisi de bu ilacın ne için olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Ne Şehrazat böyle bir olay sonucu hamile kalmak isterdi ne de Nurişah Hanım Şehrazat'tan olma bir torun isterdi. Üstelik bir kadın olarak Şehrazat'ın içine düştüğü durumu da anlıyordu. Kızının yaşamasını istemeği bir olayı bir başka kadının yaşamasına amenna demeyi içi tutmazdı. Bu her şeyden öte insanlığa yakışmazdı. Evet Nurişah Hanım kötü birisiydi. Çocuk olduğuna bakmadan az yakmamıştı Şehrazat'ın canını. Yine de kimse böylesi bir muameleyi hak etmiyordu.

"Ben herkesi ikna edeceğim. Ama hamile olmadığından emin olana kadar gidemezsin buradan. Her ne kadar ilaç bunu engellemek için olsa da yüzde yüz kesinliği yok. Birkaç hafta bekleyelim. Sonra uygun bir yerde doktora görünür kesin sonucu alırız. Negatif çıkarsa gidersin. Ama pozitif çıkarsa..." diyip susmuştu.

Allah korusundu ama eğer böyle bir şey olursa mümkünü yok gitmesine izin vermezlerdi. En iyi ihtimalle bebeği doğurduktan sonra gitmesini kabul ederlerdi. Mihriban'ın ikiz çocuk doğurduğunu söyleyip çıkarlardı işin içinden. Peki Şehrazat yavrusunu bırakıp gidebilir miydi? Gitmeyip kalsa kocam der miydi Mahir'e? Demezdi. Ve bu Mahir'i günden güne yer bitirirdi. Nurişah Hanımda en çok bundan korkuyordu. "Sen koru Rabbim" demişti içinden. "Sen sonumuzu hayra çıkar."

Şehrazat başını yasladığı pervazdan çekip, derin derin soludu. O anları hatırlamak tekrar yakmıştı canını. Şehrazat bu toprakları, buradaki kuralları sevmiyordu. Ama gittiği zaman buradaki iki şeyi özleyecekti. Biri ana babasının mezarı diğeri de karanlık çöken Mardin'in büyüleyici manzarası olacaktı.

Ana babasının sevdası yüreğinde oldukça elbet özlemi biraz olsun yatışırdı. Ancak Mardin'e duyacağı özlem hiçbir zaman dinmeyecekti. Yine de ölüsünün bile bu topraklara geri dönmesini istemiyordu.

Belki bir daha görmek mümkün olmaz diye dikkatle çevresini seyretti. Bu konağın taş duvarlarının arasından çıkınca nereye gideceğini bilmiyordu. Yine de gittiği yer her neresi olursa olsun, Şehrazat'a göre buradan daha iyi bir yer olacağı kesindi.

Kış, 2009

Gözlerinin üstünde tonlarca ağırlık varmış gibi gözkapakları açılmamakta direnirken, üstündeki örtüyü kaldırdı. Burnuna dolan duman kokusu yüzünden küçük kız nefes almakta zorlanıyordu. Buna rağmen içine derin bir soluk çekmekten geri durmadı. Ancak hemen arkasından da birkaç kez öksürmek zorunda kaldı.

Ne olup bittiğini anlamayan zihni, korkulu gözlerle etrafına bakmasına neden olmuştu. Parmakları yanından hiç ayırmadığı bez bebeğine daha sıkı sarınırken, yatağından kalkıp odadan çıktı.

Karanlık koridorda korkuyla dolaşan gözlerinden, çoktan yaşlar akmaya başlamıştı. Bir yandan nefes alma ihtiyacı ile duman soluyor diğer yandan anne babasına hıçkırıklarının arasından sesleniyordu. Ancak sokaktan gelen bağırış seslerine evin içinden, bir küçük kızın hıçkırıkları birde koridorun diğer ucunda yer alan mutfaktan gelen çatırtılar eşlik ediyordu.

Karanlık evi aydınlatan tek şey boğum boğum dumanında çıktığı alevler içinde kalmış olan mutfaktı. Küçük kızın gözleri korkuyla biraz daha büyürken, kıpırdayamıyor ancak sürekli çığlık atıp ağlıyordu. Anne babası ise tüm bu seslere, küçük kızlarının ağlayışlarına rağmen ortalarda görünmüyordu.

Küçük kızın ciğerleri temiz hava ihtiyacı ile çırpınırken, kapanan gözkapaklarının en son gördüğü şey itfaiyeci ünüforması giymiş bir adamın küçük bedenini kucakladığı oldu. Gerisi ise kocaman bir karanlıktan ibaretti.

***

Günümüz

Nefes nefese kalmış bir halde kalktı, zar zor daldığı uykusundan. Eli hızla yanındaki abajurun ışığını yakarken, kuruyan boğazını ıslatmak için dudaklarıyla su bardağını buluşturdu. Her rüyanın ardından olduğu gibi saçları terden ıslanmış, nemlenmiş tutamları ensesi ile yüzüne yapışıvermişti.

Hırıltılı nefes alış verişlerinin arasında pencere camını açıp ılık havanın yüzüne vurmasını sağladı. Terleyen vücudu haziran ayının karanlığında tir tir titrerken, göğsü nefes alma ihtiyacı ile çırpınıyordu.

Yine aynı kabusu görmüştü. 15 yıldır değişmeyen şekilde yine aynı kabusla gözlerini açmıştı karanlık geceye. Başını pencere pervazına yaslayıp karanlık sokakta bakışlarını dolaştırdı. Eskisi gibi çığlık atarak uyanmıyor ya da gözleri yaşlarla sırılsıklam olmuyordu. Hatta bu kabusu görüşleri seyrekleşmeye bile başlamıştı. Ama değişmeyen şekilde gönlü özlemle tutuştuğu ya da kalbinin bir parça kırıldığı günlerinin gecelerine hep aynı kabus misafir olmaya devam ediyordu.

Ailesine dair hatırladığı en çarpıcı, en canlı anı buydu. 6 yaşının başlarında bir kış gecesi evlerinin cayır cayır yanışı ve babasını kaybedişiydi. Yüzünü, sesini hayal meyal hatırlıyordu. Ancak üzerinden geçmiş koskoca on beş seneye rağmen o gecenin bir saniyesini dahi unutamamıştı. Dumanın genzinde bıraktığı yakıcı hissi, ciğerlerinin temiz hava ihtiyacı ile çırpındığını ama en çokta onca gürültünün içinde yapayalnız kalışını hiç mi hiç unutmamıştı.

Şimdiyse bu yalnız kalışa birde annesini yitirişi eklenmişti. Hepten kimsesiz, hepten yapayalnızdı... Koskoca konakta onun ahvalini düşünen bir Sevilay teyzesi, birde düşündüğünü sandığı amca oğlu Mahir vardı. Ama iki gece evvelki olaydan sonra onunda düşündüğü kişinin aslında kendisi olmadığını anlamıştı. Mahir, alabildiğine bencil bir şekilde sadece kendisini düşünmüştü. Yaptığı şeyden sonra Şehrazat'ın ne kadar acı çekeceğini ise görmezden gelmişti.

Şehrazat, Mahir'i yirmi bir yıllık hayatının her saniyesinde abisi olarak görmüştü. Mahir için ana babadan farklı kardeşim demişti. Ne zaman düşse yarasını incitmeden saracağını bildiği için ona koşmuştu. Ne zaman birinin öfkeli söz ve davranışlarına maruz kalacak olsa önünde dağ gibi duran Mahir abisini bulmuştu. Küçük Şehrazat'ın gözünde Mahir Çulha, pelerinsiz bir kahramandı. Gözünde hep erişilmez bir yerde olmuştu.

Şehrazat'ın yolu bu eve düştüğünde yaşı altı, Mahir ise on iki civarıydı. Mahir'den iki yaş küçük erkek kardeşi olan İsmail abisi ateşli bir hastalık geçirip hastanede uzun dönem kalmak zorunda kalınca, Mahir ile hemen yakınlaşıvermişlerdi. Şehrazat ne zaman o yılları düşünecek olsa Mahir'in kardeşinin yokluğunda kendisini onun yerine koyduğuna hükmederdi. Koruyup kollayışının nedeninin bu olduğunu düşünürdü.

Şehrazat çok sevmişti Mahir abisini. Babasının yokluğunun acısını, Mahir'in varlığı ile yatıştırmıştı. Ama Nurişah yengesi oğlu Mahir ile yakın olmasını hiçbir zaman istememişti. O zamanlar Şehrazat, yengesinin kendisine olan öfkesinin nedeninin ne olduğunu bilmezdi. Ancak çok sonraları yangın sonrasında belden aşağısı tutmayan annesi ile konuşmasına şahit olduğunda, yengesinin bu öfkesinin nedenini anlamıştı.

Meğer bir zamanlar babası ve yengesinin kız kardeşi evliydi. Ancak babası Cevat Bey bu evliliği hiçbir zaman kabul etmemişti. Bu yüzden düğününün yapıldığı gece evinden ayrılıp, bir arkadaşının yanına Manisa'ya gitmişti. Orada da öğretmenliğe yeni başlayan annesi Şermin Hanım ile tanışmış, bu tanışmadan ise güzel bir sevda filizlenivermişti.

Cevat Bey, Şermin Hanıma olup biten her şeyi gizlemeden anlatmıştı. Aralarında bir sırrın olmasını istememiş, kendisi haricinde birisinden duyarsa çok kırılacağını bildiğinden kendisini terk etme ihtimalini göze alarak her şeyi olduğu gibi anlatmıştı. Şermin Hanım ise öğrendiklerini ardından Cevat Beyden kaçmak yerine, dini nikah ile evli olduğu kadından helallik alması gerektiğini söylemiş, o kadının yaşamını idame ettirmesine yardımcı olup boşandıklarından sonraysa ancak evlenebileceklerini dile getirmişti.

Bunun üzerine Cevat Bey terk ettiği evine geri dönmüştü. Ailesi bu dönüşün, Cevat Beyin evliliğini kabullenmesinden dolayı gerçekleştiğini düşünmüştü. Ancak Cevat Bey lafı fazla uzatmadan ailesini karşısına almış, ardından da olup biten her şeyi eksiksiz anlatmıştı. Babası bunun üzerine kendisini evlatlıktan reddetmek ile annesi ise sütünü haram etmek ile tehdit etmişti. Ancak Cevat Bey son derece kararlıydı. Ruşen Hanımı boşayıp, gelişi gibi hızlı bir şekilde Manisa'ya geri dönmüştü. Ruşen Hanım ise o gece canına kıymış, bir daha da gözlerini açmamıştı.

İşte bu yüzden yengesi kardeşinin ölümünden hep babası ile annesini mesul tutmuştu. Şehrazat'ı ise işledikleri günahın can bulmuş hali olarak görmüştü. Ne odadan çıkamayan Şermin Hanımı ne de Şehrazat'ı konakta görmek istememişti. Ancak kayınbabası, oğlunun ölümünden geriye kalan ailesinin sahip çıkılmadığı için ortada kaldığı dedikodularının etrafta yayılmasını istemediğinden onları yanına almaya mecbur kalmıştı.

Şermin Hanımın ailesi ise istenmeyen bir evlilik yaptığı için yıllardır kızları ile konuşmuyorlardı. Yangın sonrasında da yumuşamamış ve evlerinin kapısını açmamışlardı. El mahkum Şermin Hanım da bu konağa gelmeye razı olmuştu. Sırf kızı için onca kötü söze yıllarca katlanmıştı. Şehrazat ise liseyi bitirmesinin hemen ardından annesini alıp o evden çıkmak istemişti. İşte tamda o gün Mahir'in gerçek niyetini öğrenmişti.

Mahir Şehrazat'ı karşısına alıp, onu yıllardır sevdiğini söylemişti. Annesinin iyi olmasını istiyorsa bu konaktan ayrılmaması gerektiği konusunda da sert bir ikazda bulunmuştu. Alt metni ise düpedüz tehditten ibaretti.

Şehrazat bunun üzerine annesinin ailesine durumlarını anlatan üç ayrı mektup yollamıştı. Ancak bu üç mektupta red cevabı ile karşılık bulmuştu.

Şehrazat ve annesinin yanlarına gidebilecekleri herhangi bir tanıdıkları ya da arkadaşları yoktu. Cevat Beyden az bir miktar emekli maaşı Şehrazat'a bağlanmış, annesi işe yangının ardından malulen emekli kabul edilmişti. Bunun dışında bir gelirleri yoktu ve bunları yan yana getirdiklerinde yaşamaları çok zordu.

Şermin Hanımın aldığı maaş zaten ilaç parası, bez parası gibi ihtiyaçları yüzünden geldiği gibi tükeniyordu. Şehrazat'ın aldığı maaş ise sadece ev kiralarını ödemelerine yeterdi. Diğer ihtiyaçları için çalışması gerekiyordu ancak günden güne durumu kötüleşen annesinin de bakıma ihtiyacı vardı. Bir bakıcı tutacak olsa neredeyse aldığı maaşın tamamını vermesi gerekirdi. Bu da çalışmasının hiçbir anlamının kalmamasına neden olurdu.

Tüm bu nedenler bir süre daha konakta durmaya mecbur kalmalarına neden olmuştu. Bu süre zarfında ise Mahir sık sık fikrini değiştirmesi ve onunla evlenmesi konusunda Şehrazat'ı ikna etmeye çalışmıştı. Ancak Şehrazat aralarına kalıncana bir duvar örmüş, Mahir'in kendisine yaklaşmasına katiyen izin vermemişti.

Bu arada da Mahir, dedesi ile annesinin ısrarları sonucu evlilik yapmak zorunda kalmıştı. Ancak Mahir bir şart ile bu mecburi evliliği kabullenmişti. Bu da evleneceği kişi ile aralarında resmi bir nikahın olmamasıydı. Aklınca günün birinde Şehrazat'ı evliliğe ikna edebileceğini ve resmi eşinin o olacağını düşünmüştü Mahir. Ancak her yaptığı şey günden güne Şehrazat'ın gözündeki değerini küçültmüştü. Şehrazat, Mahir'in dini nikahlı eşi Mihriban'ı gördükçe, Mahir'e karşı daha büyük bir öfke duyar olmuştu.

Garip bir kızdı Mihriban. Sessiz, silik... Fazla konuşmaz, fazla oturmaz, aman birinden azar işitirim korkusu ile daima tetikte duran ürkek bir ceylandı. Şehrazat onun bu halini gördükçe, Mihriban'ı bir abla şefkati ile sarıp sarmalamak isterdi. Oysa Mihriban kendisinden küçük değil aksine iki yaş kadar büyüktü. Üstelik kendisi de az şeyler yaşamamıştı. Yine de mazlum bir başka mazlumu görünce, kendi ahvalini unutup hemen ona yanmaya başlıyordu.

Tam da bu sebeple Mihriban'a yaklaşmıştı Şehrazat. Kıza hakkında ne dedilerse Şehrazat'ı gördüğü yerde yolunu değiştirir, yan yana gelmemek için büyük bir gayret sarf ederdi.

Şehrazat, Mihriban'ın bu kaçışlarının nedenini birazda kendisinin kocasını elinden alabileceğine yönelik korkusundan olduğunu düşünürdü. Ona böyle bir niyetinin olmadığını anlatmak için çok uğraşmıştı.

Kabuğunu kırmak, o ürkekliğini üstünden atmasına yardımcı olmak oldukça zor olmuştu. Gerçi tam anlamıyla bunu başardığını da söyleyemezdi. Mihriban hâlâ ürkek bir ceylan gibi hareket ediyordu. Hele de Mahir yanında oldu mu ruhunu oracığa teslim edecek sanıyordunuz.

Şehrazat yengesinin neden gelin diye ille de Mihriban diye tutturduğunu ilk başlarda anlamamıştı. Evet Mihriban oldukça güzel bir kızdı. Yüreği ise tertemizdi. Lakin bir erkeği parmağında oynatma marifeti hiç mi hiç yoktu. Yengesi Mahir'i kendisinden uzak tutmak istiyorsa dişiliğini kullanmayı iyi bilen bir gelin almalıydı diye düşünüyordu Şehrazat. Ancak bunun tam tersini yapmıştı.

Şehrazat bazen kenara çekilir, şöyle uzaktan hallerine bakardı. İşte o zaman yengesinin ne yapmaya çalıştığını anlardı. Mihriban hayır demeyi bilmezdi. Kim ondan ne istese evet der, hemen o işi yapmaya koyulurdu. İstenmeyeceğine dair öyle büyük bir korkusu vardı ki bu ona itaat ederse sevileceğine dair saçma bir inanç kazandırmıştı. Yengesinin ise bir gelinden beklentisi zaten buydu. Koşulsuz itaat kendisini diğerlerine karşı güçlü hissetmesini sağlıyordu.

Bir başka yandan ise Mihriban ezildikçe, Mahir'in dikkatini çekiyordu. Mahir, kahramanlık dürtüsü ile hareket eden biriydi. Nerede bir gariban görse koşup yanında olurdu. Ezildiği bir yük mü var, hemen çekiverirdi üstünden.

Yani annesi itaat ettirerek saygınlık kazanmak isterken, Mahir'de yardım ederek bunu elde etmeye çalışıyordu.

Şehrazat bunu görebildiği için Mahir'in kendisine duyduğunu söylediği hislerin gerçek olmadığını biliyordu. Ama iki gece evvelki olay Mahir'in bu olayı takıntı haline getirdiğinin ispatıydı. Artık iş, içinden çıkılmaz bir hal almıştı.

Derin derin soluk aldı Şehrazat. Ardından yengesinin verdiği ilaç kutusunu komidinin üstünden alıp, avucuna hapsetti. Gözleri boşluğa dalıp giderken, konuşmaları geldi hatırına.

Nurişah yengesi ile yıldızları hiçbir zaman barışmamıştı. Nurişah Hanım, Şehrazat'ın bu konakta kaldığı on beş sene boyunca canını yakacak türlü türlü şeyler yapmıştı. Onu kendi haline bıraktığı ya da mutlu olmasına izin verdiği tek bir an bile olmamıştı. Ama ilk defa oğlunun yaptığı o şeyden sonra Şehrazat'a iyi davranmıştı. Şehrazat ilk defa yengesinin özür dileyişine şahit olmuştu.

Oğlunun yaptığı şeyden dolayı ne kadar büyük bir utanç duyduğunu söylemişti Nurişah Hanım kendisine. Tabii bunları söylerken geçmişte ikisini yan yana getirmemek için sarf ettiği büyük gayrette ne kadar isabetli davrandığını eklemeyi de ihmal etmemişti. Sözün özü olarak başına gelen şey de birazda Şehrazat'ın kendi hatası olduğunu söylemek istemişti. Mahir'e bu kadar yakın davranmamış olsan başına da bunlar gelmezdi demek istemişti.

Şehrazat o çirkin olayı yaşadığı andan sonra ilk defa o an, birisinin gözlerinin içine bakışlarını çevirmişti. Dalıp gitmiş hali tekrar bir yaşam belirtisi göstermişti. Kendisini haklı mı görüyordu yani yengesi? Oysa değildi. Bunu da dile getirmekten çekinmemişti.

"Haklı falan değilsin" demişti kısılmış bir sesle. Evvelsi gece çok bağırdığı için sesi kısılmış, konuşmaya çalışmakta canını yakmıştı. Bu yüzden geçmeyeceğini bilmesine rağmen elini boğazına götürüp, avuç içi ile sarmıştı.

"Sen bana kötü davrandıkça Mahir beni korumak istedi. Çünkü oğlun hep kahraman olmak istiyordu. Herkesin takdirini kazanmak, ne kadar yüce bir kalbe sahip olduğunu insanlara göstermek istiyordu. Bana öyle davranmamış olsaydın ilgisini asla çekmezdim. Yalan mı yenge? Öyle değil mi? Sende bunu biliyorsun. Sırf bu yüzden Mihriban ile evlenmesini sağlamadın mı? Sırf bu yüzden Mihriban'a kötü davranmıyor musun? Çünkü sevgili oğlun kahraman olmak istiyor. Çünkü sevgili oğlunun kendisini bir şey olarak hissedebilmesi için bunu yapması gerekiyor.

Çünkü siz onu böyle yetiştirdiniz. İlgisizliğiniz başkalarının ilgisini çekmek istemesine neden oldu. Ve bu topraklarda ilgi ancak böyle kazanılır. Güçlü olduğunu, yenilmez olduğunu göstererek... Yenge sen bizim hayatımızı mahvettin. Hadi beni boş ver... ama sen... sen kendi öz oğlunun, hayatını boş emeller uğrunda harcamasına neden oldun. "

Bunları söyledikten sonra gözlerini yumup, burnunu çekmişti. Yüreğinin ortasında koca bir taş varmış gibi hissediyordu. Öyle olduğu yerde de durmuyordu hani. Bataklık gibi gittikçe gömülüyordu derinlere.

"Polise gidip oğlunu şikayet edebilirdim yenge. Ne kapıya vuracağınız kırk kilit ne ölüm tehditleriniz bana engel olamazdı. Ama... Mihriban gelip kızım olacak dedi. Ben o çocuğun babasının tecavüzcü birisi olduğunu bilmesini istemiyorum. Oyun oynadığı arkadaşları tarafından dışlamasını istemiyorum. Çünkü bunu ben yaşadım. Sen insanlara annemin iffetsiz bir kadın olduğunu söylediğin için çok aşağılandım. Oyunlara alınmak istenmedim. Anneleri çocuklarının benimle aynı sırada oturmalarını bile istemezdi.

Sen çok kötü birisin yenge, bir çocuğun kalbini yakmaktan hiç çekinmedin. Ama ben bunu masum bir çocuğa yapamam. İtilip kakılmanın, hor görülmenin ne demek olduğunu bilirken, bunu başka bir çocuğa yapamam. Ne seni ne oğlunu ne de şu kahrolası soyadınızı düşündüğüm ya da gücünüzden korktuğum için değil yani. Sadece o çocuk babasının gözlerine bakarken, ışıl ışıl gülebilsin diye. Yüzüne baka baka acaba kırılır mı diye hiç düşünmeden piç demesinler diye... "

Dudaklarının arasından kaçan hıçkırık yüzünden susmuş. Bakışlarını tepedeki güneşe dikip, gözlerinden akan yaşın bıraktığı ıslaklığı silmişti. Başı dimdikti. Çünkü biliyordu. O ne suçluydu ne de günahkardı.

"Şimdi odamdan çık lütfen! Oğluna da, diğerlerine de söyle bu olay konağın duvarlarından dışarı çıkmayacak ve buradan gitmeme karşı çıkmayacaksınız. Sevgili oğlunu ikna et. Aksi takdirde andımdır; oğlunu mezara koyar giderim buradan. Gittiğim yer dört duvar olsa da giderim. Torunun babasını yine tecavüzcü olarak bilmez, arada gidip mezarını sulamak için yüzü olur" dedi tek kaşı yukarı kalkmış, dediklerini yapacağı konusunda son derece kararlı bir şekilde.

Nurişah Hanım Şehrazat'ın gözlerinde gördüğü o bakışları iyi biliyordu. Bazen Şehrazat kendisine böyle meydan okuyucu bakar ve her defasında yaparım dediği şeyi de yapardı. Bir keresinde Şehrazat, koca avlunun ortasında Nurişah Hanımın çeyizlik eşyalarını yakmıştı. Nedeni ise babasından kalan tesbihi, Nurişah Hanımın koparmış olmasıydı. O yüzden Nurişah Hanım, Şehrazat'ın boşa konuşmadığını iyi biliyordu. Şehrazat canı yanarsa can yakmaktan korkmazdı. Bazen kız kardeşinin ölümüne neden olan insanların kızı olmasa, onu gelini olarak görmekten nasıl gurur duyacağını düşünürdü. Ancak bu düşünce geldiği gibi giderdi.

Nurişah Hanım, Şehrazat'ın keskin bakışlarının altında oturduğu yerden kalkmış ardından da eczaneden bizzat kendisinin aldığı ilaç kutusunu cebinden çıkarıp, komidinin üstüne bırakmıştı.

"Bir hafta boyunca her gün aynı saatte kullanman gerek" demişti daha fazla konuşmaya gerek duymadan. Sonuçta ikisi de bu ilacın ne için olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Ne Şehrazat böyle bir olay sonucu hamile kalmak isterdi ne de Nurişah Hanım Şehrazat'tan olma bir torun isterdi. Üstelik bir kadın olarak Şehrazat'ın içine düştüğü durumu da anlıyordu. Kızının yaşamasını istemeği bir olayı bir başka kadının yaşamasına amenna demeyi içi tutmazdı. Bu her şeyden öte insanlığa yakışmazdı. Evet Nurişah Hanım kötü birisiydi. Çocuk olduğuna bakmadan az yakmamıştı Şehrazat'ın canını. Yine de kimse böylesi bir muameleyi hak etmiyordu.

"Ben herkesi ikna edeceğim. Ama hamile olmadığından emin olana kadar gidemezsin buradan. Her ne kadar ilaç bunu engellemek için olsa da yüzde yüz kesinliği yok. Birkaç hafta bekleyelim. Sonra uygun bir yerde doktora görünür kesin sonucu alırız. Negatif çıkarsa gidersin. Ama pozitif çıkarsa..." diyip susmuştu.

Allah korusundu ama eğer böyle bir şey olursa mümkünü yok gitmesine izin vermezlerdi. En iyi ihtimalle bebeği doğurduktan sonra gitmesini kabul ederlerdi. Mihriban'ın ikiz çocuk doğurduğunu söyleyip çıkarlardı işin içinden. Peki Şehrazat yavrusunu bırakıp gidebilir miydi? Gitmeyip kalsa kocam der miydi Mahir'e? Demezdi. Ve bu Mahir'i günden güne yer bitirirdi. Nurişah Hanımda en çok bundan korkuyordu. "Sen koru Rabbim" demişti içinden. "Sen sonumuzu hayra çıkar."

Şehrazat başını yasladığı pervazdan çekip, derin derin soludu. O anları hatırlamak tekrar yakmıştı canını. Şehrazat bu toprakları, buradaki kuralları sevmiyordu. Ama gittiği zaman buradaki iki şeyi özleyecekti. Biri ana babasının mezarı diğeri de karanlık çöken Mardin'in büyüleyici manzarası olacaktı.

Ana babasının sevdası yüreğinde oldukça elbet özlemi biraz olsun yatışırdı. Ancak Mardin'e duyacağı özlem hiçbir zaman dinmeyecekti. Yine de ölüsünün bile bu topraklara geri dönmesini istemiyordu.

Belki bir daha görmek mümkün olmaz diye dikkatle çevresini seyretti. Bu konağın taş duvarlarının arasından çıkınca nereye gideceğini bilmiyordu. Yine de gittiği yer her neresi olursa olsun, Şehrazat'a göre buradan daha iyi bir yer olacağı kesindi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.