Dile getirilen tüm masalsı hikayelerin bir varmış bir yokmuş ile başladığı söylenirdi. Oysa bazı hikayeler ölümle başlar ölümle son bulurdu. Zira Şehrazat'ın hikayesi tam olarak böyle yazılmaya başlamıştı.
Öğretmen bir anne ile mühendis bir babanın kızı olarak dünyaya gelmişti Şehrazat. Gözleri tüm acılarına inat ışıl ışıl parlar, dilinden canını yakan insanlara karşı tek bir kelam kötü söz dökülmezdi. Çünkü annesi ona böyle öğretmişti. Allah'ın adaletinin kulun adaletinden daha evla olduğunu söylemiş, onun adaletinin noksansız olduğunu dile getirmişti.
Şehrazat da bu söze inanmış, tüm hayatını da bu sözü destur edinerek yaşamaya çalışmıştı. Ne yaşarsa yaşasın Rabbim sen bilirsin diyip, kenara çekilmişti.
Lakin bu gece ilk defa dilinin ucuna türlü türlü beddualar gelmiş, yandığı kadar canlarını nasıl yakarım acaba diye düşünmüştü. Yirmi bir yıllık hayatında ilk defa, yaktıkları kadar onlarda yansınlar istemişti. Ancak tutmuştu kendini. Komidinin üstünde duran fotoğraftaki anne ve babasının gülen yüzlerini görünce, susuvermişti. Ama ağlamıştı. Çok gözyaşı dökmüştü. Onu gören tek kişide konağın emektarı Sevilay Hanım olmuştu.
Herkes odayı birer birer terk ederken, O Şehrazat'ın ağlayışlarına eş gözyaşı döküp, sessizce hıçkırmıştı. İncitmekten korka korka yanına yaklaşmış, çok debelendiğinden olsa gerek kan oturmuş bileklerini, hıçkırarak çözmüştü. Konağın avlusundaki tartışma sesleri devam ederken Şehrazat'ın etmediği bedduaları o edivermiş, duy alemlerin Rabbi diye de yakarmıştı.
Ardından da güçten düşmüş genç kadını yavaşça banyoya sokmuş, hırpalanmış vücudunu hıçkıra hıçkıra yıkamaya koyulmuştu.
Çare olsun istemişti. Akıp giden su misali, acıları da bedeninden kayıp gitsin diye dua etmişti.
Yavaşça taramıştı Şehrazat'ın karman çorman olmuş saçlarını, uçlarına dua ede ede öpücükler kondurmuştu. Bakışlarının her değdiği kızarıklıktaysa göğsü sıkışmış, genç kadının atamadığı iniltileri o koyuvermişti ortaya.
Bu kızı bu insanlara bırakamazdı. Bu caniler kim bilir ne işler açardı onun başına. Kim bilir başlarından atmak için ne yalanlar uydurur, hangi iftiralarda bulunurlardı.
Dilinden dökülen bin bir şifa dolu dua ile genç kadını güzelce yıkadı. Ardından üstünü giydirip, odayı toplamak için genç kadını kısa bir süreliğine banyoda yalnız bıraktı.
Yaşından beklenmeyecek kadar hızlı bir şekilde toplamaya girişmişti ortalığı. Çarşafları söküp atmış, kırık abajuru süpürmüş, yerlere saçılmış yastıkları toplamış, itiş kakıştan olsa gerek devrilen çalışma masasının sandalyesini, katlanan halı ucunu, en sonda da dökülen kitapları hali düzene sokmuştu.
Tüm bunları yaptıktan sonraysa kucağına çarşafları alıp, bakışlarını odada dolaştırmıştı. Sanki dakikalar önce burda bir cana kıyılmamış, bir biçarenin haykırışları duvarlara çarpmamış gibi duruyordu oda. Oysa kim bilir dakikalarca hangi yakarışlar çarpmıştı cansız duvarlara, kaç gözyaşı taneceği damlamıştı kucağında tuttuğu çarşaflara...
Keşke bir çırpıda topladığı şu oda misali, genç kadının kırılan yanlarını da toplayabilmenin bir yolu olsa diye düşündü.
Ardından hıçkırarak, sıcak suyun buharı yüzünden hafif sisli duran banyoya geri döndü. Bakışları bıraktığı yerde durmaya devam eden genç kadını buldu. Yerdeki karolara gözlerini dikmiş, öylece oturmaktaydı. Omuzları nefes alırken dahi hareket etmiyordu. Sevilay Hanım, bu görüntü karşısında acıyla yumdu gözlerini. Ardından da kucağındaki çamaşırları sepete tıkıp, genç kadını oturduğu yerden kaldırdı.
Yavrucak öylece boş boş bakıyordu etrafına. Sanki ruhu çekilmişte boş bir çuvala dönmüştü. Sevilay Hanım mümkünatı yok, Şehrazat'ı bu canavarların eline bırakamazdı.
Yavaşça yatırdı yatağa. Şehrazat gözlerini kapatıp titriye titriye uyumaya çalışırken, anasının süt kardeşinden olma kız kardeşi düşmüştü Sevilay Hanımın da hatırına. Adana'da bir çiftlikte çalışıyordu manevi kız kardeşi. On yedisinde evlenip kocası ile oraya göçmüş, annesi bu hayattan göçtükten sonrada bu topraklara bir daha ayak basmamıştı. Fakat süt teyzesinin kızı Sevilay'ı da unutmamıştı. Sık sık birbirini arar hal hatır sorarlardı.
Sevilay Hanım o hal hatır soruşlara Şehrazat'ı da çok defa katmıştı. Biçarenin halini anlatmış, kendiyle beraber Müzeyyen Hanımı da çok defa dertlendirmişti.
Müzeyyen Hanım hiç görmesede sevivermişti Şehrazat'ı. Bundandır ki Sevilay Hanım kızın başına ne geldiğini anlatınca, kız kardeş saydığı kadının kendisi ile birlikte bir hal çaresi bulmaya girişeceğine emindi.
Öyle de olmuştu. Müzeyyen Hanım duyar duymaz hemen yanında çalıştığı Büyük Hanıma olayı çıtlatmış, onlarda anası yeni ölmüş öksüzlerine bakıcı olsun diye Şehrazat'ı evlerine almaya karar vermişlerdi.
Lakin amca oğlunun kızın peşini kolay kolay bırakmayacağını düşünüyorlardı. İşte bu nedenle Şehrazat'ı bu evin eşiğinden nikah ile geçirmenin daha doğru olacağına hükmetmişlerdi. Böylece birbirinden habersiz aynı duayı eden iki yüreğin hayatları da keşişivermişti. Zira Büyük Hanım, beş yıl boyunca her gece aynı rüyayı gören adamın öz ve öz halasıydı. Üstelik öksüz kalan yavrucak da bu adamın kızından başkası değildi.
Lakin düşünceliydi Büyük Hanım. Yeğenine bu evliliği nasıl kabul ettireceğini bilmiyordu. Menderes iyi yürekli bir adamdı. Kızın başına gelenleri anlatınca yardım etmeyi elbet isterdi. Fakat evlilik... işte bu Büyük Hanımı düşündürüyordu. Karısını toprağa vereli sadece sekiz ay olmuştu. Öyle büyük bir aşkla bağlı değillerdi birbirlerine. Menderes'in üvey anasının zorlamaları ile evlenmek zorunda kaldığı kız kardeşinin kızıydı karısı.
Biraz safçana bir kızdı. En azından evlenmeden önce öyle görünürdü. Ancak evlendikten sonra içindeki yılanı salıvermişti. Hiçbir zaman beğenmemişti Menderes'i. Evet yeğeni Menderes'in dünya yakışıklısı olduğu söylenemezdi. Hafif kancalı burnu, köşeli çenesi, orta kalınlıktaki kaşları ile sıradan bir genç adamdı. Lakin öyle güzel bir yüreği vardı ki bu ondaki tüm kusurları görünmez kılar, benim diyen yiğidi bile cebinden çıkarırdı.
Ancak ilk eşi için bu durum geçerli olmamıştı. Yıllar önce geçirdiği kaza yüzünden yüzünün sol kısmındaki derin iki kesik izi, kadına çirkin görünürdü. Hele vücudundaki yanık izlerine dokunmak bile istemezdi. Genç adam bu yüzden kadının yanında soyunup giyinmez, yaz sıcağında bile uzun gömlek ile dolaşma mecburiyetinde kalırdı.
Dünya üzerinde birbirlerine en yakın olması gereken iki insan işte böylesine büyük bir uzaklık içerisindeydi.
Oysa genç adam bu evliliğe evet derken, belki gönlümdeki yalnızlık hafifler demişti. Belki kendi yuvam, çocuklarım olursa kendimi bir yerlere ait hissedebilirim diye düşünmüştü. Fakat daha büyük yalnızlıklara düşmüştü. Üstelik karısı vücuduna iğrenerek baktıkça, kendisi de halinden utanır, bir parçada Rabbine hınçla dolardı.
İki yılı bulan evliliklerinde belki iki elin parmaklarını geçmezdi beraber oluşları. Onlarda görev bilinciyle yapılmış, soğuk birlikteliklerden ibaretti. Sırf üvey annesinin yeğenini ittirmeleri sonucu, çocukları olsun diye yapılmışlardı. Erkek evlat sahibi olamayan üvey annesi, yeğeninin doğurduğu erkek torun ile soyunu devam ettirebileceğini düşünmüştü. Böylece damarlarındaki kan bir sonraki nesle aktarılabilecekti.
Ne yazıktır ki beklediği gibi olmamıştı. Allah onların hanesine bir prensesi gönderivermişti. Genç adam çocuklarının cinsiyetini öğrendikleri andan itibaren bir kez olsun kötü kelam etmemişti karısına. Aksine kız babası olacağı için çok mutlu olmuştu. Öte yandansa korkmuştu. Ya o da annesi gibi yüzümdeki yarayı görmek istemez, bundan korkarsa diye düşünmüştü.
Ancak korktuğunun tam aksi olmuştu. Ne zaman kızını kucağına alacak olsa, minik hanım o yumuk yumuk parmaklarını yaralı yanağına koyar ardından da kocaman gülümserdi. Genç adamsa bu anlarda yeni baştan var olduğunu düşünürdü.
Baba kızın arasında güçlü bir bağ vardı. Büyük Hanım onlara baktıkça şükür ile dolup taştığını hissederdi. Lakin küçük kızın annesizliğini hatırladıkça içi kan ağlardı.
Allah bağışlasın ama hiç sevmezdi gelin hanımı. Gelin kaynana toprağına çeker diye bir söz vardır ya hani, işte bu sözün teyze yeğen ikilisi için yazıldığını düşünürdü. Ama yine de yaşaması için az dua etmemişti. Biricik yeğeni gibi anasızlığı tatsın istememişti küçük prensesin. Ancak küçük kızın kaderine de bu düşmüştü. İşte bu yüzden yeğeninin evliliğine sıcak bakıyordu Büyük Hanım. Üstelik Müzeyyen Hanımın kefil olduğu kıza da güveniyordu.
Zira emektar yardımcıları Müzeyyen boş lakırdı yapmaz, kimseyi yalan yere allayıp pullamazdı. O birine aferim diyorsa gerçekten hak ettiği için der, yanlışını da yüzüne çarpmaktan asla geri durmazdı.
Yani daha ilk dakikadan Büyük Hanımın kanı Şehrazat'a ısınmıştı. Hele de başına gelenleri duyunca mümkünü yok o kızı orada bırakamam demişti.
Elli sekiz yaşındaydı Büyük Hanım. İçinde bulunduğu coğrafyayı iyi bilirdi. Buralarda kan davaları olmasın, aman kimse namusumuza laf etmesin diye az kadınlar harcanmamıştı. Nice biçare kız çocuğu zorla evlendirilmiş, nicesi tecavüzcüsüyle aynı yastığa baş koymak zorunda bırakılmıştı. Bu öldürmek, canlı canlı mezara koymak değilde neydi?
Hayır mümkünü yok, buna izin veremezdi. O kızcağazı oradan çıkaracaktı. Gerekirse yeğenini, bugüne kadar bir kez olsun söylemediği analık hakkı ile tehdit eder ama onu orada bırakmazdı. Varsın yeğeni gönül koysundu kendisine ancak masum bir başka can daha ziyan olup gitmesindi.
Şehrazat'ın o adamdan kurtulmak için evlilik yapması şarttı. Ama bu demek değildi ki onları aynı yatağa girmeye zorlayacaktı. Böyle bir şeyi katiyen yapmazdı Büyük Hanım. Gönlünden evlilikleri gerçek olsun, mutlu olsun dilekleri elbet geçerdi. Ancak tecavüze uğramış bir kızcağazı zorla bir başka adamın yatağına - bu adam kocası da olsa - sokmazdı. İsterlerse de bir gün boşanırlardı canım. Ama inşallah bu iki yaralı yürek birbirine merhem olur, eksik yanlarını tam ederlerdi.
Evliliğin olması şarttı. Maalesef bir kadını erkekten korumak için yine bir erkeğin varlığına ihtiyaçları vardı. Başka türlü pis zihniyetler susmuyor, ısrar ve zorlamaların önü kesilmiyordu.
Derin bir soluk aldı Büyük Hanım. Ardından ayağa kalkıp, pencerenin önüne yaklaştı. Düşünceliydi. Bir yanı o garip kızcağazı kurtarma isteği ile yanıp tutuşuyordu. Diğer yanı ise ya evladıma kötü gözle bakar, Menderes'in yaralı kalbini daha da yaralarsa diye düşünüyordu.
Menderes bahtsız bir çocukluk yaşamıştı. Tıpkı kızı gibi o da doğarken annesini yitirmişti. Kısa zaman sonra evlenen babasının eşi ise yüzüne hiç bakmamış, kekelediği için babası da ondan yana sırt çevirmişti. Onu avutma görevi de halasına kalmıştı. Ama ne zamanki üvey annesi art arda yaptığı dört doğumda da kız çocuk dünyaya getirmişti, işte o vakit babası bir oğlu olduğunu hatırlayıvermişti.
Ama bir kere kırılmıştı küçük Menderes'in kalbi. Üstelik ona bakan gözlerdeki art niyetleri anlayacak kadar da büyümüştü. O yüzden ne üvey annesinin yalancı ilgisine kanmış ne de babasının sırf soyunu sürdüreceği için gözlerinin içine bakışına güvenmişti. Ama bir günden bir güne de onlara karşı kırıcı olmamıştı. Ne yazık ki kırmamak için her çaba gösterişi kırılması ile sonuçlanmıştı.
Babası Cumali Bey despot biriydi. İsteklerinin dışına çıkılmasına asla tavizi yoktu. İnsanları kendine eş görmez, daima yönetilmeleri gerektiğine inanırdı. Çoğu zaman oğlunun hayatını da satranç tahtası gibi görmüş, kendi istek ve çıkarları doğrultusunda taşları ile bir ileri iki geri oynayıp durmuştu.
Menderes akılsız ya da korkak biri değildi. Babasının hamlelerini elbet farkına varıyordu. Bazen bunlara göz yumuyor, bazen de sanki isteklerini babası istemiş gibi göstermeye çalışarak, onu kendi sözüne getiriyordu. Ama çoğu zaman eğer tutmaz bir at gibi dört nala koşmakla meşguldü. Hele de yaptığı evliliğin ardından dünyaya gelen kızını kucağına aldıktan sonra hayatlarına karışılmasına asla izin vermemişti. Bu da Büyük Hanımı düşündürüyordu.
Sıkıntıyla elbise yakasını çekiştirip, ak düşmüş saçlarına sardığı uçları oyalı krem renkli şalı geriye itti. Ardından parmakları boş gerdanında, yukarı aşağı dolaştı. Aklı ise yeğenini ikna etmenin türlü yollarını aramakla meşguldü. Tam da bu sırada, Menderes'in odasından çıktığını gördü. Çıplak ayakları mermer zemine basarken, vücudu balkon demirine yaslanmıştı. Yeğeninin bu hali karşısında Büyük Hanımın yüzü buruştu. Besbelli ki Menderes yine aynı rüyayı görmüştü.
Ansızın aklına bir düşünce düştü. Acaba yeğeninin yıllardır rüyasında gördüğü kızcağız Şehrazat olabilir miydi? Kendisini kurtarmasını isteyen sözcüklerin döküldüğü dudaklar ona ait olabilir miydi?
Fazla hayalci bir düşünceydi bu. Yine de yüreği kanıvermek istemişti. Hem belki böylece Menderes'i ikna etmek için uğraşmasına bile gerek kalmazdı. Öyle ya yeğeni yıllarca o kızcağazı bulsam da kurtarsam dememiş miydi kendisine? Rüyada gördüğü beden o kıza ait olsa da olmasa da bu düşünce Menderes'i yardım etmeye sevk ederdi. Ama evlilik için yeterli gelmezdi.
Büyük Hanım tamda bu yüzden düşünceliydi işte. Kızı bir başkası ile evlendirebilirdi de. Ancak istiyordu ki o kızcağız bu eve gelsin, gözünün önünde olsundu. Zira böylesinin daha korunaklı olduğunu düşünüyordu. Menderes'in Şehrazat'ı bir şeylere zorlamayacağına emindi. Ama bir başkası anlayış göstermeyebilir, yaralı oluşunu göz ardı ederek karım, hakkım diye kıza dokunabilirdi. İşte o zaman kızcağazın hakkına girmiş olmazlar mıydı? Böylesi hiç kurtarmak olur muydu?
O yüzden iyisi mi Şehrazat'ı, Menderes ile evlendirmeliydi. Böylece ne kızcağız istemediği şeyleri yaşamak mecburiyetinde kalırdı ne de torunu saydığı bebek, anne şefkatinden mahrum büyümüş olurdu.
Hızla çıktı odasından. Önce bir kat yukarı çıkıp, ardından da sola doğru uzayan ince uzun koridoru adımladı. Kapı kolunu tutup, aşağı indirdiğinde derin bir soluğu dudaklarının arasından koyvermişti. Bakışları, abajurdan yayılan loş sarı ışığın izin verdiğince odada dolaştı. Her zamanki gibi odada tek bir dağınıklık yoktu. Hatta yatak bile bozulmamıştı. Belli ki yeğeni bu gece hiç uyumamış, hatta yeltenmemişti bile.
Balkona çıkmadan önce yan odada kalan küçük kızın odasına doğru yürüdü. Menderes bu kapıyı eşinin hamile olduğunu öğrendiği zaman yaptırmıştı. Böylece koridora çıkmak zorunda kalmadan rahatça kızlarının yanına gidip gelebileceklerini düşünmüştü.
Aralık kapıyı hafif geri ittirip, odaya girdi. Küçük Deva, derin bir uykudaydı. Ayaklarının ucunda toplanmış olan ince örtüyü yavaşça göğsüne çekip, hafifçe seyrek saçlı başını okşadı. Saatler önce Müzeyyen Hanımın yanına gelip Şehrazat'ın yaşadıklarını anlattığı andan beri göğsünde hissetti ağırlık, bu yumurcağa bakınca bir nebze olsun hafiflemişti.
Menderes kızına deva derken haklıydı. Bu kıza bakmak bile şifaydı insana. Hele bebek kokusunu solumak, sanki insana yeni bir can bahşediyordu.
Ses çıkarmamaya dikkat ederek çıktı minik kızın odasından. Bakışları, balkonun açık kapısının izin verdiği kadarıyla görebildiği sandalyeye oturmuş genç adamın üstünde dolaştı. Yavaş adımlarla yürüyüp, omzuna dokundu. Menderes bu dokunuşla sanki bir rüyadan uyanırmış gibi irkilmişti. Gözleri omzundaki elin sahibine döndüğünde, aslında kim olduğunu biliyordu. Bu odaya halasından başka kimse girmezdi. Nitekim düşüncesinde haklıydı da. Karşısındaki beden halasına aitti.
"Aynı rüya mı?" diye sordu Büyük Hanım, hemen yanındaki hasır sandalyeye oturmadan önce.
Menderes başını aşağı yukarı sallamakla yetinmişti. Bu rüya yüzünden az düşmemişti hastane yollarına. Hatta halası birkaç kez kurşun döktürmüş, üstüne de okuyup üfletmişti. Menderes bu yöntemleri oldukça saçma buluyor olmasına rağmen, kendisinin bile etkisine inanmak istediği anlar olmuştu. Ancak bir türlü kesilmemişti rüyaları. O kadını bulmadan da kesileceğini sanmıyordu.
"Dün geceden beri içimde bir sıkıntı var hala. Bir şey oldu hissediyorum. Dün gece ona bir şey oldu... Kalbim delicesine çarpıyor. Sanki beni öldürmek istermiş gibi bir el avuçlamış, sıktıkça sıkıyor... " dedi sağ elini göğsünün sol kısmına koyup.
Büyük Hanım dalgınca baktı yeğenine. Odasındayken aklına düşen düşünce gerçek olabilir miydi? Şehrazat'ın başına gelen o korkunç olay dün gece gerçekleşmişti. Ve şimdi yeğeni dün geceden beri büyük bir sıkıntı hissettiğini söylüyordu. "Rabbim" dedi içinden. "Olabilir mi böyle bir şey" diye de ekledi. Aynı anda içinden bir ses yükseldi. Buna inanmasını, o kadının Şehrazat olduğuna emin olmasını söyledi aklındaki ses.
Önce oturuşunu dikleştirdi. Sonra kucağında duran ellerini ortalarında duran cam masanın üstüne koyuverdi.
"Müzeyyen bu öğlen bana bir kızcağızdan bahsetti" diyip olan biteni anlatmaya koyuldu. Her kurduğu cümle Menderes'in öfkesini bir parça daha arttırmıştı. Mışıl mışıl uyuyan kızı hatırına geldikçe "Sen koru Rabbim" dedi içinden.
Ne iğrenç bir şeydi bu böyle? Bir adam nasıl zorla bir kadına dokunurdu? İstenmediğini bile bile nasıl yapardı bunu? Üstelikte o kadın kuzeniyken, aynı avluda koşmuş, ağlamış, gülmüşken nasıl olurda celladı oluvermişti?
Derin derin soluk alıp verdi. Mümkünü yok rahatlayamıyordu.
"Oğlum... " diye seslendi halası, yumruk olmuş koca avucunun üstüne küçük avucunu sarıp. "Aradığın belki de o kızdır. Belki de onu kurtarman gerektiğini anlaman için görüyorsundur bu rüyaları. Kızcağız yapayalnız oğlum. Ne koruyacak anası ne babası var. Bu toprakları, insanlarını sen de biliyorsun. Ya keserler kızın sesini ya kendilerini temize çekmek için kıyarlar nikahını. Ama hangisi olursa olsun yitip gider o biçare... Uzat elini halam. Tut kızcağızı, çek çıkar cehenneminden" dedi umutla.
" Niçin yalvarıyorsun hala? Mertliğe sığar mı hiç gücün yeterken, mazluma sırt çevirmek. Sen beni tanımıyor musun ki dilinden yalvarışlar dökülüyor, ikna çabalarına girişiyorsun" diyiverdi teessüf eden bakışlarıyla. Halasının küçük avucunun içinden elini çekip, kırılmış bir şekilde gözlerine baktı. Bu dünyada içini halasından daha iyi kim biliyordu ki? Ama o da korkak mı bellemişti kendisini? Ne büyük utançtı bu!
"Ben seni kendimden iyi tanıyorum. Mert olduğunu da, mazluma kol kanat gereceğini de iyi biliyorum. Ama yalvarışım bundan sonra diyeceğim şeyi kabul etmeyeceğini düşünmemden dolayıydı" diyip, sıkıntılı bir soluk aldı.
"O kızı hangi sıfatla çekip çıkaracağız oradan? Tuttuk kolundan getirdik buraya, yarın öbür gün düşmez mi o adam peşine? Düşer. Peki o zaman nasıl koruyacağız biz onu?"
"Neciyim ben burada hala? Bana sığınanı ufak bir gözdağı ile atar mıyım kurtların önüne?" dedi öfkeli mırıltılarla, Menderes.
"Celallenme hemen! Vermeyeceğini biliyorum elbet. Ama bu adam gelip ortalığı birbirine katınca, üstüne de karımı, helalimi kaçırdı diyince ne diyeceğiz biz? Kim inanır o adamdan kurtardığımıza? Demezler mi Menderes Bey kızı kaçırmış, koruma adı altında da eve hapsetmiş diye. "
Menderes sırtını geriye yaslayıp, çatılmış kaşlar ile halasına baktı. Dediklerinde haksız değildi. İnsanlar nedense bu tür durumlarda hep kötü insanların sarf ettiği laflara inanır, üstüne birde kadınları suçlardı. Üstelik bunu en çokta hemcinsleri yapar, kuyruk sallamasa kim düşer peşine derlerdi. Halası haklıydı haklı olmasına da, lafı nereye getirmeye çalıştığını Menderes pek anlayamamıştı.
"Ne demeye çalışıyorsun hala" dedi, devam etmesi için.
"Bu kızı başkasının nikahı korur oğlum" dedi son derece kararlı bir sesle.
Menderes hızla kalktı yerinden. Halasının ne demek istediği gayet açıktı.
"Karşına geçip konuştu mu, karım der susturursun. Cümle alem arkanda durur. Nikahın olmadı mı kapatman derler, nikah kıyarsan namusun" diye ekledi hızla Büyük Hanım.
"Ne dediğini duyuyor musun hala? Bir adamın zorla dokunduğu kızı başka bir adamın koynuna mı atıyorsun? Bu nasıl kurtarmak?" dedi öfkeyle.
"Kızı nikahına al dedik, koynuna al demedik kaz kafalı yeğenim benim. Hem içerde yatan şu garibin başını okşayan olmasın mı be oğlum? Sen karın olarak kabul etme yine ama bu garipten anne şefkati görmeyi de çok görme be kuzum."
Menderes halasının yürek okşayıcı sesinden dökülen kelimelerle kalktığı sandalyeye tekrar oturmuştu. Müzeyyen teyzesi kefilse gözü kapalı emanet ederdi kızını elbette. Hem düzenli de bir bakanı olurdu. Kendisi çalışmak zorundaydı. Halası ve Müzeyyen teyzesi desen çok çabuk yoruluyorlardı. Kız kardeşlerinin yardım ettiği yoktu. Üvey annesine ise mümkünatı yok dokundurmazdı yavrusunu. Ayşe ve Nazike baksa dese, koskoca konağı zar zor çekip çeviriyorlardı zaten garipler. Bu sekiz ayda zorlandıklarını biliyordu. Düzenli bir bakıcı ev halkı içinde bebek içinde doğru bir karardı. Ama bu evlilik gerektirmezdi ki.
Aklına gelen düşünceyle titredi. Ya kızına kötü davranırsa? Ancak hemen kovdu bunu. Elinde büyüdüğü Müzeyyen teyzesi iyi diyorsa kendisi de güvenirdi. Hem bakıcı yerine anne sıfatı daha sıcak geliyordu kulağa.
Ama ya kız istemezse bunu?
O evde kalmayı istemeyeceğine emindi Menderes. Kimse tecavüzcüsü ile aynı yerde kalmak istemezdi. Ama bu, kendisi ile yapılan bir evliliğe razı olacağı anlamına da gelmiyordu. "Hadi kurmaca bir evlilik diyip ikna ettik ya yüzümü görüp vazgeçerse" diye düşündü. Ardından derin derin soluk aldı. Halasının onay verdiğini duymak isteyen bakışlarını görmezden gelmeye çalışıp, düşünmeye devam etti.
Gerçekten de rüyasında gördüğü kadın o olabilir miydi? Kurtarması için her gece rüyalarını mesken tutan o muydu? O zaman mümkünü yok Menderes uzak durmazdı kadından. Ama değilse... o zaman kurmaca bir evlilik ile onu bu konağa hapsetmiş olurdu.
Gerçi adamın peşini bıraktığına emin olduktan sonra boşanıp, istediği yerde yeni bir hayat kurmasına yardımcı olabilirdi. Peki o zaman varlığına alışan kızına ne olurdu?
Başını umutsuzca iki yana salladı. Eğer onunla evlenecekse bu evlilik ömürlük olacaktı. Zaten öyle kurmaca evliliklere falanda inanmazdı Menderes. İnsanların karşısında yalandan kağıtlara imza atabilirlerdi. Ama Allah'ın karşısında nasıl yalandan söz verirlerdi?
Bir başkası ile evlendirse kime güvenecekti? Evlenmesini sağladığı kişi ya kırık kanatlarını uçamaz hale getirirse? Olmaz diye atıldı aklına düşen soruya karşın hiddetle. Buna asla izin vermezdi.
Mümkünü yok kendisinden başkasına güvenemezdi. Ama bu demek değildi ki ondan kocalık haklarını isteyecekti. Evvela yaralarını sarmalıydı. Sonra... eğer kendisinden korkmazsa... belki bir gün... Her neyse diye düşündü. Bunu düşünmek için henüz erkendi. Üstelik kendisininde bir kez evlilikten yana ağzı yanmıştı. Evladına anne olsa Menderes için yeterliydi.
"Müzeyyen teyze ile konuş hala, kıza haber salsınlar. Yalnız olmadığını, uzattığımız bir el olduğunu bilsin. Birde kendisinden eşlik vazifelerini beklemediğimi de söylesin. Kendisini iki çıkmaz arasında kalmış gibi hissetmesin. Eğer tüm bunlardan sonra kararı evetse istediği gün gidip alırım onu oradan" dedi.
Halası duyduklarından sonra sıkıca sarılmıştı yeğeninin boynuna. Ardından: "Meraklanma sen! Ben Müzeyyen'le birlikte kızla konuşur, her şeyi teferruatı ile anlatırım" diyip hızla balkon kapısından içeri girdi.
Büyük Hanım odadan çıkıp rahatlamış bir soluk aldığında, Menderes hâlâ düşünceliydi. Doğru yapıp yapmadığına emin olamıyordu.
Başını gökyüzüne çevirip, derin bir soluğu dudaklarının arasından koyverdi karanlık geceye.
"Şehrazat" dedi garip bir mırıltıyla. "Bir masal perisinin adı. Tıpkı rüyalarım gibi..." diye ekledi.