İçeriğe geç

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 1 · 7 dk okuma

GÖNLÜMDEKİ SAKLI DUA

Bölüm 1

GİRİŞ

Birkaç kez kırptı gözlerini. Görüşü netleştikçe nerede olduğunu anlaması da o oranda kolaylaşmıştı.

Yine oradaydı.

O lanet kazayı yaptığı günden beri her gece gördüğü kabusun içindeydi.

Bıkmıştı bundan. Bu kabusu görmekten yorulmuştu. Yine de gözleri gölün hemen önünde çömelmiş bir vaziyette duran bedenin üstünde dolaşmaktan geri durmadı. Kulaklarıysa her zamanki gibi kadının yalvarışlarıyla dolup, taşmıştı.

Ağlıyordu genç kadın. Beş yıldır her gece olduğu gibi ağlıyor ve kendisinden, onu kurtarmasını istiyordu.

Öfkeyle sıktı dişlerini. Kadının ağlayışlarını duymamak için kulaklarını kapatmak, hatta koparıp atmak istedi. Ne var ki ayakları çoktan ona doğru yürümeye başlamıştı. Kadına doğru attığı her adımda çıplak ayaklarının ezdiği kurumuş yapraklar hışırdayıp, kadının hıçkırıklarına karışıyordu. Ve bu, sanki mümkünmüş gibi etraflarındaki hüzünlü atmosferi bir parça daha arttırıyordu.

Kayıtsızdı genç kadın. Öyle büyük bir derdin içine düşmüşte, dünyaya dair her şeye karşı ilgisini kaybetmiş gibi biçareydi.

İnce omuzları hafif hafif sarsılıyor, her sarsılışında beline kadar dalga dalga dökülen saçları bir o yana bir bu yana oynaşıyordu. Kadının saçları gece kadar siyahtı. Ancak güneş'in oynaştığı tutamları hafif kahveye dönüp, yer yer hoş bir kızıllığa kendisini teslim ediyordu.

Adam bu görüntüye çok defa şahit olmuştu. Lakin her görüşünde sanki ilk defa görüyormuş gibi heyecanlanıyor, öte yandan kadının yardım çağrılarını duyarak hüzünlere gark oluyordu.

Ah! Bir kere görebilseydi... Kadının yüzünü bir kere görebilseydi eğer, işte o zaman kadını bulmasının bir imkanı olabilirdi. Tüm dünyayı karış karış gezmek zorunda kalsa bile onu bulurdu.

Ne yazık ki bunca yıldır bir kez olsun yüzünü görememişti. Ona doğru attığı adımlar hep bir noktada kesilmiş, gördüğü sadece sarsılan bedeni ve gölün üstündeki nilüfer çiçeğine uzanan elinin üstündeki yan yana duran iki ufak beni olmuştu.

Çoğu zaman koşarak adımlamıştı aralarındaki mesafeyi. Olurda dokunabilirim omzuna diye heyecanla çarpmıştı kalbi. Lakin her yeltenişi uykudan uyanışları ile son bulmuştu. Umutla gölün yüzeyine yansıyan çehresini görebilmek için göle bakmış, ancak daima bulanık bir görüntü ile karşılaşmıştı.

Kimdi bu kadın? Niçin rüyalarına giriyordu? Niçin kendisinden yardım etmesini istiyordu?

Madem yardım etmesini bekliyordu, o halde neden yüzünü göstermemekte bunca ısrarcıydı? Hiç bilmiyordu.

Öfkeyle uzandı genç kadının omzuna. Bu kez kararlıydı. Kadının yüzünü görmeden uyanmıyacaktı bu rüyadan. Lakin parmak uçları kadının siyah tutamlarına değdiği an, nefes nefese bir halde gözlerini açtı. Tıpkı bundan önceki her seferde olduğu gibi...

Genç adamın göğsü derince kalkıp iniyordu. Sanki bir şeyler göğsünün tam ortasına çökmüş de onu nefessiz bırakmaya and içmişti. Burun delikleri genişlemiş, bu yeterli olmuyor olsa gerek kurumuş dudakları da nefes ihtiyacıyla aralanmıştı.

Üstündeki çarşafı kenara itip, çıplak ayaklarını parke zemine değdirdi. Ardından komidinin üstündeki ahşap ayaklı abajurun düğmesine basıp, yanmasını sağladı. Bu hareketiyle karanlık oda loş bir hal almıştı. Lakin adamın içi hâlâ koyu bir karanlığa hapisti. Gözlerinin önünde kadının biçare bedeni, kulaklarında hüzünlü sesi varlığını korumaya devam ediyordu...

Alnındaki teri sol elinin tersiyle silerken, her gece muhakkak baş ucuna koymayı ihmal etmediği su dolu bardağa uzandı. Kırmızı dolgun dudakları bir çırpıda tüketi verdi suyu. Lakin boğazındaki kuruluk geçmemiş, göğsündeki ağırlık kaybolmamıştı.

Korkuyordu genç adam. Bu gece diğer gecelerin hiçbirine benzemiyordu. Göğsü hiç olmadığı kadar hızlı atıyor, sık nefesleri bir türlü dur durak bilmiyordu.

Bir şeyler oluyordu. Hissediyordu. Kadının başı dertteydi. Bu öyle bir dertti ki adamı yakıp küle çeviyordu.

Koşabilseydi, koşup da çalabilseydi kadının kapısını... Elinden tutup çıkarabilseydi karanlığından onu... Ama bilmiyordu. Hangi yöne koşacağını, hangi kapıyı çalması gerektiğini bilmiyordu.

Yataktan kalkıp, odasının balkona açılan kapısını araladı. Yüzüne serin rüzgar çarptığında terlemiş vücudu da titremişti. Bakışları karanlık gecede, uçsuz bucaksız görünen pamuk tarlalarında dolaştı.

"Allahım" dedi yıllar sonra ilk defa. "Ben bu kapıya çok geldim. Senden çok şey istedim. Lakin hep elim boş döndüm. O yüzden küstüm sana. Bir daha mümkünü yok gelmem dedim. Biliyorum hatalıydım. Ama gönlüm kırıktı Rabbim. Çocuk kalbim delik deşikti... Bağışla Allahım, beni bağışla.... Ettiğim isyan yüzündense o yaralı kalbe ulaşamayışım, ne olur benim günahımın bedelini ona ödetme... Yalvarıyorum Allahım, gönlündeki sıkıntı her nedense ferahlat. Başındaki sıkıntı her nedense sök at... Alemlerin Rabbi, benim gücüm ona ulaşmaya, o derdin tasanın içinden onu kurtarmaya yetmiyor ancak senin gücün sonsuz. Kurtar onu ya Rabbim. Ya da izin ver, ben ona ulaşayım. Gözündeki yaşı silip, şefkatle yaralarını sarabileyim" dedi.

Genç adam kırık döküktü. Bu hayattan çok yara almış, çok defa isyan etmişti. Lakin yaşadığı hiçbir acı bu geceki kadar göğsünü sıkmamış, onu dermansız, adeta kolsuz kanatsız bırakmamıştı.

Elleri balkon demirini sıkı sıkı tutarken, içi avaz avaz bağırma telaşındaydı.

Bazen sırf bu kabuslar yüzünden delireceğini düşünüyordu genç adam. Belki de çoktan delirmişti. Başka türlü bir insanın beş yıl boyunca her gece aynı rüyayı görmesi nasıl mümkün olabilirdi ki?

Derin derin soluk alıp verdi. Ancak aldığı her soluk ciğerlerine bir kanca misali takılıyordu. İçinde öyle bir his vardı ki çöküp hıçkıra hıçkıra ağlayası geliyordu.

Ne derdi vardı kadının? Şu an nasıldı, ne yaşıyordu?

Bir ses verse, burdayım gel dese koşardı adam. Yalın ayak saatlerce koşar, kadına ulaşırdı. Ama gidemiyordu. Sanki bir labirentin içinde sıkışıp kalmış da çıkmanın yolunu bir türlü bulamıyordu.

Acaba kadında böyle mi hissediyor diye düşündü. O da tıpkı kendisi gibi koskocaman bir gökyüzünün altında yapayalnız kaldığını mı düşünüyordu?

Arkasını dönüp hasır sandalyeye oturdu. Bu kör karanlık gece sabaha çıkar mıydı, sanmıyordu genç adam. Eğer sigara kullanıyor olsaydı, şimdi art arda yakıp tüketmişti tüm paketi. Bunun onu rahatlatmayacağını bilirdi elbet. Lakin belki sigarasından tüten duman kadına ulaşırdı. Ulaşırdı da, ona derdinle yanan bir yürek var derdi.

Adam bu düşüncelerin arasında otururken, tıpkı düşündüğü gibi kadının gecesi kapkaranlıktı. Bugün hayattaki tek dayanağı olan annesini yitirişinin otuz sekizinci günüydü. Onu toprağa vereli tamı tamına otuz sekiz gün olmuştu. Çoktan insanlar normal yaşamlarına dönmüştü bile. Ancak genç kadın alışmak bir yana her gün biraz daha artan acılara boğulmaktaydı. Her gün acısı bir parça daha artıyor, gözyaşları kurumak bir yana gittikçe artıyordu.

Genç kadının bu hayattaki tek dayanağı annesiydi. Babasını yitirdikten sonra annesi için yaşadığı tüm sıkıntılara amenna demişti. Lakin o da gitmişti. Kendisi ise geride bir başına kalmıştı. Artık bu eve, bu konaktaki insanlara dayanamıyordu. Karar vermişti. Annesinin kırkı çıkınca çekip gidecekti buradan. Fakat hiçte planladığı gibi olmamıştı. Amca oğlu Mahir, onu burada zorla tutmanın yolunu bulmuştu. Zorla dokunmuştu kadına. Kadınla beraber kendide ağlamış, özür dilemiş ve tekrar tekrar bunu yapmak zorundaydım diye kendini açıklamaya çalışmıştı.

Çünkü kadını burada tutacak, kendisine bağlayacak tek yol evlilikti. Ve yaptığı bu kötülüğü örtbas etmenin yolu da evlilikten geçiyordu. Artık kimse kadını ezemez, hor göremezdi. Annesi itip kakamazdı sevdiği kadını. Dedesi evlenmelerine karşı gelemez hatta soyadına leke çalınmasın diye bizzat kendi elleriyle kurardı düğünlerini.

Yarın ilk işi, annesine çarşafı göstermek ve bir an önce hazırlıklara başlamasını söylemek olacaktı. Ancak annesi ondan önce davranmıştı. Odaya girdiğinde ağzı ve elleri bağlı genç kadını görünce eşikte kalakalmıştı. Başına ne geldiğini, oğlunun ne yaptığını anlamıştı. Ardından koca bir çığlığı koy vermişti ortaya. Konak halkı bu çığlıkla koşup gelmişti hemen, bu sıradaysa adam gözyaşlarını silip kalkmıştı çöktüğü yerden ayağa. Artık gizlemenin mümkünatı yoktu. Annesi bunca yıldır eziyet ettiği genç kadını gelini olarak kabul etmek zorundaydı.

Genç kadın donmuş bir şekilde gözlerini duvara dikmişti. Etrafındaki bağırış çağırışa kayıtsızdı. Eğer biraz daha erken gelmiş olsalardı kurtulmuş olabilirdi. Ne yazık ki her şey bittikten sonra gelmiş, üstelik içinde bulunduğu hali umursamadan tartışmaya girişmişlerdi.

Yapayalnızdı kadın. Şu koskoca evrende tek bir Allahın kulu onu düşünmüyordu. Büyük günah olduğunu bilmese kıyardı canına. Hoş bundan sonra yaşayacağı her gün kendisine ölümden beter olmayacak mıydı?

Oysa ne severdi Mahir abisini. Babası, atası gibi görürdü onu. Ne istese hemencicik yapmaya koyulur, ardından hep can abim, güzel abim diye konuşurdu. Ama o, kendisini kardeşi olarak görmemişti. Bunca yıl tüm eziyetlerden korumaya çalışıp gözyaşlarını silerken, ruhundaki en büyük yarayı açan yine o olmuştu.

"Kurtar beni Rabbim" dedi kilometrelerce ötede bir canın derdiyle dertlendiğini bilmeden, onun için Rabbine yakardığından habersizce yalvardı.

"Bu canilere bırakma beni Allahım. Ya al canımı bu gece sabaha çıkmasın, ya da gönder bir elçini çıkamadığım bu kör kuyudan tutup çıkarsın beni" dedi.

Aynı anda edilen dualar ulaştı semaya. İki günahsız yüreğin yakarışları o anda kabul oldu. Kadının kaderine adam, adamın kaderine kadın yazıldı. Gerisi de dilden dile dolaşan bir sevda masalı oldu.

***

Merhaba okurcalarım nasılsınız?

Uzun zamandır görüşemiyorduk. Umarım iyisinizdir ve beni çıktığım bu yolda yalnız bırakmazsınız. 🙏

Bölüm hakkındaki görüşlerinizi, elbette ki oy ve yorumlarınızı bekliyorum.

Hoşça kalııınnn 😘😘

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.