Şiddetli bir hava akımının soğukluğu göğsüme doluyor ve ağrı yapıyorken yerini simsiyah saçlı bir kıza bırakan güneşe bakıyordum. Havada içimde ki korku hissinin yorgunluğu sergilenmek ister gibi simsiyah geceye çaldı kendini sanki, tıpkı benden gittiği günün gecesi gibi. Ben hâlâ aklım saçma sapan düşünceler ile dolu bile olsa ona ait küçücük noktaları bile hafızam da saklamaya devam ediyordum. Anneannesinin telefon araması üzerine endişe duyuyordum yıllar sonra benimle iletişime geçmesini hiç beklemiyordum hatta, kendisinin yaşamdan bile koptuğunu düşünüyordum ama telefon ucunda ki sesi çok yorgun bir yaşlı bayan ve bu yorgunluğun verdiği hüzün ile konuştu benimle. Kendisini bahçede beklememi ve çok önemli bir bana ait olan emaneti vereceğini dile getirdiğin de şaşkınlığım daha da artmıştı, neydi bu bana ait olan yıllardır verilmeyen ya da bilmediğim şey. Boynumda ki şalıma daha da sıkı sokulurken endişe ile büyüyen göz bebeklerim siyah demirli bahçe kapısını izliyordu, bu kapıdan girdiği saniyeyi bile kaçırmamak için gözlerimi hiç kırpmıyordum bile. Belki, belki benim biricik sevgilimden bir şeydi bir parça ona ait ne varsa belki hissedebilirdim onun bir parçasını yeniden hayatta olduğunu umut ederek hissedebilirdim. Ama bu umut onun asla hoşuna gitmezdi. Refhan gamsız ya da umursamaz birisiydi onunla ilk tanıştığımız günler içerisinde bu yanına çok fazla tanık olmuştum. Hayatı sonuna kadar yaşamayı seven tüm renkleri tatmak görmek isteyen, kanının damarların da deli gibi dolaştığı birisiydi. Bu onun birinci yüzüydü. Diğer yüzü ise tam tersine hayatı bile olmayan yaşamak nedir unutmuş olan tüm renkleri kendi elleri ile bir bir tavana asmış olan, hayattan yeterli acıyı alarak köşesine çekilip ders çıkaran çok çok yaşlı biri vardı sanki. Bu iki yüzü bir arada tutmak bir araya getirmek zordu birisi merdivenlerden bile çıkarken sayı sayarak hoplayan bir çocuk, diğeri ise herkesin ayakları altında ezilen o merdiven gibiydi sanki. Bu iki farklı kişiliğe o zamanlar hayran oluyordum 19 yaşında ki cahillik ile bunun güzel bir şey güçlü bir şey olduğunu sanıyordum. Onun umursamaz tarafına hayran incelik tarafına aşıktım. O birden fazla karakter içeriyordu ruhunda ruhu iki parçaya bölünerek, bir bedene tutsak edilmişti sanki. O iki parça çok farklı kişilerdi birisi eğlence kelimesinin tanımı diğeri ise umutsuzluk kelimesinin eş değeriydi. Şimdi ise o iki karakter de öldü kitabımda. Yalnızca beyaz sayfalar ve benim çaresizliğimi yansıtmaya çalışan çaresiz sözler vardı. O öldü. Benim sevgilim öldü. Birbirimizi içten gerçekten hiç bir zaman tanıyamadık. Normal insanlar gibi Arnavut kaldırımlar da parmaklarımız birbirine değerken yanaklarımız utançtan kızarmadı hiç, birlikte yağmurlu bir akşam günü cam kenarında ki masada oturuyorken gözlerimize bakarak kahveler içmedik hiç. Birbirimizle o masada anılarımızı, dertlerimizi paylaşmadık hiç. Yağmur altında bilerek ıslanmadık hiç, kış geliyor diye hazırlık yapmadık hiç. Evde ki eskimiş masa üzerinde bir sigara yakarak birbirimizin dumanını içimize çekmedik hiç. Sevdiğimiz kitaplarda ki altı çizili cümleleri birbirimizin dizinde yatarak söylemedik hiç. O öldü. Bu kelime tüm bu şeyleri elimden alan kişiydi. Refhan öldü. Bu kelime dünyanın en acı tabiriydi. Yasanmışlar, yaşanmamışlar en önemlisin hiç yaşanmayacak olan anıların çaresizliği şal altında kalan boğazıma dizildi. Sonunda demirli bahçe kapısının o çok iyi bildiğim açılma gıcırtısı doldu bahçeye ah ne hayal ederdim ne isterdim, o kapıdan içeri girmesini bu eskimiş havuzun yanı başında ki bedenimi sımsıkı sarmasını. Elleri hava oldu dokundu sanki tüm bedenime dokunmakla kalmadı, doldu içime sanki ölen birisini seven bir insan onu her şeye benzetebilirdi. Bir toprağa, bir güvercine, bir çiçeğe, bir havaya. Çünkü tek tesellisi onu hissetmek adına bulduğu tek çare buydu. Bununla özlemini gideriyor bununla acısını biraz bastırmaya çalışıyordu tıpkı şu an benim yaptığım gibi. Ölü bir ruh sevmek büyük güç isterdi onun hayatta olmadığını artık sadece kafanda belirli kalan anılar da yaşadığını, hissederdin eğer o anılar silinirse zihninden o da hiç olmazdı. İşte bu nokta o kadar acı verici bir şeye dönüşüyordu ki elim kolum kırılsın yeter ki zihnimden o anılar silinmesin diye yalvarıyordun Allah'a. Boğazımda ki bir bir atılan düğümleri avuç içlerimde sıkıca sıktığım parmaklarım ile bastırmaya çalışırken anneannesinin, konuşmalarına odaklanmaya çalışıyordum. En son gördüğüm hâlinden daha da beli bükülmüş saçları daha da ağırmış yüzünde ki o parlaklık solmuş gitmişti. Önce kızını daha sonra ise kızından kalan tek canlı parçayı torununu kaybeden bir kadını o kadar hissettim ki. Acısını o belinin iyice bükülmesine baktığım da bile anladım. Elleri torununun ölü tenine değen elleri bu acıyla daha da kırışmış gibi duruyordu, gözlerine baktım ela gözleri öylesine ışığını kaybetmiş ki zorla bakıyordu gözlerime. Yine de tüm bu acılara rağmen beni gördüğü an tebessüm etti beyaz kaşlarının altında ki gözleri gülmedi ama o aynı kaldı, hemen vücudumu uyaran soğukluk ile kendime geldiğim de ellerinden tuttum kırışmış teni tenim altında sıcaklığa kavuştu. Havuzun başında ki iki atılmış eski sandalyede yan yana oturduk. Bir müddet sustuk yaşlı ve yorgun bakışları evin dışını dikkatle inceledi. Hissediyordum bakışlarının önünden geçen anıları hissediyordum, torununa duyduğu özlemi bu berbat havada bile hissediyordum. Öyle bir yangını vardı ki yüreğinde bu kadının soğuk havayı bile deldi geçti öyle hissettim, öyle bir sakinlik içerisinde izledi ki evi boğazım yeniden düğüm ile doldu. Düğümleri yutmaya yeniden çabalarken evin duvarlarından yorgun bakışlarını çekti ve gözlerime baktı dudakları acının resmini etmek için, tebessüm resmetti ve resmettiği tebessümün ağırlığı altında ben öldüm.
" Buranın çok sessiz soğuk olduğuna bakma Refhan ölmeden önce böyle değildi "
Dedi. Yorgun ve derin bir iç çekerek. Bakışları ayak ucumda ki havuzu işaret ettiğin de işareti ile o noktaya bakmak zorunda kaldım.
" Bu havuz böyle bomboş değildi onunla rengârenkti onunla hayat doluydu şimdiyse onun gidişi ile kendini bu kurumuş dallara ve yapraklara bırakmış gibi görünüyor "
Uzun bir sükûnet sessizliğinden sonra gücünü ancak toplamış gibi konuşmaya başladığın da sesinin, dediği cümle ile acıyla kırıldığını hissettim.
" Tıpkı seninle ben gibi "
Büyük koca paltosundan eski kapaklı bir defter çıkardığın da şaşkın bakışlarım yüzünde bir anlam aramaya cevap bulmaya çalıştı, kahverengi kenarları biraz sararmış defteri karanlığın loş ışığında bile ayırt edebiliyordum.
" Bu senin uyanmanı kendine gelmeni bu acıyı biraz üzerinden atmanı bekledim bu deftere iyi bak olur mu? "
Sesinde ki ricanın tonu narinlik ile karışık hüzündü.
" Çünkü bu Refhan'dan kalan tek şey "
Son cümlesi kalbimde ne gibi bir his uyandırdı onu bile bilmeden kırışık elleri defteri ve ellerimi sıkıca tutan tenimden kayarak uzaklaştı, gidişini izledim kar tanelerini ayaklarının altında ezmesinin sesi acıyla kulaklarım da gezinirken son kez baktı demirli kapının yamacından eve. Son kez torunun sesini kulakların da bu bahçede ki birlikte yaşadıkları anıları bakışların da hayal etmeyi son kez istedi sanki. Adımlarının sesi gibi hayal ettiği her şeyde her bir adımda kendisi ile uzaklaştı benden...
Parmaklarım arasına bıraktığı bu eski püskü defter açmadığım da bile canımı bu denli yakıyor ise açtığım zaman yüzüme, onun yazdıkları bir tokat gibi çarptığı zaman ne yapacaktım? Onun ölen bedeninden dökülen ruhunun hiç bilmediğim sözlerini dudaklarım okurken ne yapacaktım... Hızla bedenimde ki yükü atmak adına ayağa kalktım sanki defterin içerisinde yazılanlar omuzlarıma bindi gibi hissettim. Paltomun içerisine iyice sokulduğum da kar tanelerinin olmayan kokusunu soğuktan kızarmaya yüz tutmuş burnum ile içime çektim. İşte şimdi hazırdım sürgülü bahçe kapısını dikkatle kapadığım da küçük bedeni sıcaklığın verdiği uyku tatlılığı ile hâlâ yatıyordu. Kapalı gözlerine dikkatle uyuduğuna emin olmak istercesine baktım ve emin olduktan sonra kütüphane yaptığım odaya ilerledim. Odanın kullanılmayan kanadına gittiğim de tenimi saran hava değişimi bayağı üşüttü beni ama durmadım. Eski ahşap yarısı soyulmuş olan kapıyı dikkatle ittiğim de parmaklarım altında gıcırdadı hâlâ bu odaya lamba taktırmamam sinirimi bozmuştu, bozulan sinirim kucağım da sıkıca tuttuğum kahverengi defterim ile cam kenarında duran çalışma masasına yaklaştım. Raflar da yarısı kullanılmış mumu ahşap masaya yakarak sabitlediğim de paltoma iyice sokularak dikkatle sandalyeye oturdum. Kucağım da sıkıca sardığım eski defteri masanın üzerine koyduğum da dağılan toz bulutu genzimi yaktı, mum ışığının titrek heyecanı beni bu şeyden uzaklaştırmaya başladığın da karanlık odada dikkatle defterin kapağını açtım. Açtığım saniye onun el yazısı yüzüme soğuk bir hava akımı gibi şiddetle çarptı el yazısını bile özlediğimi hissettim, uyuşmuş parmak uçlarım dikkatle kağıt üzerinde ki yazısını okşadı ah işte bu, bu his özlemime iyi gelen sayılı şeylerden birisiydi benim için. Gözlerimi titrek ışıklı mumun altında kapadım mum bile dimdik durdu erimedi bu anı izlemek ister gibi, eski sararan kağıdı sevme okşama sesim yayıldı küçük kütüphane odasında. Derin bir nefes verdim mumun titreyen ışığı gibi nefes sesim bile titredi dikkatle parmaklarım altında kalan yazısını okumaya başladım.
"01.10.2010"
Parmaklarım altında kalan tarihi bir yerden tanıyor gibi hissettim, bu benim üniversiteye gittiğim ilk günün tarihiydi. Çok net hatırlıyorum amfiyi bile bulamadığım için ve öğrenci işlerinden bile bir haber olduğum için kimseye soramadığım ayak altında durmamak için bir yere bozuk paranın yüzü nereye gelirse o yöne gittiğim tarihti. Şaşkınlık ile havada mum ışığı altında asılı kalan kaşlarımla okumaya devam ettim.
" Dualarım kabul oldu gibi hissediyorum. Bu kadar erken kabul olmasına şaşırıyorum daha günler öncesine kadar ettiğim yeminler verdiğim sözler için bu kadar erken olmasına şaşırıyorum. Onu buldum. Başka bir bedende, başka bir ruhta onun gözlerini buldum. İnanabiliyor musun? hâlâ aynıydı. Gözlerinde ki o çok iyi bildiğim hisleri tanımaz olur muyum karanlıkta bile benden kaçırdığı o yemyeşil gözlerini tanıdım. Tanrıdan bunu istediğimi bile unuttuğum bir gün de o beni buldu kendisi beni buldu. Bu ne büyük bir nimet ne büyük bir şans! Çocukça küstah ama bir o kadar çekingen gözlerini hemen tanıdım, önce gözlerime küstah yanından baktı daha sonra ise yanakları utançla kızaran o genç bayan olarak çekingenlik ile kaçırdı. Kendime gelmek için o anı fırsat kollayarak kaçtım eğer biraz daha bedeninin varlığının yanımda kanlı canlı nefes alan bir şekilde durduğunu hissedersem dayanamaz sarılırdım. Bedenine öyle bir hasret ile dokunarak sarılır ve ona kızardım ki bundan muhtemelen korkardı. Onu kaçırmak istemedim bu yüzden bir anlık boşluğun da bıraktım otobüs durağında onu. Bundan pişman mısın diye sorarsan hayır değilim. O duraktan daha bir kaç adım atarak uzaklaşmış olmama rağmen içimde biriken umut tanesinin haykırışları bedenimi buldu. Ağladım dudaklarım hem bu kavuşma ile tebessüm etti hem de gözlerinin bir yabancı gibi bana bakmasına titredi. Onun için bir yabancı hattâ sapık bile olabilirdim belki. Ama o benim için dünya üzerinde yeniden bulduğum gizli mabedimdi. Bana yabancı gibi ürkerek bakan yeşil gözlerinde binlerce anı olduğunu bilse sence öyle bakmaya devam eder miydi? Bugün ikinci kez tam onu kaybettim diye kendime lanetler okuyarak canımı almaya çalışırken beni buldu. Böyle bir sürprize yıllar önce inanabilir miydim? Tabi ki hayır. Bunun deli saçması olduğunu söyler muhtemelen söyleyen kişi ile alaylı ton ile konuşurdum. Ama şimdi bugün yıllar sonra bana sarıldı o mezarda o mezarın altında onun bedeninin bir daha bana hiç sarılmayacağını kabullendiğim anda bana sarıldı. Ne mutlak bir ibadetti onunla tenlerimizin buluşması kokusunun kokuma bulaşması. Saçlarının kokusunu içime çekebildiğim kadar çektim. Belli etmek istemedim belki benden korkar bu yakınlık bu hasretimin sıcaklığından ürker diye belli etmek istemedim. Geri çekildi kime sarıldığının farkına vardı sanki ben onun için bir yabancı, o ise benim için dünyamın merkeziydi. Tüm evrende ki sırlarım, galaksilerim, yıldızlarım onun o siyah gece bile olan saçlarının etrafında dönüyor, tüm günüm ve gecem gözlerin de batıyor ve doğuyordu. O beni hiç tanımadı ama bunu kabullendim zor oldu, bir yabancı gibi gözlerime baktığı her an kahroldum ama belli etmedim. Bu işte iyiyim hattâ biraz fazla iyi biliyorsun. Onu bu acı gerçek ile kazanmak istemedim benim yanımda bana acıdığı ya da sefkat duyduğu için kalmasını istemedim. Bana aşık olarak kalmasını istedim, yeniden bana aşık olmasını istedim o gözlerinin. Bunun için karşımda ki o aşık olduğu kişi ile gücüm olmasa bile savaşmaya hazırım."
Kelimelerinin ölüm soğukluğu dudaklarım da can buldu titrek kelimeler, yanaklarım da kendisine usulca ve sessizce yer buldu. Parmak uçlarım ile cansız bedenine ait bana içinde biriktirdiği sözlerini sevdim, okşadım. Bu soğuk oda da sözleri şefkatin verdiği sıcaklık ile yüreğimi ve bedenimi ısıttı, hepsi yıkıldı uğuruna verdiğim her şey yıkıldı. Ona verdiğim her şey öldü bir deprem gibi sarsarak yıkıldı tüm her şey kaya gibi yuvarlandı. Onun öldüğü gerçeğine hiç bir zaman inanmadım sonsuza dek var olacak diye adlandırdığım sevgimiz, sevgimizin kırıntıları bile şu an elimde yoktu. Onunla birlikte hepsi gitti hepsini tek tek kendi ellerim ile uğurladım. Yanıyordum odunlar gibi ses çıkararak ölüyordum. Kelimeleri, bu yanmama daha fazla destek oldu sadece. Dinledim kendimi, onu, havayı. Her şeyi dinledim dünya bana sonuçta acımı hafifletmek için bir şey vermeyecekti. Ben evimin bir el tarafından yıkıldığını hissediyordum. Cennetin dokunuşları ile yaratılmış özenle el ele vererek inşa ettiğimiz sevgimizi yıktılar. Ve şu an parçaları bu odanın havasına saçılırken canım yanıyordu. Devam ettim sözlerini okumaya, devam ettim.
" Bir çok kez gelmek istedim.
Üşüyen tenini sarmak, ama bunun için kollarım kırık ve bitkinim.
Aşkının peşinde koşan kerem gibiyim.
Senden ağır yara darbe alan ben, yine sana gelmek isteyenim.
Bu çaresizliğe, niçin kör olmak istediğini anlamak isteyen yine benim. "
Ne bir şair, ne bir yazar ne de bunlarla ilgilenen kişiler. Hiç kimseye ait değildi bu kelimeler. Yıllar önce şımarık bir erkekten öteye gidemeyen kişinin sözleriydi, onun bana karşı kelimeleri bile bu kadar saç tellerimi okşuyor gibi hissederken böyle görmekten çok utandım. Onun gözlerin de kendimi görmek isterdim o sevginin verdiği inanılmaz yükseklikte kendimi görmek istedim, bu sözlere bu dizelere layık o kızı görmek istedim. Her yaptığım harekete kahve kupasını tutan parmaklarımın hareketine bile aşık olan adamın gözlerinden kendimi görmek istedim. O sevgi levelinin en yüksek tepesini görmek istedim. Bu, bu öyle basit gibi görünse de içerisin de öyle bir anlam vardı ki. Bu tepe noktaydı sevginin en üst noktası kendimi bu yere birisinin gözlerin de bile hayal edemezdim. Ama şimdi okuduğum hasretle yanarken bu yangını diline dökmüş adamın sözlerinin sahibi bendim. O her şeyde soğuk kanlı olan adamın bir kadın karşısında bu kadar çaresizce kelimelerine bile dökülen yangın, o yangını hissetmek istedim. O hissi en iyi şekilde tatmak o aşka lâyık gözlerimi görmek istedim. Onun gözlerinden kendime bakmak, bende ne bulduğunu anlamak istedim. Ama o en basit bir hareketime bile aşık iken cevaplar zaten havaya saçılmış kelimelerinden belliydi...
Defterin tozlu sayfaları parmaklarımın arasından kayarken hızla kapadım, kapattığım saniye şiddetin etkisi ile rüzgârı yüzüme vurdu. Tıpkı onun kelimeleri gibi, yorgun bir özlem iç çekişi hâkim oldu odaya soğuk odalar altında kalan tam tersine sevgi sıcaklığı ile kutsanmış değerli anılar. Şimdi sadece ben ve onunla yaşadığımız anılar kaldı. Tek canlı, tek nefes alan, tek ulaşabildiğim istediğim zaman ulaşabildiğim tek anılar kaldı. Bu gerçek ile yorgun gözkapaklarımı yavaşça kapadım bir ateşin yavaşla çoğalması, yavaşça yayılması gibi yayıldı hasret sol yanıma. Bu ulaşılamaz hissi onun dokunulmaz olan hissi o kadar değişik o kadar kırıcı bir duyguydu ki. Hepsiyle tek başıma yüzleşme zorunda kalmam daha da yük olmaktan başka bir işe yaramıyordu, bu hikâye de binlerce yaralı bir kaç da ölü verdik. Ama o verilen ölümler içerisinde ölümü bu kadar erken tadan sevgilimin olması çok bambaşka bir can yakıyordu. Hiç gelmeyecek olan birini beklemek bunu bilmek dünya da herhangi bir yerde olmadığını bilmek, ulaşamadığın bir uzaklıkta olduğunu bilmek o kadar can yakıcıydı ki. Buna katlanmak zorunda olmak katlanmak istemeyerek yerinde saymanın çaresizliği hangi kitaba yazılırdı, hangi dille anlatılır hangi dille okunurdu. Oturduğum gıcırdayan sandalyeden yüreğimde ki ağırlık kadar yavaşça kalktım yazdığı defter sol yanıma, parmaklarım da sıkıca sarılıp bastırırken pencereye yaklaştım. Kar taneleri yamaçlara hafifçe düşmeye devam ediyor ağaçların gövdelerini süslüyordu. Ben kayboldum onu aradığım her yerde beni yanına alması için onu bulmak isteyerek bulamamaktan kendimi kaybetmişken onu aramaktan çok yoruldum. Ne gitmesine izin verebilir ne de kalmasını isteyebilirdim. Kaldık ateşin tam ortasında ne gidebiliyor ne de kalabiliyorduk. Ateşin tüm acısı bedenlerimizi kaçıncı kez yakarken ses çıkaramıyorduk. Bu yorgunluk dizlerimin boşalmasını dermansız kalmasını ve üstüne düşmemi sağladı. Bir melodi olduk bir melodide birleşti ruhlarımız sanki, öylesine hasretle tutuşan bir keman gibi. Öylesine acısını en naif yollarla anlatan bir piyona gibi. Öyle bir melodi çaldı ki havada içerisinde özlemin o hissini, elle tutabilirdin görünmeyen duyguyu görebilirdin. Keman ne kadar acı ile derinleşip çalmaya devam ederse o kadar ruhlarımız birbirinden uzaklaştı. Her uzaklaşma da biraz daha acıya boğuldu notalar, birbirine dokunmak isteyen ama bunun için binlerce yıl bekleyen aşıkların acısı gibiydik. Bir kaç saniye dokunuş bile yeterliydi bize bu bile yeterliydi aslında. Kemanın yükselen özlem notasının yeri öyle bir çaldı ki hava da tüylerim diken diken oldu. Ve özlemin notaları birden onun hayalinin gitmesi gibi kesildi, keman sustu ruhlarımız bir rüzgar parçası gibi havaya karıştı. Benim solan kaynağım mezarına geri döndü. Yanaklarımdan sıcak akan bir şeyler hissettim, defterini sıkıca göğsüme bastırırken boğazım da bir şey yükseldi gibi oldu. Benim güzel bebeğimin hayali yeniden ellerim arasından gitti. O bir su gibiydi ona sürekli ihtiyacım olan ama ellerime aldığım da kayıp giden, görünmeyen şeffaf olan bir su gibiydi. Bu aşkı binlerce kitaba yazmak istedim belki birileri bizi okur imkânsız bir aşk der hüzünlenir özenir ve belki de kavuşmamız için umut beslerdi. Belki birinin parmakları arasında hikâyemiz yeniden can bulurdu belki de bizim aşkımıza özenen aşıklar belki de, aşk acısının imkânsızlığını bize benzeten yüzler, kişiler olurdu. Yazsam bu hikâyeyi belki yıllar sonra bulunur imkânsız iki gencin aşkı denirdi. Sıkıca sol yanıma bastırdığım defterini yavaşça göğsümden çektim sanki onun cansız bedenini ellerim arasında tutuyor gibi nazikçe tuttum bana yazdığı son sözlerini.
" Yaşadığın kötü her şey için özür dilerim güzel bebeğim eğer bize yeniden ikinci bir hayat veya sıfırdan başlama şansı verilseydi yine seni bulurdum ama bunu daha erken yapardım belki aldığın zararları önler belki de acılarına engel olmak için yerine ben alırdım yüreğime "
Gözyaşları içimde kırıldı kendisine yeni bir yol buldu sözlerim ile hiç gözyaşı akıtmadım ama öyle çok ağladığımı hissettim ki, pencerenin önünde ki düştüğüm boşluğa uzandım defteri hâlâ göğsüm de sıkıca duruyorken daha da sabitledim tenime. Bacaklarımı yavaşça karnıma çektim ve tavana baktım. Bizi düşündüm, yaşanmış şeyleri düşündüm ha bir de hiç yaşanmayacak şeyleri. Hayal ettim onun başka bir evrende mutlu olduğunu gerçekten acı çekmeden gözlerinin içinin güldüğünü hayal ettim. Kendimi ruhen onun yanında hissetmeyi hayal ettim. Tavanı izleyen uykulu bakışlarım da biz belirdik...
Hava çok güzel güneş ışıkları tüm gücüyle aydınlatıyor yüzümüze vuruyor ve sıcak dalgalar yayıyordu etrafına, parktaydık birbirimize bazı şeyleri itiraf ettiğimiz o bankın önün de duruyorduk. Biliyorum gerçek değildik farkındaydım onun bakışlarının sadece kalbimi rahatlatmak için, psikolijimin yarattığı bir illüzyondu. Ama şu an buna aldırış etmedim onu geri almak, oradan geri yanıma almak için bu detaylar önemli değildi can sıkmadı yani. Gülümsedi hafifçe yanakların da gamzesi süzüldü güneş ışığı dans eden gamzenin üzerine daha da güzelleştirmek için düştü sanki, o öyle güzel gülümsedi ki benden gittiği acısını bile unuttum. Her an ona sarılmadığım için pişmanlık duyan vicdanımı rahatlatmak ister gibi öyle nazik gülümsedi ki, ona kızmadım onun hiç bir suçu yoktu biliyordum onu anlıyordum. Sadece sessizlik içerisinde onunla kalmak istedim biliyordum yine ellerim arasından kayarak gidecekti benden, ama kayana dek onunla sessizlik içerisinde durmak istedim. Buna öyle ihtiyacım vardı ki buna o kadar hasrettim ki, bir insanın sessizliğini bile özlermiş insan bunu anladım. Kavga ettiğimiz onu kırdığım anlardan nefret ettim kendimden nefret ettim, benim solan ışığım şu an bir hayaldi. Buna rağmen bu hayalin içerisinde kalmak istedim. İkimizin de cesareti yoktu ilk kelimeleri söylemeye bu yüzden susma kararı aldım ve onun güzel gözleri üzerimde gezinirken yavaşça eskimiş banka, adımladım her bir adımda bakışları bana karşı daha şefkatli oldu. Oturdum ve boğazımda ki izmarit gibi yanan düğümleri yutmaya çabaladım. Oturması için onu gözlerim ile hiç bir sözcük dahi söylemeden destekledim o da bakışlarımdan anlayarak cesaretlendi, aynı yavaş adımlarla yürüdü ve eskimiş bankın diğer boşta kalan ucuna dikkatle oturdu. Biliyordum ona dokunamazdım, ona sarılamazdım ona dokunduğum saniye kaybolacaktı farkındaydım artık bunun bu yüzden sabırlı ve istikrarlı bir tavır ile yerimde durdum. Ona dokunamamak can yaktı ama önemli değildi ben onu gözlerim ile de sevebilirdim, aşk zaten böyle bir şey değil miydi? Sözlerden çok gözlerde bu yüzden sevgisinin en derinliği ile gözlerimle ona baktım o da bana. Konuşmadık ama aramız da binlerce kelime gelip gidiyordu sanki onun sessizliği bile huzur verdi, ben aklımı yitirdim biliyordum sevgilimi kaybettiğim yerde aklımı yedim. Gözyaşları öyle aktı ki yanaklarımdan ona öyle ihtiyacım vardı ki çok yorulmuştum gerçekten çok yorulmuştum, kendimi kesmekten kendime zarar vermekten hırsımı saçlarımdan almaktan gerçekten çok bıkmıştım. Ayaklarına kapanmak beni yanına alması için yalvarmak istedim beni cezalandırdı beni yaşamakla cezalandırdı, bu cezaya son vermesini istedim ben geri Refhan'ı istedim ben sevgilimi istedim ben şımarık adamı geri istedim. Dayanamadım kan damarlarım da öyle sert dolaştı ki kendimi ona bir anda sarılırken buldum. Gözyaşları yanaklarım da bir dere yatağı bulmuşcasına aktı kelimeler ağlamaktan kızarmış dudaklarımdan, bir anda saçıldı kendimi onun göğsünde öyle bir ağlarken buldum ki ben bile şaşırdım.
" Lütfen beni de al yanına artık dayanamıyorum öyle bir noktaya geldim ki hiç bir şeyden zevk alamıyorum tüm renkleri kaybettim tüm güzel anıları zihnimde tekrar etmekten silmeye bile başladım beni yanına alman için daha ne yapmam lazım bu cezayı bitirmen için daha ne yapmam lazım yalvarıyorum beni de al artık yanına "
Bir kaç hıçkırık sözlerimi böldü hıçkırıklardan konuşamayacak duruma geldiğim de daha da sıkı sarıldım göğsüne, kendimi ona daha da sıkı bastırdım ve ağlamaya devam ettim. İçimde biriken tüm yaşları ona kusmaya devam ettim. Sakince beni dinledi ve benden kaçmadı sırtım da hafifçe tenimi saran kollarını hissettim bana karşılık verdi, ama bu öyle nazik ve hissedilemezdi ki anlamadım bile.
" Ben değil sen kendine ceza veriyorsun bunu kendine yaptığını hâlâ anlamıyorsun beni ve kendini zihninde güzel şeylere bile kilit vurarak hapsediyorsun sadece akışına bırakmak gerekli bazen en zor şeyler en kolay şeylerin içerisinde gizlenir "
İttim. Kelimeleri havaya karışarak sessizliğe büründüğü an ela gözlerini ittim. Neden anlamak istemiyordu neden buna devam ediyordu, gözlerim yaşlar yanaklarımdan akarken dolmaya devam etti nefes alacak alan yoktu kelimeler yoktu, ölüm vardı buz gibi esinti ile hissedilen ölüm vardı. Bağırdım itiraz ettim göğsüne yumruklar atarak gözlerimde ki yaşlar ile kabullenmeme itirazı yaptım.
" Hayır! Saçmalık bu saçmalık sadece al yanına al beni lütfen yanına al artık istemiyorum yaşamak eğlenmek gezmek renkleri görmek istemiyorum anlamıyor musun!"
Göğsüne yumruklar atmaya devam ediyorken öyle bir noktaya geldim ki artık yumruk atan ellerim ile güçsüz düştü, ama yine de nereye kadar giderse devam ettim.
"Beni yanına al"
"Hicran!"
Sarsıntı ve titreme ile gözlerimi açtığım da dudaklarım bile titremenin etkisinde kalarak merhaba diyordu bana. Gözlerimden buz gibi olan tenime sıcak yaşlar akıyordu sanki beni ısıtmak ister gibi. Parkede hareketsizce yatan ve kollarım arasında sıkıca göğsüme bastırdığım ona ait olan defterle duruyordum. Hafsa nurun bakışları üzerimde gezinirken kendime yavaş yavaş geliyordum sanırım, burada sabaha kadar bu şekilde yattığımı pencereden içeriye süzülen güneş ışıkları ile anladığım da gözlerimde ki yaşları yanaklarıma sertçe bastırdım. Öyle garip bir manzaranın içerisinde kalmıştık ki arkadaşım ile sıkıca göğsüme bastırdığım defteri öyle sertçe tutuyordum ki, parmaklarım acımıştı Hafsa sadece hüzünlü bakışları ile beni izliyordu derken bir kaç adım attı buz gibi olan bedenime her yaklaşmasın da irkildim. Kollarım arasında ona ait olan sözleri saklayan defteri nazikçe benden çekti ve kütüphane masasının üzerine bıraktı. Seslice iç çekti bu sefer hüzünle karışık onaylamayan bakışları gözlerimin ve ruhumun en içini buldu. Söylediği kelimeleri benden sakınmadı tıpkı gerçek bir dost gibi.
" İntihar sadece şu anlık tatlı bir kaçamak ve düşünce olabilir ama geri de pişmanlık getirir sana geride bıraktıklarını düşün demiyorum intiharı aklına koyan bir insan geriyi düşünmez sadece bir anlık seni rahatlatacağını düşündüğün o şey sonradan ölünce bile ruhuna yük olur "
Yaslandığı masadan biraz doğrularak bakışlarını kaçırmaya çalıştığım bakışlarıma sabitledi.
" İyi bir ebeveynin yok küçüklükten beridir bunu ne kadar küçük olursak olalım biliyordum tüm bu boşluğu bir erkekle doldurmak istedin ama o erkek yanlıştı bunu sen anlamadın ta ki başka bir erkek onun yanlış olduğunu sana gösterene dek biliyorum Refhan diğer erkekler gibi olmadı sana acınla dalga geçmedi kaba davranmadı hep nazikti onu incittiğin anlar da bile ama şu an sen Refhan'a ceza veriyorsun onu zihninde hapsederek mahkum kılıyorsun onun yaptığı gibi naziklik ile bir zamanlar seni özgür bıraktığı gibi lütfen özgür bırak o zaman sende o da iyi olacaksın "
Haklıydı. Sonuna dek hem de biliyordum ama şu an haklı olmasını kaldıramadım sanki arkadaşımın dediği sözler benim, içimde konuşan ikinci kişi gibiydi. Gerçekten onun ruhunu bile rahat bırakmıyordum bu doğruydu onun bana yaptığı nezaketi, ben ona yapamıyordum kendime gelmem gerekliydi farkındaydım bu acıya beddualar etmek ve lanet okumak gibi şeyleri bırakmam gerekliydi onu bırakmam gerekliydi. Öldüğü gerçeğini ona bir daha asla göremeyeceğim gerçeğini kabullenmem gerekliydi ama gücüm yoktu işte, yaşama tutunma isteğimi Refhan veriyor ve bu isteği Refhan alıyordu. Hem beynimde ki intihar düşüncelerine destek oluyor hem de bunun yanlış olduğunu savunuyordu zihnimde. O ikili oynuyordu ve ben buna izin veriyordum. Arkadaşımla aramızda ki soğuk savaşı çalınan kapının zili böldü. Muhtemelen kocası gelmişti kendimi hızlıca toparladım ve hafsanın o soğuk bakışlarından kurtulmak istercesine hızla odadan çıktım, biliyordum kaçmak doğrulardan kaçmak yanlıştı farkındaydım ama elimden cidden bir şey gelmiyordu iyi olmak bende istiyordum intihar düşüncesini kafamdan atmak kurtulmak bu lanet düşünceden kurtulmak bende istedim istiyordum ama olmuyordu bir türlü. Derin bir iç çektim buz gibi olan parmak uçlarım kapının kulpunda asılı kaldığın da hızla kapıyı kendime çekerek açtım, bakışlarım saniyesin de mavi gözlerine değdi. Kalbim avuçlarım arasında gibi attı zihnim de binlerce ses oluştu ve hepsi tek bir isim söyledi.
" Serhan? "