Soğuk terler alnımdan, şakaklarıma oradan da yanaklarıma süzülürken titrememeye çalışıyordum bu iş iyice çığırından çıkmaya başlamaya ben ise olduğum noktaya geri dönmekten vazgeçmiyorduk. Boğazım da sayısız anlamını bilmediğim kelimelerin sözleri dizilirken kafayı yememeye çalışıyordum, şu an her şeyin bir saçmalık olduğunun farkındayım eminim ki bu da bir rüya falandı. Bu garip durumun içerisinde daha fazla kalmamak için zihnimde ki kapıyı kapatma isteği ile görüntüsünün kaybolacağı hissi aynı yere çıkıyordu. Titreyen parmak uçları ve nefesimin kulaklarıma kadar gelen yokuş çıkmışçasına olan hızı geliyordu, ne yapacağımı bilemeden öylece akmamak için savaş veren gözyaşlarım ile hâlâ gözlerinin içerisine yalvarır şekilde bakıyor gerçek olmaması için dua ediyordum. Eğer ki bu durum gerçekse bütün bildiğim doğrular şüpheye bütün bildiğim yanlışlar ise doğruya çıkacaktı bunun çok iyi farkındaydım, yaşanılan şeyler çok ağırdı sol yanımda ki göğsümün altındaki kalbime şiddetli bir ağrı girdi birden bıçak gibi saplanan ağrıya parmak uçlarım ile dokundum. Nefes seslerim her şeyin üstüne çıkarak sesleri bastırdı kalbimde ki şiddetli ağrı kulaklarıma gelen uğuldama sesleri ile devam etti. Dengemi kaybettim ve sendeledim sendelediğim saniye kendimi ayakta tutmak için sürgülü kapının odunsu yapısına, tutunmaya çabaladım midem kasıldı kusacak gibiydim ama güçlü durmayı başarabildim.
" Bu adam "
Titreyen parmak uçlarım göğsümden akarak karşımda ki gözlerini işaret etti.
" Bu adam bir yalancı "
Alt dudağım gözlerimin dolması ile titredi, mavi gözleri ise bu durumu olabildiğince doğal göstermeye çalışarak gülümsedi.
" Hicran ne demeye çalışıyorsun bu adam kim? "
Gözyaşları bir okyanus oldu pınarlarım da boğazım o yanaklarımdan akamayan yaşlarla doldu, cevap vermek istedim arkadaşıma ama dudaklarım bile açılmıyordu.
" Arkadaşınız iyi değil galiba ben ilk defa görüyorum bu kızı bir yere oturttursak iyi olur "
Benden önce o atak yaparak durumu kendi lehine çevirdi bu garip durum daha da garip hal alırken, kusma refleksim daha da güçlendi artık midem bile kaldıramıyordu bu durumu. Gözyaşları akamamaktan gözlerimin içerisinin kırmızı renge boyandığını hissediyordum, dikkatle sürgülü balkon kapısının eşiğinden hafsa ile beraber yürüdüğümüz de kanepeye oturdum. Nefes hızım hâlâ yokuş çıkmışçasına hızlı olmaya devam ediyor ben ise sakin kalmaya çalışırken, mavi gözleri ardımda pis pis sırıtıyordu. Gözyaşları akamamaktan burnum aktı seslice burnumu içime çektiğim de, arkadaşımın mutfağa gitmesini bekledim. Gittiği saniye parmak uçlarım ve bedenim onun yaşıyor olma ihtimali ile titremeye devam ederken, mavi gözlerine tehditkar bakışlarım ile sessizce fısıldadım.
" Sen her bokun farkındasın ne yapmaya çalıştığını şu an anlamıyorum ama çözdüğüm saniye Refhan'ın yaşıyor olduğu ortaya çıkarsa seni gebertirim "
Sessiz cümlelerim salona dolduğun da beni dinlemek için eğildiği bedenini yavaşça düzeltti, yüzünde ki ifade de korkusunu saklıyor olsa da bunu başaramadı yutkundu ve eski umursamaz hâline dönmek için kısa bir savaş verdi adeta.
" Sen iyi değilsin söylediğin kişiyi tanımıyorum bile "
Aynı sessizlik ile kulağıma fısıldadığında öfkeden saç diplerimin bile yandığını hissettim ellerim uyuşuyor, ve gözyaşları sürekli pınarlarıma akmak için doluyordu. Daha fazla dayanamadım öfkenin tüm şiddeti bedenimi sarıyorken aklımla bir aptal gibi, oynanmasına dayanamadım oturduğum yerden ayağa öfkenin şiddeti ile fırladığım saniye içimde ki öfkenin tüm sesi bedenim titrerken bağırdım.
" Sen beni aptal yerine koyamazsın Refhan yaşıyor! Bunu ikimiz de çok iyi biliyoruz madem tanımıyorsun bile buraya ne halt yemeye geldin? Söylesene? Söylesene! "
Tüm öfke patlamalı sesim salonu doldurarak salladığın da daha fazla gücüm yoktu bu oyunlardan çok fazla sıkılmaya başlamıştım, sürekli gerçekleri aramaktan sürekli bir şeyler peşinde olmaktan çok bunalmıştım bu yüzden de ne kadar ileri gidilirse gidecektim sonuna kadar yürüyecektim. Madem gerçekler bana kendi isteği ile gelmiyor ben onları zorla sökerek alacaktım. Aramızda ki sessiz ve soğuk savaşa arkadaşımın titreyen sesi karıştığın da ikimiz de birbirimizden bakışlarımızı çekerek hafsaya baktık.
" Ne oluyor burada? "
Arkadaşımın avuçları arasında tuttuğu su bardağı bile bedeninin titremesi ile birlikte dalgalanıyor bakışları bir benim, bir de mavi gözlerinin üzerinde endişe ile geziniyordu. Muhtemelen Refhan hakkında söylediğim cümleleri duymuştu bu yüzden elleri titriyor ve bakışları inanılmaz endişe ile bakıyordu.
" Ne yaşaması ne Refhan'ı? "
Serhan bir anlık boşluğa düştü bu kelimeler karşısında sanki dikkati dağıldığı an, masanın üzerinde ki meyve bıçağına parmaklarım uzandı. Korkudan titreyen parmak uçlarım, gerçekleri aramak için çarpan yüreğim ve aklımı iyice kaybettiğim gerçeklik algım ile bıçağı şah damarıma doğrultum. Ellerim sıkıca kavradığım bıçağa sıkı sıkı daha da sarılıyor bıçağın sivri ucu şah damarıma yavaşça batıyordu.
" Söyle! Refhan nerede hemen söyle yoksa yemin ediyorum keserim "
Tüm dikkatler bana ve ellerim de sıkıca tuttuğum bıçağa kaydı. Arkadaşımın korkudan kocaman büyüyen bakışlarına, çığlık eklendi elinde ki su dolu bardak titreyen parmak uçlarından yere bir toz gibi saçıldı saçılan cam kırıkları her yere yayıldı. Artık gülmeyen dudaklarının mavi bakışları endişeye büründü gerçekten kendime zarar vereceğimi düşünüyordu, yapardım da bu durumdan çok bıkmıştım çok usandım sürekli gerçekler burnumun dibindeyken kaybetmekten çok yoruldum. İkisi de sustu hafsa'nın çığlıklarından geriye kalan tek şey dağılan cam parçaları oldu. Bıçağın ucu daha da sivrildi ve şah damarımı kesmek ister gibi battı derine. Serhan yavaş adımlarla bıçağı almak için geliyordu üzerime ama bu yakınlaşmayı kesmek için, bıçağın ucunu daha da dayadım boynuma dayadığım saniye tenimde çizgi çektiğini fark ettim. Yavaşça soyulan bir meyve gibi tenim açılıyordu bıçağın soğuk metali altın da. Ben ise korkudan bile titreyen göz bebeklerimle birlikte sıkıca gözlerimi kapadım. Tek duyduğum şeyler arkadaşımın yalvarma sesleriydi.
" Lütfen bir şey yap kendini öldürecek lütfen kesiyor gerçekten kesiyor "
Bıçağın metal ucu tenime daha da battığın da kendimi ölümün kollarına hazırladım, kan akışımın içerisinde intihar cesareti yeniden bulduğum da hiç düşünmedim ve boynumda ki yavaşça açılan kesiği daha da fazla açmak için çekmek istedim, tam bunu yapacağım saniye soğuk parmaklarımı metalin sardığı bıçak yerine sıcak bir ten hissi kapladı. Elimde ki bıçak tam çekmek isterken havada kaldı, salonda hepimiz nefes nefese kaldık 3. Kişinin nefesine bir yenisi daha eklendi. Bedenimin ardında ki ten hissini görmesem bile hissettim. Tüm her şey kıyamete sürüklendi havada hissedilir bir korku ve heyecan vardı. Herkes canlı cansız herkes bu saniyeyi, bu anı izlemek için nefeslerini tutmuş gibiydi adeta. Bıçağı sıkıca tutan parmak uçlarım ten hissiyatı ile yavaşça gevşedi nefes sesim daha da yokuş çıkmışçasına hızlandı, kalbim öyle bir feryat ederek dile gelerek konuşuyordu ki kelimelere bile ihtiyacım yoktu sanki. Saniyeler geçti gibi hissettim parmak uçlarımdan iyice gevşemeye başlayarak kayan bıçak ile ardıma dönmem bir oldu...
Bakışlarıma ela gözleri değdi
Bakışlarıma gözleri değdi.
Kalbimde ki az önce ki daralma hissi göğsüm de öyle bir çarptı ki dudaklarım titredi, ellerim, gözlerim, kalbim, yüreğim baştan aşağı tüm bedenim titredi. Her şey sessizliğe büründü bu an için sessizliğe bürünmeye mahkumdu adeta. Tüm şiirler, tüm kitaplar aşka dair ne varsa her şey silindi. Her şey ikimizi anlatmak için aşkı anlatmak için tekrar yazılmak için silindi adeta. Tüm her şey ibadet etti ve çöktü tüm her şey ikimizin aşkı karşısında saygıyla eğildi, bal renginde ki yanaklarından yaşlar süzüldü. Yanaklarına yaşlar inci taneleri gibi birer birer döküldü. Kavuşmanın ibadet suyuydu bu gözyaşları, aramızda ki 2 adımlık boşlukta ne köprüler, ne yollar, ne şiirler ne destanlar vardı... Aramızda ki o 2 adımlık boşlukta ne hasretler ne geceler boyu konuşmalar vardı. Hiç konuşmadık gözlerimiz bunun yerine öyle bir konuştu ki, ikimizin konuşması kaba gibi geldi. Kemanın en yüksek notası bitti, yavaş çok yavaş yorgun bir bitirme hasretine bıraktı kendini tıpkı ikimiz gibi, ela gözleri zar zor oda içerisinde nefes almaya çalışıyor bakışları boynumda ki kesiğe öyle bir endişe ile bakıyordu ki.
" Kahretsin sana çok sinirliyim ya bir şey yapsaydın ya devam etseydin ya seni kaybetseydim! "
Kelimeleri odanın gerilim dolu atmosferinde kayboldu kelimeleri bile korkuyla titredi, titriyorduk ikimiz de hepimiz de titriyorduk. Nefes yoktu, oksijen yoktu, evren, dünya hiç biri yoktu sanki. Kendimi hava da hissettim acaba gerçekten o bıçağı çektim de öldüm mü diye hissettim. Eğer ölüm böyle bir şey ise eğer Azrail'im onun ela gözleri ise razı geldim ben ölmekten bile mutlu oldum. Boynumda ki kesik daha da yoğunlaşmaya başladığın da havaya bal renginde ki gözlerine ait bir kaç ağlama hıçkırması yayıldı. Boynumda ki derin kesiğe ela gözleri değdiği an dudakları titreyerek ardına döndü, bu görüntüden kaçmak ister gibi sürgülü balkon kapısına bedenini döndü. Hıçkırıkları daha fazla çoğaldı kendini sakinleştirmeyi denedi ama başaramadı, yeniden bedeni bana döndüğün de eli omuzuma uzandı dokunmak çok dokunmak istercesine. Bedenime uzanan elini izledim parmakları titriyor ama bunu saklamaya çalışıyordu şimdi bile maske takıyordu, beynimde ki gerçeklik algısını tamamen kaybettiğim de uzattığı eli omuzuma daha da uzandı ama dokunmadı tenimin üzerinde ki kıyafette belirli bir boşlukta durdu parmakları. Gözlerimin içerisine öyle bir baktı ki o bıçağı ellerimden çekip aldığına minnet duydu sanki, kendi yaptığı şeye minnet duydu sanki. Yalnızca ikimizin duyacağı bir seslilikte parmakları omuzumun üzerinde bir kaç santim duruyorken, gözyaşlarının yıkadığı gözleri ile şefkatle bana bakıyordu.
" Neden sallanıyorsun koru?
Yağmursuz, rüzgarsız.
Eğiliyor dalların amansız? "
adımlık boşluğa rağmen bana dokunmamasına rağmen sözleri ile saç tellerimi bile nazikçe sevdiğini hissettim, devam ettim şiir oyununa.
" Neden, neden sallanmamayım?
Belki başka vaktim olmaz
Gün kısalır, gece uzar
Yapraklarımı azaltır
Ve rüzgâr eser düşürür,
Öten kuşlarımı kaçırır. "
İkimizin sessiz kelimeleri, sessiz fısıltı kelimeleri her bir boşlukta ki taneciğe doldu sanki. Bal renginde ki süzülen inci tanelerini yanaklarına sildi, parmak uçları omuzumdan değmemesine rağmen düştü sanki.
" Fena esiyor rüzgâr
Burada hep kış gelmez bahar
Neden, neden eğilmemeyim
Bırakıp gidecekse kuşların
İşte dallarımın üzeri,
Geçmekte kırlangıç sürüleri
Geçerler aklımı alıp
Mutluluğumu kaçırıp
Giderler sıra sıra
Yer yüzü kara kara
Anlar gibi giderler, ah onlar "
Aramızda ki uçurum gibi gelen 2 boş adımlık yeri bedenim ile doldurdum, boğazımda sayısız kelime dizilişi yüreğimde derin bir özlem ve kafa karışıklığı her şeyi bulandırırken bıçağa sıkı sıkı sarılan parmak uçlarımı tenine koydum. Yanağına değen parmak uçlarım kutsal bir birleşme gibi geldi ela gözlerini bu hareketim ile kapadı, bu anın tadını çıkarmak ister gibi açmak istemedi tenimin tadını çıkarmak ister gibi sustu.
" Ah onlar, kanatlarını çırparlar
Yapayalnız bırakırlar beni
Solmuş, bitmiş hissederim kendimi;
Kalacak içimde sıcacık özlemin
İşte ben onunla şarkı söylerim..."
Şiirin son cümleleri gibi kaydı parmaklarım yüzünden, teninden kayan parmaklarımı son anda öyle bir, sıklıkla yakalayarak bedenimi kendine bastırdı ki. Gözlerimi bu ani hareket ile sıkıca kapadım. Kolları kırık kollarımız birbirimizin sırtında birleşti sanki, ikimiz de birbirine asırlar boyunca hasret kalmış bir melodi, yarım kalmış bir hikâye gibi sarılıyorduk. Bu basit bir sarılma değildi burnumun ucu ağlamaktan kızarmış göz pınarlarım da gözyaşları akmaktan, bitmişti bizim zorlu aşk hikâyemiz tüm dillerde dolaşmış da bu hikâyeyi okuyan herkes bizim kavuşmamız için yalvarmış gibiydi. Öyle bir hasret, öyle bir dile dökülemeyen hikâyesi vardı ki bu sarılmanın kırk şair bir araya gelse, bu sarılmayı anlatmak için bir şiir bile ortaya çıkaramazdı. Birbirimize öyle bir sokulduk ki sanki yarınlar, saniyeler, dakikalar yokmuşcasına öyle bir hasretti ki bu, sözler kabalık, dokunuşlar cennet gibi geliyordu. Birbirini çöllerin içerisinde bulmuş Leyla ve Mecnun gibiydik. Hayal aleminde diyar, diyar gezmiş bir sürü evren de milyonlarca insan içerisinde birbirimizi bulmuş gibi bir sarılmaydı bu. O çöllerin kumu bu salonun ortasında esti kelimeler, o kuma karıştı ve kum bunu öyle bir sevinçle içerisine almaya kabul etti ki ben bile şaşırdım. Gözlerimi daha da sıkı kapadım eğer bu bir rüyaysa lütfen bir kaç saniye daha hissedeyim diye dua ettim, bu bir hayalse lütfen ona sarılarak bu hayalin bitmesini istedim ona sarılarak, onun bedenine sarılarak uyanmak istedim. Bu ne güzel bir lütuf ne güzel bir dilek olurdu. Bu lütfü yaşamak için bildiğim tüm duaları ettim, bedenine sarılıyor tenine dokunuyor hissi, o mezar toprağında olmadığı hissi o kadar güzeldi ki. O kadar nefes alır gibi hissettiriyordu ki tüm renkler yeniden canlandı, yüreğimde ki bahçede kuruyan çiçekler, ağaçlar ne varsa yeniden hayat bulmuş gibi canlandı ve açtı sanki. Kırık kollarımız birbirinin bedenin de yapıştı ve tamir oldu sanki ona sarılmak kör bir insanın renkleri görmesi, dili olmayan bir insanın özlediği tüm kelimeleri söylemesi, bacakların da engeli olan bir insanın koşması gibiydi. Ona sarılmak dünya da ki tüm sırları keşfetmek tüm her şeyi sonsuz bir bilgiyle kabul etmek gibiydi. Ona sarılmak bir bebeğin yeni doğan kokusu gibi masum, ona sarılmak bir annenin bebeğini ilk kez kucağına alışı gibi huzurluydu. Bu tablo sanki acılı çok acılı gibiydi, arkadaşımın ve mavi gözlerinin bakışı ikimizin bedenini sıkıca yumduğum gözlerimi açtığım saniye öyle bir izliyordu ki. Sanki etraflarında başka bir şey yokmuş sanki bu tabloyu onlar bile görmek için yıllarca içten içe beklemiş gibiydi. Arkadaşım ve mavi gözleri bizi yalnız bırakmaya karar vermiş olacaklar ki ikisi de sessiz adımlarla, iki de bir arkalarını dönerek sarılan bedenlerimize baka baka sürgülü kapıdan çıkarak gittiler. Ev iyice sessizleşti kimse yoktu, ikimizin nefes seslerinden başka bir şey yoktu. Yerde parçalanmış camlar boğazım da hafif kurumuş olan kanlar ve tüm bunların ortasında birbirine sarılan iki aciz beden. Öyle bir tabloyduk ki acı ve naiflik öyle bir ressamın parmakların da tuttuğu fırçayla resmedile bilirdi ki, o tablo tüm kendine değen bakışları etkisi altına alır gözyaşlarına boğardı.
İkimiz de biraz sakinleştiğimiz de sonunda birbirimizden yavaşça bedenlerimizi koparmayı başardık ikimiz de utanıyorduk, neden utanıyorduk onu bile bilmiyorduk eminim. Daha fazla dayanamadım ateşle yıkanan ama sonra soğuk bir suya değen bal rengi gibi olan, gözlerine baktım yüreğimde ki yaşıyor hayır kafayı yemedim hasta değilim çizgisi yıkıldı. Donduk zaman dondu biz de onunla birlikte yüreğimiz de ne varsa donduk sanki. Fazla uzakta olmayan bedeni ile, bedenime adımlamaya başladığın da her bir adımın da göğsüm mutluluk ile doldu sanki. Ela bakışları boynumda ki açtığım yaraya değdiği an yutkundu, bunu görebiliyordum evin içerisinde hâkim süren sessizliği naif sesi bozdu.
" Acıyor mu? "
Başımı hayır anlamın da hızlıca salladım. Ama salladığım an bile acıdı bunu yüzüm de saklayamazdım.
" Yalancı " dedi.
Kaşlarını öfkeyle çatarken hangi kelimeyi söylemem gerekli, nereye hareket etmem gerekli bilmiyordum bile onun yaşıyor oluşu öyle bir şu yaralı gönlüme mutluluk tozu saçtı ki bu toz ne yapmam gerektiğini bile unutturuyordu.
" Mersinde ki olan şeyler hayal değildi demi? "
Bu sefer de benim yaptığım hareketin aynısını bal gözleri tekrarladı, başını hayır anlamında salladığın da acının üstüne gelen tebessüm dudaklarımı kapladı.
" O şelale sen ve ben kavuşmamız gerçekti değil mi? "
Hiç bir kelime söyleyemiyor söylemek için bile yorgun gibiydi, sonunda onun bedenini inceleme fırsatı bulduğum da üzerindeki ceketi toz içerisindeydi. Yüzünde kırıklık vardı bir şeylerden çok yara almış gibi birilerinin sözlerini duymaya mahkum kalmış gibi, öylesine her şeyi kabullenmiş kendinden arzularından vazgeçmiş gibiydi. Ses tonu konuştuğun da bile kırık çıktı salondan kulaklarıma dolan sesini duyduğum an yüreğim burkuldu. Yaraları tenimi saran kollarını iki yanına açarak yorgun bakışları bakışlarım da durdu.
" Benim güzel bebeğim bu acımı dindir hadi bana gel ve sarıl "
Kelimelerinin titremesi yanan bir odun gibiydi öyle bir yanmış da son titrek umutlarının ışığını Benim duvarıma yansıtıyor gibiydi ki sözleri, aramızda ki uçurum gibi olan boşluğu koşarak kapattım. Kendimi onun kollarında bulduğum da sığındım ceketinin altına tıpkı yıllar önce yaptığım gibi yüzümü gömdüm kalp atış hissi, kalbinin hâlâ atıyor olduğu hissini hissettiğim için şükür ettim. Dışarı da karlar süzülüyor biz ise evin içerisinde olmamıza rağmen o karlar altında üşüyor gibiydik. Akşamın karanlığı iyiden iyiye evin içerisine yansımaya başlıyor ve biz öylece salonun ortasında dikilerek, sarılmaya devam ediyorduk ikimiz de birbirimizden ayrılmak istemiyorduk sanki. İnce şiirlere layık dizelere uygun olan parmakları siyah saçlarımı nazikçe okşadı, ince parmakları saç tellerimi arasında bir şiir okuyormuş gibi dikkat ve naziklikle akarken göğsüne daha da sıkı sığındım. Kendimi olabildiğince bedenine bastırdım böylece benden kaçıp gitmesine izin vermeyecektim.
" Dirsekleri arasında başı,
Düşlerinde onu arzuluyor.
Yüreğine tüm hasretini,
Gönlüne aşkını dolduruyor.
Uzanıp doğruca yatağına,
O hemen uykuya dalıyor.
Dokunup elleriyle göğsüne,
Güzel kirpiklerini kapatıyor.
Işık aynaya vurunca,
bedenine yansıyor.
Yüzünü çevirse de.
İri gözler saçılıyor.
O, aynadan ürperip,
Gülümseyerek süzüyordu.
Geçmişi rüyasına dağılıp,
Gönlünün içine giriyordu. "
Şiire devam etmesini engellemek için hemen araya girdim.
" Kız uyku da sanki,
Ah edip iç çekerek konuşuyor,
...-" Ah gecelerimin tatlı beyi neden gelmiyorsun gel diyor ", diyor. "
Son sözcükler ceketinin altında ki dudaklarımdan sessizce döküldü. Göremiyordum ama eminim o üniversitede ki şımarık adam gibi gülümsüyordu dudakları. O kadar özlemiştim ki üniversitede ki bizi o zamanlar dertleri olsa bile mutlu olmayı becerebilen bizi, kokusunu ciğerlerime çekebildiğim kadar çektim eğer bir daha kokusundan ayrı düşme ihtimalim olursa diye nefes vermek istemedim. Kokusu sonsuza dek benimle kalsın diye nefes vermek bile istemedim. Onu yeniden kaybetme düşüncesi ıstırap, ayrı kalma düşüncesi kıyamet demekti. Bunları tekrar yaşamak istemedim. Yavaşça başım göğsünden ve ceketinin altından ayrılmaya başladığın da saçlarım hafif sakallarından aşağı aynı saniye de kaydı, bu hasret biz yıllarca yan yana oturarak birbirimizin gözlerinin içerisine baksak dahi bitmez gibi hissettirdi. Öyle bir noktadaydı ki öyle bir tepedeydi ki sözler kifayetsiz, yapılan her hareket anlam doluydu. Sürgülü balkon kapısının eşiğine kar taneleri doluyorken, ışığın altında ki güzel gözleri parlıyordu yüzü ışığın altın da bir ressamın fırçasından çıkmış gibiydi. Elini bedenimi bedeninden çektiğim saniye nazikçe uzattı onu kabul etmemi onay vermemi bekler gibi, sıcak teninin avuç içine parmaklarımı bıraktığım da götürdüğü yere adımladım. Nereye çekerse oraya mıknatıs gibi peşinden gidiyor ve bundan asla şikayet etmiyordum. Sürgülü balkon kapısını açtığın da bahçede ki soğukluk yüzüme bir kaya gibi çarptı, kar taneleri siyah saç telleri arasına saniyeler içerisin de düştü. Avucunun içerisinde ki parmaklarımı öyle naziklik ve hissettirmeyerek tutuyordu ki ellerimiz ayrılmadı. Aynı havayı soluyor aynı kar taneleri altın da üşüyorduk. Bunların hepsinin hayal olabileceği ihtimali çok yüksekti biliyordum ama şu an aldırış etmedim, kiraz renginde olan dudakları havanın tersine sıcacık gülümsedi bu sıcaklık yüreğime doldu ve soğukluğun kırmış olduğu kalbimin çatlak duvarları arasını resmen süsledi.
" Dalgaların kıyıları dövdüğü
O ıssız kumsal da olsun mezarım.
Sakın başucuma gelip hıçkırma,
Rüzgâr ninni söylesin uyutsun beni...
Gelip mezarıma bir çiçek koyma,
Ölü bir deniz yıldızı
süslesin beni.
Yıldızları üzerim de istemem,
Solgun bir ay ışığı uzansın yeter
Ve senin gözlerinin hayali..."
Kelimelerin de ki derinliği anlamaya çalışarak gözlerimi yüzünde uzunca gezdirdim. Aramızda her zaman olduğu gibi mesafe vardı bitmeyen, uçsuz bucaksız sonu görünmeyen o mesafe. Devam etti kar taneleri titrek dudakların da sıcak kelimeler, dökmeye mecbur eder gibi yağmaya devam ederken sözleri havaya karıştı.
" Dalgalar vurdukça ıssız kıyıya
Sen alamadın beni kollarına ama,
Deniz o zaman açıp kollarını
Alacak beni sonsuz koynuna..."