Gecenin sesi bazen fazlasıyla sessiz olabilir.
Öyle sessiz ki insan kendi kalp atışlarını bile yabancı bir ses gibi duyar.
Lal o gece, uyumadan önce her zamankinden daha dikkatli kapattı camları.
Önce salonun penceresini kontrol etti.
Sonra mutfağınkini.
Ardından kendi odasına geçti.
Perdeyi iyice çekti.
Camın kilidini kontrol etti.
Bir kez.
Sonra bir kez daha.
Telefonunu şarja taktı ve yatağının hemen yanındaki komodine bıraktı.
Her şey normal görünüyordu.
En azından görünmesi gerekiyordu.
Serra o gece dışarıda kalacaktı. Bir arkadaşında kalacağını söylemişti. Lal ilk başta bunu sorun etmemişti. Zaten yirmi yaşındaydı. Tek başına bir gece geçirmekten korkacak değildi.
Ama o geceye kadar.
Son birkaç gündür yaşadığı gariplikler, gördüğü karaltılar, sokakta hissettiği bakışlar ve geceleri gördüğü rüyalar zihninin bir köşesinde birleşip duruyordu.
Kitabını açtı.
Bir sayfa okudu.
Sonra aynı sayfayı tekrar okudu.
Ne yazdığını anlamamıştı.
Kitabı kapattı.
Saatine baktı.
01.14.
“Uyuyacağım,” diye fısıldadı.
Kendisine mi, yoksa odadaki görünmeyen birine mi söylediğini bilmiyordu.
Yatağa uzandı.
Battaniyeyi üzerine çekti.
Gözlerini kapattı.
Ama uyku gelmedi.
Odanın içindeki hava garipti.
Sanki duvarlar biraz daha yakındı.
Sanki karanlık biraz daha ağırdı.
Sanki saatler değil, korku ilerliyordu.
---
Saat 02.43.
Lal, yastığını düzeltmek için yatağın içinde döndü.
Tam o anda…
Tık.
Gözleri açıldı.
Nefesi kesildi.
Tık.
Ses tekrar geldi.
Camdan.
Lal birkaç saniye boyunca kıpırdamadı.
Yorganı çenesine kadar çekti.
Dinledi.
Hiçbir şey yoktu.
Kalbinin sesi dışında.
“Rüzgâr,” diye fısıldadı.
Ama camın önünde perde bile hareket etmiyordu.
Lal yavaşça doğruldu.
Ayaklarını yere bastı.
Soğuk zeminin etkisiyle ürperdi.
Bir süre öylece bekledi.
Sonra yatağının yanındaki lambayı yaktı.
Odanın sarı ışığı her şeyi normal gösteriyordu.
Dolap.
Kitaplık.
Masa.
Sandalye.
Ve kapı.
Lal'in gözleri kapıda birkaç saniye takılı kaldı.
Sonra kendine kızarak ayağa kalktı.
Camın yanına gitti.
Perdeyi çok az araladı.
Sokak neredeyse boştu.
Birkaç sokak lambası yanıyordu.
Karşıdaki binaların çoğunun pencereleri karanlıktı.
Lal gözlerini kıstı.
Sol tarafta bir hareket gördü.
Bir karaltı.
Bir saniyeliğine.
Sonra kayboldu.
Lal'in kalbi hızlandı.
Camdan biraz daha yaklaştı.
Hiçbir şey yoktu.
Belki bir kuştu.
Belki bir ağacın gölgesi.
Belki de kendi gözleri ona oyun oynuyordu.
Perdeyi kapattı.
Işığı söndürdü.
Yatağa geri döndü.
“Her şey yolunda.”
Bunu söylerken sesi titriyordu.
Yastığa başını koydu.
Gözlerini kapattı.
Tam o sırada…
Tık.
Lal gözlerini açtı.
Bu kez ses camdan gelmemişti.
Kapıdan gelmişti.
Tık.
Yavaş.
Ritmik.
Lal yatağında doğruldu.
Bütün vücudu gerilmişti.
Bir süre nefes almayı bile unuttu.
Sonra kapıya baktı.
“Serra?”
Cevap yoktu.
Lal'in kaşları çatıldı.
Serra dışarıdaydı.
Bunu biliyordu.
Tık.
Bu kez kapı kolu hafifçe hareket etti.
Lal'in boğazı kurudu.
Yavaşça yataktan kalktı.
Telefonuna uzandı.
Ekran açıldı.
02.49.
Parmakları titreyerek Serra'nın numarasını buldu.
Aramak için dokunacağı sırada kapı kolu tekrar aşağı indi.
Lal dondu.
Kapının arkasında biri vardı.
Bundan artık emindi.
“Kim o?”
Sesi çok düşük çıkmıştı.
Cevap gelmedi.
Lal birkaç adım geri çekildi.
Telefonunu elinden düşürmemeye çalışıyordu.
“Serra, sen misin?”
Yine cevap yoktu.
Sonra…
Kapının altından bir gölge geçti.
Lal'in nefesi kesildi.
Bir insanın ayaklarıydı.
İki ayak.
Kapının hemen önünde.
Lal'in aklına gelen ilk şey polisi aramak oldu.
Parmağı ekrana gitti.
Ama tam o anda kapı şiddetle açıldı.
---
Her şey birkaç saniye içinde oldu.
Simsiyah giysili iki adam içeri daldı.
Lal çığlık atmaya çalıştı.
Sesinin çıktığını bile anlamadan adamlardan biri üzerine atıldı ve ağzını kapattı.
Diğeri kolunu yakaladı.
Lal bütün gücüyle kurtulmaya çalıştı.
Tekme attı.
Çırpındı.
Adamın elinden sıyrılmaya çalıştı.
Ama nafileydi.
“Bırakın beni!”
Sözleri elin altında boğuldu.
Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atıyordu.
Telefonu yere düştü.
Ekranı hâlâ açıktı.
Lal göz ucuyla ona baktı.
Bir anlığına umutlandı.
Belki arama ekranı açıktı.
Belki Serra fark ederdi.
Belki biri yardım ederdi.
Sonra telefonun ekranı karardı.
O küçücük ışığın sönmesi, Lal'in içindeki son umut kırıntısını da beraberinde götürdü.
Adam kolunu daha sıkı tuttu.
Lal acıyla inledi.
“Lütfen…”
Sesi artık yalvarmaya dönüşmüştü.
“Ne olur bırakın…”
Hiçbir cevap gelmedi.
Adamların yüzleri kapalıydı.
Lal onların gözlerinden başka hiçbir şey göremiyordu.
Ve o gözlerde merhamet yoktu.
O an Lal bir şeyi anladı.
Bunlar yanlışlıkla gelmemişti.
Onu aramıyorlardı.
Onu almaya gelmişlerdi.
Odayı, çığlıklarını, kitaplarını, yatağını ve o gecenin güvenli olduğunu sandığı her şeyi geride bırakırken aklında tek bir cümle yankılanıyordu:
“Bu gerçek değil…”
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
“Bu olamaz…”
Ama gerçekti.
Ve Lal, bunun bir rüya olmadığını artık biliyordu.
---
Apartmanın koridoru karanlıktı.
Lal'i dışarı çıkarırlarken ayakları yere sürtünüyordu.
Bir kez daha bağırmayı denedi.
Ağzı yeniden kapatıldı.
Kapılar sessizdi.
Komşulardan hiçbiri çıkmadı.
Belki duymamışlardı.
Belki de duymak istememişlerdi.
Lal bunu düşünemeyecek kadar korkuyordu.
Merdivenlerden aşağı indirildi.
Soğuk hava yüzüne çarptı.
Sokağa çıktığında İstanbul hâlâ uyuyormuş gibi görünüyordu.
Birkaç sokak lambası.
Boş kaldırımlar.
Uzakta geçen bir araba.
Her şey normaldi.
Bu, Lal için daha korkunçtu.
Çünkü dünya onun başına gelenlerden habersizce yaşamaya devam ediyordu.
Birileri işe gidecekti.
Birileri kahvaltı hazırlayacaktı.
Birileri sevgilisine mesaj atacaktı.
Birileri gülecekti.
Ve hiç kimse onun birkaç metre ötede zorla bir araca bindirildiğini bilmiyordu.
---
Zifiri karanlık bir minibüsün kapısı açıldı.
Lal içeri itildi.
Dizlerinin üzerine düştü.
Soğuk metal zemini hissetti.
Ağzı bantlıydı.
Ellerinde ipler vardı.
Ayakları çıplaktı.
Vücudunun her yeri titriyordu.
Kapı kapandı.
Karanlık.
Tamamen karanlık.
Lal birkaç saniye boyunca hiçbir şey göremedi.
Minibüs hareket etti.
Motorun sesi yükseldi.
Lal başını kaldırmaya çalıştı.
Karşısında iki siluet vardı.
Hiçbiri konuşmuyordu.
Hiçbiri ona bakmıyordu.
Lal gözlerini kapattı.
Ağlamak istiyordu.
Bağırmak istiyordu.
Ama korku dilini yutmuştu.
Zihninde tek bir düşünce dönüp duruyordu.
Nereye gidiyordu?
Neden onu seçmişlerdi?
Kimdi bu insanlar?
Ve daha korkuncu…
Bunu kim emretmişti?
Minibüs bir viraj aldı.
Lal'in bedeni yana savruldu.
Bedeni metal zemine çarptı.
Çıkan ses karanlığın içinde yankılandı.
O anda ön koltuktaki adamlardan biri telefonunu çıkardı.
Ekranın ışığı birkaç saniyeliğine minibüsün içini aydınlattı.
Lal başını kaldırdı.
Ekranda tek bir isim gördü.
Mert Bey.
Lal'in kalbi duracak gibi oldu.
Bu ismi daha önce duymamıştı.
Ama nedense o an, içinde daha önce hiç hissetmediği bir korku oluştu.
Sanki cevapların tamamı o ismin arkasında saklıydı.
Adam telefonu kulağına götürdü.
“Dinliyorum efendim?”
Kısa bir sessizlik.
Sonra:
“Evet. Aldık.”
Lal'in gözleri büyüdü.
Adam karşı tarafa bakmadan devam etti.
“Hiçbir sorun çıkmadı.”
Telefon kapandı.
Minibüs karanlığın içinde ilerlemeye devam etti.
Lal başını koltuğa yasladı.
Gözlerinden yaşlar sessizce akıyordu.
Artık kaçışın ne kadar mümkün olduğunu bilmiyordu.
Nereye götürüldüğünü bilmiyordu.
Kendisini kimin istediğini bilmiyordu.
Ama bir şeyi anlamıştı.
Bu bir kaçırılma değildi.
Bu, önceden hazırlanmış bir plandı.
Ve o planın merkezinde…
Henüz yüzünü bile görmediği bir adam vardı.
Mert Yıldırım.
---
Aynı saatlerde İstanbul'un başka bir yerinde bir adam pencerenin önünde duruyordu.
Telefonunu cebine koydu.
Şehrin ışıklarına baktı.
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Sonunda.”
Lal'in hayatı artık eskisi gibi olmayacaktı.
Çünkü bazı geceler yalnızca karanlığı getirmez.
Bazı geceler insanın hayatını ikiye böler.
Öncesi.
Ve sonrası.
Lal için o gece…
Her şeyin sonuydu.
Ve başka bir şeyin başlangıcıydı.
Kitap neden okunmuyor bilmiyorum, raflara düşmesi için etkileşim gerekli sanırım. Yardım ederseniz çok sevinirim güzellerimm ^^