Lal sabah 07.30’da uyandı.
Bir anda.
Sanki yarım kalmış bir rüyanın içinden fırlamış gibiydi. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Saçları alnına yapışmış, pijamasının yakası terden nemlenmişti.
Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlayamadı.
Tavan.
Dolabın üzerindeki kitaplar.
Perdenin arasından içeri sızan gri sabah ışığı.
Hepsi tanıdıktı.
Ama rüyası hâlâ zihninin bir köşesinde canlıydı.
Hatırlayamıyordu.
Bir yüz mü vardı?
Bir ses mi?
Yoksa yalnızca karanlık mı?
Gözlerini kapattığında içini sıkıştıran, boğazına çöreklenen o duygu yeniden ortaya çıktı.
Bir şey olacak gibiydi.
Kötü bir şey.
Lal yatağında doğruldu ve ellerini yüzüne sürdü.
“Saçmalama,” diye fısıldadı kendine.
Son zamanlarda bunu çok sık yapıyordu.
Kendi kendine konuşmak.
Kendi kendini sakinleştirmek.
Kendi korkularını küçümsemek.
Yataktan kalkıp pencereye doğru ilerledi.
Perdeyi hafifçe araladı.
İstanbul griydi.
Gecenin neon ışıkları gitmiş, yerlerini soluk bir sabah almıştı. Sokakta birkaç esnaf kepenklerini açıyordu. Bir öğrenci sırt çantasıyla otobüs durağına doğru koşuyordu. Karşı kaldırımda yaşlı bir adam gazete alıyordu.
Her şey normaldi.
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Ama Lal yine de bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüyordu.
Bakışlarını sokağın üzerinde gezdirdi.
Bir araba.
Bir minibüs.
Bir taksi.
Sonra…
Sanki biri vardı.
Saklanan biri.
Lal biraz daha dikkatli baktı.
Hiçbir şey göremedi.
Telefonu komodinin üzerinde titredi.
Ekrana baktı.
Serra > “Kahvaltıya gelmiyecek misin, kaç dakika daha uyuklamayı düşünüyorsun?”
Lal istemsizce gülümsedi.
Mesajı birkaç saniye izledi.
Sonra yazdı.
“Geliyorum, iki dakika.”
Telefonu cebine koydu.
Pencereye son kez baktı.
İçindeki huzursuzluk geçmemişti.
Ama adını koyamadığı bir korkunun hayatını yönetmesine izin vermek istemiyordu.
Henüz.
---
O sırada, aynı dakikalarda…
Şehrin başka bir yerinde siyah bir araç park hâlindeydi.
Mert Yıldırım, arka koltukta dimdik oturuyordu.
Üzerinde siyah bir ceket vardı. Kravatı düzgün, gömleğinin yakası kusursuzdu.
Ellerini birbirine kenetlemişti.
Yan koltukta oturan adam, elindeki kahverengi dosyayı ona uzattı.
“Adı Lal Aydın.”
Mert dosyayı aldı.
“Yirmi yaşında. Afyon doğumlu. Annesi emekli hemşire. Babası vefat etmiş.”
Bir sayfa çevrildi.
“Marmara Üniversitesi’nde sosyoloji okuyor. İki yıldır İstanbul’da. Öğrenci evi Şişli’de. Ev arkadaşı ve en yakın arkadaşı Serra Akar.”
Mert hiçbir şey söylemeden okumaya devam etti.
“Sabahları genellikle 08.15 civarında evden çıkıyor. Üniversiteye çoğunlukla toplu taşımayla gidiyor. Kütüphanede uzun zaman geçiriyor. Haftada birkaç kez aynı marketten kahve alıyor.”
Adam kısa bir süre durdu.
“Pazar günleri genellikle evde.”
Mert'in parmağı dosyanın kenarında durdu.
“Başka?”
“Yakın zamanda herhangi bir ilişkisi görünmüyor. Üniversitede birkaç arkadaşı var ama sosyal çevresi sınırlı. Maddi durumu normal. Düzenli bir geliri yok.”
Mert başını kaldırdı.
“Telefon?”
“İnceleniyor.”
“Arkadaşları?”
“En yakın olduğu kişi Serra. Onun dışında önemli bir bağlantısı yok.”
Mert tekrar dosyaya baktı.
Lal’in hayatı artık birkaç sayfaya sığmıştı.
Doğum yeri.
Okulu.
Arkadaşı.
Ev adresi.
Gittiği yerler.
Döndüğü saatler.
Alışkanlıkları.
Rutinleri.
Açıkları.
Mert’in gözlerinde belli belirsiz bir memnuniyet oluştu.
“İnsanların en büyük hatası,” dedi sakince, “rutinlerinin onları güvende tuttuğunu düşünmeleri.”
Yanındaki adam sustu.
Mert dosyayı kapattı.
“Rutinler insanı kolaylaştırır.”
Bir an camdan dışarı baktı.
“İçine gireceğim o hayatın.”
Sesi oldukça sakindi.
“O bunu bilmeden önce…”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ve sonra parçalayacağım.”
---
Gözetleme o gün başladı.
Aslında Mert çoktan başlamıştı.
Fakat artık yalnızca uzaktan bakmakla yetinmiyordu.
Lal sabah kahve almak için markete indiğinde, sokağın köşesinde bir adam taksi bekliyordu.
Adamın elinde telefon vardı.
Başını kaldırmıyor gibi görünüyordu.
Ama Lal marketten çıktığında gözleri birkaç saniyeliğine onun üzerinde durdu.
Lal bunu fark etmedi.
Kampüse gittiğinde otoparkın diğer tarafında siyah bir araç rölantide bekliyordu.
Lal yanından geçerken araç hareket etmedi.
Daha sonra kayboldu.
Kütüphaneye girdiğinde iki masa ötede oturan yabancı bir adam vardı.
Önünde açık bir kitap duruyordu.
Fakat adam kitabın tek bir sayfasını bile çevirmiyordu.
Lal başını kaldırdığında adam gözlerini hemen aşağı indirdi.
Bir süre sonra ayağa kalktı.
Defterini kapattı.
Ve çıktı.
Lal arkasından baktı.
İçindeki huzursuzluk yeniden yükseldi.
Tesadüf.
Hepsi tesadüf olabilirdi.
Olmalıydı.
Ama tesadüflerin sayısı arttıkça insanın aklı da kendisine oyun oynamaya başlıyordu.
---
Günler geçtikçe Lal daha huzursuz hâle geldi.
Metroda birkaç kez arkasına baktı.
Sokakta yürürken telefonunu elinden düşürmedi.
Eve girerken apartmanın kapısının kapanmasını bekledi.
Bazen perdeleri tamamen kapatıyordu.
Bazen de gece yarısı uyanıp pencerenin dışına bakıyordu.
Bir sabah banyodaki aynanın karşısında durdu.
Gözlerinin altında hafif morluklar vardı.
Kendine uzun uzun baktı.
“Ben mi paranoyak oldum?”
Soruyu yüksek sesle sormuştu.
Aynadaki yansıması cevap vermedi.
Lal gözlerini kapattı.
Bir nefes aldı.
“Kimse seni izlemiyor.”
Bir nefes daha.
“Kimse seni takip etmiyor.”
Fakat zihninin derinliklerinden başka bir ses yükseldi.
İzleniyorsun.
Lal gözlerini hemen açtı.
Banyoda yalnızdı.
Kalbi hızlanmıştı.
Musluğu açıp ellerini soğuk suyun altına tuttu.
“Saçmalıyorum.”
Ama artık kendi sesine bile tam olarak inanmıyordu.
---
Bir akşam Serra elinde pizza kutusuyla odaya girdi.
“Yarın gece dışarı çıkalım mı?”
Lal yatağın üzerinde oturuyordu.
“Ne?”
“Film, yemek, kahve… Bir şeyler yapalım. Aşırı gerginsin güzelim.”
Serra pizzayı masanın üzerine bıraktı.
“Son üç gündür doğru düzgün konuşmuyorsun.”
Lal bir süre sessiz kaldı.
Sonra,
“Bilmiyorum,” dedi.
“Ne bilmiyorsun?”
Lal gözlerini yere indirdi.
“Sanki biri beni izliyor.”
Serra'nın yüzündeki gülümseme birkaç saniyeliğine kayboldu.
“Yine mi?”
Lal başını kaldırdı.
“Evet.”
“Lal…”
“Biliyorum. Saçma geliyor.”
“Çünkü saçma.”
Lal hafifçe kaşlarını çattı.
Serra yanına oturdu.
“Bak, son zamanlarda doğru düzgün uyumuyorsun. Dersler var, sunum var, sınavlar yaklaşıyor. Üstüne sürekli gerilim dizileri izliyorsun.”
“Artık izlemiyorum.”
“Daha kötü. Çünkü şimdi kendi kafanda yazıyorsun.”
Lal istemeden güldü.
Belki Serra haklıydı.
Belki gerçekten her şeyi kafasında büyütüyordu.
Ama rüyaları değişmişti.
Bunu açıklayamıyordu.
Her gece aynı karanlık.
Aynı sessizlik.
Ve karanlığın içinde duran bir adam.
Yüzü gölgelerde kayboluyordu.
Lal yüzünü hiçbir zaman net göremiyordu.
Ama gözlerini görebiliyordu.
Soğuk.
Sabit.
Sahiplenici.
Karanlık.
Her seferinde uyandığında kalbi aynı şekilde çarpıyordu.
Ve her seferinde o gözlerin kendisine baktığından emindi.
---
Mert ise Lal'in rüyalarından habersizdi.
Ama onu izlemek artık bir alışkanlığa dönüşmüştü.
Bir insanın hayatına ne kadar yaklaşırsan, onun sınırlarını o kadar kolay fark ederdin.
Mert sınırları öğrenmişti.
Nerede yalnız kalıyordu.
Kimlerle konuşuyordu.
Hangi yollardan geçiyordu.
Nelerden korkuyordu.
Ve en önemlisi…
Kendisinden henüz haberi yoktu.
Mert telefonunu kulağına götürdü.
“Hazır mısınız?”
Karşı taraftan kısa bir cevap geldi.
“Yer ve zaman belirleniyor. Kaçış ihtimali yok.”
Mert'in yüzündeki ifade değişmedi.
“Ne zaman?”
“Üç gün sonra.”
“Gece?”
“Evet.”
Mert gözlerini kapattı.
Lal'in yüzünü düşündü.
O kısa gülümsemesini.
Kahvesini tutuşunu.
Yürürken çevresine bakışını.
Sonra dudaklarından tek bir kelime döküldü.
“Lal.”
Sanki ismini söylemek bile onun üzerinde bir hak sahibi olmakmış gibi…
Mert için artık Lal bir insan olmaktan çıkıyordu.
Bir hayat değildi.
Bir seçim değildi.
Bir birey değildi.
Sadece sahip olunacak bir şeydi.
Ve Mert, sahip olduğu hiçbir şeyi kaybetmeye alışık değildi.
---
Lal o akşam odasının penceresinden dışarı baktı.
Karşı binanın çatısına gözü takıldı.
Bir karaltı vardı.
Kıpırdamıyordu.
Lal'in nefesi kesildi.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç saniye.
Karaltı hâlâ oradaydı.
Lal biraz daha yaklaştı.
Sonra karaltı hareket etti.
Kalbi hızla çarpmaya başladı.
Ama birkaç saniye sonra bunun yalnızca bir kuş olduğunu fark etti.
Kuş havalanıp çatının üzerinden uzaklaştı.
Lal gözlerini kapattı.
“Serra haklı.”
Kendi kendine gülmeye çalıştı.
“Gerçekten kafayı yiyorum.”
Fakat pencereyi kapatırken ellerinin titrediğini fark etti.
Perdeyi çekti.
Odasının ışığını söndürdü.
Yatağına uzandı.
Ve birkaç dakika sonra gözlerini kapattı.
Sokağın karşısında ise siyah bir araç hâlâ park hâlindeydi.
İçerideki adam başını kaldırmış, Lal'in penceresine bakıyordu.
Telefonuna gelen mesajı açtı.
“Üç gün sonra.”
Mert ekrana birkaç saniye baktı.
Sonra telefonu kapattı.
Artık beklemesi gereken yalnızca üç gün vardı.
Lal ise hiçbir şey bilmiyordu.
Ne onu izleyen gözlerden…
Ne günlerdir çevresinde dolaşan insanlardan…
Ne de yaklaşan geceden.
Ama içindeki o his hâlâ oradaydı.
Gözle görülmeyen ama her yerde olan bir şey.
Yaklaşıyordu.
Adım adım.
Sessizce.
Ve artık çok yakındı.