Öncelikle söylemek istediğim şey şudur ki; bu kitapta kadına karşı fiziksel ve psikolojik şiddet, cinsiyet eşitsizliği ve benzeri temalar gerçekten büyük bir yer kaplamaktadır. Bunun yalnızca bir hayal ürünü olduğu unutulmamalı ve asla desteklenmemelidir.
Rahatsız olacaklar kitaba devam etmemelidir.
İyi okumalar dilerim...
---
Gece, İstanbul'un her zamanki uğultusuyla nefes alıyordu.
Şehir uyumuyordu. Belki de İstanbul'un en korkutucu tarafı buydu; saat kaç olursa olsun, bir yerlerde mutlaka birileri uyanıktı.
Korna sesleri, uzaktan gelen sirenler, kaldırım taşlarına vuran ayakkabıların çıkardığı sesler ve birbirine karışan konuşmalar gecenin içinde kaybolup tekrar ortaya çıkıyordu. Gökyüzü boğuk ve karanlıktı. Şehrin parlak neonları bile göğe ulaşamıyor, binaların arasında sıkışıp kalıyordu.
Şişli'nin kalabalığında genç bir kadın kulaklığını takmış, çantasını omzuna asmış halde evine doğru yürüyordu.
Lal Aydın.
Yirmi yaşında, üniversite ikinci sınıf öğrencisiydi.
Küçük bir şehirden gelip bu koca karmaşanın ortasına düşmüştü. İstanbul'a ilk geldiğinde burası onun için bir rüyaydı. Büyük binalar, kalabalık caddeler, hiç durmayan hayat...
Her şey heyecan vericiydi.
Artık ise aynı şehir yalnızca yorucuydu.
Yine de hayallerine sımsıkı tutunuyordu. Parlak bir gelecek, güzel bir iş, kendi ayakları üzerinde durabileceği bir hayat...
Belki de bütün bunlara ulaşabilmek için bu kadar kalabalığın içinde kendini yalnız hissetmesine katlanması gerekiyordu.
Yol kenarındaki marketin önünden geçerken durdu. Çantasını bir omzundan diğerine geçirip içeri girdi. Birkaç dakika sonra elinde hazır kahvesiyle tekrar sokağa çıktı.
Kulaklığından çalan müziğe rağmen çevresindeki sesleri duyabiliyordu.
Ya da öyle sanıyordu.
Çünkü birkaç saniyedir garip bir his vardı içinde.
Sanki biri ona bakıyordu.
Lal yürümeye devam etti.
Arkasına dönmedi.
Dönmek istemedi.
Belki de gerçekten biri vardı.
Belki de sadece yorgundu.
Bunu düşünmemeye çalışarak kahvesinden bir yudum aldı.
Farkında değildi.
Tanımadığı gözler onu çok dikkatli bir biçimde izliyordu.
---
O gözler, yolun karşısına park edilmiş siyah bir arabanın içindeydi.
Camlar filmliydi.
Motor çalışmıyordu.
Arabanın içinde neredeyse hiç ışık yoktu.
Ama biri hâlâ oradaydı.
Siyah takım elbiseli bir adam...
Gözlerinde açıkça tarif edilebilecek bir duygu yoktu. Öfke değildi. Merak değildi. Heyecan hiç değildi.
Daha çok bir boşluk vardı.
Mert Yıldırım.
Yirmi yedi yaşında.
Kontrol manyağı. Sessizlik takıntılı. Çocukluğu, çocuk gibi olmadan geçmiş biri.
Yalnız büyümüştü.
İnsanları tanımazdı.
Ama onları gözlemlemeyi bilirdi.
Birinin yürürken ayağını nasıl bastığını, konuşurken sesinin ne zaman değiştiğini, korktuğunda ellerini nereye sakladığını...
İnsanların çoğunun fark etmediği ayrıntılar onun için fazlasıyla belirgindi.
Ve şimdi bütün dikkati tek bir kadının üzerindeydi.
Lal.
Onun bundan haberi bile yoktu.
Mert, elini direksiyonun üzerinde gezdirdi. Sonra tekrar kadına baktı.
Lal yolun karşısına geçti.
Bir anlığına başını kaldırıp çevresine baktı.
Mert kıpırdamadı.
Lal onu görmedi.
Birkaç saniye sonra yürümeye devam etti.
Mert'in yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.
İçinde kıpırdayan şeyin aşk olmadığını biliyordu.
Aşk...
Onunki için fazla steril bir kelimeydi.
Bu daha çok sahip olma dürtüsüydü.
Kontrol etme isteği.
Bir şeyi gördüğünde ona sahip olmak ve o şeyin kendi kontrolünden çıkmasına izin vermemek.
Kadın durdu.
Telefonunu çıkardı.
Ekran aydınlandı.
Bir mesaj vardı.
Serra > “Yarın sabah 9'da sunum var, unutmuuuuşsun yine :)”
Lal'in dudaklarının kenarı kıvrıldı.
Gülümsedi.
Kısa, doğal ve tamamen habersiz bir gülümsemeydi.
Mert'in zihnine o an takıldı.
Sanki etraftaki bütün sesler bir anda kesilmişti.
Gözleri kadının yüzünden ayrılmadı.
“Bunu istiyorum,” dedi kendi kendine.
Sesi arabanın sessizliğini keskin bir bıçak gibi böldü.
Bir süre daha onu izledi.
Sonra gözlerini kıstı.
“Ne pahasına olursa olsun.”
---
Lal eve vardığında saat 22.13'tü.
Apartmanın kapısını açarken anahtarları çantasının içinde birkaç kez aramak zorunda kaldı. Merdivenlerden çıkarken ayak sesleri boş koridorda yankılandı.
Daireleri küçük, eski ama sıcaktı.
Sıvası yer yer dökülmüş duvarlar, yıllardır değiştirilmeyen perdeler ve kitaplarla dolu raflar...
Lal burayı seviyordu.
Çünkü İstanbul'da kendisine ait hissettiği nadir yerlerden biriydi.
Kapıyı açtığında salondan televizyonun sesi geldi.
Serra koltuğa yayılmış, dizisini izliyordu.
Lal ayakkabılarını çıkarırken Serra başını bile çevirmeden konuştu.
“Sen bu saatte yürüyerek mi geldin, deli misin?”
Lal çantasını sandalyenin üzerine bıraktı.
“Otobüs doluydu. Yürüyüş iyi geliyor.”
Serra kumandayı eline alıp sesini kıstı.
“Seni biri kaçırsa bile 'gel kurtar beni' diyemezsin. Lokasyonun yok, internetin çekmez.”
Lal güldü.
Ama gülüşü bu kez içten değildi.
Montunu çıkarırken bir an durdu.
Yine aynı histi.
Birilerinin onu izlediği hissi.
Dışarıdayken birkaç kez arkasına bakmak istemişti.
Ama bakmamıştı.
Çünkü bazen insan, korktuğu şeyin gerçekten orada olduğunu öğrenmektense şüphe içinde kalmayı tercih ederdi.
Serra'ya dönüp,
“Bazen biri beni izliyormuş gibi hissediyorum,” dedi.
Serra kaşlarını kaldırdı.
“Yine mi?”
Lal omuz silkti.
“Bilmiyorum. Saçma geliyor.”
“Filmlerden etkilendin sen.”
Lal gülümsedi.
“Belki.”
Ama belki de değildi.
---
O gece Mert gerçekten oradaydı.
Dairenin alt katındaki boş dükkânın karşısında durmuştu.
Sigarasını yakmıştı fakat tek bir nefes bile çekmiyordu.
Gözleri yukarıdaki pencereye sabitlenmişti.
Lal'ın odasının ışığı yandı.
Mert başını hafifçe kaldırdı.
Dakikalar geçti.
Işık söndü.
Mert yine de gitmedi.
Sanki karanlığın arkasında onu görebilecekmiş gibi bekledi.
Telefonunu çıkardı.
Tek bir numarayı aradı.
Karşı taraftan ses geldiğinde hiç düşünmeden konuştu.
“Hazırlıkları başlatın.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Üç gün içinde bana bu kızı getirin.”
Telefon kapandı.
Mert son kez pencereye baktı.
Sonra karanlığın içinde kayboldu.
---
Lal yatağına uzandığında başı ağrıyordu.
Telefonunu komodinin üzerine bıraktı.
Gözlerini kapattı.
Bir süre uyumaya çalıştı.
Ama zihninde tanımlayamadığı bir karaltı dolaşıyordu.
Nedenini bilmiyordu.
Korkması için ortada hiçbir sebep yoktu.
Henüz.
İstanbul'da milyonlarca insan vardı.
Milyonlarca yüz, milyonlarca hayat, milyonlarca hikâye...
Ama onun yalnızlığı tekil bir karanlıktı.
Ve o karanlığın içinde, kendisine doğru yaklaşan bir şey vardı.
Henüz adını bilmiyordu.
Henüz yüzünü bilmiyordu.
Ama geleceğini hissediyordu.
Bir şey yaklaşıyordu.
Karanlık.
Gölgeler.
Ve onlarla birlikte...
Mert.
---
Bu kitap 2024 yılının yaz aylarında yazıldı. Kim bilir, belki okuduğum bir kitaptan etkilenip böyle bir kitap yazmaya karar vermiştim. Bölümleri o zamanlar orta uzunlukta yazmışım. Çocukluğuma verin.
Bölümleri sıklıkla paylaşacağım.
Değerlendirmeleriniz benim için gerçekten önemli...