Lal sabaha kadar uyumadı.
Aslında uyumaya çalıştı.
Gözlerini kapattı, başını duvara yasladı, kendisini nefes almaya zorladı.
Bir…
İki…
Üç…
Her seferinde aynı yerde takılıyordu.
Neredeydi?
Saat kaçtı?
Serra nerede?
Annesi onu aramış mıydı?
Polis onu arıyor muydu?
Birileri onun kaybolduğunu fark etmiş miydi?
Soruların hiçbirinin cevabı yoktu.
Uykusuzluk bedenini yıpratmaya başlamıştı ama en çok ruhu yoruluyordu.
Bileklerindeki zincirin her halkası, bir ömür kadar ağırdı artık.
Lal başını kaldırıp tavana baktı.
Tavanın köşesinde küçük bir kamera vardı.
İlk başta onu fark etmemişti.
Sonra fark ettiği andan beri gözlerini ondan ayıramıyordu.
Kamera hareketsizdi.
Ama Lal onun kendisini izlediğini biliyordu.
Belki de Mert şu an başka bir odada oturmuş, onu izliyordu.
Belki de her hareketini kaydediyordu.
Belki ağladığını bile görmüştü.
Lal yutkundu.
“Bu bir rüya olabilir mi?”
Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki kendisi bile zor duydu.
“Belki birazdan Serra uyandırır beni…”
Bir anlığına bunu gerçekten hayal etti.
Serra kapıyı açacaktı.
Elinde kahve olacaktı.
“Lal, kalk artık.”
Sonra Lal ona sarılacaktı.
Her şey bitecekti.
Ama birkaç saniye sonra zincirin metal sesi geldi.
Gerçeklik, bütün hayallerinden daha ağırdı.
Hayır.
Bu bir rüya değildi.
Burada uyanan tek şey dehşetti.
---
Kapı açıldı.
Yavaş.
Dingin.
Lal'in vücudu istemsizce gerildi.
Gözlerini kapıya çevirdi.
Önce siyah ayakkabılar göründü.
Sonra siyah pantolon.
Siyah gömlek.
Ve sonunda bir yüz.
Mert.
Lal onu daha önce yalnızca uzaktan, bir hayalin bulanık görüntüsü gibi düşünmüştü.
Şimdi karşısındaydı.
Gerçekti.
Ve Lal, onun yüzünde en korkutucu şeyin öfke olmadığını fark etti.
Adam sakin görünüyordu.
Fazlasıyla sakin.
Elinde bir tepsi vardı.
Üzerinde bir parça ekmek ve bir bardak su bulunuyordu.
Mert hiçbir şey söylemeden içeri girdi.
Kapı arkasından kapandı.
Lal geriye doğru çekildi.
Zincir izin verdiği kadar.
Mert tepsiyi yere bıraktı.
Bir süre konuşmadan ona baktı.
Lal gözlerini kaçırdı.
Mert bunu fark etti.
“Yemeyecek misin?”
Lal cevap vermedi.
Boğazında bir düğüm vardı.
Mert birkaç saniye bekledi.
Sonra tepsiyi biraz daha yakına itti.
“Neredeyse bir gündür doğru düzgün bir şey yemiyorsun.”
Lal'in gözleri bir anda ona döndü.
“Neredeyse bir gün…”
Sesi çatladı.
Kaç saattir burada olduğunu bilmiyordu.
Mert'in yüzündeki ifade değişmedi.
“Evet.”
Lal'in kalbi sıkıştı.
Demek gerçekten saatler geçmişti.
Zaman burada başka türlü akıyordu.
Dışarıda hayat devam ederken burada yalnızca beklemek vardı.
Beklemek.
Korkmak.
Ve yeniden beklemek.
“Beni neden buraya getirdiniz?”
İlk kez doğrudan konuşmuştu.
Mert cevap vermedi.
Lal gözlerini ona dikti.
“Benden ne istiyorsun?”
Mert'in bakışları birkaç saniyeliğine yüzünde kaldı.
Sonra sakince,
“Henüz bunu anlamaya hazır değilsin,” dedi.
Lal kaşlarını çattı.
“Benim neye hazır olduğuma sen karar veremezsin.”
Mert'in yüzünde çok hafif bir değişiklik oldu.
Gülümseme değildi.
Daha çok, beklediği bir cevabı almış gibi görünüyordu.
“İşte bu.”
Lal'in midesi bulandı.
“Ne?”
“Direncin.”
---
Mert yavaşça diz çöktü.
Lal hemen geri çekildi.
Zincir gerildi.
Metal zeminde sert bir ses yankılandı.
Mert bunu duydu.
Ama durmadı.
Lal'in karşısında, aralarında yalnızca birkaç santimlik mesafe kalacak şekilde durdu.
Sanki biriyle konuşmuyordu da, incelemekte olduğu bir nesnenin ayrıntılarını anlamaya çalışıyordu.
Gözlerinde insani bir sıcaklık yoktu.
Merak vardı.
Kontrol vardı.
Sahip olma isteği vardı.
“Benden korkuyorsun.”
Lal cevap vermedi.
“Çok güzel.”
Lal başını kaldırdı.
Mert'in sesi hâlâ sakindi.
“Korkman gerekiyor zaten.”
“Benden ne istiyorsun?”
“Bunu zamanla öğreneceksin.”
“Beni bırak.”
Bu kez Mert sustu.
Lal'in gözleri doldu.
“Lütfen.”
Mert başını hafifçe yana eğdi.
“Benden bunu istemeyi bırak.”
“Neden?”
“Çünkü olmayacak.”
Bu iki kelime Lal'in içindeki son umutlardan birini de ezdi.
“Beni burada tutamazsın.”
“Tutuyorum.”
“Polis beni bulacak.”
Mert'in yüzünde yine o anlamsız sakinlik vardı.
“Belki.”
Lal'in kaşları çatıldı.
“Belki mi?”
“İnsanlar genellikle bir şeyin kaybolduğunu fark etmekte sandığından daha yavaştır.”
Lal'in yüzü bembeyaz oldu.
Mert'in sözleri açık bir tehdit gibi değildi.
Ama daha korkunç bir şeydi.
Bir gerçeklik gibi söylenmişti.
---
Mert elini uzattı.
Lal hemen kendini geriye çekti.
Adam bir an durdu.
Sonra elini onun saçlarına doğru götürdü.
Lal irkildi.
Dokunuş kısa sürdü.
Ama Lal'in bütün vücudu gerildi.
Hemen geri çekildi.
“Dokunma bana.”
Mert'in eli havada kaldı.
“Benden bu kadar korkman ilginç.”
“Sen beni kaçırdın.”
“Biliyorum.”
“Beni zorla burada tutuyorsun.”
“Biliyorum.”
“O zaman neden şaşırıyorsun?”
Mert cevap vermedi.
Lal gözyaşlarını sildi.
“Ben senin sandığın gibi değilim. Senin değilim, beni burada tutman senin olduğum anlamına gelmiyor. Benimde bir hayatım var.”
İlk kez Mert'in yüzündeki sakinlik birkaç saniyeliğine kırıldı.
“Bunu söylemeye devam et.”
Lal şaşırdı.
Mert ayağa kalktı.
“Bir süre sonra kendin bile söylediğin şeye inanmakta zorlanacaksın.”
Lal başını salladı.
“Hayır.”
Mert ona baktı.
“Hayır,” diye tekrarladı Lal. “Beni değiştiremezsin.”
Mert kapıya doğru birkaç adım attı.
“Bunu göreceğiz.”
---
Kapıya ulaşmadan önce durdu.
Duvarın köşesindeki kamera lensine baktı.
Sonra tekrar Lal'e döndü.
“Beni izlemeye devam et.”
Lal kaşlarını çattı.
“Ne?”
Mert kamerayı gösterdi.
“Çünkü ben de seni izleyeceğim.”
Lal'in yüzü gerildi.
“Her adımını.”
Bir adım attı.
“Nefesini.”
Bir adım daha.
“Bakışını.”
Kapının önünde durdu.
“Direncini.”
Lal hiçbir şey söylemedi.
Mert kapıyı açtı.
Çıkmadan önce son kez ona baktı.
“Beni ne kadar az tanırsan, benden o kadar az korkarsın.”
Kapı kapandı.
Kilit sesi duyuldu.
Lal birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldı.
Sonra dizlerinin üzerine çöktü.
Ağlamaya başladı.
Sessizce.
Çünkü ağlamanın bile birilerinin gözetimi altında olduğunu artık biliyordu.
---
O gün kendi bedeninden tiksindi.
Tenine değen o yabancı elin izini silmeye çalıştı defalarca.
Ellerini kollarına sürdü.
Sonra durdu.
Su yoktu.
Sabun yoktu.
Temiz kıyafet yoktu.
Zaman bile yoktu.
Yalnızca beklemek vardı.
Ve gözetlenmek.
Lal kameraya baktı.
“Beni görüyor musun?”
Cevap gelmedi.
Kamera hareketsizdi.
Lal tekrar baktı.
“Umarım görüyorsundur.”
Sesindeki korku yavaş yavaş öfkeye dönüşüyordu.
“Çünkü seni bulduğumda…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Ne yapacağını bilmiyordu.
Aslında tek istediği eve dönmekti.
Annesinin sesini duymak.
Serra'ya sarılmak.
Kendi yatağında uyumak.
Bunların ne kadar sıradan şeyler olduğunu şimdi anlıyordu.
İnsan bazen özgürlüğünün değerini, onu kaybettiğinde fark ediyordu.
---
Günler geçti.
Lal yememeye direndi.
İlk gün tepsideki hiçbir şeye dokunmadı.
İkinci gün su içmek zorunda kaldı.
Üçüncü gün elleri titremeye başladı.
Açlık bir süre sonra gururdan daha yüksek bağırıyordu.
Önüne bırakılan bir parça ekmeği eline aldı.
Uzun süre baktı.
Sonra küçük bir parça kopardı.
Yemek zorunda kaldığı için utanıyordu.
Sanki bir suç işlemişti.
Oysa suç onun değildi.
Suç, onun seçmediği bir karanlığın içindeydi.
Lal bunu kendisine defalarca hatırlatmaya çalıştı.
“Ben suçlu değilim.”
Bir parça daha ekmek yedi.
“Ben suçlu değilim.”
Ama her tekrarında sesi biraz daha kısıldı.
---
Bir gece odanın ışığı kapalıyken tavandaki hoparlörden bir ses geldi.
Mert.
Lal olduğu yerde dondu.
“Yarın seni başka bir odaya alacağım.”
Lal başını kaldırdı.
“Daha rahat edeceğin bir yer.”
Kısa bir sessizlik.
“Sana yeni kıyafetler verilecek.”
Lal cevap vermedi.
“Sıcak bir duş alabileceksin.”
Bu cümle Lal'in içinde garip bir his uyandırdı.
Özgürlük değildi.
Ama en azından su…
Temiz kıyafet…
Bir insan gibi yaşayabilmeye dair küçük bir hatırlatma…
Sonra Mert'in sesi yeniden duyuldu.
“Ve yeni kurallar.”
Lal'in içindeki o küçük umut anında söndü.
“Neden?”
“Çünkü artık burada nasıl yaşayacağını öğrenmen gerekiyor.”
Lal'in elleri yumruk oldu.
“Bundan sonra ellerini ben çözeceğim.”
Sessizlik.
“Ama bir söz vermeni istiyorum.”
Lal nefesini tuttu.
“İtaat edeceksin.”
Lal gözlerini kapattı.
“Hayır.”
Mert'in sesi daha da sakinleşti.
“Bunu kabul etmek zorunda değilsin.”
Bir saniye.
“Şimdilik.”
Lal'in gözleri açıldı.
“Çünkü direnmenin de sonuçları olduğunu öğreneceksin.”
Hoparlörden gelen ses kesildi.
Oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Lal tavana baktı.
Kameranın küçük kırmızı ışığı yanıyordu.
İlk defa o ışığa bakarken korkudan başka bir şey hissetti.
Öfke.
Çok küçük.
Çok zayıf.
Ama gerçek.
Lal o gece kendi kendine bir söz verdi.
Ne kadar korkarsa korksun…
Ne kadar yalnız bırakılırsa bırakılsın…
Ne kadar zaman geçerse geçsin…
Kendisini tamamen kaybetmeyecekti.
Çünkü Mert onun bedenini bir odaya kapatabilirdi.
Onu izleyebilirdi.
Kurallar koyabilirdi.
Korkutabilirdi.
Ama Lal'in zihninin içinde hâlâ yalnızca kendisine ait bir yer vardı.
Ve Mert henüz oraya girememişti.
Lal gözlerini kapattı.
İlk kez kaçmayı değil, dayanmayı düşündü.
Çünkü bazen hayatta kalmak kaçmaktan önce gelirdi.
Ve onun savaşı daha yeni başlıyordu.