İçeriğe geç

Gölgesi Başka Şehirde

Bölüm 9 · 8 dk okuma

Gölgesi Başka Şehirde

Bölüm 9

Kendime Doğru

Gecenin sessizliği odamın içine çökmüştü. Uyanmam gerekiyordu ama uyanamıyordum.

Gözlerimi açtım. Vücudum hâlâ maçın yorgunluğunu taşıyordu. Özellikle bacaklarım ağrıyordu. Tavana baktım bir süre. Sonra istemeden telefona uzandım. Kaan'a her sabah attığım mesajı attım.

Siz: Günaydın öküzüüm:)

Telefonu bıraktım. Bugünün planında antrenmana gidecektim, kendi kendime biraz dışarıda takılacaktım ve psikoloğa gidecektim. Tek başıma dışarıda dolaşmak bana iyi gelecekti.

Banyoya gittim, yüzümü soğuk suyla yıkadım. Soğuk suyun etkisiyle irkildim. Gözlerim aynadaki yansımamla göz göze geldi. Göz altlarım gitgide morarıyordu. Yüzümün rengi tamamen çekilmiş, tenim kireç gibi solmuştu. Dudaklarım kurumuş, çatlamış ve canlılığını yitirip morarmaya yüz tutmuştu. Aynadaki bu ruhsuz beyazlık içimdeki tükenmişliği sertçe yüzüme vuruyordu.

Artık kendime hiç bakmamaya başlamıştım. Bir süre aynada öyle kaldım. Sanki aynadaki yansıma bana ait değilmiş gibiydi. Gözlerimi aynadan kaçırdım, yüzümü kurulayıp banyodan ayrıldım.

Odaya girdiğimde telefonumun ekranı aydınlandı. Kaan'ın yazdığını görünce dudağımın kenarı yukarı doğru kıvrıldı.

KAAN: Günaydın tavşanımm. Neden erken kalktın? Okula gitmediğini söylemiştin.

Beni düşünüyor.

Siz: Sabah antrenmanım varmış, ondan kalktım. Biraz zorlanacağım gibi görünüyor bugün.

Bunun sebebi ise dünkü maçta dizim ve dirseğimin ağrımasıydı.

Kısa bir süre sonra telefon titredi.

KAAN: Aaa neden?

Dün Kaan'a söylememiştim, doğal olarak o da bilmiyordu.

Siz: Dün maçta dizimi ve dirseğimi sert bir şekilde çarptım. Ağrıyor.

KAAN: İyi misin tavşanım? Bugün antrenmana gitme istersen. Dinlen biraz.

İçimde hafif bir sıcaklık yayıldı. Beni bu kadar düşünmesi... Sanki yorulduğum her şeyi biraz daha hafifletiyordu.

Siz: Yok öküzüm, kafa dağıtmaya ihtiyacım var.

KAAN: Tamam tavşanım, en iyisini sen bilirsin. Ama yine de dikkatli ol.

Siz: Tamam öküzüm, dikkatli olurum. Sen de çalışırken dikkatli ol:)

KAAN: Olurum:) Tavşanım ben işe gideceğim şimdi, görüşürüz.

Siz: Görüşürüz öküzüm.

Telefonu elime aldım. Ekran çoktan kararmıştı ama onun yazdıkları zihnimde hâlâ canlıydı.

Bir süre öylece oturdum. Hazırlanmam gerekiyordu ama içimde garip bir ağırlık vardı; yorgunluk gibi değil, daha farklı.

Kaan’ın “tavşanım” demesi… basit bir kelimeydi aslında. Ama içimde fark etmeden küçük bir yere dokunmuş gibiydi.

Bunu düşünürken bile hafif rahatsız oldum.

“Saçmalama” dedim içimden.

Ama yine de dudaklarım çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek bir şekilde kıvrıldı. Sanki ben istemeden olmuş gibi.

Telefonu tekrar elime aldım, boş ekrana baktım. Yazacak bir şey yoktu aslında. Ama yine de onunla konuşmak garip bir şekilde iyi hissettiriyordu.

Ve bunu kendime itiraf etmemeye çalıştım.

Acıktığımı hissettim. Mutfağa doğru gittim. Kendime mısır gevreği hazırladım ve afiyetle yemeye başladım. Belki bugün iyi olurdu. Olmasını umuyordum.

Yemeğim bitince kasemi bulaşık makinesine yerleştirdim ve mutfaktan koşar adımlarla ayrıldım. Odama gidince ilk işim pijamalarımdan kurtulmak oldu. Spor kıyafetlerimi üzerime geçirdim.

Saçlarımı atkuyruğu yaptım. Biraz özensiz olmuştu ama sonuçta antrenmanda dağılacaktı. Yüzüm solgun gözüküyordu. Renk gelsin diye biraz makyaj yaptım.

Çantamı omzuma geçirdim ve evden çıktım. Ayakkabılarımı giymek için eğildiğimde biraz zorlandım. Apartmandan ayrıldım, kulaklığımı telefonuma bağladım.

Ölebilirim şarkısını açtım.

Sensiz bi önemi yok. Gel ki bir hayatım olsun.

Öldürme beni n'olur.

Kulaklıktan gelen şarkı adımlarımın ritmine karışıyordu ama zihnim aynı ritmi tutturamıyordu. “Ölebilirim” kelimesi tekrar tekrar dönüp dururken, sanki sadece bir şarkı sözü değil de içimde bir yerden sızan düşünce gibiydi. Sokağın sabah hali bile bana uzak geliyordu; insanlar, arabalar, sesler… hepsi aynı dünyaya ait değilmişim gibi.

Adımlarım yavaşladı.

Dün…

Bir anda her şey zihnime doldu. Maçta yere düştüğüm an, dizimdeki o keskin acı, dirseğime yayılan sızı… Tribünden yükselen sesler ama bana ulaşmayan bir gürültü gibi. O anı hatırlayınca içimde hafif bir sıkışma oldu. Sanki acı sadece bedende kalmamış, içime de bulaşmıştı.

En garibi de kimsenin gerçekten “iyi misin?” dememiş olmasıydı. Kalabalık vardı, ses vardı ama o tek cümle yoktyu. Sanki herkes görüyordu da kimse bakmıyordu.

Yürümeye devam ettim ama artık adımlarım daha ağırdı.

Bazen insanın en çok beklediği şey küçük bir cümle oluyordu. Ve o cümlenin yokluğu, bütün gürültüden daha fazla yer kaplıyordu içinde.

Tam o sırada aklıma Murat geldi.

Babam.

İsmini düşündüğüm an bile içimde net bir duygu oluşmadı. Öfke gibi değil, özlem gibi hiç değil… Daha çok silik bir boşluk gibi. Sanki bir zamanlar orada olan bir şey yavaş yavaş yok olmuş da geriye sadece şekli kalmış.

Onu düşündüğümde aklıma gelen şey bir insan değil, bir his eksikliğiydi. Birinin yokluğuna alışmak değil de, yokluğun normalleşmesi gibi.

“Garip,” dedim içimden, neredeyse fısıltı gibi.

Kulaklıktaki şarkı devam ediyordu ama ben artık sözleri duymuyordum.

Bir an durur gibi oldum. Sonra başımı hafifçe salladım, kendime gelir gibi.

“Saçmalama.”

Adımlarımı yeniden hızlandırdım. Bugün antrenman vardı. Bugün dağılmamalıydım.

Ama içimde bir şey, çok küçük bir şey, sanki ilk kez yerinden kıpırdamış gibiydi. Bugün antrenman vardı, iyi olmalıydım, güçlü olmalıydım.

Spor salonunun kapısından içeriye girdim ve kapıyı kapattım. Düşüncelerimi dışarıda bıraktım, tek odağım antrenman olmalıydı.

2 Saat Sonra

Eve geleli 20 dakika olmuştu. Duştan çıkmış, saçlarımı kurutuyordum. Kurutma işlemi bittikten sonra üzerime straplez toz pembe bir üst, altıma keten beyaz pantolon giydim.

Duşa girdiğim için makyajım da gitmişti. Yeniden makyaj yaptım. Yanıma küçük beyaz kol çantası aldım. Cüzdanımı, telefonumu, anahtarımı çantanın içine yerleştirdim.

Çantamı koluma takıp odamdan ayrıldım. Koridorda annemle karşılaştım. "Ooo Nida nereye gidiyorsun?" dedi annem beni süzerken. "Biraz dışarı çıkacağım. Tek başıma takılmak bana iyi gelir diye düşünüyorum." diye açıklama yaptım anneme.

"Bana neden sormadın?" dedi annem. O kadar hazırlandım, annem izin vermeyecek miydi? "Dışarı çıkabilir miyim?" diye sordum ümitle.

"Tamam çık. Ben aradığımda telefonunu açacaksın unutma, akşam psikoloğa gideceğiz." dedi annem. "Paran var mı?" diye ekledi. "Var anne, teşekkür ederim." dedim. "Ben seni alacağım tamam mı? Beraber gideceğiz psikoloğa." dedi annem. "Tamam anneciğim." dedim.

Evden ayrıldım. Evden çıktıktan sonra nereye gideceğime karar vermeden yürümeye başladım.

Güneş tepede değildi ama hava sıcaktı. Hafif bir rüzgâr ara ara saçlarımın arasından geçiyor, tenime dokunup kayboluyordu. Kaldırımlarda insanlar vardı. Kimi telefonuyla konuşuyor, kimi elindeki poşetlerle acele adımlarla yürüyordu. Ben ise kimseye yetişmeye çalışmıyordum.

Bugün ilk defa kendime zaman ayırıyordum.

Kulaklığımı çantama koydum. Bu kez sessizliği dinlemek istedim. Kuş sesleri, uzaktan geçen arabaların uğultusu, bir kafeden yükselen kahkaha... Hepsi birbirine karışıyordu. Hayat herkes için normal akıyordu.

Bir tek ben durmuş gibiydim.

Yolun sonunda küçük bir kitapçı gözüme ilişti. Cam vitrinin arkasına dizilmiş rengârenk kapaklar uzaktan bile dikkat çekiyordu. Fark etmeden adımlarımı oraya çevirdim.

Kapıyı açtığım anda burnuma o tanıdık kâğıt kokusu doldu. Eski ve yeni kitapların birbirine karışan kokusu... Nedense bana hep huzur vermişti.

İçerisi sessizdi.

Klimanın hafif uğultusu dışında neredeyse hiçbir ses yoktu. Raflar tavana kadar uzanıyor, her rafta bambaşka hayatlar beni bekliyormuş gibi duruyordu.

Parmak uçlarımı kitapların sırtlarında yavaşça gezdirdim.

Her kapağın ardında başka bir dünyanın olduğunu bilmek garip bir histi. İnsan bazen kendi hayatından kaçamıyordu ama birkaç sayfalığına başka birinin hikâyesine sığınabiliyordu.

Belki de kitapları bu yüzden seviyordum.

Romanların bulunduğu rafın önünde durdum. Birkaç kitabı elime alıp arkasını okudum. Sonra bir tanesi dikkatimi çekti. Kapağı sadeydi ama nedense elimden bırakmak istemedim.

Gülümseyerek kasaya doğru yürüdüm.

Poşeti elime aldığımda içimde tarif edemediğim küçük bir sevinç vardı. Çok büyük değildi. Hayatımı değiştirecek kadar da değildi.

Ama bazen insanın iyi hissetmesi için küçücük şeyler yeterli oluyordu.

Kitapçının kapısından çıkınca derin bir nefes aldım. Rüzgâr bu kez biraz daha serindi. Gökyüzüne baktım. Bulutlar yavaşça ilerliyordu. Ben de yürümeye devam ettim.

Bugün hâlâ kolay bir gün değildi.

Ama en azından birkaç dakikalığına zihnim susmuştu.

Elimdeki poşet hafifçe sallanıyordu. İçindeki kitabın ağırlığı neredeyse yoktu ama bana tuhaf bir huzur veriyordu. Sanki sadece bir kitap değil, kendime ayırdığım küçücük bir mola taşıyordum.

Derin bir nefes aldım.

Öğle güneşi yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştı. Hafif bir rüzgâr yüzüme dokunuyor, ağaçların yapraklarını usulca sallıyordu. Kaldırımlar kalabalıktı. Birileri telefonda konuşuyor, çocuklar annelerinin ellerini çekiştiriyor, mağazalardan yükselen müzikler sokağın uğultusuna karışıyordu.

Hayat herkes için olağan akıyordu.

Ben de uzun zamandır ilk kez sadece yürüyordum.

Hiçbir yere yetişmeye çalışmadan...

Vitrinlere baka baka ilerlerken büyük bir giyim mağazası dikkatimi çekti. Camın arkasındaki yazlık kombinler gözüme hoş görünüyordu. Birkaç saniye durup düşündüm.

"Zaten uzun zamandır kendime bir şey almıyorum." Kendi kendime mırıldanıp içeri girdim.

Klimalı hava yüzüme çarpınca istemsizce rahatladım. İçeride hafif bir müzik çalıyor, çalışanlar rafları düzenliyordu. Askılar arasında ağır adımlarla dolaşmaya başladım.

İlk gözüme çarpan bordo, ince askılı, dökümlü bir bluz oldu.

Elime alıp kumaşını parmaklarımın arasında yokladım.

Yumuşacıktı. Beğenerek koluma astım.

Biraz ileride beyaz, pileli bir etek gördüm. Bordo bluzla birlikte gözümde canlandırınca ikisinin birbirine çok yakışacağını düşündüm.

Onu da aldım.

Tam başka reyonlara geçecekken bebek mavisi kalın askılı bir bluz dikkatimi çekti. Yaz akşamlarında üzerime almak için tam istediğim gibiydi. Yanına da açık bej renkli, yüksek bel keten bir şort ekledim.

Elimdeki kıyafetlerle deneme kabinine girdim.

Perdeyi kapatıp önce bordo bluzu ve beyaz eteği giydim.

Aynanın karşısına geçtiğimde bir süre kendime baktım.

Sabah aynada gördüğüm o yorgun kız yine karşımdaydı. Göz altlarımdaki morluklar makyaja rağmen tamamen kaybolmamıştı. Ama üzerimdeki kıyafetler... Kendimi biraz daha iyi hissettirmişti.

Dudaklarımın kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı.

"Fena olmamış."

Uzun zamandır ilk kez kendime bunu söyleyebilmiştim.

Üzerimi değiştirip kabinden çıktım. Aldığım kıyafetleri kasaya bıraktım. Kasiyer hepsini özenle katlayıp poşete yerleştirirken ben de elimdeki kitabı poşetin üzerine koydum.

Ödemeyi yaptıktan sonra mağazadan çıktım.

Bir elimde kitap, diğer elimde alışveriş poşetiyle tekrar yürümeye başladım.

Telefonum tam o sırada titredi.

Ekranda annemin adı yazıyordu.

"Efendim anne?"

"Neredesin Nida?"

"AVM'deyim anne."

"Tamam, ben geldim. Giriş kapısının önüne gelir misin?"

"Geliyorum."

Telefonu kapattım.

Bulunduğum yerden çıkış kapısına doğru yürürken içimdeki o hafif huzur yerini yavaş yavaş gerginliğe bırakıyordu.

Çünkü sıradaki durağım psikologdu. Kalbim anlamsız bir şekilde hızlanmaya başlamıştı. Kapının önüne çıktığımda annem arabasının yanında beni bekliyordu.

Beni görünce gülümsedi.

"Beklettim mi?"

"Yok, ben de yeni geldim."

Elimdeki poşetlere baktı.

"Neler aldın bakalım?"

"Bir tane roman aldım. Bir de kendime birkaç parça kıyafet... Bordo bir bluz, beyaz bir etek, bebek mavisi bir bluz ve keten bir şort."

Annem hafifçe gülümsedi.

"İyi yapmışsın. Kendine bir şeyler alman iyi olmuş."

Arabaya bindim. Emniyet kemerimi takıp camdan dışarı baktım. Araba hareket ederken şehir de akıp gidiyordu. Ama benim aklım tek bir yerdeydi. Birazdan ilk kez bir psikoloğun karşısına oturacaktım.

Arabadan indik.

Tanıdık gri binaya baktım. Daha önce de gelmiştim ama içimdeki gerginlik hiç azalmamıştı.

Annemle birlikte içeri girdik.

Bekleme salonu her zamanki gibi sessizdi. Birkaç kişi koltuklarda oturuyor, duvardaki saatin tik takları sessizliğin arasına karışıyordu.

Annem yanıma oturdu. Ben ise gözlerimi yere çevirmiş parmaklarımla çantamın askısını sıkıyordum. Dakikalar yavaş ilerliyordu.

Tam o sırada koridordaki kapı açıldı.

"Nida?"

Derin bir nefes aldım. Ve ayağa kalktım.

Bölüm sonu

5 yorum