Psikoloğun odasına doğru ağır adımlarla yürüdüm. Kalbimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Kapının önünde durdum.
"Gelebilirsin Nida."
Kapıyı yavaşça açıp içeri girdim.
"Hoş geldin." dedi Sena Hanım. "Hoş buldum." diyerek karşılık verdim.
Kapıyı arkamdan kapattım. Odaya kısa bir göz gezdirdim. İlk geldiğim günden beri hiçbir şey değişmemişti. Gri duvarlar, pencerenin önündeki yeşil bitki, kitaplarla dolu raflar... Oda hâlâ aynı sakinliği taşıyordu.
"Geç otur istersen."
Başımı hafifçe sallayıp koltuğa oturdum. Çantamı dizlerimin üzerine yerleştirdim. Parmaklarım çantanın askısıyla oynamaya başlamıştı bile.
Psikolog birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Ne beni acele ettirdi ne de sessizliği bozdu.
"Nasılsın?" diye sordu sonunda.
Omuz silktim.
"Bilmiyorum."
Dudaklarında küçük bir tebessüm belirdi.
"Bu cevabı seviyorum."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
"Çünkü insanlar çoğu zaman gerçekten nasıl hissettiklerini bilmezken 'İyiyim.' demeyi seçiyor. Sen ise bilmiyorum dedin."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Bugün neler yaptın?" diye sordu bu kez.
Bir an düşündüm.
"Sabah antrenmana gittim."
"Nasıl geçti?"
"İyiydi... Biraz dizim ağrıdı ama idare ettim."
Başını hafifçe salladı.
"Sonra?"
"Eve gittim. Duş aldım. Biraz dışarı çıktım."
"Dışarıda ne yaptın?" diye sordu.
"Kitapçıya uğradım. Bir tane roman aldım. Sonra kendime birkaç kıyafet baktım."
"Kitap okumayı seviyorsun galiba."
"Evet."
"En çok hangi tür kitapları okuyorsun?"
Soruyu düşünmeden cevap verdim.
"Duygusal olanları."
"Neden sence?"
Bu kez cevap vermeden önce birkaç saniye sustum.
"Bilmiyorum..."
"Bilmiyorum demek serbest." dedi gülümseyerek. "Cevabı hemen bulmak zorunda değilsin."
İlk defa omuzlarımdaki gerginlik biraz olsun hafiflemişti. Sena Hanım başını hafifçe salladı. Bakışları beni buldu.
"Sence seni onlara çeken şey ne?" diye sordu.
"Bilmiyorum." dedim.
"Bilmiyorum demek serbest." dedi sakin ses tonuyla. "Ama istersen beraber bulabiliriz."
Derin bir nefes aldım.
"Sanırım..." diye söze girdim. "O kitaplardaki insanlar birbirlerini gerçekten anlıyorlar."
"Bunun senin için önemli olduğunu düşünüyorum." dedi Sena Hanım.
"Sanırım." dedim. Gerginliğim neredeyse gitmişti.
"Gerçek hayatta kimsenin seni anlamadığını mı hissediyorsun?" dedi Sena Hanım.
"Eskiden daha çok hissederdim. Şimdi o kadar çok değil." dedim gülümseyerek. Aklıma tek isim geldi: Kaan.
"Bunu hissetmeme yardımcı olan şey nedir?" diye sordu kaşlarını kaldırarak.
"Birisi var..." dedim utanmamı gizlemeye çalışarak.
Sena Hanım gülümsedi.
"Öyle mi?" dedi. "Kimmiş bu? Gizli süper kahraman falan mı?"
İstemeden güldüm.
"Yok." dedim. "Onun adı Kaan."
"Bana biraz ondan bahsetmek ister misin?" dedi Sena Hanım. Başımı 'evet' anlamında salladım.
"Uzakta yaşıyor. Sanaldan tanıştık ama çevremdeki herkesten daha yakın." dedim.
"Onu anlatırken yüz ifaden değişti. Gözlerin parlamaya başladı." dedi.
"O beni gerçekten anlıyor. Bazen ben anlatmadığım halde anlıyor beni. Çok güzel anlaşıyoruz, çok seviyorum onu." dedim.
Sena Hanım gülümsedi. "Onun yanındayken nasıl hissediyorsun?" dedi.
"Güvende, kendim gibi ve mutlu hissediyorum." dedim.
"Onunla konuşmadığın zaman nasıl hissediyorsun?" dedi Sena Hanım.
"Özlüyorum." dedim. "Ve biliyor musun, Kaan'dan gelen her bildirimde kalp atışım hızlanıyor."
Sena Hanım'ın yüzündeki gülümseme yumuşadı.
"Onu anlatırken ses tonun bile değişti." dedi.
Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece utangaç bir gülümsemeyle yere baktım.
"Bu güzel bir şey." diye devam etti. "Bir insanın yanında kendini güvende hissedebilmek herkesin yaşayabildiği bir duygu değil."
Başımı hafifçe salladım.
"Evet..."
"Peki Kaan seni en çok hangi davranışıyla 'Beni gerçekten anlıyor.' diye düşündürüyor?"
Bir süre sessiz kaldım.
"Ben bazen iyi olmadığımı söylemiyorum."
"Hı hı."
"Ama o anlıyor. Sesimden anlıyor. Yazışırken bile anlıyor. 'Bir şey oldu.' diyor. Ben 'Yok.' desem bile vazgeçmiyor."
Sena Hanım dikkatle dinledi.
"Yani seni sadece söylediklerinle değil, söylemediklerinle de anlamaya çalışıyor."
"Evet."
"Bu sana nasıl hissettiriyor?"
Derin bir nefes aldım.
"Değerli..."
Bu kelime ağzımdan çıkar çıkmaz gözlerim doldu. Sena Hanım bana bir peçete uzattı ama konuşmam için acele etmedi.
"Sanırım..." dedim güçlükle. "Hayatımda ilk defa biri beni gerçekten merak ediyor."
Odada birkaç saniyelik sessizlik oldu. Sena Hanım sakin bir sesle konuştu.
"Nida, bazen uzun süre anlaşılmadığını hisseden insanlar, ilk kez gerçekten anlaşıldıklarında buna inanmakta zorlanırlar."
Gözlerimi ona çevirdim.
"Sen de bazen 'Ya bir gün o da giderse?' diye düşünüyor musun?"
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
Cevap vermem uzun sürdü.
"...Evet."
"Bu korku Kaan'dan değil, geçmişte yaşadıklarından geliyor olabilir." dedi Sena Hanım.
Sözleri odanın içinde yankılanırken gözlerimi yere indirdim. Çünkü bunun doğru olabileceğini ilk kez düşünüyordum.
Sena Hanım beni birkaç saniye sessizce izledi.
"Onu anlatırken yüzün değişti." dedi.
Şaşkınlıkla ona baktım.
"Nasıl yani?"
"Seansın başında omuzların gergindi. Parmakların sürekli çantanın askısıyla oynuyordu. Ama Kaan'dan bahsetmeye başladığın anda gülümsedin."
İstemeden tekrar gülümsedim.
"Fark etmemiştim."
"Bazen bize iyi gelen insanlardan bahsetmek bile içimizi hafifletir."
Başımı yavaşça salladım.
"Sanırım öyle."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Nida..." dedi yumuşak bir sesle. "Sana bir soru soracağım."
"Tamam." dedim.
"Hayatında ilk defa mı biri sana bu kadar güvende hissettiriyor?"
Sorusu içimde bir yere dokundu.
Düşündüm. Çocukluğumu...
Evdeki sessizlikleri... Babamın bıraktığı boşluğu...
Sonra aklıma Kaan geldi.
"Evet." dedim usulca. "İlk defa."
Sena Hanım başını hafifçe salladı.
"Bu çok kıymetli bir his. Ama sana küçük bir şey söylemek istiyorum."
Merakla ona baktım.
"İnsanların hayatımıza girmesi bize iyi gelir. Fakat zamanla kendimizi güvende hissetmeyi yalnızca tek bir kişiye bağlamamayı da öğrenmemiz gerekir."
Sözlerini dikkatle dinledim.
"Çünkü sen, biri seni sevdiği için değerli değilsin. Sen zaten değerlisin. Bunu bir gün senin de hissedeceğine inanıyorum."
Boğazım düğümlendi.
Belki ilk defa biri bana bunu bu kadar sakin, bu kadar içten söylüyordu.
Sena Hanım masasına uzanıp ajandasına kısa bir not aldı.
"Bugünlük burada bitirelim istersen."
Başımı salladım. "Teşekkür ederim." dedim.
"Ben teşekkür ederim. Bugün buraya sadece gelmedin, kendinden de biraz bahsettin."
Ayağa kalktım. Çantamı omzuma taktım. Kapıya yönelirken durdum. Arkamı dönüp ona küçük bir gülümseme gönderdim. O da aynı sıcaklıkla gülümsedi. Odadan çıktığımda omuzlarımdaki yük tamamen gitmemişti.
Ama sanki biraz hafiflemişti.
Kapı arkamda usulca kapanırken nefes aldım. Koridor her zamanki gibi sakindi. Resepsiyondan geçip cam kapıyı iterek dışarı çıktım.
Annem arabaya yaslanmış şekilde beni bekliyordu. Beni görünce doğruldu. "Nasıl geçti?" diye sordu. "İyiydi." dedim. Arabanın ön koltuğuna oturdum, şoför koltuğuna da annem oturdu.
Başımı koltuğa yasladım, dışarıya bakmaya başladım. Tam o sırada telefonum titreşti.
KAAN: Ne yapıyorsun tavşanım?
Telefona bakarken istemsizce gülümsedim.
Siz: Psikologtan çıktım, eve gidiyorum. Sen?
KAAN: İşten döndüm, bugün erken çıktım :)
Siz: Oha çok güzel :)
KAAN: Senin seansın nasıldı?
Bir an duraksadım. Parmaklarım klavyenin üzerinde bekledi.
Siz: Güzel geçti.
Mesajı gönderdikten birkaç saniye sonra telefonum yeniden titreşti.
KAAN: Sadece güzel mi?
İçimden hafifçe güldüm.
Beni yine anlamıştı.
Siz: Biraz konuştuk... Kendimden bahsettim.
KAAN: İyi hissettin mi bari?
Camdan dışarı baktım. Arabalar, insanlar, kaldırımlar... Her şey akıp gidiyordu.
Siz: Evet.
Siz: İlk defa biri bana "Sen zaten değerlisin." dedi.
Mesajı gönderdikten sonra uzun uzun ekrana baktım.
Kaan birkaç saniye "yazıyor..." olarak göründü.
KAAN: Çünkü öylesin tavşanım.
Boğazım düğümlendi. Bugün Sena Hanım söylemişti.
Şimdi de Kaan söylüyordu.
Belki gerçekten bir gün buna ben de inanabilirdim. Telefonu yavaşça kapatıp başımı tekrar cama yasladım.
Araba şehrin kalabalığının arasından ilerlerken, içimde günün başındaki ağırlık hâlâ vardı. Nhưng artık o ağırlığın arasına, küçücük de olsa bir umut karışmıştı



