Sabah gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey yorgunluk değil, hafif bir heyecandı. Perde aralığından içeri sızan güneş odanın bir köşesini aydınlatmıştı. Bir süre tavanı izledim, bugün maç günüydü. Bu düşünce bile kalbimi biraz daha hızlı attırıyordu.
Elime telefonumu aldım. Son üç gündür Kaan'la birbirimize günaydın mesajı atıyorduk. O an ekran aydınlandı.
KAAN: Günaydın tavşanım.
İçimde bir mutluluk oluştu. Son üç gündür bana "tavşanım" diye sesleniyordu. Ben de ona inat "öküzüm" diyordum. Bu garip lakaplar bile artık sohbetlerimizin bir parçası olmuştu.
Siz: Günaydın öküzümm.
Kaan gruptaki hâlinden çok farklıydı. Mesajlaşırken daha samimi, daha eğlenceli ve konuşması çok daha rahattı.
KAAN: Ne yapıyorsun bakalım bu saatte?
Siz: Maçım var onun için kalktım.
KAAN: Ooo inşallah kazanırsınız.
Siz: İnşallah. Eee sen ne yapıyorsun?
KAAN: Ben de işe gideceğim.
Acaba yemek yemiş miydi? Kaan yemek yemeyi aksatan biriydi çünkü.
Siz: Kahvaltı yaptın mı?
KAAN: Şimdi yapıyorum.
Gülümsedim. Son günlerdir doğru düzgün yemek yiyordu.
Siz: Afiyet olsun. Benim şimdi hazırlanmam lazım akşam görüşürüz:)
KAAN: Görüşürüz:)
Üzerime formamı giydim. Tarağımı aldım ve en zorlu kısım, saçımı yapmaya başladım. İki tutam saç bıraktım. Onları örüp at kuyruğu yaptım. Son olarak saçlarıma saç spreyi sıktım.
Mutfağa gidip hızlıca kahvaltımı hazırladım. Birkaç lokma aldıktan sonra saate göz attım. Maça geç kalmak istemiyordum. Bulaşığımı lavaboya bırakıp su şişemi çantama koydum. Son kez aynaya baktım. Formam üzerimdeydi, saçım hazırdı. Derin bir nefes alıp evden çıktım. Güneşli hava yüzüme vururken içimdeki maç heyecanı biraz daha arttı.
Çantamı alıp evden ayrıldım. Sabah güneşi yüzüme vururken hafif bir rüzgâr esiyordu. Sokaklar henüz çok kalabalık değildi. Kulübe yaklaştıkça içimdeki heyecan biraz daha arttı. Bugün bizim için önemli bir maçtı ve bunu düşünmek bile kalbimin daha hızlı atmasına yetiyordu.
Spor salonunun önüne geldiğimde takım arkadaşlarımın bazıları çoktan gelmişti. Kimisi girişte sohbet ediyor, kimisi çantasını omzuna alıp içeri giriyordu.
"Nida!" diye seslendi Elif.
Gülümseyerek yanlarına yürüdüm.
"Hazır mısın?" diye sordu.
"Evet!" dedim.
Hep birlikte salona girdik. Çantamı soyunma odasına bıraktım. Formamın son düzeltmelerini yaptıktan sonra dizliklerimi taktım. Aynaya kısa bir kez baktım, derin bir nefes aldım ve takım arkadaşlarımla birlikte ısınmak için sahaya çıktım.
Isınma hareketlerini bitirdikten sonra Orkun Hoca bizi etrafına topladı. Her zaman anlattığı taktikleri anlatarak sahaya yönlendirdi. Derin bir nefes alarak yerime geçtim. İlk 6'da ben vardım.
Ellerimi dizlerime dayayıp tribünlere doğru kısa bir göz gezdirdim. Normalde maçlardan önce bunu yapardım. Gelen seyircilere bakar, tanıdık bir yüz var mı diye kontrol ederdim.
Önce hiçbir şey dikkatimi çekmedi.
Sonra...
En arka sırada siyah bir montun içinde ayakta duran bir adam gözüme ilişti. Kalbim bir anda sıkıştı.
Yok... Olmazdı.
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Belki yanılıyordum diye düşündüm. Ama hayır. O oydu.
Babam.
Yıllardır görmediğim, bizi tek bir kelime bile söylemeden bırakıp giden adam.
Nefesim düzensizleşti.
Elleri cebindeydi. Bana bakıyordu. Hiçbir şey söylemiyor, sadece izliyordu.
"Nida!"
Takım arkadaşımın sesiyle irkildim. Başımı hızla sahaya çevirdim. "Kendine gel hadi!" dedi gülümseyerek. Gülümseyerek başımı salladım.
Ama artık oyuna odaklanmak eskisi kadar kolay olmayacaktı.
Hakemin düdüğüyle birlikte maç başladı. Tribünlerden yükselen alkış sesleri salonu doldururken ben de libero olarak yerimi aldım. Dizlerimi hafifçe kırıp kollarımı hazır pozisyona getirdim. Derin bir nefes aldım. Ne olursa olsun önce maça odaklanmalıydım.
İlk servis rakip takımdan geldi. Top hızla üzerime doğru yöneldi. Bir adım öne çıkıp manşetle pasörüme kaldırdım. Oyun akmaya başlamıştı. Rakip takım peş peşe hücum ediyor, biz ise her topu oyunda tutmaya çalışıyorduk. Sahanın bir köşesinden diğerine koşuyor, her sayı için elimizden geleni yapıyorduk.
Bir rallide rakibin sert smaçlarından biri tam çizgiye doğru iniyordu. Hiç düşünmeden kendimi yere bıraktım. Kollarımı uzatıp topu son anda havalandırdım. Top oyunda kalmıştı ama parke zemine sert çarpmamla dirseğim ve dizim acıyla sızladı. Dişlerimi sıktım. Canım yanıyordu ama bunu belli etmemeye çalışarak hemen ayağa kalkıp yeniden pozisyonumu aldım.
Oyunun temposu giderek artıyordu. Her top için koşuyor, bazen son anda yetişiyor, bazen de yere atlayarak takımımı ayakta tutuyordum. Nefes alışverişim hızlanmış, alnımdan süzülen terler gözlerime kadar inmeye başlamıştı. Formam sırtıma yapışmıştı ama bunların hiçbirini umursamıyordum.
Bir başka pozisyonda top fileye çarpıp yön değiştirdi. Refleksle kendimi yana attım. Bu kez omzum parke zemine sertçe vurdu. Acıyla gözlerimi sımsıkı kapattım ama topu yine de oyunda tutmayı başarmıştım. Takım arkadaşlarım sayı alınca sevinçle bana doğru koştu.
"İyi misin?" diye sordu kaptanımız.
"İyiyim." dedim nefes nefese.
Aslında değildim.
Dirseğim yanıyor, dizimin üzerinde ince bir sızı hissediliyordu. Ama maçın ortasında bunları düşünemezdim.
Dakikalar ilerledikçe yorgunluğum artıyordu. Bacaklarım ağırlaşmıştı ama pes etmeye hiç niyetim yoktyu. Gelen her top için yeniden hazır pozisyon alıyor, son ana kadar mücadele ediyordum. Tribünlerden yükselen alkışlar ve takım arkadaşlarımın birbirine verdiği destek sesleri salonda yankılanırken ben yalnızca topa odaklanmaya çalışıyordum.
Son düdük çaldığında hepimiz derin bir nefes verdik. Maç bitmişti. Dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerimi parkeye koyup birkaç saniye öylece kaldım. Dizimdeki acı hâlâ geçmemişti, dirseğim her hareketimde sızlıyordu. Yorgundum... hem bedenim hem de zihnim. Ama beni bekleyen asıl şeyin maçtan sonra başlayacağını henüz bilmiyormuş gibi ayağa kalkıp tribünlere doğru yürüdüm.
O adamın yanına yaklaştım. Babamın. Ben onu babam olarak görmüyordum, öylesine bir adam, çok tanıdık ama yabancı bir adam.
O da tribünden indi. "Çok güzel oynadın canım kızım." dedi gülümseyerek. Kaşlarımı çattım, içimde öfke oluşmaya başlamıştı. "Ben senin kızın falan değilim!" dedim öfkeyle.
"Bak kızım yıllar önce sizi bırakarak hata yaptım. Özür dilerim beni affedin." dedi. Hayır, onu affetmeyeceğim.
"Seni affetmiyorum! Onu bizi bok çukurunda bırakmadan önce düşünecektin." dedim. Öfkem giderek artıyordu. Ellerim titremeye başlamıştı.
"Kızım pişmanım diyorum neden anlamıyorsun? Özür dilerim." dedi.
"Özürle ve pişman olarak halledilecek şey değil bunlar. Şimdi rahat bırak beni, annemi ve abimi. O kadının yanına git!" dedim.
Ve koşarak soyunma odasına girdim. Çantamı alıp koşmaya başladım. Eve gitmek istemiyordum.
Koşuyordum.
Nereye gittiğimi bilmiyordum. Tek bildiğim şey, oradan olabildiğince uzaklaşmak istediğimdi.
Ayaklarım kaldırıma sertçe vuruyor, nefesim her adımda biraz daha düzensizleşiyordu. Gözyaşlarım durmadan akıyor, görüşümü bulanıklaştırıyordu. Kolumu yüzüme götürüp silmeye çalıştım ama yenileri hemen ardından geliyordu.
Dizimdeki acı her adımda biraz daha hissediliyordu. Maçta yere atladığım yer yeniden sızlamaya başlamıştı. Omzum hareket ettikçe canım yanıyor, nefes aldıkça göğsüm sıkışıyordu.
Ama bunların hiçbirini umursamıyordum.
Çünkü ilk kez bedenim değil, kalbim bu kadar acıyordu.
Neden gelmişti? Yıllardır neredeydi?
Annem geceleri sessizce ağlarken, abim küçücük yaşta büyümek zorunda kalırken... Ben her okul etkinliğinde kapıya bakıp bir gün gelir mi diye beklemeyi bırakırken neredeydi?
Şimdi çıkıp "Özür dilerim." demesi her şeyi düzeltecek miydi?
Hayır.
Bazı yaralar özürle kapanmazdı.
Bazı insanlar ise çok geç kalırdı.
Adımlarım yavaşladı. Nefes nefese kalmıştım. En yakın parka girip boş bir banka oturdum. Ellerim hâlâ titriyordu. Başımı eğdiğim anda hıçkırıklarım daha da arttı.
Ne kadar güçlü durmaya çalışırsam çalışayım, o adamı karşımda görmek içimde yıllardır susturmaya çalıştığım küçük çocuğu yeniden uyandırmıştı.

