“Bir insanı öldürmek için her zaman silah gerekmez.”
Beni onlarca kez bayılttılar...
Her göz kırpışımda farklı bir sedyedeydim. Bazen bir ameliyat masasında. Bazen üzerimde garip kablolarla. Bazende bağlı şekilde.
Kendimi tekrardan beyaz tavanıma bakarken buldum. Evet, bu sefer yeniden o yastıklı odadaydım.
Düşüncelerim bile benden ayrı ilerliyordu sanki. Artık ne hissim kalmıştı. Ne de bir düşüncem.
Boş boş duvarı izlerken buluyordum kendimi, kendimde değildim.
Kapı garip mekanik bir ses ile açıldı. Umursamadım. İçeriye birden fazla insan girdiğinde bir şeylerden şüphelenmeye başladım.
Onlara bakmasam dahi onların burada olduğundan emin olabiliyordum.
Güvenliklerden biri, yattığım yere doğru gelerek görüş hizama girdi. Çatıda beni tutan, yeşil gözlü adamdı bu. Yüzüme bakıp sırıtıyordu.
Ben ise boş gözlerle olan biteni sorgulamadan ona bakıyordum.
"Kısa süreliğine, sana birkaç arkadaş getirdik. Umarım iyi anlaşırsınız!" Önümden çekildiğinde, olumsuz şekilde oturur pozisyona geçtim.
Evet, benim gibi giyinen dört kız getirmişlerdi. Hepsinin kolları benimkisi gibi arkadan bağlıydı.
Uzun süre sonra insan görmüş gibiydim. Ne zaman uyanacaklarını bilmeden onları izliyordum ki aralarından birisi hareketlenmeye başlamıştı.
Duymam gereken duyguların yerine, büyük ve derin bir karadelik geçmiş gibiydi. Sanki yıllar sonra insan görmüş gibi kalbimin atışları hızlandı sanki, ama yüz ifademde hiç bir değişiklik olamıyordu.
Hareketlenen kız uyandığında bana sırtı dönük şekilde oturmuştu. Oda aptal gibi etrafa bakınıyordu. Saçları beline kadar uzun, unuttuğum gecenin karanlığını andıracak kadar siyahtı.
Etrafa bakınırken önünü bana döndüğünde kesişen gözlerimiz sayesinde küçük çaplı bir tebessüm yayıldı yüzünde. Kollarından yardım almadan kolayca ayağa kalktı. O sırada anladım burada yeni olmadığını. Çünkü kollarımız arkadan bağlandığından dolayı ayağa kalkması ilk zamanlarda pekte kolay olamayabiliyordu.
Kız yanıma geldikten sonra benimle aynı şekilde sırtını duvara yaslayarak oturmaya başladı.
Dakikalar birbirini kovalarken ne o konuştu ne de ben herhangi bir tanışma girişiminde bulundum. Kızların geri kalanıda hareketlenmeye başladığında yanımda oturan kız ayakları ile kendisini öne sürüyerek önüme geçti.
Büyük mavi gözlerini son derecede bir merakla açmış, belkide aylardır güneş görmediğinin kanıtı olan soluk teni ve çelimsiz küçük bedeni ile önüme geçtiğinde kendimi onun yanında küçülmüş gibi hissettim.
Burada durduğum her dakika kanımı çekiyorlar gibi soluyorken, onun bu parlak durumunu kıskanmış gibiydim.
Tebessümü dudaklarını ayırırken, "Ben Raven, memnun oldum." Dedi.
"Ben Demitra." Dedim düz bir şekilde. O yüzündeki tebessümü silmediği her saniyede içime güneş doğuyor gibiydi.
Ona bakarken diğer üç kızın teker teker ayaklanmaya başladıklarını fark ettim.
Kızların her biri teker teker uyanarak yanımıza geliyorlardı. Bir daire halinde oturuyorduk. Kızların her biri kendini tanıtıyordu.
İkinci gelen kız, "Günaydın," dedi esneyerek. Yeşil gözleri etrafa sanki çok normalmiş gibi bakıyordu. Soluk teni ve yüzüne serpiştirilmiş gibi duran çilleri ile tatlı bir kızdı. Kahverengi saçları vardı. "Ben Noira," diye başladı.
Onun yanında oturan ve ortama ayrı bir renk katan kişi konuştu bu seferde. "İsmim Irıs," dedi. Altın sarısı saçları parlıyordu. Gözleri bal rengindeydi. Göz altlarında benimkiler gibi morluklar vardı.
En son olarakta en sonda oturan kıza baktım. O ise kendini tanıtmaya pek istekli değil gibiydi. Saçları omuzlarına kadardı. Kaşlarına kadar gelecek bir kahkülü vardı. Siyah gözleri çekingenlik ile bakıyordu, en sonunda ağzının ucundan fısıldadı. "Ben Nova."
Zamanın odalardan aykırı olduğu bu vakitlerde, biz ne kadar süredir konuştuğumuzu bile bilemiyorduk.
Kızların neden buraya geldiğini bir türlü anlayamamıştım. Çünkü beim gibi ağır travma geçirmiş çocukları getirdikleri bir yer olarak biliyordum burasını. Ama kızların hafızalarında geçmişten en ufak bir kırıntı dahi bulunmuyordu.
Garipti açıkçası, ben onlara yaşadığım ve yaşmak istediğim şeyleri anlatırken her birinin yüzüne garip bir duygu oturdu.
"Annem ise..." diye devam ettirdim kaldığım yerden. "Öldü." Eskisi bir his yoktu içimde. Hissetmeyi özlemiştim. Belkide acı çekmeyi. Duygularımı özlemiştim, sevinçten havalara uçtuğum günleri veya ağlamaktan uyuya kaldığım geceleri.
"Bu kadar mı?" Diye sordu Noira. "Bu kadar." Diye yanıtladım onu.
"Her şey..." diye ekledi Irıs. "Çok garip. Sen kendi geçmişini hatırlarken diğer hiçbirimizde bir anının olmaması çok garip." Dedi. Noira ve Nova ona gözleri ile onay verirken, Raven'in gözlerini önümüzdeki yastıktan duvara monte edilmiş, ayna gibi duran cama bakmaya başladı.
Gözlerini oradan ayırdığında hepimize baktı hızla. "Garip olması normal." Dedi kısık bir sesle. Onun ne dediğini duymayan Irıs, "Ne dedin? Yüksek sesle söyle." Dedi.
Raven gözlerini ardından tekrardan cama dikti. Ne biliyordu bilmiyordum ama, onun bildiği bir şeyler olduğuna emindim.
"Diyorum ki," diye devam etti. "Garip olması gayet normal. Çünkü yaşadığımız her şey sahte, aldığımız nefesten, baktığımız insanlara kadar."
"Ne saçmalıyorsun sen?" Diye lafa daldı Nova.
"Saçmalamıyorum." Diye diretti Raven. "Pek zamanımız yok, sadece bilmenizi istiyorum. Hiçbirimiz tesadüfen karşılaşmadık."
Kapının dışından gelen yüksek sesteki çığlığı işittiğimizde, hepimizin gözleri açılmak üzere olan kapıya odaklanmıştı. Beklediğimiz gibi saniyeler içerisinde kapı açıldı. Dışarıdan gelen silah seslerini duyduğumda, ayaklarım ile kendimi duvarın içine gömercesine itmiştim.
İçeriye giren silahlı, maskeli adamların elinde artı olarak bir şey daha vardı. Mavi şırınga. Yine kimin ellerine düşeceğimi bilemiyordum artık. Son zamanlarda hayatımın akışı tersine planlanmıştı.
Odayı çeviren çığlık seslerinin içerisinde, kendi sesimi tanıyamıyordum. Adamlardan birisi üzerime geldiğinde ben duvarla birleşmiş vaziyetteydim. Kızların teker teker bayıltıldıklarını gördüğümde, bir kaçışım olmadığını fark ettim.
O anda hızla boynuma saplanan iğnenin acısını dahi hissedemeden çelimsiz bedenim havalandı. Beynim her zamanki gib sulanmaya, gözlerim karatmaya başlarken. Ben kimin yalan, kimin doğru söylediğini aklımda susturamıyordum.
Aklımın içerisindeki kavga çok devam edemeden karanlığa bürünmek zorunda kaldı.
⚚ ⚚ ⚚ ⚚ ⚚
-iki yıl sonra...
Zaman su gibi akıp giderken, günler ardı ardına solarken, ben olan biten her şeyi akışına bırakmıştım. Eski duygularım yerine yavaş yavaş oturmaya başlamış olsada bir sorun vardı. Gerçeklik. Gerçekliği yakalayamıyordum.
Nasıl? Ne zaman? Ve neden kapatıldığımı bile bilmediğim akıl hastanesinde en fazla iki ay geçirdiğimi düşünüyordum. Gerçek ise çıktıktan sonra gün yüzüne çıkmıştı.
Akıl hastanesine nasıl girdiğimi bile tam anlamıyla anlamamışken, nasıl çıkarıldığımıda anlayamamıştım. Psikolojik olarak değişmiş olduğum kadar fiziksel olarakta değişmiştim.
Fark ettiğim üzere sol bileğime kapımda yazdığı gibi 270318 yazıyordu. Ensemde ise garip bir nesne vardı. Düğme gibiydi, ama değildi. Beyaz, küçük, yuvarlak bir nesneydi. Enseme monte edilmişti. Ama bundan uzun süre haberdar olamamıştım.
O hastanede iki buçuk yıl kapalı kalmıştım. Bundan haberdar değildim. İki buçuk yıl. Dile kolay. Yaşanamadan akıp gitmişti. Annemin ölümünün üzerinden dört sene geçmişti. Ama ben bunun acısını sadece son iki yıldır yaşıyordum.
On altıncı yaşıma ayak basalı pek olmamıştı. Abim, benim yokluğumda kendine yeni bir kişilik oluşturmuştu. Sanki eskisine göre daha duygusuz, daha umursamazdı. Geceleri uyumaz bir şeylerle uğraşırdı. Ne zaman sorsam beni geçiştiriyordu.
Eve geldikten sonra uzun süre etrafta üzerlerinde kayıp yazan fotoğraflarımı görüyordum. Abimin neler yaşadığını düşünmek dahi istemiyordum.
Saat gece yarısını geçmişti. Yarın okulum olduğundan abim çoktan yattığımı düşünüyordu. Ben ise bunu düşüneceğini bildiğimden geceye planlamıştım yapacaklarımı. O, odasının kapısını aralık bırakmış şekilde bilgisayarında bir şeyler hakkında araştırma yapıyordu.
Kapının aralık kısmından izlerken abimin telefonu çalmaya başladı. O masa başından kalkmadan telefonu eline aldı ve açtığı gibi hoparlöre alarak bilgisayarına odaklanmaya devam etti.
"Bulduğumuz bu izleri sürerek onları bulacağımıza emin misin Graves?" Dedi telefondaki kişi.
"Eminim." Dedi abim kesin bir cevapla. "Bu kadar yaklaşmışken, yanlış bir şey olmasını istemiyorum Kevin."
"Peki ne zaman?" Dedi isminin Kevin olduğunu öğrendiğim adam.
"Söylediğim gibi, yarın akşam. Herkesi bilgilendir. Bu sefer iz bırakan biz olacağız!" Dedi abim. İçinden böyle bir canavar çıkabileceğini beklemiyordum.
Ağzım açık konuşulanları dinlerken, abim sandalyesinden hareketlendi. Ben korku ile yerimden sıçradım. Sessiz adımlarla koridorda yürüyerek kendi odana ulaştım. Kapıyı sessizce kapattıktan sonra rahatça bir nefes verdim.
Abimi bu işten döndürmem gerekiyordu. Belkide korkunç işlere bulamıştı. Sonunun annem gibi olmasını istemiyordum. Kime, neden, neyi ve nasıl yapacağını bilemediğimden içime büyük bir ürperti sarmıştı. Yaralanabilirdi, sakat kalabilirdi, ölebilirdi. Belkide öldürebilirdi.
Korkuyordum. Sessizce yatağıma geçtiğimde bu hissin tüm bedenimi sardığını hissettim. Gözümden akan yaşlar yastığımı ıslatırken ben hala bunu nasıl durduracağımı düşünüyordum.
O anda odanın kapısı aralandı. Gözlerimi hızla kapatarak haraketsiz kaldım. Giren kişi abimdi.
Yattığım yerin yanına oturarak saçlarımı okşamaya başladı. Belkide bir vedaydı onun için. Onun ne için gittiğini bilmiyordum. O saçlarımla oynadıkça gözlerimden bir yaş daha süzüldü yanağıma doğru.
"Ah güzelim... keşke gerçek hayatı hiç öğrenmesen. O zaman annemin gidişine bile üzülmezdin. Çünkü asıl korkum, kötülüklerle dolu bu dünyada seni koruyamamış olmak." Duyduklarımla beraber aldığım her nefes boğazımda düğümlenmişti.
Elini saçımdan çektiğinde hafifçe dudaklarını bastırdı saçlarıma. Onun odamdan çıkaması ile hıçkırıkların ağzıma dizilmesi aynı anda gerçekleşti. Belkide duymuştu, bilmiyorum. Ama geri dönmedi.
Göz kapakların ağlamaktan birbirine yapıştığı vakitte, uyumaktan başka seçimim kalmamıştı...
⚚ ⚚ ⚚ ⚚ ⚚
Sabah çalan alarmın ile uyandım. Korku ile yataktan kalkarak abimin odasına doğru hızlıca ilerledim. Dün akşam yaptığı konuşmasından sonra onun gitmesinden korkuyordum.
Abimin aralık olan kapısından içeriye doğru kafamı uzattığımda onun dağınık yatağı ile karşılaştım. Korku ile kapıyı tamamen açarak içeriye daldım. Abimin boş odası beni dehşete düşürmüştü. Başıma giren ağrı ile odadan koridora fırladım.
Salona göz ucuyla baktım, boştu. Adımlarım hızla mutfağa doğru yöneldi. Beni bu kadar çabuk bırakmış olamazdı!
Mutfağa hızla girdiğimde abimle karşılaştım. Boğazıma dizilen nefesim rahatlarcasına ağzımdan çıktı.
Abim benim bu telaşlı halimi gördüğünde şaşkınlıkla elindeki bardağı masaya koydu.
"Ne oldu? Okula geç mi kaldın?" Dedi.
Gözüm duvardaki saate çarptığında saatin sekiz buçuk olduğunu fark ettim. Okula geç kalmıştım. Odağımı değiştirerek odama doğru koşarken mutfaktan alaycı bir kahkaha patladı.
Ben hazırda olan çantamı koridora fırlattıktan sonra, masamın üzerinde olan formamı hızlıca giymeye başladım. Üzerimi giydikten sonra abim kapıyı tıkladı. "GİİİR!" Diye bağırdım. O sırada saçımı toplamaya çalışıyordum. Abim ise telefonunun ekranını açmış bana bir şey göstermeye çalışıyordu.
"Abi önümden çekil, hazırlanmam gerekiyor." Dediğimde yanıma gelerek telefonun ekranını gözüme soktu. Ana ekranı açıktı. Aval aval ekrana bakarken abim enseme yapıştırdı.
Eli ile saatin üzerindeki tarihi gösterdi. 12 Ocak cumartesi yazısıyla bakışırken topladığım saçlarımı saldım.
"Gerçekten hafta sonu olduğunu unutmuş olamazsın." Dedi abim alaycı bir ses tonuyla.
"Ne var canım, unuttum işte. Ne güzel oldu artık uyuyabilirim." Dedim. İçime inen rahatlık ile abimi odadan kovdum.
Üzerime pijamalarımı geri giyip kendimi yatağıma fırlattım. Merak uykuya yenik düşünce göz kapaklarım geri kapandı. Belkide rahatça uyuyabildiğim son uyku olacaktı...
******
Bir korku ile yatağımdan sıçrayarak uyandım tekrardan. Yatağımın yanındaki dijital saate baktığımda saatin çoktan akşam saatlerine geldiğini fark ettim.
İkinci kez korku ile yatağımdan ayrıldım. Abimin odasına girmeden lavaboya girdim. Yüzüme su çarptıktan sonra ayna ile muhattap olmadan lavabodan çıktım. Adımlarım aynı şekilde mutfağa yöneldi. O burada değildi. Tekrardan onun odasının önüne geldim, ve gelişi güzel şekilde odasına girdim.
Abim üzerine simsiyah kıyafetler giymişti. Elinde garip bir çanta ve akşam olmasına rağmen siyah bir şapka vardı.
"Nereye gidiyorsun?" Diye sordum tel kaşımı kaldırarak.
"Arkadaşlarımla dışarı çıkacağımda, ne zamandan beri beni sorguluyorsun?" Diye sordu abim.
"Şu andan itibaren sorgulayacağım abi. Neler çeviriyorsun? Geceleri uyumuyorsun, gizlice birileri ile konuşuyorsun. Şimdi ise simsiyah kıyafetler ile habersiz şekilde bir yerlere gidiyorsun." Odanın içerisine adımlamaya başlamıştım.
Sözlerim ortamı germeye yeterliydi. Abimin dişlerini sıktığını görebiliyordum.
"Korkuyorum abi, sana neler oluyor? Neler çevirdiğini açıklamadan hiçbir yere gidemezsin!"
Abim kaşlarını çatmış beni izlerken sabır diliyordu.
"Bunu dana daha sonra anlatacağım. Yemin ederim güzelim, şuan yaptığım her şey senin ve benim için. Bizim için." Anlıyordum, zamanı yoktu, çok önemliydi falan falan.
"En azından biraz açıkla abi, sana birinle olmasından korkuyorum." Dedim karışık duygularla.
"Ne biliyorsunda korkuyorsun?" Diye sordu bir anda. Sorgu tersine dönmüştü.
"Dün akşam konuştuklarını dinledim." Dedim fevrice.
Abim sinirle gözlerini kırptı. "Dinlediğinle kal o zaman Demi, sana geldiğim zaman detaylıca açıklayacağım. Ama yok duramam diyorsan," arkasındaki bilgisayarı gösterdi.
"Şifresi yok. Aç, istediğini karıştır." Dedikleri bittikten sonra üzerine ilerlemeye başladığında onu durdurmanın bir yolu olmadığını fark ettim.
Önünden çekilerek arkasından ilerlemeye başladım. O, dış kapının önüne geldiğinde geri bana döndü. "Dikkatli ol, kapıyı kilitle. Ve bu kadar meraklı olma." Dedi.
Dış kapıyı açtığında daha yüzündeki tebessüm solmamıştı. Kapının önündeki siyah giyinimli, silahlı adamlı fark ettiğinde elindeki çantayı açmak için yöneldi hızla. Her şey o kadar hızlı yaşanmıştı. Ben neler olduğunu kavramadan silahın ucundan çıkan kurşun hızla abime saplandı.
Tek mermi. Onun cüsseli bedeni üzerine doğru yığıldığında neler olduğunu kavrayamamıştım.
Abimin bedeni üzerime düşerken ağırlığı ile bende yere düştüm. Uzanan bacaklarımın üzerine düşmüştü başı. Yüzündeki korku ifadesi solmamıştı bile.
Yeşil gözleri açıktı. Alnının ortasındaki yarıktan durmadan kanlar akmaya devam ediyordu. Nefesim boğazıma dizilirken havada kalan ellerim buz kesmişti. Gözlerinden akan yaşlar onun kanlı yüzüne bulaşıyordu.
Aynı senaryo gözlerimin önünde canlanmış gibiydi. Sanki dün annem, bugün ise abimi kaybetmiş gibiydim.
Kalp atışlarım hızlanıyor muydu? Yoksa yavaşlıyor muydu, emin değildim. Ağzımdan çıkmak üzere olan çığlığı kesen şey beni arkamdaki dolaba yapıştırmıştı.
Az önce abimi tek mermi ile öldüren kişi, bağırmamam için ağzımı kapatıyordu. Gözlerimi abimin cesedinden ayıramazken adam başımda bir şeyler zırvalıyordu.
Kulaklarım onu duymayı reddederken alnıma dayanan soğuk metal şeyi hissettiğimde yavaşça odağım önümdeki adama kaydı. Yüzündeki kar maskesi yüzünden yüzünün tamamını göremiyordum bile. Sadece açıkta kalan gözleri vardı. Kahverengi gözleri vardı, ama sol gözünün sonunda kaşından başlayarak gözünün sonuna kadar ulaşan bir yarık izi vardı. Pekte eski bir iz değildi bu.
Adamın alnıma silahın namlusunu dayadığını geçen saniyeler içerisinde anlamıştım.
Silahı anlımdan çekerek gözündeki yarığı gösterdi. "Bu siktiğim yarası varya. Hah, işte onu bu abin yaptı." Gözlerimden akan yaşların haddi hesabı yoktu. Adamın siyah eldivenine bulaşıyordu.
"Bende bunun intikamını küçük şekilde aldım." Yüzü gözükmesede onun korkunç şekilde sırıttığını anlayabiliyordum.
Kafasını girişe döndürdü. "Hey, Silas. Sence de küçücük bir intikam değil mi?" Bir adam daha kafasını içeriye doktuktan sonra cevapladı.
"Evet, küçücük." Dedi ardından içeriye girdi.
"Peki dengede bunun bedeli ödendi mi?" Dedi adam.
"Hayır Kael, ödenmedi." Dedi içeriye giren adam.
"O zaman ne yapacağımızı biliyorsunuz." Dedi. İçeriye iki adma daha girdikten sonra abimin cesedini içeriye sürüklediler.
Korku ile tüm bedenim titrerken çığlık atacak bir sesim çıkmayacağına emindim.
İçeride dört adam vardı. Ve beni koruyabilecek hiç kimse yoktu.
İçeriye ilk giren adam elini cebine atarak bir çakı çıkararak üzerimiz doğru ilerlemeye başladı.
Gözlerinde korkunç bir tebessüm gözüküyordu. O adam çakı ile bana yaklaştıkça ben arkamdaki duvara daha da girdim.
Ağzımı kapatan adam beni bıraktığında korku ile nefes almaya çalıştım. Ağlamaktan başka yapabildiğim bir şey yoktu.
Elimi ileriye doğru uzattığımda kendimi koruyamayacağımı anladım. Kollarım bile tir tir titriyordu. Ve bu kontrolüm altında bir şey değildi.
Ağzımdan zar zor çıkan heceler ile, "Y-yapma!" Diyebildim sadece. Bağıramadım, haykıramadım, yardım isteyemedim, yalvaramadım...
Elindeki çakı ile bana doğru ilerlen adam elindeki çalıyı yanındaki adama fırlattı. Yanımdaki adam çakıyı hızlıca kavradığında. Titreyen bedenimi kollarımla ondan uzaklaştırdım.
Kaçamadım. Diğer adam beni tuttu. Kollarını göğsümde birleştirerek beni sabitledi. Diğer iki adamın ne yaptığı hakkında en ufak bir bilgim yoktu.
Çakıyı tutan adam bana yaklaştıkça, nefeslerim sıklaştı. Bir kez daha, "YAPMA!" Dedim. Sesim daha gür çıkmıştı. Ama bu yalvarılarım onların kulaklarına birer melodi gibi geliyordu.
Çakıyı tutan adam tam önüme geldiğinde avucu ile yüzümü sabitledi. Aynı izden benimde yüzümde bırakmak istiyordu. Başımı hızla iki yana sallamaya başladığımda yüzüme daha da baskın uygulayarak beni sertçe durdurdu.
"Bunu abine söylemeliydin." Dedi. Sanki dilim vardıda konuşamıyor gibiydim.
O çakıyı yüzüme yaklaştırdıkça çıkamayan sesim yükselmeye başladı. Çığlıklarım çoktan tüm apartmanı sarmış olması gerekiyordu.
"BIRAKIN BENİ! YARDIM EDİN!!" Olan tüm sesim ile çığırırken diğer iki adamda gelerek beni kol ve bacaklarımdan sabitlemeye başladılar.
Çığlıklarım bir kaç kat daha arttığında adamlardan birisi ayaklandı. Bir kaç saniye sonra bana doğru geldiğini hissettim. Ben anlayamadan ağzıma bir bez parçası sokuşturdu. Ardından kollarımı ve bacaklarımı bağladılar.
Bir adam beni kucağına oturttuğunda beni sıkıca tutmaya devam etti. Bağlı olmama rağmen üç kişi tarafından yutulmaya devam ediyordum.
Çakı sol gözüme yaklaştıkça ben bağırmaya devam ediyordum. Ne kadar bağırsamda, çırpınsamda hepsi boşunaydı. Çakı derimi yarıp yüzüme bir yarık açmaya başladığında acıyla akan göz yaşlarım ile kanık karışmaya başlamıştı.
Sol şakağımdan elmacık kemiğime kadar büyük bir yarık açılmıştı. Tüm yüzüm uyuşmuştu. Kanım çenemden damlamaya başladığında son gücümle haykırdım.
Psikolojik aldığım hasar yetmemişçesine fizikselde almıştım.
Kulaklarım sesleri duymayı bıraktığında adamların beni bıraktığını hissettim. Ama onlar kapıya değilde cama yöneldiler. Ben yerde acı ile kıvranırken, abimi son kez görmeye çalışıyordum.
Onu uzak bir yere sürüklemişlerdi. Kanım, ahşap zeminde duran abimin kanı ile birleşmişti.
Kendi kanık gözlerimin önüne geldiğinde ne görüyordum ne de duyuyordum. Sadece hissediyordum. Kapı açıldı... içeriye bir kaç insan girdi. Duyduğum çığlıklar kısaydı, en azından benimkilerden.
Ellerimi, ayaklarımı ve ağzımdaki bezi söktüler. Hissediyordum ama karşılık veremiyordum.
Ölümden korktuğum kadar hayattanda korkuyordum. Ne bu yara iziyle, ne de bu anılar işe yaşamazdım, yaşayamazdım...