“Uyandığım her an, yeniden kayboluyorum.”
Hatırlamıyorum.
O çığlıktan sonra kontrolü kaybetmiştim.
Uyandığımda ise bir odada yatıyordum. Hastane odasını andırıyordu. Tavan beyazdı. Başımda öten garip bir cihaz vardı. Kollarım ve bacaklarım yatağın köşelerine kelepçelenmişti.
Hareketim o kadar kısıtlanmıştı ki. Kelepçelerden kurtulamadığım için yatakta debelenirken, yatağın sallandığını anlayabiliyordum.
Kapı açılma sesi geldi. İçeriye giren birbirinden farklı üç adım.
Bana yaklaşmaya başladılar.
Açılan perde ile gelenleri gördüm.
Doktor, bir polis ve anneannem. Yıllardır görmediğim anneannem buradaydı. Şaşırmıştım.
Doktor üzerimdeki cihazlara göz gezdirdikten sonra elindeki belgeden bir sayfa açarak anneanneme gösterdi.
"Evet hanımefendi, sizin kabulunuz ile yatışı yapılacaktır." Demişti. Benden bahsediyorlardı tabikide. Anneannem gözleri ile beni süzdü. Sinsi bakışları üzerimde gezinirken yüzünde hiç masum bir ifade yoktu.
"Bunun sonucunda benim çıkarım ne olacak?" Dediğinde doktor yalandan gülerek. "Yüklü miktarda ödeme alacaksınız." Anneannemin hoşuna gitmiş gibi duruyordu. Buruşuk yüzünde güller açmıştı.
"Hoşuma gitti, ama neden onu oraya götürmek istiyorsunuz?" Benden bahsediyordu. Ne? Beni kim nereye götürüyordu? Ve anneannem bunu kabul ederse yüklü miktarda para mı alacaktı?
Başıma olumlu bir talih kuşu konmamıştı sanırım.
Anneannemin reddedemeyeceği bir teklifte bulunmuşlardı.
"Hanımefendi, bunu kabul etmeniz ile ülkemize olumlu bir katkıda bulunacaksınız. Onun üzerinde yapacakları mini testler ile birçok yeni ilaç üretilecek. Ve onun gibi travma yaşamış çocuklara dağıtılacak."
Anneannem omzundaki kürkü düzelterek.
"Peki, ülkedeki çocuklar pekte umrumda değil. Sen yinede bana parayı vereceksin değil mi?" Dediğinde doktor onaylar gibi bir ses çıkardı.
Anneannem doktorun elindeki belgeyi imzaladığı zaman, doktor bana bakarak gülümsedi.
Cebinden bir şırınga çıkarttı. İçerisinde garip, mavi bir sıvı vardı. Beni uyutmayı planlıyordu. Yüzündeki gülüşten belliydi ki bana hiç iyi şeyler olmayacaktı.
Kollarımı kelepçelerden kurtarmaya çalışsam bile boşuna efor sarf ediyordum.
"Bırak beni, dokunma bana sakın! Annemi öldürdünüz siz. Hepiniz, hepiniz onun ölümünü ellerinizdeki kadehlerle izlediniz!" Anneanneme bakarak yüzümdeki ifadeyi değiştirdim.
"Sen, sen ondan önce ölmeliydin. Belkide daha feci şekilde ölmeyi hak ettin!!" Yüzündeki kibirli yüz ifadesini değiştirmedi.
"Annemi mahvettin, onun hayatını mahvettin. Benim ve abimin hayatını da mahvettin sen!
Katilsin, hayatımda gördüğüm en aciz ve en acımasız o katil sensin. Kendi kızının ölümüne nasıl boyun eğersin!" Doktor şırıngayı serumun hortumundan verdiği için yavaş yavaş beynim uyuşmaya başlamıştı.
Görüntü gittikçe bulanıklaşıyor, etraftakileri göremiyordum. Aslında görememek benim için daha iyiydi. Onun o lanet suratını görmeden yaşamak isterdim. Belkide düpedüz ölmeyi.
Bilincim bedenimi kaybetmeden son kez bağırdım.
"Katiller! Hepinizi kendi ellerimle geberteceğim. İşte o zaman para teklifi ile organlarınızı bağışalayacağım."
****
Uyandığımda etrafı eskisine göre daha aydınlıktı. Gözlerimi açtığımda bütün duvarların hepsi yastıklar ile kaplıydılar.
Sessizdi. Kendi sesimin dahi yankı yapmadığı bir odadaydım. Çığlıklarım kendi kulaklarıma zor geliyordu. Bir cam vardı. Baktığımda kendimi görüyordum. Ama arkadan beni izliyorlardı. Bunu anlayabiliyordum.
Beni bütün gün uyutuyorlardı. Verdikleri şırınganın içerisindeki mavi sıvı. Bütün gün uyumamı sağlıyordu.
Aslında buradaki ilk günüm değildi. Günlerdir, hatta haftalardır buradaydım belkide. Bütün günler sadece duvara bakarak geçiriyordum.
Gün dediğimiz şey benim için artık dakikalar olarak kalmıştı... günlerimi dakikalar ile geçirirken bütün hislerimi, duygularımı kaybediyordum.
Annemi hatırlasam dahi. Artık gördüğüm o sahne benim için normal bir film sahnesi olarak kalmıştı. Değildi, gerçekten onu görmüştüm. Çığlıklarını, yerdeki saçlarını. Hepsini görmüştüm. Ama beynim bunu reddediyordu.
Göğsümde daralma yaşıyordum. Ama artık onun bile bir önemi yoktu. Ne acı çekersem çekeyim, sanki hepsi bir deneyden ibaret gibiydi. Sanırım ki öyleydi...
Arada uyandığım zaman oda dışarısında bir yerlerde oluyordum. Bir sedye. Garip bir yatak.
Ama her kim uyandığımı gördüğünde benim direnmemi beklemeden tekrar, ve tekrar uyutuyorlardı. Herşeyi hayal meyal hatırlıyordum.
Bana yemek yedirdiklerine bile emin değildim. Odaya koydukları aynalı camdan kendimi gördüm. Dahada zayıflamıştım. Kemiklerim sayılacak şekildeydim. Saçlarım dökülüyor. Gözlerimin altı mosmor olmuştu. Annem beni bu şekilde görse, tanıyamazdı...
Günler birbirini kovalarken ben delirmemek için dua eder hale gelmiştim. Şuan abim ne haldeydi? Veya benim nerede olduğumu biliyor muydu? Bilmiyordum.
Her gün uyandığımda sadece olanları sorguluyordum.
Uyandığım zamanın sabah olup olmadığını bilmeden uyanıyordum mesela.
Artık uyandığımda gözüme çarpan bir güneş yoktu. Veya annemin kahvaltıları. Abim ile yaptığım satranç maçları. Belkide hepsi birer anı olarak kalmıştı hafızamda.
Belkide silinecekti, hepsi. Teker teker. Acısız...
Her gözümü açıp kapadığımda daha da özledim annemi. Bu özlem arada bir öfkeye dönüşüyordu.
Aklım hala yarım kalmış hayallerimizdeydi. Belkide o gece o evde olmasaydık her şey daha farklı olabilirdi...
Burada. Daha nerede olduğumu dahi bilmediğim bir yerde, bana ne yaptıklarını. Veya ne yapacaklarını bilmeden. Buradan kurtulamazdım.
Abime dahi bir özlem duygusu kalmamıştı içimde. Artık duygu hissetmiyordum. Duygular sadece hüzün ve öfkeden ibaret şeyler olarak kalmıştı.
Günü sadece saatlere sığdırdıkları için birkaç dakika sonra bir hemşire gelecekti. Bana iğneyi vuracak ve sonra işine devam edecekti. Bense bu rutini tersine planlamıştım bu sefer.
Duvara yaslanmış bacaklarımı kendime toplayarak oturuyordum.
Beklediğim gibi yastıklar bölünerek kapı açıldı. Kapının içeriden açılma gibi bir işlemi dahi yoktu. İçeriye beklediğim aptal olan hemşire giydi. Elindeki mavi şırıngayı dahi düzgün tutamıyordu.
Ne kadar süredir buradaysam. Çığlık atmak dışında bir ses çıkarmıyordum. Arada uyandığımda başımda garip giyinimli doktorlar bana saçma sapan sorular sorarak konuşturmaya çalışıyorlardı.
Hemşireye bakarak. "Bana su verebilir misin?" Dediğimde paniğe kapıldı. İlk defa konuştuğumu duyuyordu. Benden korkuyordu. Ondan en fazla on yaş küçük olmalıydım. Yirmili yaşlarının başlarında duruyordu.
Sarı saçlı mavi gözlüydü. Teni soluk beyazdı. Elleri her zaman titriyordu. Panik hareket ediyordu. Ve çoğu şeyide beceremiyordu.
Bu yüzden onun iğne yaptığı saati planlamıştım.
Kız elindeki iğneyi nereye koyacağını bilemediği için cebine attı. Beklediğim harekette buydu.
İşaret parmağını kaldırarak bana doğru uzattı.
"Ş-şşt, sakin ol. Bir yere kaçma. Sana su getireceğim. Kaçarsan bunun sorumlusu tutulurum." Elleri hala titriyordu. Arkasını dönerek kapıdan çıktı.
Kapıyı kapattığı anda yerimden kalkarak kapıya doğru koşuşturdum. Evet, odada kamera ve kocaman bir cam vardı. Ama denemeden bilmezdim.
Planım, geriye doğru açılan kapının arkasında kalarak, hemşirenin görüş açısından çekilmekti. Öyle olduğunda, hemşire panikle içeriye girecek. Bende arkadan bağlanan ama zorla gevşettiğim kollarımı onun boynundan geçirerek onu etkisiz hale getirecektim.
Aklımdan geçirdiğim ve uyguladığım daha farklı olabilirdi ama denemem gerekiyordu. Yoksa burada kalacağım her bir dakika daha işkence olarak yüreğime saplanacaktı.
Beklediğim gibi pek geçmeden kapı açıldı. Hemşire gözleri ile odanın içerisinde beni aradı. Arkasını dönmek üzereyken bacağına geçirdiğim tekme ile yere diz çöktü. Elindeki bardağı düşürmüştü. Bardak plastikti. Kimseye zarar vermemem amaçlı cam bardak bile vermiyorlardı.
Bu kadar paranoyaklardı. Hemşirenin ağzından çıkan çığlık ile içeriye birsürü insan dolaşacaktı.
Gevşemiş kollarımı kaldırarak hemşirenin boynundan geçirdim. Onu boğarken kolları ile kollarımı çekmeye çalışıyordu.
İstese bile çığlık atamıyordu. Sadece çırpınıyordu. Bir dakika geçmeden çırpıntılarıda azalmaya başladı. Ben kollarımı geriye çekerken en ufak bir acıma duyusu hissetmiyordum. Ayağımı onun sırtına yerleştirerek onu sırtından ileriye itmeye başladım. Onu bir taraftan sırtından iterken diğer taraftanda kollarımla geri çekiyordum.
Tırnaklarını vahşice elime geçirse dahi en ufak bir acı hissetmiyordum. Bana her ne yapıyorsalar işte o şey şuan işime yarayacaktı.
Hemşirenin tırnakları elimden ayrıldı. Boynu öne doğru düştü. Artık çırpınmıyordu. Onu öldürmüş müydüm? Yoksa sadece bayılmış mıydı?
Bayılmış olmalı, evet sadece bayıldı. O ölmedi, sadece bir süreliğine ölüyordu. Ama ölmedi.
Bir taraftan aklımla mücadele ediyordum, bir taraftanda kollarımda asılı kalan ama inanmak istemediğim cesetten kurtulmaya çalışıyordum.
Panik yapmadım. Sadece kollarımı boynundan geçirerek odadan çıktım sakince. Ayaklarım çıplaktı. Mermerin soğukluğunu hissedebiliyordum.
İlk defa kapımı dışarıdan görüyordum.
Uzun zaman sonra güneş ışığı solgun tenime bir sıcaklık ile uğradı. Gözlerim kamaştı bu ışık üzerine, sanki ilk defa güneşi görmüş gibi hissediyordum.
Bu anı uzun uzun yaşamak istesem bile kaçmadığım sürece burada daha fazla duracaktım. Belkide daha sıkı yönetilecektim.
Kapı çeliktendi. Ve kapının arkasında bir numara yazıyordu.
"270318" umursamadım.
Boş bir koridordu burası. Ayak seslerim duvarlarda yankılanırken nefes alışveriş sesim dışında bir ses duymuyordum.
Gözlerim etrafta bir şeyler aradı. Ne aradığımı ben bile kestiremiyordum.
Merdivenin sonunda üst kata çıkan merdiven gördüm. Daha oraya adım atamadan yüksek bir alarm sesi çalmaya başladı. Alarm ile beraber duvarlarda kırmızı ışık yanmaya başladı.
Tavandan akan sular saçlarıma karışmaya başladığında birisinin yangın alarmına kasıtlıca bastığını düşündüm. Veya sadece bir denk gelişti.
Tavandan üzerime süzülen sular yüzüme düşerken ben kan ter içerisinde üst kata doğru koşuyordum.
Merdivenlerden çıkarken birkaç kat aşağıdan gelen adım seslerini fark ettim.
Aşağı baktığımda, birsürü üniformalı adamın telsizleri ile yukarıya doğru koştuğunu gördüm.
Benim için neden on tane adam toplanmıştı?
Neler olduğunu anlayamıyordum. Beynimde bu tür sorular ile yüzleşirken aynı şekilde basamak basamak merdivenlerde koşuyordum.
Çatı katına geldiğimde, kapı açıktı. Evet, birisi yangın düğmesine bastığı için kapı otomatik açılmıştı.
Adım sesleri ve adamların sesleri yaklaştıkça stresim daha da artıyordu.
Kapıyı tekmelediğim anda dışarı çıktım. Güvenliklerde aynı kata çıkmışlardı bile.
Güneş ile karşılaşmıştım. Belkide aylar sonra.
Soluk tenine çarpan soğuk hava ile irkildim.
Islanmıştım. Üşüyordum. Saçlarıma dökülen kar tanelerini fark ettiğinde anladım kar yağdığını.
Belkide şuan yaşıtlarımın yaptığı, ailem ile kardan adam yaparak gülüşmeliydik. Ama hayır, kardan adam yapmak mı?
Ailem ile düzgün zaman geçirememişken. Hayattan çabucak kopmuşken, bunların hayali göğsüme birer bıçak gibi saplanıyordu. Belkide buradan çıkamayacaktım. Veya çıksamda annesiz büyüyecektim.
Çatının kapısı itilerek içeriye üç güvenlik daldı. Temkinli davranıyorlardı. Onlar benim küçük olmamı umursamıyorlardı. Onlar için sadece birer deneydim. Evet, üzerimde deneyler yapılıyordu. Baygın olsam dahi bunu anlamak zor değildi.
Öndeki adam ellerini kaldırarak iki adım attı. Diğer ikisi arkadan geliyorlardı.
"Hey küçük, bunu yapmamalısın. Sen hastasın, ilaçlarını iç ve biraz dinlen." Yavaşça bana yaklaşıyorlardı. Hiçbirinin elinde şırınga yoktu.
Birinin hariç. Solda duran esmer adam. Sol elini arkasına gizlemişti.
Onlar bana yaklaştıkça bende çatının sonuna doğru yaklaştım. En sonunda topuğum, yolun sonu olduğunu gösteren kısa duvara çarptı.
Gülümsedim sakince, "Ben hastayım, evet. Ben hastayım. Ama sanırım tek hasta olan ben değilim, sarışın hemşire. En son nefes almıyordu. Acaba oda mı hasta?" Başımı sola eğerek çenem ile adamın elini işaret ettim.
Adamlar birbirlerine bakarak, aralarında küçük bir diyalog geçirdiler. Soldaki adam elindeki şırıngaya baktı. Hızla yere fırlattı. Gözü bir anlığına elindeki altın yüzüğe kaydığını gördüm.
Dudaklarının hareketlenmesi ile bağırdı.
"Maria!" İstemeden yapmıştım. Onu sonsuz bir uykuya değil, sadece uykuya sürüklemek istemiştim. Benim canımdan bir can koparılmışken, bunu başkasına yaşatamazdım. Ama çok geç, bunu yapmıştım bile...
Adam koşarak kapıdan çıktı. Aşağı kata inerken telsizden birilerine bir şeyler saydırarak iniyordu.
Pişman mıydım? Bilmiyordum. Üzülüyor müydüm? Hissetmiyordum. Bir daha yapabilecek düşüncede miydim? Emin değildim.
Başımı arkaya çevirerek aşağıya baktım. Tahminen altıncı kattaydık.
Ayağımı kaldırarak son kalan yüksekliğe çıktığımda bana birkaç adım daha yaklaştılar.
"Ben hastayım, birine zarar verdim. Bunun bedeli büyük olmalı. Değil mi?" Dediğimde
Önde kalan adam duraksadı.
"Bunu yapma, hiçbir şey değişmeyecek. Belkide ölmeyeceksin. Sadece acı çekeceksin."
"Ben hastayım. Cezalandırılmayım!" Dedim sakince. Gülümsemem solmadı. Duruşum bozulmadı. Sadece gözlerimi kapattım.
Aşağı bakmadan sadece kendimi aşağı doğru saldım.
Kurtuluşa giden yolumda huzurla süzülmeyi beklerken bir şey oldu. Tutuldum...
Arkama doğru bağlı olan kollarımdan tutularak ani şekilde yukarıya çekildim. Saniyeler içerisinde yere çakılmayı beklerken sadece bir saniye geçmeden geriye çekilmiştim.
Adam beni tutarak kollarımı sabitledi. Haraketleri kısıtlamıştı. Beni sadece tutuyordu. Çırpınmaya başladım. Yerlerdeki karlar çamurlaştı.
Her yerim ıslaktı. Bacaklarım ile etrafa tekmeler savururken beni bırakması için ağzıma gelen bütün küfürleri ediyordum.
"Bırak beni! Annemin yanına gitmek istiyorum! Hepsini ödeyeceksiniz, o iğneyi hepinizin kıçına sokucam!"
Diğer adam yavaş adımlarla bana doğru geliyordu. Tekmelerimden kurtularak bacaklarımı tuttu. Evet iğne de elindeydi.
İğneyi gösterdi. "Bak velet, bu şey senin iyiliğin için. Bak ne güzel acı çekmiyorsun." Gülümsedi.
"Hem daha çok erken, annenin yanına gideceğin zaman belirleneli çok olmadı. Ama gitmek için çok var. Merak etme bir gün sende anlayacaksın. Bunun senin kaderin mi olduğunu, yoksa yazılı bir kural mı olduğunu? Günü gelince anlayacaksın." Bu anlamsız konuşmanın sonunda iğneyi boynuma sapladı. Boynumdan çekilen iğne ile beraber uyuşmaya başladım. Kollarım ve bacaklarım düştü. Beni tutan adam tek hamle ile beni omzuna attığında, gözlerim son defa göreceğim karlı gökyüzü ile vedalaşmıştı...
Gözlerim kararıyordu. Ama kendimi dinç tutmak için zorluyordum. Benim odamın olduğu kata geldiğimizde, adam bir odaya girdi. Ne yaptığını göremiyordum. Ama seslerden neler olduğunu anlayabiliyordum. Kulaklarımda yavaş yavaş uğultular duyulmaya başladı.
Adam odada başka bir kapıdan girerek garip başka bir odaya girdi. Birileri ile konuşuyordu, uğultulu olsa bile zar zor duyabiliyordum.
"Hemşireyi, öldürmüş." Dedi sesi tanıdık olan polis.
"Demek ki işe yarıyor." Dedi tanımadığım adam.
"Böyle devam zaten devamında ne olacağını göreceğiz. Siz dozu arttırın, ve olan biteni izlemeye devam edin." Dedi, beni bir insandan ayrıştırarak daha çok hayvandan aşağı kategorilere yerleştirmişlerdi.
Üzerimde ne yaptıklarını bile bilmiyordum. Anılar aklımdan acı ile alınırken, acı çekecek hislerimde yavaş yavaş siliniyordu. Artık hiçbir şey gerçek değildi. Ne eskiden oynadığımız satrançları, ne de profesyonel olacağıma inandığım buz pateni anıları. Hepsi uydurma masallar gibi geliyordu.
Sanki kafamı sıfırlamışlarda, yalandan hikayeleri teker teker ekliyorlar gibiydi...
Bu acı daha ne kadar sürecek anne? Hissetmediğim duyguların özlemini bile çekemezken, ardından çektiğim acının adı neydi? Artık üzülmüyor muydum? Yoksa buna zorlanmış mıydım?
Ben her şeyimle seni özledim anne...