İçeriğe geç

GÖLGENİN MAHKUMLARI; miras

Bölüm 1 · 10 dk okuma

GÖLGENİN MAHKUMLARI; miras

Bölüm 1

-1

Bazen geceler, fazla sessiz olur.

Sakin şehir soluk almayı bırakır.

Ve işte tam o sessizlikte, biz ortaya çıkarız.

Bir adım, sonra bir adım daha.

Ayak seslerimiz yankılanır.

Ritmi bellidir. Soğuk, net, keskin

Topuklarımızda belirlenmiş bir şarkı.

Kim olduğumuzu bilmiyorlar.

Topuk seslerimiz ezberlerinde.

Korku ile birlikte.

Ben Demitra.

Adımı duymayacaksın.

Yüzümü görmeyeceksin.

Eğer gördüysen... ya çok şanslısındır.

Ya da çoktan ölüyorsundur.

Çünkü yüzümüzü sadece ölüler görür.

Ya da ölmek üzere olanlar.

Biz geçmişi anlatmıyoruz. Çünkü bazı hikayeler anlatılmaz.

Sadece iz bırakır.

Bir insan sadece silahla ölmez.

Sözlerle, sessizlikle, bazen sadece gözlerle.

Bazen görmeye alışırsın.

Kan görmeye, suskunluğu dinlemeye.

Ölü bedenlere, yakınlarının...

Bazense parçan gibi hissettirdiklerinin.

Ve gecenin içinde nefes tutmaya alışırsın.

İnsan kendisini kaybediyor bu sessizlikte.

Ama ben; kendimi buldum.

Gölgenin tam ortasında.

Bir yara var yüzümde. Çoğu kişi fark etmez.

Ama ben, unutmuyorum.

O yara bana herşeyi anlatıyor.

İlk kim olduğumu, neden burada olduğumu.

Ve neden geri dönüşüm olmadığını.

Karanlık bizim yuvamız.

Adlarımız, mezar taşlarına dahi kazınmaz.

Ama izimiz... sessizliğin tam ortasında kalır.

Ruhların bile duyamayacağı bir sessizlikte.

Biz geldiğimizde dua etmeye zaman kalmaz.

Çünkü biz, son cümleyiz.

Ve o cümle, çoğunlukla fısıltı ile biter.

Bizim hikayeleriniz başlangıçlara değil, sonlara yazılır.

Çünkü biz kimsenin başı değiliz.

(Düzenleme) selamlar, başladığınız kitapta tüm verimi alamayabilirsiniz. Yeni bir yazarım, deneyimlerim gittikçe iyileşiyor. O yüzden ilk bölümlerimin son bölümlerime kıyasen daha sıkıcı, veya akmayan bir yazı stili ile karşılaşabilirsiniz. Kendimi geliştirebildiğim kadar geliştirmeye çalışıyorum. Umarım beğenirsiniz. 🩶

⚚ ⚚ ⚚ ⚚ ⚚

Kameraman, kamerasını son zamanlarda aynı şekilde bulunana yirmi yedinci cesede döndürdü.

Muhabir, titrek elleri ile mikrofonu kavradı,

"Burada, Bighaminton'un sessiz sokaklarının birinde, son üç yıldır gördüğümüz cesetlerin sayısı daha da artmışken, iz çetesinin son kurbanı ile ekranlarınızdayız."

Arkasında, sararmış sokak lambasının altına koyulan ceset torbası ve polisler gözüküyordu.

"Yetkililer cesedin, iz çetesinin işlediği yirmi yedinci cinayet olduğunu belirtiyor." Diye devam etti.

"Bu çete, adını geride bıraktığı izlerden alıyor. Kurbanlarının üzerinde bıraklılan işaretler. Sadece bir uyarı değil; aynı şekilde çetenin gücünü ve izlediği kişiyi korkutma yöntemini simgeliyor. Yetkililer, çetenin faaliyetlerinin son aylarda şehir genelinde arttığını ve özellikle bu bölgedeki gizli sokak ağlarını kullandığını belirtiyor."

Muhabir kameraya bakarak ekledi.

"İz çetesinin öldürdüğü yirmi yedi kurbana baktığımızda, her kurbanın kirli bir sicili olduğu tespit edildi. Son kurbanları olan kaçakçı A.W, ülkeden kaçmak için hazırlandığı tespit edilmiştir."

Gözlerimi televizyondan çevirerek kafamı geriye doğru yasladım. Tavanı dikizlerken, salondan birisinin televizyonu kapattığını işittim. İçimden bir oh çekmiştim.

"Herkesin bildiği gerçekleri, neden her seferinde tekrardan açıklamak zorundalarki?" Dedi Noira.

"Akıllarına daha iyi kazımak için herhalde." Dedi alaycı bir sesle Nova.

Doğruydu, herkesin bildiği gerçekleri, her seferinde insanların gözüne sokarak korkutmaya çalışıyorlardı. Bu bir taraftan iyiyken bir taraftanda bizim için kötüydü. İnsanların çoğu iz çetesini haklı bulurken. Bazılarıda tam tersi olarak nefret haline getiriyordu.

"Onu bunu boşverinde, yirmi yedi olduğuna emin miyiz? Daha fazla değil miydi?" Diye sordu Irıs.

"Fazla tabii ki, diğerlerinin yerlerini bilmediklerinden dolayı yirmi yedi olarak akıllarına yazdılar." Dedi Nova. Koltuğun diğer tarafında oturmuş, kollarını kendine çekmiş, koltuğa biraz yayılmıştı.

Telefonumu bıraktığım yerden geri alarak, sosyal medyadan gelen eleştirileri okumaya başladım.

Böyle insanlar asılmalı! Canilere ülkemizde yer yok! Yazmıştı birisi. Altında yüz küsür cevap vardı ama onları okumadan diğer eleştirileri okumaya başladım.

Aile sevgiside görmemiştir bunlar. Kimin neyden çıktığı belli oluyor. Herkes anne, baba olmamalı!

İlk defa haklı bulduğum bir yorum görmüştüm. Evet herkes anne baba olmamalıydı. Aile sevgili göremeden büyüyen bir birey nasıl biri olabilirdi ki? Nasıl olmalıydı?..

⚚ ⚚ ⚚ ⚚ ⚚

-Yıllar önce

Annem ile aramız asla kötü olmadı. O ben ve abime hem anne hemde bir baba oldu.

Ama babam, onu çok tanıyamadan hayatımızdan uçup gitmişti. Şimdi ise Kanada'da yeni ailesi ile musmutlu bir hayat sürüyordu.

Abim ise bana her zaman küçük bir baba gibi davranıyordu. Küçükken bu huyuna gıcık kapsam bile, şuan onu bile özlemiştim.

On iki yaşıma basalı pek zaman geçmemişti. Kış mevsiminde okuldan döndükten sonra, apartmandan arkadaşlarımla bahçede saklambaç oynuyorduk.

En son turda ebe olmuştum, ve sıra ilk yakaladığım kişiye gelmişti.

Çocuk saymaya başladığında koşarak bahçenin ağaçlık kısmına doğru koşmaya başladım. Her bir çocuk farklı yerlere dağılıyorlardı. Benim planım ise ağaca tırmanmaktı.

Üzerimde abimin küçük kalmış siyah montu. Altımda ise okul eşofmanım bulunuyordu. Çantamı apartmana bırakmıştım.

Gözüme kestirdiğim ağaca geldiğimde paçalarımı sıvayarak ağaca tırmanmaya başladım. Çıkabileceğim en üst dala çıktıktan sonra beklemeye başladım.

Uzun süre bekledikten sonra buraya doğru yaklaşan adım seslerini işittim. Heyecan ve korku ile nefesimi tutup kendimi dahada dalların arkasına saklamaya çalışıyordum.

Yaprakları dökülmüş olan kocaman ağacın üzerinde siyah bayrak gibi gözüktüğümden ebe beni fark etti. Eli ile beni göstererek, "Senide buldum Demitra! İlk ben ebeleyeceğim." Diyerek koşmaya başladı. Ben ise hızla ağaçtan inmeye başladım.

İnmek, çıkmaktan daha zahmetliydi. Hem hızlı inmeye çalışıyordum hemde düşmemeye çalışıyordum. Son dalı ayağımla yoksam dahi ayağım bir anlığına boşluğa bastı, ardından ağacın üst dallarından yere kapaklandım.

Yerdeki çakıl taşları düşüşümü daha acı verici yaparken, ağzımdan çıkan çığlık tüm bahçeyi inletmişti. Mont acıyı hafifletiyor muydu bilmiyordum ama bir yerlerimin yırtıldığına emindim.

Gözyaşlarım acı ile akarken bana doğru gelen adım seslerini duydum. Ağlamam dahada artarken yerimden kalkamıyordum.

Birkaç arkadaşımın seslerini duyduktan sonra en muhtaç olduğum kişinin sesini duydum.

"Ah aptalım, nasıl düştün oradan?" Dedi abim. Beni dikkatlice çevirdi. Sırtım yere geldiğinde abimle göz göze geldik.

Yüzündeki gülmeyi tutmaya çalıştığını gördüğümde bağırarak ağlamaya başladım. Bir şey söyleyemiyor ve kalkamıyordumda.

Abim beni kucağına aldığında bağırmayı kestim. Ama hala canım acıyordu.

Kolumdaki yırtığı gördüm o sırada. Mont kolumdan yırtılmıştı.

Abime gösterdim, "Annem kızmaz değil mi?" Dediğimde başını yukarı kaldırarak dilini damağına vurdu.

"Biraz daha ağlarsan kızmaz." Dedi. Sulu göz bir çocuk olduğum için bu zor değildi.

Abim apartmandan içeriye girerken, hala annemin kızıp kızmayacağından korkuyordum.

Abim ikinci kata çıkıp, dairenin önüne geldiğinde kapıyı çaldı. Ben ise kollarımı onun boynuna sarmış, kafamı omzuna yatırmıştım.

Annem kapıyı açtığında bir süre sustu.

"Ne oldu sana Demitra?" Diye sordu ardından.

Annem sordukça duran gözyaşlarım tekrardan akmaya başlamıştı. Bükülen dudağım ile kafamı kaldırıp anneme baktım.

"A-ağaçtan düştüm." Dediğimde annem bir kahkaha patlattı. O güldükçe ben ağladım. En sonunda abim içeriye girdi. Ayakkabılarımı ayağımdan çıkartıp beni oturma odasındaki koltuğa bıraktı.

Annem üzerimdeki montu çıkarttı, ve yırtığı görmesine rağmen bir şey dememişti. Demesini beklemiyordum zaten. Ama bir nebze kızar diye korkmuştum.

Annem mutfağa gitti, bir süre bir şeyler karıştırdığını duydum. Ardından yanıma geldiğinde elinde yara bandı ve pamuk olduğunu gördüm, nerem yaralanmıştı ki?

Annem ayaklarımı yanına oturarak bacağıma eğildi. Kafamı kaldırarak bacağıma baktığımda, eşofmanımın diz kapağından yırtıldığını ve bacağımın yaralandığını görmüştüm.

Annem nazikçe eşofmanı biraz sıyırdı. Ardından yaraya üfledi. Pamuğa bir şey döküp bastırdığında acı ile bacağımı çektim.

"Anne iyileştirmeye mi çalışıyorsun? Yoksa daha çok yaralamaya mı?" Dediğimde annem tebessümle yüzüme baktı.

Yeşil gözlerinde hiç bir sinir emaresi bulunmuyordu. Yanağında gamzesi açmış, hiçte babam gibi kızmıyordu.

"Hayır, bazen iyileştirmek için biraz acı çekmek gerekir güzelim." Dedi tatlı bir dille.

Bacağımı ona geri uzatırken başımı başka yöne çevirdim, annem bacağıma o yakan şeyi sürdü ve ardından yara bandını yapıştırdı.

"Bak bitti." Dedi ardından. Kafamı çevirip ona geri baktığımda yüzündeki tebessümün hala sönmediğini görmüştüm.

Hava çoktan kararmıştı. Ben ise üzerimi değiştirip ev ödevlerimi yapmıştım. Hiçbirini gram anlamama rağmen yapmıştım. Çünkü abim tehdit etmişti.

Saat kaç olduğunu bilmiyordum ama uykum çoktan gelmişti bile. Odamdaki ışıkları kapatıp, yatağıma geçtim.

Çok geçmeden kapı yavaşça açıldı. İçeriye annem girdi.

Yanıma yaklaştı usulca. Saçlarımı sevdi güzelce, sanki kokusunu bırakmak ister gibi. Son kez anlımdan öptü, sanki vedaymış gibi. "İyi geceler miniğim." Dedi.

"İyi geceler anneciğim." Dedim içtenlikle. O dışarıya çıktı. Ama içimde bir his bıraktı. Sanki anlamıştım.

Kalp atışlarım bana bir şeyler anlatmak ister gibi atmaya başladılar. Ben sakin kalmaya çalıştıkça kalp atışlarım hızlandı, sanki nefesim kesildi. Anlamadan bir anlığına içimde garip hisler birikti.

Ayağa kalkarak odadan çıktım. Koridorun sonunda olan mutfakta, annem ve abimi muhabbet ederken gördüğümde onlara doğru ilerledim.

Annem beni gördüğünde sanki anlamış gibi dolaptan ilaçları çıkartmaya başladı.

"Yine mi çarpıntı?" Diye sordu abim.

Başımı salladım. Annem nabız düzenleyici hapını elime tutuşturarak ardından bir bardak su verdi.

Ben su ile hapı içtikten sonra beklemeye başladım. Pek garip bir şey değildi benim için. Geceleri olabiliyordu.

Beklerken annem ve abime bir kez daha baktım.

İkisinide bir kez daha öptüm. Bir kez daha sarıldım. Bu kadar sevgi pıtırcığı olmam abimin pek hoşuna gitmesede ben ona sataşmayı seviyordum.

"İyi geceler, sizi seviyorum." Dedim, içimde bitmeyen bu özlem duygusuda neyin nesiydi böyle?

"Bizde seni seviyoruz, sümüklü." Dedi abim, övüyor muydu, sövüyor muydu belli değildi.

Onlara arkamı dönerek odama geri döndüm.

Kapıyı kapatarak yatağıma geçtim.

Tavanıma yapıştırdığım fosforlu yıldızları sayarken uyuyakalmıştım. Uyuduğumu anlamayacak kadar hızlı dalmıştım.

Bir rüyadaydım...

Hatta rüya değil, bir kabus.

Garip kare bir kutuya benzer bir odanın içerisindeydim. Etraf camlar ile kaplıydı.

Camın dışarısında ise annem ile abim bulunuyordu. Ben ise onlardan gittikçe uzaklaştırılmaya başlamıştım. Onlar ise bana el sallıyorlardı.

Üzerimde hala aynı korku, aynı hisler, aynı duygular bulunuyordu. Korkuyordum, ama neden korkuyordum bilemiyordum.

Nereye gidiyordum? Onuda bilmiyordum. Sadece kare bir cam kutuda ormanlığa giden bir yola sürükleniyordum. Üzerimde beyaz bir kıyafet vardı.

Uzun bir elbise. Kolları çok boldu. Ve sonradan fark ettim ki üzerimdeki kıyafetlerde kan lekeleri vardı.

Kırmızı kan kıyafetin belirli yerlerine püskürtülmüş gibiydi. Korkunç bir manzara karşısında sadece karşıya odaklanmıştım.

Annem ve abim sisler arasında kalmıştı. Ben ise karanlık bir ormanın derinliklerinde.

Kalbimde aynı ritim, üzerimde aynı his vardı...

Yüzüme vuran güneş ışığı ile uyandım. Güneş bu saatte bu kadar parlak olamazdı. Çünkü okula giderken güneş daha yeni doğmuş oluyordu.

Acaba annem uyuya mı kaldı? Diye düşündüm. Sersemce yatağımdan kalkarak sersem adımlarla masama doğru ilerledim. Masamdaki saatte, 10:18 yazısını gördüğümde okula çoktan geç kaldığımı anlamıştım.

Annem hasta falan mı olmuştu acaba? Çünkü beni illaki kaldırırdı. Odamdan çıkarak onun odasına doğru ilerlemeye başladım.

Koridorda ilerlerken uykum iyice açılmıştı. Annemin odasının kapısının önüne geldiğimde kapının aralığından ona baktım. Yatağında yattığını gördüğümde onun hastalanmasından korktum.

Parmak uçlarımda yavaşça odaya girdiğimde annemin yanına gittim. Beyaz yorganını üzerine çekmiş, uyuyordu. Ama yüzü öncesine göre daha solgun gözüküyordu. Annem cidden hasta olmuş olabilirdi.

Elimi onun anlına yavaşça koyduğumda buz gibi olduğunu hissettim. Soğukluğundan irkildim.

Elimi çekerek annemi omzundan yavaşça sarstım uyanması için. Annemden bir hareket alamadığımda onu korku ile daha hızlı sarstım.

Korkuyordum, ona bir şey olmasından çok korkuyordum. Annem uyanmıyordu, kulağımı onun burnuna doğru yaklaştırdığımda nefes sesi duymayı bekledim.

Annem sessiz soluksuz yatıyordu. Korku ile battaniyesini geriye doğru ittim. Gerçek kıyamet o zaman koptu.

İşte o zaman ne hayatımın devamı gelecek gibi hissettim. Ne de zamanın ilerleyeceğini. Sadece her şeyin durmasını istedim.

Annemin yatağı kan ile kaplanmıştı. Hatta sanki battaniye onu kapatmak için örtülmüş gibi duruyordu.

Alacağım her nefes boğazıma yumru olarak otururken geriye adımlamaya başladım. Sırtım duvarı bulduğunda ellerim ile ağzımı kapatmaya çalıştım.

Titreyen ellerim ağzımı kapatamadı. Çığlıklarım kulaklarımı tırmalarken gözlerimi yataktaki kırmızı sıvıdan alamıyordum. Annem sol göğsünün üzerinden vurulmuştu.

Duvarda yere doğru düşerken önüme abimin siması düştü. Bana bir şeyler dedi. Elinde telefonu ile birkaç yere bastı ve birisini aradı.

Annem, kanlar içerisinde... yatıyordu. Onu son kez öpmüş, son kez koklamıştım... bilmiyordum, ama sanki daha önceden hissediyordum.

Annemden korkuyordum. Onun yüzü her zamankinden daha beyazdı. Kahve saçlarındaki ışıltı sönmüştü. Kan üzerindeki kıyafeti olarak yer almıştı. Her yer kıpkırmızıydı.

Abim beni tutarak dışarıya çıkartmaya başladı. Ben çıkmak istemiyordum. Annemi acı ile baş başa bırakmak istemiyordum. Onu tekrardan kaybetmek istemiyordum...

Abim beni odadan çıkarttıktan sonra kapıyı hızla kapattı. Ben yere çökmüş nefes almaya çalışıyordum. O ise bir taraftan beni sakinleştirmeye çalışırken bir taraftanda gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu.

"A-abi kim yaptı b-bunu anneme?" Hıçkırıklarım sesime karışırken kendimi tutamıyordum. Abim ellerini yüzüme koydu. Yeşil gözlerinde korkuyu gördüm.

Oda korkuyordu aynı benim gibi, oda annesini kaybetmişti, aynı benim gibi... oda hala bir çocuktu, aynı benim gibi...

Dakikalar saatler gibi geçiyordu. Sanki vurulan annemişte, ölen ben gibiydim.

Beynim bunu kabullenmek istemiyordu. Her şeyi bir film sahnesi olarak görmek istesemde bir film sahnesinden daha korkunçtu.

Abim ayağa kalkarak kapıya doğru koşturdu. Kapıyı açtığında içeriye birkaç üniformalı insan girdi. Ellerinde sedye vardı. Beni gördüklerinde hangi oda olduğunu anlamış olmalıydılar.

Abimle konuşuyorlardı sanki. Ama kulaklarım bunları duymayı reddediyordu.

Nefeslerim azalmış, gözlerim bana binlerce kez aynı gösteriyi sunuyordu.

Üniformalı insanlar çok geçmeden dışarı çıkıyorlardı ki sedyeye koydukları siyah büyük poşeti görmemle hayat tekrardan durdu.

"Anne!!" Diye bağırdım onlara doğru.

Ayağa kalkacak bir gücüm yoktu. Duvara tutunarak ayağa kakmaya çalıştım. Titreyen bacaklarım ne kada buna engel olsalar dahi kalkabildim.

Duvara tutunarak üniformalı kişilerden birinin koluna tutundum. Siyah poşet gözüme daha korkunç geliyordu. Bana onun öldüğünü her dilde anlatsalarda anlamak istemeyecektim.

Anneler ölür müydü ki? Elim ile siyah poşete dokundum tekrardan sarstım onu arkamdan birileri bana dokunsalar dahi umurumda değildi.

"Anne, uyan anne, bizi... bu kadar yalnız bırakamazsın!" Elimi poşetten geriye çekerken verdiğim son nefes boğazıma bir kez daha yumru haline gelmiş, beni boğuyordu.

Gözlerim en son gördüğüm siyah torba gibi kararmaya başladı. Her yerde kan vardı sanki. Asla izi çıkmayacak kan lekeleri bulaşmıştı.

Kafam yere çarpıp çarpmadığına emin olamadan gözlerim karanlığa kavuştu. Bir daha kalkmak istemeyeceğim bir karanlığa...

Abi, hani anneler ölmezdi...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.