İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 35 · 15 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 35

XXXV. BÖLÜM

Elimdeki yüzüğü avucumun içinde sıktım. Kendimi yenilmiş, hatta ezilmiş gibi görmeye tahammül edemediğimi bildiği için bunu yapmıştı. Düşünmeyi bırakıp bindiği taksiyi takip ettim. Taksi eve varıp Alisa yavaşça içeri girdiğinde hiçbir şey yapmadan onu izlemeyi bırakarak hızla arabadan fırladım.
Masal'ın düşürdüğü anahtarın bende olduğunu hatırlayınca ceplerimi yoklamaya başladım. Ne var ki o da kayıptı ve son çare olarak zile bastım.
Bekledim ama birkaç dakika önce içeri girdiğine emin olduğum kadın kapıyı açmıyordu. “Konuşmamız gerek Alisa!” diye seslendim. “İçeride olduğunu biliyorum. Aç şu kapıyı, yoksa—”
Kapı, tam da tehdit cümlemi bitirirken açılmıştı. Karşımda elinde bavul, yüzünde gitmeye karar vermiş bir kadın duruyordu. Sessizce bakmayı bırakıp kolundan tuttuğumda sinirlenmişti; öfkesini çıkaracak yer arıyordu. “Çek o elini! Yoksa seni merdivenlerden aşağı atarım!”
Elbette yapamayacağını biliyordum ama ses tonu çok sertti. Israrcı halimi sürdürerek vazgeçmedim: “Benden böyle kaçamazsın. Gitmene izin vermiyorum."
Bakışlarını bıçak gibi yüzümde dolaştırdı: “İşimi zorlaştırma. Ne güzel kurtulacaksın benden. Sen de zaten bunu istiyordun, öyle değil mi?” Başımı olumsuz anlamda salladım. Gidişini kabullenemiyordum. “Senden kurtulmak falan istemiyorum. Bu benim son isteğim bile olamaz.”
Bu söz bile onu etkilememişti ve kalması için her şeyi yapmaya hazırdım. Aramızdaki tüm sözcükler ona anlamsız geliyormuş gibi donuk bakıyordu. Sorularım cevapsız kaldıkça sesimi yükselttim: “Nereye gidiyorsun? Alisa, söyle! Bensiz hiçbir yere gidemezsin.”
"Beni rahat bırak," dedi dudaklarının arasından. “Sana ihtiyacım yok. Bunu hâlâ anlayamıyor musun?”
Kalbini kırdığım zamanlarda bile bu kadar kızmamıştı. Onu fazlasıyla sinirlendirmiştim.
Tam arkasını dönmüştü ki buz gibi bir ses tonuyla konuşmam onu durdurdu: “Tek bir adım daha atma. O bavulu eve bırakıyorsun.”
Yanımdan uzaklaşmaya çalıştığında ona engel olmak isterken neredeyse merdivenlerden yuvarlanacaktı. Onu tam zamanında yakalayınca korkudan bir an elim titredi. “Tamam... Özür dilerim. Sadece bir kazaydı.”
Alisa ağzını açıp bir şey söyleyecekken Halide Hanım çıkageldi: “Yavrum, sesiniz ta aşağıdan duyuluyor. Aa, senin ne işin var burada? Alisa kızım, yine ne için kavga etmeye gelmiş bu kara oğlan?”
Halide Hanım'ın bana olan o sevimsiz hitabından hoşlanmasam da Alisa’nın tebessümü, gerilimi bir anlığına unutturmuştu. Hâlâ belinden tutmakta olduğum için sinirlenmişti. Yüzüme bakıp, "Ellerini çek," der gibi parmaklarımı işaret etti.
Bu bakışını görmüş ama yine de hiçbir şey yapmamıştım. Alisa burnundan solurken Halide Hanım yine araya girdi: "Ohoo, daha evlenmeden böyle kapılara dayanırsan işimiz var seninle damat."
Dalga geçer gibi sordum: "Ne fark eder? Nasıl olsa yarın evleniyoruz. Ben de Alisa'yı götürmeye gelmiştim. Eşyalarını aldığına göre artık gidebiliriz. Size iyi akşamlar."
Apartmandan birlikte insek de yollarımızın aynı olmayacağını biliyordum. O başka yöne gitmek istedi, ben izin vermemiştim. Gözlerimi umutla yüzünde gezdirdim: “Kalman için ne yapmam gerekiyor?”
"Hiçbir şey!" dedi yılmış gibi, gözlerini üzerimde sabitleyerek. "Artık her şey için çok geç."
“Dur. Lütfen… Dinle. Eğer hâlâ gitmek istiyorsan gidersin. Ama önce beni dinle…”
Birden gitmeyi bırakıp durunca ne söyleyeceğimi bilemedim. “Özür dilerim… Hepsi için… Sen böyle çekip gidene kadar ne yaptığımın farkında değildim. Şu an bunu fark ediyorum ve benden uzaklaşmanı istemiyorum. Kızdığını biliyorum, çok haklısın. Söz veriyorum artık seni üzmeyeceğim. Lütfen beni böyle cezalandırma...”
Bakışları da tıpkı cevabı gibi soğuktu: “Zamanlaman çok kötü Araf. Artık pişman olmanın hiçbir anlamı yok. Hoşça kal,” dedi… Ve gitti.

☆☆☆
Araf başını direksiyondan kaldırdı ve uyuşmuş boynunun ağrısıyla yüzünü buruşturdu. Aradan beş dakika geçmiş olmasına rağmen hâlâ cama vuruyordum. Beni fark edince düğmeye basıp camı indirdi. Hırkamı üzerime sıkıca sarıp, bir türlü uyanmadığı için ona dik dik baktım: "Burada sabahlamayı düşünmüyorsun, değil mi?"
"Sen gitmemiş miydin?" dedi ve arabadan inip kapıyı kapattı. Ne yapacak diye beklerken kollarımdan tutup gözlerimin içine baktı: “Buradasın, gitmemişsin...”
Saatlerdir evdeydim, kafam karışmıştı: "Akşam vakti evimin önünde ne işin var Araf? Ne zamandan beri buradasın?"
Ona doğru bir adım atıp kaşlarımı çattım. Akşam vakti ne içtiğinden emin olmak için kokladım ama parfüm dışında hiçbir şey kokmuyordu.
“Sarhoş değilsin.”
Beni kendine nazikçe çekip sarıldı. Omuzlarımdan tutan elleri titriyordu. Ne olduğunu anlamaya çalışırken gözlerimin içine baktı. Donup kaldım: "Sen bugün hiç iyi görünmüyorsun. Ne oluyor, anlatacak mısın?"
Sessizce gözlerimin içine bakıp, "Yarın beni bırakıp gitmeyeceğine söz ver," dedi üzgün bir ses tonuyla.
Şimdi niye geldiği az çok anlaşılmıştı. Bugünkü sözleriyle beni yeterince değersiz hissettirmişti: "Hatırladığım kadarıyla gidişim seni üzmeyecekti. Dört saatte ne değişti, çok merak ettim. Sen bu ses tonuyla konuşmazsın."
Alaylı sözlerim onu kızdırsa da belli etmemeye çalışarak alttan aldı: "Bugün söylediklerim için... Beni affedebilecek misin?"
Alaycı tavrım yavaş yavaş silindi. Ciddi bir ifadeyle yüzüne bakarken dik durmaya çalıştım: “Beni bugün değil, aylar önce önemsemen gerekiyordu Araf. Zamanlaman çok kötü.”
Haklı olduğumu biliyordu ve gözlerini kaçırmadan gülümsedi. Büyük ihtimalle yüzüğü verdiğim için kendini yenilmiş gibi hissediyordu ve son sözü söylediğimde onu terk edemeyeceğimi zannetmişti. Kimse vazgeçilmez değildi elbette. Kararımı o anda vermiştim ve pişman değildim.
Ellerimi tutmak istedi. Şaşırarak yüzüne baktım. Burada benim için beklediğine bir türlü inanamıyordum.
Ellerimi ondan kurtarıp hırkama sarılınca, anlamsız bir ifadeyle yüzüme baktı. Benimle anlaşmak artık o kadar da kolay olmayacaktı.
Hazır hava soğukken, Araf'ı daha da sinirlendirmek için güzel bir teklifte bulundum: “Hadi gidelim. Sana şöyle bol şekerli bir kahve yapayım. İçini ısıtır. Üşümüşsün, sonra devam edersin anlatmaya...” Kahve içmeyi severdi ve bu asla reddetmeyeceği bir teklifti. Bir saniye bile düşünmeden kabul etti.
İçeri girdiğimizde kapı cereyan etmeye başladı. Ev darmadağındı. Salonun her yerini kitaplarla doldurmuştum ve bir yığın sınav kâğıdıyla saatlerdir boğuşurken, havasızlıktan pencereyi açmıştım.
Araf kitaplardan birkaç tanesini sehpaya bıraktı ve aramıza bir resmiyet eklemek ister gibi tekli koltuğa oturdu.
Hızla kahveleri yapıp getirdim ve dağınıklığa aldırmadan koltuğa oturdum. Aklım hep aynı şeylerdeydi: "Gece vakti evimin önünde ne işin vardı? Ayrıca 'beni bırakma' deyip sarılmalar falan... Ne oluyor?" dedim.
Cevap vermek yerine gözümün içine bakınca hiç konuşmayacak sanmıştım ama sonra susmak bilmedi. Bakışlarındaki masumluk bir anda silindi. Kahveyi bırakıp yüzüme baktı. Rüyanın etkisi çoktan geçmiş, eski, öz güvenli adam geri dönmüştü sanki: "Herkes orada olacak. Eğer nikaha gelmezsen ikimiz de zor durumda kalacağız."
Bugün hiç düşünmeden sarf ettiği sözlerin ne anlama geldiğini nihayet anlamıştı. Yarınki nikaha gelmeyeceğim için düşeceği durumu kimseye açıklayamazdı. En çok da bu yüzden pişman olduğunun farkına varmıştım.
Araf sadece kendini düşünüyordu. Kahvemi çoktan bitirip fincanları toplamayı bırakınca yerime oturdum. Sesim gayet kararlıydı: "Herkes dediğin insanlar senin çevrendekiler. Benim akrabalarım uzakta yaşıyor. Yani öyle sade bir nikah için kalkıp buraya gelmezler. Şimdi bir daha düşün bakalım, kim zor durumda kalmış oluyor?"
Parmaklarının ucuyla koltuğun başında ritim tutmayı bıraktı. Bunu hiç düşünmemiş gibi donup kaldı kısa bir süre. Meydan okuyarak gülümsedim. Araf kaybedecek bir şeyimin olmadığını anlamaya başlıyordu ama asla taviz vermemiş, soğuk duruşumu korumuştum.
Kahveyi bırakıp ayaklandı ve son sözünü söyledi: "Hayatımda senin kadar inatçı birini görmedim. Yarın tam vaktinde o nikaha geleceksin Alisa. Biliyorsun ki beklemekten nefret ederim."
Sessizliğim hoşuna gitmediği için tekrar sordu: "Geleceksin, değil mi?"
Bir emir gibi söylemişti çünkü Araf nadiren ricada bulunurdu. Ama bu kez işe yaramayacaktı. Kendimi toplayarak onu ciddiye almadım: "Halide Teyze gelmeden gitsen iyi olur."
Araf tepkisiz bir ifadeyle yüzüme bakmaya devam edince bir şeyler yapmam gerekti. "Şimdi görürsün," deyip başımı salladım.
İspiyoncu bir çocuk gibi onu şikayet etmek için var gücümle bağırdım: "Halide Teyze!" Aniden elini kaldırıp ağzımı kapattı. Susmamı söylüyordu ama susmayacaktım. Nefes almakta güçlük çekiyordum. Ne yazık ki o bunun farkında değildi. Elini çekmeyeceğini anlayınca ayağımla Araf'a vurdum.
"Sen az önce bana mı vurdun?"
Sanki kendi yaptığı doğru bir şeymiş gibi bir de bana çıkışıyordu. Saçlarımı düzeltip hemen kendimi savundum: "Boğuluyordum. Bana başka çare bırakmadın."
Şiddetimin dozunu ayarlayamamış, sadece elinden kurtulmak istemiştim. Masal'la yaptığımız dövüş derslerine ara versem iyi olacaktı yoksa bir gün gerçekten birini sakat bırakacaktım.
Özür dileyip hiçbir şey olmamış gibi gülümsediğimde dik dik yüzüme baktı. İlk defa özür dilediğim için uzun bir nutukta bulunmamasına şaşırmıştım.

☆☆☆
Kapı arkamdan kapandığında yüzümdeki gülümseme silinmişti artık. Saatlerimi onu ikna etmeye harcamıştım. Bu, benim için beklenmedik bir fedakarlıktı.
Arabaya yürürken cebimden anahtarları çıkardım. Bugün ilk kez elim titremişti. Korkudan mı, soğuktan mı, yoksa başka bir şeyden mi, emin olamamıştım.
Arabaya binmeden önce başımı kaldırıp dairesine baktım. Saat geç olmasına rağmen hâlâ ışıklar sönmemişti. Anahtarı çevirip motoru çalıştırdım. Tüm gece gözlerim tavanla inatlaştı. Gözlerim kapalıydı ama rüyalar yerine aynı sözlere takılı kalmıştım. Sabah olmak bilmedi, uyuyamadım. Sonunda üzerimdeki örtüyü itip kalktım. Koşu ayakkabılarımı giyerken alnıma soğuk terler düştü. Hava serindi ama içim yanıyordu.
Dışarı çıktım. Saatlerdir koşmaktan göğsümün tam ortasına bir ağrı girdi. Nefesim yetmiyordu. Pes etmedim, durmayacaktım.
Güneş yükselmeye başladığında eve döndüm. Nefes nefeseydim ama bir nebze daha sakinleşmiştim. Vakit giderek daralıyordu. Geç olmadan duş alıp hızla giyindim.
Gömleğimin yakasını düzeltirken aynadaki yansımama kısa bir bakış atıp gülümsüyor gibi yaptım ama yüzümdeki o sahte ifade hemen dağıldı. Hazırlıklar tamamdı, davetliler bile yerindeydi. Eksik olan en önemli kişi orada yoktu.
Aynanın önüne geçince Gökay kolumdan tuttı. Yüzünde o klasik, alaycı gülümsemesi vardı: "Bugün daha bir erkencisin. Alisa nerede, gelmeyecek mi?"
Onu duysam da hiçbir şey söylemeyip kendimle ilgilendim. Gökay canımın sıkıldığını bildiği için üzerime gelmedi. Konuşmama gerek kalmadan ne olduğunu hemen anlamıştı: "Ne demek gelmeyecek? Oturup gelmesini mi bekleyeceksin?"
Beklemekten nefret ediyordum, o da bunu biliyordu. Gökay'ın sorularıyla sıkılmıştım. Birlikte salona geçtik. Ellerim cebimde, başım dik öylece durdum. Saat henüz erkendi, herkes yerli yerindeydi. Geçmek bilmeyen dakikaları saymakla meşgulken Alisa'yı unutmaya çalıştım.
Gökay yanıma geldi, göz ucuyla kalabalığa baktı. On dakika sonra nikah memuru geldi. Hemen kimseye görünmeden adamı odaya tıktım. Alisa gerçekten beni terk etmiş olamazdı, değil mi? Şaka yapıyor olmalıydı.
Halide Hanım, Alisa'nın kuaförde fazla oyalandığını zannedip cepten ararken iyice tansiyonu çıktı. Öyle sakin görünüyordum ki kimse benden şüphe dahi etmiyordu. Şu an burada olmayarak yeterince dikkati üzerine çeken Alisa, muhtemelen beşinci rüyasını falan görüyordu. Bu kızın olmadık zamanlardaki rahatlığı beni bitiriyordu.
Gökay yanıma gelip etrafına göz gezdirerek, "Ne yapacaksın?" dedi. Ellerimi cebimden çıkarıp, “Hiçbir şey. Nikah memurunu gönderin,” diye talimat verdim.
Memduh’un aceleyle kapıyı çarpıp çıkmasıyla düşüncelerimi bir kenara bıraktım. Nikah memuru çoktan gitmek için ayaklanmıştı. Bakışlarımı, dedemden başka kimse olmayan kapıya yönelttim. Salondaki herkes fazla tedirgin görünüyordu. Benden bir şey sakladıklarını zannederek sordum:
“Bir şey mi oldu? Memduh kaçar gibi nereye gitti?”
Dedem ilk defa bakışlarını kaçırdı. Aklındaki her neyse bunu düşünmemeye çalışarak yutkundu: “Biraz hava almaya çıktı.”
Memduh sakin ve yavaş biriydi; sırf hava almak için böyle koşturmazdı. Bir şeyler ters gidiyordu.
Kemal hızla dedemin yanına gitti: "İtfaiye geldi. Evde yangın çıkmış. Kızlardan kimse telefona cevap vermiyor. Ne yapalım efendim?”
Dedem gözlerini açarak Kemal'e bakınca, saklamaya çalıştığı gerçekleri şimdi anlamıştım. Bahsettiği kızlardan biri kesinlikle Alisa'ydı.
Her şeyi bırakıp oradan ayrıldığımda delirmek üzereydim. Yolu kapattıkları için mahalleye arabayla giriş yoktu. Aşağı inip o tarafa doğru yürümeye başladım. Alevleri uzaktan gördüğümde nefesim kesildi. Turuncu bir ateş tüm binayı sarıp sarmalıyordu. Çevrede büyük bir kalabalık hâkimdi ve hepsi aynı yere başını çevirmişti. Polisler kimsenin apartmandan içeri girmesine izin vermiyordu. Masal dışarı çıkardığı yaşlı kadınları sakinleştirmeye çalışırken, dumandan göğsüm sıkışmaya ve aralıksız öksürmeye başladım.
İçimden geçen tek düşünce Alisa'nın orada olup olmadığıydı. Hiçbir teyit, hiçbir bilgi yoktu elimde. Ayaklarımı sürüyerek birkaç adım attım. Yangın söndürüldüğünde dördüncü kattan yanmış bir kadın cesedi çıkarıldı ve herkes bağırıyordu. Sadece o pencereye odaklandım. Onun Alisa olabilme ihtimali gücümü tüketmişti. Hayatımda ikinci kez bu kadar savunmasızdım. Ve ilkinde olduğu gibi bunda da hiçbir şey yapamamıştım.

☆☆☆
Araf bana hep bir duvar gibi davranmıştı. İçini göstermezdi çünkü fazla ketumdu. Beni seveceğini düşünmek bile hataydı. Bugün nikaha gelmeyeceğimi anladığında yüzündeki ifadeyi çok merak ediyordum. Kuaförde bunu düşünmem biraz acayip olsa da onu hiçbir şekilde görmek istemiyordum. Şu an ortalarda görünmemesi bile "hayır" demem için yeterliydi. Çünkü biraz sonra evlenecek birine göre fazla yalnızdım.
Halide Teyze sanki gelin kendisiymiş gibi erkenden hazırlanıp nikah salonuna vardığında, ben de Mehveş'in yanına gelmiştim.
İşim bittiğinde teşekkür edip oradan ayrıldım ama kimse beni almaya gelmemişti. Araf bana mutlaka gelecekti ve ben de ona gününü gösterecektim. Eve yaklaştığımda anlamsız bir öksürük nöbeti geçirerek elimle pis havayı dağıtmaya çalışırken gökyüzündeki dumanı fark ettim. Önce anlamadım. Birkaç adım sonra kalp atışlarım hızlandı, gözlerim büyüdü. Bu duman benim sokağımdan yükseliyordu. Koşmaya başladım.
Saatler önce sapasağlam bıraktığım evim şimdi alevler içinde yanıyordu ve en önemlisi Masal içeride olabilirdi. Gözlerim gördüğü şeye inanamıyordu. Bu bir kabus olmalıydı. Peş peşe giden ambulansların siren seslerine karışan görüntüler arasında Masal'ın nerede olduğunu görememiştim.
Alevler bana sadece Erdal'ı hatırlatıyordu. Hayal meyal hatırladığım yanan bir araba gözümün önünden geçip gitti. Er ya da geç, babamı öldürdüğü gibi beni de öldürecekti. Gözüm bir an onu aradı, korktum. Kalbim hâlâ yerinden çıkacak gibi atarken hiçbir şeye odaklanamıyordum. Etrafta bir sürü yaralı vardı. Mahşer yerini aratmayan kalabalıkta nihayet arkadaşımı bulmuştum.
Masal'ın durumu kötüydü. Sağ kolu ve bacağı fena yanmıştı. Çıkan facia öylesine bir dikkatsizlik mi, yoksa kasten planlanmış bir cinayet miydi bilmiyordum.
Vakit kaybetmeden, hastaneye gidecek olan yaralılar ambulansa alındı. Yer olmadığından başka bir araçla onları takip edecektim. En yakın hastaneye ulaşıncaya kadar akla karayı seçmiştik. Merdivenleri çıkarken ellerim titriyordu.
Kapının önüne geldiğimizde yapacağımız tek şey beklemek oldu. Yangının söndürüldüğü haberlerini, acilde sıra bekleyen insanlardan öğrenmiştik. İlk müdahaleler yapıldıktan sonra Masal'ı görme fırsatı bulmuştum. Yüzü is lekeleriyle kirlenmişti. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey diyemedim. Sadece yanına oturup elini tuttum. Parmakları hâlâ sıcaktı.
Kolu sargılar içindeyken bile heyecanla başına gelenleri anlatmaya başladı. Yangın tam bizim katta meydana geldiği için ilk o fark etmiş ve kendisiyle beraber birçok kişiyi kurtarmıştı. Polisler konuşabilecek durumda olan hastalardan, yangın hakkında bilgiler almıştı. Detaylı bir inceleme başlatılacaktı çünkü tam da bizim katta bir kadın cesedi çıkarılmıştı. Kimliği henüz belli değildi; o gece evde sadece ben ve Masal vardık, başka kimse yoktu.
İfade vermek üzere karakola gidecekken, nereden peyda olduğunu bilmediğim bir avukat da bize katılmıştı. Kısa bir ifade vermemize bile müsaade etmeyen avukat susmak bilmedi. Biraz düşününce onun kim olduğunu hatırlamıştım. O sırada Araf'ın avukatı ve ifademizi almaya gelen polis arasında ufak bir tartışma çıkmıştı.
Karakol koridorunda Memduh da bizi bekliyordu. Avukat ve Memduh'u bir arada görünce durumu anlamaya başlamıştım. Benim zaten halihazırda bir avukatım vardı ve başka bir avukata ihtiyacım yoktu. Avukat, "Rahat olun," der gibi bir bakışla cübbesini düzeltirken polis ifademizi aldı. Kesin, bütün bu curcuna Araf'ın başının altından çıkıyordu.
Karakol çıkışında nereye gideceğimi dahi düşünemeyerek hızla yürüdüm. Memduh söylemese Masal'ı bile orada bırakacaktım dalgınlıktan. Yavaşlayıp arkadaşıma yardım ettikten sonra arabaya bindim. En önde Memduh ve Masal, arkada ise ben vardım. Bu seferki durağımız Araf'ın eviydi. Ona ne olmuştu da yanına gidiyorduk, sormadım. Canım yeteri kadar sıkılmıştı.
Memduh dikiz aynasından yüzüme bakınca göz göze gelmiştik: "Ne oluyor? Bilmediğim bir şey mi var?"
"Sizi korkutmak gibi olmasın Alisa Hanım ama durum gerçekten vahim; eviniz kullanılmayacak durumda. Güvenli bir yer bulana kadar Araf abinin misafiri olacaksınız. Bu arada, abi sizinle ilgili önemli bir karar aldı. İşin iç yüzünü ben de bilmiyorum, gidince öğreniriz."
Masal sinirle Memduh'a baktı: "Alisa abinle evlenmediği için okul müdürü gibi nasihat edecekse beni şimdi arabadan atabilirsiniz. Valla, annemi iyi olduğuma inandırana kadar söylemediğim yalan kalmadı zaten. Bugün çok yoruldum, hiçbir şeyi kafam kaldırmıyor."
Memduh susup cevap vermedi. Sık orman ağaçlarını son süratle geçerek eve vardığımızda araçtan indik. Evin ışıkları yanıyordu. Kemal de bize kapıya kadar eşlik edince arkamdaki kalabalık giderek artmaya başlamıştı.
Arka bahçeyi gösteren pencerede başka bir kalabalık vardı. Memduh, Masal'ı da alıp bahçeye doğru ilerledi. Niye bahçe süslü ve ışıklandırılmıştı anlayamadan, Kemal bana doğru yaklaşarak yukarıdaki çalışma odasına çıkmamı söyledi.
Kapıyı açıp içeri geçtiğimde, odasındaki koltukta oturan Araf bir anda gözlerini açtı. Yerinden doğrulmaya çalışınca yanına yaklaşarak elimle kalkmasına engel oldum.
"Sen ölmedin mi, Alisa?" Öyle saf ve acı bir ifadeyle sormuştu ki gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmak zorunda kaldım. Gülersem ayıp olacaktı. Öteki taraftan Araf'ı görmeye gelemeyeceğime ve beni de ayağına kadar o getirdiğine göre tabii ki hayattaydım. Aksilik bu ya, bugün de bembeyaz giyinince bizimki beni hortlak zannetmişti herhalde.
Beni tanımamış gibi baştan aşağı süzdü: "Ne biçim rüya bu? Gerçek gibi! Aklımı mı kaybediyorum nedir?"
Masaya oturarak yanına yaklaştım. Elini tutup gerçek olduğumu kanıtlamak istediğimde elini hızla geri çekti. Kaşlarımı çatıp, "Ölürsem ilk ziyaret edeceğim kişi sen olmazsın canım, merak etme! Sevdiğim onca insan vark en aradan bin yıl geçse bile sana sıra gelmez," dedim alay ederek.
Yavaş yavaş kendine gelince sözlerime tebessüm etti: "Bin yıl yaşar mıyım bilmem ama bugün ömrümden on yıl eksildiği kesin!"
Yanından kalkıp masanın karşısındaki koltuğa geçtim: "Beni gördüğüne sevinmedin galiba! Utanmasan 'Bana on yıl borcun var,' diyeceksin Araf."
Gülümsemeyi bırakıp başını geriye yasladı: "Borçlusun evet, niye gelmedin nikaha?"
"Niye mi gelmedim? Çünkü dün nezaketten nasibini almamış, kaba saba bir adam bana nikaha gelmemi emretti. Şu hayatta kaba teklifleri görmezden gelmek en iyisi..."
Oturduğum koltuktan hafifçe hareketlenip meydan okur gibi Araf'a baktım. Savunması hazırdı: "Emrettim çünkü zaten gelmeyecektin. Bugün nikaha gelmeyerek beni zor durumda bıraktın."
Mutlu yüz ifadem anında silindi. Sahte bir keder hissi veren ses tonumla, "Ay, kıyamam, mutsuz mu oldun sen? Üzülme ya, kısmet değilmiş," diyerek kaşlarımı büzdüm.
Ciddi bir tavırla yüzüme bakıp tekrar etti: "Kısmet değilmiş?" Kendi kendini sakinleştirmeye çalışıyordu sanki. Koltuğundan kalkıp yanıma gelerek karşımdaki koltuğa oturdu. Öyle kendine güvenerek bakıyordu ki bakışlarından rahatsız olmuştum: "Benden ne istiyorsun?"
"Benim senden istediğim şey, nikah defterine atacağın basit bir imza sadece. Ama Erdal'ın istediği şey senin için korkunç bir son! O adam ya seni öldürecek ya da özgürlüğünü elinden alacak. Şimdi kısmet mi, değil mi sen karar ver bakalım."
"Ne demek o? Kimse özgürlüğümü elimden alamaz çünkü yangını ben çıkarmadım. Ölen kadını da tanımıyorum. Bu konuyla ilgilenmeni istemiyorum Araf. Benim avukatım var zaten ama eğer bilmediğim bir şey biliyorsan anlat."
"Vaktimiz kısıtlı, şimdi anlatamam. Nikaha vaktinde gelseydin şu an evliydik ve yangından çıkan kadınlardan biri sen misin diye düşünmeme gerek kalmazdı."
Maşallah, Araf'ın empati yeteneği sıfırla eşdeğerdi. Bugün o nikaha vaktinde gitseydim, öldüğümü zannedip benim için üzüldüğünü anlamayacaktım: "Şimdi gel," diyerek elimden tutup pencerenin önüne götürdü. Aşağıda varlığımızı fark etmeyen küçük bir kalabalık duruyor; sanki bu sabah evimiz hiç yanmamış gibi tekrar nikah için toplanmışlardı.
Pencereden aşağıya bakarken kalbimin hırsla çarptığını hissettim. Araf, evimin yanmasını ve çaresizliğimi fırsat bilip beni kendi kurallarıyla nikah masasına oturtacağını sanıyordu. Yüzündeki ifadeye baktım. Bana sığınmam için bir çatı vererek bu savaşı kazandığını düşünüyordu.
Yanılıyordu.
Evim yandığı için Araf'tan tam olarak alamadığım intikam, şimdi ayaklarıma serilmiş bir fırsata dönüşmüştü. Madem benimle evlenmeyi bu kadar çok istiyordu, madem beni gözünün önünde tutarak kontrol edebileceğini sanıyordu; o zaman bu isteğini ona altın tepside sunacaktım. Araf'la evlendikten sonra, bu evin de, düzeninin de cehennemi olacaktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.