Her şey iyi hoştu da bu kıyafetimle asla aşağıya inemezdim. Araf kendine gelir gelmez eve gidip üstüne başına çeki düzen vermişti. Bense hâlâ is kokuyordum. "Sence de bende bir tuhaflık yok mu?" diye sordum. Şu halimle aşağıya insem kuyuya düştüm zannederlerdi.
Araf gerçekten de bunu görmüyordu. "Zaten senin yanında hiçbir şey normal olamaz Alisa. Sen eyeliner'ın istediğin gibi olmayınca arkadaşının doğum gününe gitmekten vazgeçmiş kadınsın," dedi.
Bu bir kabahat miydi?
Araf gülüyordu. Tam bir şey söyleyecekti ki kapının sesini duyunca Gökay'ın içeri girmek için müsaade istemesine döndük. "Nikâh memuru geldi." Verdiği bu kara haberin ardından, "Olmaz," diye tutturdum. Bu halde mümkün değil, insanların içine çıkamazdım. Araf'a döndüm: "Şaka yapıyorsun, değil mi?"
"Hayatımda hiç bu kadar ciddi olmamıştım." Elimden tutup aşağı indirdiğinde olduğum yere çivilendim kaldım. Evlenecektim onunla ama bu şekilde değildi elbette! Merdivenlerde, "Hayır!" diye karşı çıkınca elimi bırakıp bana beş dakika verdi hazırlanmam için.
"Beş dakikada nasıl bir hazırlık yapabilirim acaba?"
"Ben de nikah memurunu nasıl oyalayabilirim acaba?"
Gökay tartıştığımızı görünce araya girip bir öneride bulundu: "Bunun için tartışmayın, ben adamı oyalarım. Ama çok geç kalma, en fazla bir saat..."
Bir saat iyi bir süreydi. Gökay'a teşekkür edip yukarı çıktım. Araf bir saatte ne yapacağıma bir anlam verememiş ve yenilgiyi kabul ederek aşağı inmişti; ya da şimdilik öyleydi.
Eskiden kaldığım odaya giderek kapıyı kilitledim ve kısa bir duş alıp çıktım. Kapı çalıyordu. Yaşlı bir kadın bana beyaz, düz bir elbise getirdi. Araf'ın benim için seçtiği elbiseyi giyinip aynada kendime baktım. Modeli bana göre değildi ama bedeni tam üzerime olmuştu. Yine de saçlarımı ne yapacağım konusunda kararsız kalmıştım. Gökay'ın bana verdiği süreden yarım saat geçmişti bile. Saçıma şekil vermeye çalıştıkça strese giriyordum. Normal günlerde özensiz yaptığım topuz şimdi bir tuhaf görünüyordu. En iyisi onları özgürlüğüne kavuşturmaktı. Kapım tıklandı ve "Gel," demeden odadan içeri Araf girdi. Saçlarımı bir türlü rahat bırakmadığımı görünce fikir vermeye başladı. Nasıl olsa saçlarım gittikçe şekilsiz bir hal alıyordu diye dediğini yapıp ona zevksiz olduğunu göstermeye çalışacaktım ki aynadaki yansımam gerçekten değişti. Nasıl duruyor diye son kez bakmak için başımı sağa ve sola yavaşça çevirdim. Görüntü hoşuma gitmişti.
Hızla ayaklanıp odadan çıkmak üzereyken, nazikçe boğazını temizleyerek bana varlığını hissettiren Araf, bir şey unutmuşum gibi yüzüme bakıyordu. Elimi tutmam için bekledi. Koluna girip ikimizi de kapıya yönlendirerek, "Ne el ele tutuşması ya, kutu kutu pense mi oynuyoruz? Böyle iyi, oyunbozanlık yapma," dedim, ikna eder gibi omzuna hafifçe dokunarak.
Aşağıdaki kalabalığa yaklaşmak üzereydik. Aile arasında sade bir tören hazırlanmıştı. Alkışlar başlayıp bittiğinde biz de yerimizi aldık. Masal şahit olarak seçilmişti. Araf'ın şahidi ise Hamdi Bey'di.
Gökay nikah memurunu öyle bezdirmişti ki artık aralarından su sızmıyordu. Klasik sözlerden sonra uzatmadan konuya girdi. Memur bey kalemini ceketinin iç cebinden değil, kulağının arkasından çıkardı. Sanki iddia masasından kalkmış da gelmişti. Kaçarak uzaklaşsam mı diye düşünmeyi bırakıp gülümsedim.
Kısa bir mutluluk dileğiyle son bilan nikahın sorunsuz geçmesine şaşırmıştım. Gelen geçen saadetimizi tebrik ediyordu! Bahçenin kalabalığı azalınca Araf, etraftan uzaklaşmamız için onu takip etmemi söyledi.
Yine çalışma odasına gelmiştik. İçeride Memduh, Gökay ve Masal vardı. Gizli bir şey yapıyormuşuz gibi hemen kapıyı kapatıp yanımıza oturdular.
Gökay'ın yüz ifadesi gergindi. Anında önemli bir şey olduğunu hissetmiştim. Araf'a yaklaşıp mırıldandı: "Erdal evin önünde bekliyor. Allah'tan deden namaza gitti de karşılaşmadılar..."
Merak içinde Araf'a baktık. Hiç tepki vermeyerek Gökay'a döndü: "Camiye gitmiştir, dönmez iki saat, telaşlanma... Erdal niye gelmiş?"
"Sordum, söylemedi. Seninle yalnız konuşmak istiyormuş. Böyle bir günde Erdal durduk yere tebrik etmeye gelmez. Dikkatli ol."
"Tamam, siz çıkın."
Araf şimdi Erdal'la ne konuşabilirdi ki? İtiraz edip hızla ayaklandım: "Gökay haklı Araf! Onunla görüşmeyeceksin."
Kravatını çözmeye uğraşırken bir yandan da sakin olmaya çalışarak, "Siz bu işe karışmayın," dedi ve odadan çıkmamızı bekledi.
Masal ve Gökay bu anı bekliyormuş gibi dışarı çıkarken ben hâlâ odadaydım. Araf "Çık," derse çıkmayacağımı bildiği için hiçbir şey söylemeden Memduh'a baktı.
Memduh odadaki varlığımdan rahatsızmış gibi rica eden bakışlarıyla, "Beni buna mecbur etme," dedi ama dinlemedim. Hain Memduh, patronundan onayı alır almaz beni kapı dışarı ettiğinde Araf'a ve o yardımcısı olacak ayıcığına iyi bir ders vermeye and içip aşağı indim. Az sonra Erdal kimseyle göz göze gelmemek için hızla merdivenlerden yukarı çıktı. Sinirden deliye dönmek üzereydim.
Onlara karşı olan öfkemi çıkıp giderek gösterecektim ki Gökay nereye gittiğimi sordu. Cevap vermeden hızla yürüdüm. Halide Hanım ve Masal da salonda eve dönmek için bekliyorlardı. Yarım saat önce çağrılan taksinin gelmesine az kalmıştı. Huzursuzluğumun asıl nedeni, o pisliğin bu eve Araf'ın isteğiyle girip çıkmasıydı.
Halide Teyze yanıma gelip düğüne kadar onda kalmamı tavsiye ettiğinde hiç düşünmeden, "Evet," dedim.
Memduh konuştuklarımıza bizzat şahit oluyordu ama bu sefer gitmemize engel olmaya cesaret edemeyerek başını önüne eğdi.
Taksi gelmişti. Üçümüz de aynı yere gidiyorduk. Onlar olmasa ne yapacağımı bilmiyordum. Halide Teyze'nin arada bir gittiği yazlığına ansızın yerleştiğimizde apartmandaki evimi özlüyordum. Elimizde küçük bir çantayla içeri geçip ışıkları açtık. Herkes yorgundu. Aç karnımızı bile doyurma gereksiniminde bulunmayarak yataklarımıza çekildik.
Yangını düşünüyordum; daha doğrusu Masal'ı. O da bütün gece uyumamıştı. Sabaha doğru uykuya geçeceğim sırada Halide Teyze uyandı. Bu sessiz, düşünceli halleri bana annemi kaybettiğim zamanı hatırlatıyordu. Boşlukta kalmış gibi bir süre sessizce düşünüp durdum.
Ayak ucuyla yürüyerek yavaşça evden çıktım. Soğuk hava beni kendime getirmişti. Bir süre kapının önünde bekleyip toprak kokusunu içime çektim. Biraz ileride Memduh arabada bekliyordu. Dünkü kaba hareketi için özür dilemeye gelmişti. Hızla yanından geçip gitmek üzere bir harekette bulunduğumda damla damla yağan yağmur durdu.
Memduh arabanın ön kapısını açıp cüssesinden beklenmedik bir kibarlıkla, "Bir yere gidecekseniz bırakabilirim Alisa hanım," dedi. Bir yere gitmek istesem de o arabaya binmeyeceğimi adı gibi biliyordu. Bana yetişmek için arkamda koşturduğunu hissettim. Aceleci adımlarım onu nefes nefese bırakmıştı: "Alisa hanım, bana hâlâ küs müsünüz acaba?" Cevap vermediğimde özür dilemeye başladı. Adama izimi kaybettirmem mümkün değildi çünkü peşimi asla bırakmıyordu.
Aklıma gelen fikirle birden yürümeyi bırakıp başımı ona çevirdim: "Özrünü ancak bir şartla kabul ederim."
Gözleri mutlulukla ışıldarken şartımı sordu. Aslında beni o odadan çıkarması bir bakıma fırsatımı ayağıma kadar getirmişti. Çünkü hiç beklemediği bir şeyi ondan isteyecektim.
Aklımda beliren konuşmayı tasarlayıp, "Önemli bir adamı herhangi bir ülkeye izinsiz sokabilir misin?" dedim.
Şok olmuştu. Sağına soluna bakıp etrafta insanlar var mı diye kontrol amaçlı göz gezdirdikten sonra şaşırarak, "Nasıl yani, illegal bir iş mi?" diye sordu. İstediğim şeyin yasa dışı olduğunu ben de biliyordum herhalde; hatırlatmasına gerek yoktu.
Onun daha önce hayatında böyle bir şey yapmış olduğuna emindim. Elimde somut bir delil yoktu ama hislerim bana Memduh'un tam da bu işlerin adamı olduğunu söylüyordu. Vazgeçmesine izin veremezdim. Kollarımı göğsümde birleştirip yüzüne bakarak sordum: "Geçmişte hayır kurumunda mı çalışıyordun? Yapabilir misin, yapamaz mısın?"
Araf'ın yanındayken belki bu işleri bırakmıştı ama Hamdi Bey zamanında çok daha karanlık işlere bulaştığına emindim. Şartımı da kabul edecek gibi bir tavrı vardı çünkü onun için "yapamam" diye bir şey yoktu. Memduh'un da Araf gibi yenilgiyi kabul etmeyen bir tarafı vardı ve pek belli etmese de içten içe bunu neden istediğimi merak ediyordu: "Zahmetli bir işe kalkışıyoruz. Kim bu adam, tehlikeli biri mi?"
Yok canım, tehlikeli biri değil; sadece patroncuğunu birkaç aylığına hiç gitmediği bir ülkeye kaçıracağız, hepsi bu!
Boş gözlerle yüzüne bakmaya devam ettim. Ayıcık beni saf zannediyordu galiba. Şimdilik adamın kim olduğunu bilmesine gerek yoktu. İrtibatı sağlayacak adamlarla beni muhatap etmeden işi halledeceğini söylediğinde, ona olan güvenimi tekrar gözden geçirmem gerekmişti. Niyeti kötü değildi, beni bu işlere bulaştırmak istemiyordu sadece. Başıma bir şey gelirse Araf canına okurdu çünkü.
Israrla bu adamların kim olduklarını ve onları nerede bulacağımı öğrendim. Olası bir engel çıkmasın diye Memduh'u bulamazsam eğer kendi işimi kendim halledecektim. En son unutmadan: "Çok gizli tutulması gerek. Bunun aramızda sır kalacağına, şerefin ve namusun üzerine yemin et," dedim.
Sırrın aramızda kalıp kalmayacağı onun edeceği yemine bağlı değildi elbette. Ama eğer Araf bunu ondan öğrenecek olursa büyük ihtimalle planımı şaka zannedip alay ederdi. Sonuçta Araf'ın benim gibi güçsüz birinin tuzağına düşmesi akıl alacak şey değildi. Ne de olsa onun gözünde saf biriydim; çoğu kişi öyle zannediyordu zaten. Bazen böyle biri olduğum için insanların beni kendi çıkarlarına oyuncak ettiklerini hissediyordum ama bu sefer kaybetmeyeceğim bir kumar oynayacaktım. Belki farkında değildi ama Memduh bile amacıma hizmet etmeye başlamıştı.
Yemini tekrarladı. Araf'ın arkasından iş çevirmesi, ondan habersiz böylesine bir kararı alması çok tehlikeliydi. Yanımdayken birkaç adama telefon edip konuşmaya başladı. Para mevzuları dönünce ümitsizliğe düşmek üzereydim.
Akla hayale gelmeyecek bir fiyatta anlaştıklarında telefon kapandı. Hiç sormuyordu bile parayı nasıl halledeceğimi. Memduh pazarlık bile yapmamıştı; patronuna güveniyordu sanırım. Ben bu parayı Araf'tan temin edebilirdim ama adam paranın bir kısmını peşin almak şartıyla işi kabul etmişti bile. 250 bin dolar bu iş için sadece başlangıçtı. Geri kalanını iş bittikten sonra alacaktı. Araf için o kadar para harcamaya değecek miydi bilmiyorum ama zaten parasını ben ödemeyecektim. İşin para kısmını değil de planımın uygulanma şeklini netleştirmediğimden kara kara düşünmeye başladım.
Memduh araya girmese daha çok ayakta dikilmeye devam ederdik. Kolumu tutup sarstı: "İyisiniz iyi Alisa hanım, ne tereddüt ettiniz yahu, o iş tamam. Siz merak etmeyin, ben 250 bin doları öderim. Borç olarak..."
Şu dünyada ne iyi insanlar vardı! 250 bin dolarım varmış gibi bir de bana borç veriyordu!
Memduh çoktan para mevzusunu halletmişti. Para mevzusu değil de aklını kurcalayan başka bir şey vardı. Sesi tereddüt doluydu: "Yalnız... Araf abi Erdal'ı sizin insafınıza bırakmaz. Hoş, öldürmez süründürür ya neyse... Ben sizin tarafınızdanım. Erdal'ı perişan etmekte sizin de en az abi kadar hakkınız var."
Düşüncelerime bir son vererek onu dinliyordum. Memduh'un kaçırmak istediğim adamı Erdal zannetmesi işime gelmişti. Gerisin geri yürüyerek arabaya doğru ilerledik. Ben hâlâ düşünceliydim. Memduh motoru çalıştırırken bile ağzımı bıçak açmayınca sormak zorunda kaldı: "Nereye götüreyim sizi? Abimin yanına mı?"
Hava almak için çıktığım evden "abi" lafını duyunca irkildim: "Aman aman!"
Bir şey ima eder gibi güldü: "Niye öyle dediniz yenge?" Az önce gayet resmiyken durduk yere benden "yenge" diye bahsetmesi canımı sıksa da umursamadım.
Arabadaki sessizliği bozup, "Araf'la çalışmak senin için zor olmuyor mu?" diye sordum. Aslında bunu merak etmiyordum; maksat sadece düşüncelerimi dağıtmaktı. Araf işin içine girince düşüncelerimi bile yerle bir ediyordu. Memduh hiç durmadan bir şeyler anlatmaya başlamıştı bile. Telefonum titrediğinde elimi cebime götürdüm.
Araf: Dün kaçar gibi evden çıkmışsın, Memduh söyledi. Düğün olana kadar Halide Teyze'yle kalmak istiyor musun gerçekten?
Mesajı okur okumaz başımı yanımdaki adama çevirdim. Memduh'un da ağzında bakla ıslanmamış, gitmiş abisine her şeyi anlatmıştı. Kaşlarım çatıldı. Kendi halinde, radyodaki müziğin sesini kısıp yola bakıyordu. Dik dik yüzüne baktığımı nihayet fark edince göz temasını kesmedi. Telefon ekranımı ona doğru çevirdim: "Bu ne demek oluyor şimdi?"
Araf'ın mesajı gayet açıktı. Memduh bir anda suçüstü yakalanmış gibi yüzü kıpkırmızı oldu. Korkuyla yutkunarak açıklama yaptı: "Yenge şey yani... Valla ağzımdan kaçtı. Abi öyle birden sorunca söyleyiverdim."
Yine yanlış yere odaklanıyordu. Ben düğünden bahsediyordum, onu sorgulamak gibi bir amacım yoktu. Ayıcık bana karşı mahcup olmuştu, daha fazla bir şey söylemedim.
Kaşlarım çattı. Araf düğün yapmayı mı planlıyordu şimdi? Vardır bir menfaati diye düşünüp mesaja cevap yazmadım. O sırada Memduh gizli işimizi bahane edip yanımdan ayrılınca ben de daha fazla üşümeden eve girdim.
Kapıyı arkamdan kapatıp yazlık evin koridoruna adım attığımda, sırtımı ahşap kapıya yaslayıp derin bir nefes aldım. Kaşlarım hırsla çatıldı. Kumarı büyük oynamıştım ama kartları dağıtan elin acele etmesi gerekiyordu. Bu işi Memduh’un sadakati bittikten sonra değil, Araf’ın radarına takılmadan önce bitirmeliydim.
Düğün, aklımdaki planı değiştirmezdi; aksine benim için büyük bir fırsat oluştururdu. Onun menfaati varsa benim de hazırlayacağım süper bir balayı olacaktı. Gülümsemeyi bırakıp Halide Teyze'nin pişirdiği böreğin kokusunu takip ederek mutfağa yöneldim. Boş masaya oturup dinlenirken huzurla gözlerimi kapattım. Derken, korkup gözlerimi açtım.
Telefon cam masa üzerinde titreşimde çalarak rahatsız edici sesiyle ödümüzü koparmıştı. Masal, "Ya sabır," deyip telefonu kapattı ama artık arayan her kimse, telefonu mesaj yağmuruna tutmaya başladı.
O telefon bir kez daha çalarsa sanki balkondan aşağı fırlatacak gibi sinirli olan Masal, bir hızla ayağa kalkıp içeri geçti. Onu bu aralar çok ihmal etmiştim. Belli ki bir derdi vardı ama henüz konuşmak için hazır değildi. Beş on dakika sonra olayı unutarak tekrar yanımıza gelince, Halide Teyze çayını içip bir yandan da ona ne olduğunu sordu. Masal içini çekip omuzlarını hafifçe silkti:
"Her zamanki Gökay işte! Akşam beni antrenmana çağırıyor. Kolumu kaldıracak gücüm yok."
Konu Gökay'sa Masal mutlu olmazdı. Ekranda “Lüzumsuz…” yazısı devam ederken Halide Teyze telefonu açıp Masal'ın eline tutuşturunca gülmemeye çalıştım.
“Efendim Gökay?”
Gökay’ın sesi her zamanki gibi kontrollü ama altında hafif bir rahatlık vardı:
“Bugün seni altıncı kez aramamışım gibi... Rahatsız etmiyorumdur umarım. Bu akşam boşsan birlikte yemek yiyelim mi?”
Gökay yine her zamanki gibi Masal'ın peşindeydi. Ne görsem ya onunla konuşuyor ya da ona ulaşmaya çalışıyordu. Bugün de bizi yanıltmamıştı.
Masal gözlerini benden ayırıp derin bir nefes aldı. Bahane bulmaya çalışır gibi etrafına göz gezdirip, "Bu aralar müsait değilim. Yemek falan kaldıramam şimdi... Sürekli konular birikiyor ve ben ders çalışamıyorum. Biraz kafamı dinlemeye ihtiyacım var," dedi. Gökay'ın üzgün olan yüzünü bir türlü hayal edemedim. O zaten çabucak vazgeçmezdi.
Halide Teyze, Masal'ı uyarır gibi dürtünce arkadaşım hiç istifini bozmadan Gökay'la konuşmaya devam etti. Soğuk bir vedalaşmanın ardından telefon kapandı. Halide Teyze kızıyordu: "Gökay kimdi, unuttum? Hani istemede yanında duran takım elbiseli çocuk muydu?"
Masal isteksiz bir baş sallamayla cevap verince gülmeden duramadım. Gökay takım elbise içinde uslu bir adam gibi görünüyordu ama aslında nasıl biri olduğunu sadece yanındakiler anlardı.
Hırsla telefonu bir kenara koyup, "Bu ders çalışma bahanesi beni bir süre idare eder. Sonra başka bir çare bulurum," dedi Halide Teyze'ye dönerek. Böyle nereye kadar devam edeceğini kendisi de bilmiyordu. Aslında Gökay'ın Masal'a yakın olmak için çevirmediği dolap, yemediği nane kalmaması bence bir şeyleri açıklıyordu ama bunu Masal'a söylemeye cesaret edersem Gökay'ın hiç şansı kalmayacaktı. Çünkü arkadaşım hayatına birinin girmesine asla müsaade etmezdi. Gökay'ı severdi ama sadece uzaktan sevmekle yetiniyordu.
Sıcak çayı parmak uçlarımda daha fazla tutamazken Masal, sanki karşısında Gökay varmış gibi elini masaya vurdu: "Ah ulan ah! Her şeyi o mahvetti zaten. Nereden girdi hayatıma ya!" Ödüm kopmuştu. Kalp atışlarımın hızlanmasıyla bakışlarımı arkadaşıma çevirdim.
Halide Teyze ise büyük bir ciddiyetle arkadaşımı dinliyordu: "Kadının dersinden geçemiyorum. Bütünlemeden de kaldım. Yok yere dönem uzadı. Bak, şimdi kolum da yandı. Ne yapacağım şimdi ben? İyi ki bir üniversite okuyalım dedik, başımıza gelmeyen kalmadı anacım!" Kahkahalarla gülmemeye çalıştıkça kendimi tutamamıştım. Niye güldüğüme ikisi de anlam veremiyordu ve yüz ifadeleri çok komikti.
Ben gülünce o da gülümsemeye başlamıştı. Bu aralar olumsuz düşünmek istemiyordum. Masal'a önündeki tabağı uzattım: "Boş ver sen bunları. Al, limonlu kek ye. Ben yaptım." Belki ışık hızıyla konuyu değiştirirsem gülmeme engel olabilirdim.
Masal'a keki ben yapmışım gibi övünüyordum ama sabahtan beri elimi hiçbir şeye sürmemiştim. Maksat, arkadaşımı sakinleştirmekti.
Arkadaşım elimdeki kek tabağını aldı; önce kokladı, sonra bir lokma koparıp ağzına attı. Keki yutar yutmaz başını salladı: "Bunu kesinlikle sen yapmadın. Beni kandırıyorsun."
Nasıl da tanıyordu beni. Cevap verecektim ki o sırada Araf'tan bir mesaj geldi. Mesele o olunca kendime söz geçirmekte zorlanıyordum. Ellerim hemen telefonuma gitti. İki üç satır bile olmayan soğuk bir şeyler okumayı umuyordum. Birden gözlerim büyüdü. Ekrandaki yazıyı iki kez okudum. Bu akşam yemeğe davet edilmiştim. Hem de Hasibe Hanım tarafından, yani yeni unvanıyla kayınvalidem akşam beni görmek istiyordu.
Yüzümün bembeyaz olduğunu görünce elimden telefonumu kapıp derhal mesajı okudular. Halide Teyze bunu bekliyormuş gibi gülümsedi: "Öcü mü kızım bu kadın? Bembeyaz oldu yüzün. Kalk hazırlan, akşama az kaldı, anca yetişir. Belli ki kadın seni görmekte ısrarcı. Hadi kızım, ne oturuyorsun öyle?"
Olduğum yerde çakılı kaldım. Günün birinde Araf'ın ailesinden biriyle tanışacaktım elbette ama o günün tam da küs olduğumuz zamana denk gelmesi şüphesiz yine kaderimin bana bir oyunuydu. Nasıl yaptım bilmiyorum ama kendimi üç buçuk saat sonra Araf'ın evinin önünde bulmuştum.
İçimden bir ses Hasibe Hanım'ın da Araf gibi katı kuralları olduğunu söylüyordu. Araf'la konuşmuyorduk ama annesine saygısızlık yapmak prensiplerime tersti. Sonuçta kadın onca yolu beni görmek için gelmişti.
Zili çalarak içimden dua etmeye başlamışken soğuktan titriyordum. Kapıyı ciddi bir ifadeyle Araf açtı. Oysa her zamanki hizmetçilerden birini bekliyordum. Kapıyı bana açması büyük bir lütufmuş gibi hissettirmek için kaşlarını hafifçe çatıp boğazını temizledi. "Nerede kaldın?" der gibi yüzüme bakıyordu. Makyajıma harcadığım saati saymazsak onları çok da bekletmemiştim.
Evinin şehre uzak olması, buraya gelenler için çoğu zaman vakit kaybıydı. İçeri geçince bomba arıyormuş gibi etrafa göz gezdirdim. Burada bizden başka kimse yoktu.
Her yer düzenli ve temizdi. Başımı çevirmeden Araf'ı arkamda bırakarak koltuklara doğru ilerledim. Adım sesleriyle peşimden geldiğini hissettirmişti. Tıpkı onun gibi ciddi bir ifadeye büründüm: "Beni buraya kadar neden getirdin? Annen nerede, hani o da gelecekti?" dedim. Rüzgardan savrulmuş düzensiz saçlarıma ellerimi götürdüm; yine birbirine girmişti. Açıklamasını dinlerken dikkatimi ona verememiştim.
Araf aramızdaki mesafeyi bir hayli azaltıp karşıma geçti ve elleri cebindeyken sorumu alaycı bir ifadeyle cevapladı: "Sırf annem için geldin, öyle mi?" Onca yolu onu görmeye gelmediğimi bilmiyor muydu sanki!
Hiç oralı olmadım. Yüzündeki alaycı ifade anında bozuldu: "Hava şartları müsait olmadığı için bugünkü uçağı ertelendi. Bunu söylemekten nefret ediyorum ama eğer ertelendiğini söyleseydim gelmeyecektin," dedi. Gözlerinin içine bakarak, son söylediğine itiraz etmemi bekliyormuş gibi durdu.
İyi, en azından onun için gelmediğimi anlamıştı. Söylememe gerek kalmadan niye geldiğimi biliyor olması durduk yere moralimi düzeltmişti. Önemli bir şeyler anlatacağı kesindi; bu yüzden koltuğa oturup söyleyeceklerini dinlemeye başladım.
Göz temasını kurmaya devam ederek karşımda durdu: "O gün bana kızmış olabilirsin ama evi terk etmeni anlayamıyorum güzelim. İstesen bu evde yüz yüze bile gelmeyiz. Dışarıda seni bekleyen bir tehlike olduğunu bile bile hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gidemezsin. Biz artık evlendik Alisa. Tek başına karar veremezsin hiçbir şeye."
Beynimde yine tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Araf ne zaman benim için endişelense ya da iyiliğimi düşündüğü bir şeyi açıklamaya kalksa ardından mutlaka kötü bir şey oluyordu. Yanlış bir şeyi ağzından kaçırmış gibi söylediği şeyi düzeltmeye çalışarak boğazını temizleyip cümlelerini tekrar kurdu:
"Söylediğim çoğu şeyi umursamadığın gibi sırf bana inat olsun diye tam tersini de yapmaya çalışırsın." Bir anda ağzından çıkan itiraflara kendi de inanamamıştı. İşaret parmağıyla beni göstererek, "Çünkü seni çok iyi tanıyorum," dedi.
Yüzüne bakmamak için dikkatimi toplamaya çalıştığım sırada başımı diğer yöne çevirdim. Çok uzağa bakmıyordum aslında; gözlerim tam da Araf'ın yeni kol saatini inceliyordu. Nereye baktığımı anlayınca gitmek istediğimi zannetti.
Kolundaki saati gizleyerek elini üstüne koyup kapatırken, ilgiyi üstüne çekmek için ciddi ifadesiyle, "Beş dakika bile olmadı Alisa. Gözlerime bak!" diye uyardı.
Göz bebekleri ona baktığım zaman zifiri karanlıktı. Bir çift gözün bana anlattığı tek şey, her zamanki gibi ona itaat etmemden ibaretti. Onlarda bir sevgi kırıntısı dahi göremiyordum. Galiba Araf bu konularda kendini gizlemeyi çok iyi biliyordu. Ona tahammül edemediğim için kolundaki saatine bakmıyordum. Sadece aynı şeyleri yaşamaktan bıkmıştım ve o, bunu anlayamayacak kadar ilgisizdi.
Konuya odaklan Alisa!
Ben değil, sadece o konuşuyordu. Çok dinliyormuşum gibi yüzüne saf saf bakarken kalp atışlarım hızlandı. Şu an nedensiz bir gerginlik yaşadığım söylenemezdi çünkü Araf'ın yüz ifadesi ciddi ve fazlasıyla sinirliydi.
"Merak ediyorum, her türlü belayı kendine çekmeyi nasıl başarıyorsun?" Ne olmuştu yine Allah bilir. Onu daha iyi anlamak için susup söylediklerini dinledim. Sesi gür çıkıyordu: "Ben sana daha önce Erdal'ın kızıyla görüşmeyeceksin demedim mi Alisa?"
Buraya kadar gelmemin nedeni bu saçma mesele değildir umarım diye aklımdan geçirsem de ondaki sinir bana da etki etmiş gibi kaşlarımı çattım: "Demedin. Demiş olsan bile seni dinlemem. Hem diyelim ki görüştüm, ne var bunda bu kadar abartılacak?" Kiminle görüşeceğimi de ona bildirmem gerekmiyordu herhalde.
Alayla tekrar ederek söyledi: "Ne mi var? Haklısın aslında; apartmandan çıkan kadın cesedi Erdal'ın kızına ait, bunda abartılacak hiçbir şey yok. Tamamen olağan şeyler bunlar!"
Yeliz'in bizim apartmanda ne işi vardı? Düşününce mantıklı bir neden bulamamıştım. Hele ki bu olayın benimle ne ilgisi vardı, düşünmek bile istemiyordum. Araf'ın söylediğine göre haberi duymayan kalmamıştı. Erdal ise öz kızı artık hayatta değil diye üzülmüyordu. Hatta Erdal, kızının gerçekten öldüğüne emin olmak için nikah gününü bizzat beklediğini biraz önce Araf'tan öğrenmiştim. Yok artık!
Öfkeyle pencere kenarına doğru giderken bile söyleniyordu: "Kadın evine kadar girmiş, senin hiçbir şeyden haberin yok. Nasıl bu kadar kör olabilirsin?" Peşinden gidip bana bakması için koluna dokundum. Gerçekleri sadece o görmüyordu. Sakin kalmaya çalışarak kendimi savundum: "Kimseyi evime davet etmedim. Yangın olduğunda ben evde değildim bile; bu yüzden içeri kimin girdiğini anlayamazdım. Hem neden birini evimde öldürüp şüpheleri üzerime çekeyim ki?"
Araf nefes alırken göğsünü genişletti. Gözleri kısa bir süre tavanla bakıştıktan sonra tekrar bana yöneldi: "Senden habersiz o kadın evine kadar nasıl girdi, açıkla o zaman Alisa!"
Yeliz belki yine babam hakkındaki delilleri konuşmak için gelmişti ama eve nasıl girmişti, asıl beni korkutan tarafı buydu. Takip edildiğimi zaten hissediyordum ama bunun akıl hastası bir kadın olabileceğini hiç düşünmemiştim. Gökay daha önce bu konuda beni uyarmasına rağmen neden rahat davranarak boş verip hayatıma devam etmiştim bilmiyorum ama Araf'ın beni durduk yere suçlu gibi sorgulamasından huzursuz olmuştum. Kaşlarımı çatarak, "Evimde ne halt ettiğini bilmiyorum," dedim. "O defalarca görüşmek istedi ama ben kabul etmedim. Erdal'ın sözlerine inandın da bana mı güvenmiyorsun? Yazıklar olsun..." İçimden geçenleri bir çırpıda söyleyince değişen bir şey olmadı çünkü onunla konuşmaya çalışırken yüzüme bile bakmamıştı. Burada hiç yokmuşum gibi davranıyordu. Belki ne hissettiğim bile umurunda değildi.
Hakkımda düşündüğü acımasız gerçeklerinden birini daha itiraf ederek camdaki manzarayı izledi: "O şerefsiz etrafında senden başka ayak bağı olabilecek kimseyi bırakmadı. Sana o kadınla görüşme diye daha kaç kez söylemem gerekiyor bilmiyorum ama ölünce dahi bunu anlayamayacak oluşuna üzülüyorum Alisa."
Ayak bağı diye bana mı diyordu o? Araf'a göre ben gözümün önündeki kötü insanları göremeyecek kadar aptal biri miydim yani? İyiliğimi isteyecek biri bana böyle davranmazdı. Bu sözleri duymak zorunda değildim. Onca yolu boşuna gelip yorulacağımı bilseydim Araf için kılımı bile kıpırdatmazdım. Burada azar dinlemek yerine pijamalarımı giyer, rahat rahat evimde kafa dinlerdim.
Araf pencerenin önünde dışarıya bakmayı bırakıp üstüne üstlük kendi evini terk edip gidince beni bir kez daha yok saymıştı. Suç bendeydi, en çok da kendime kızıyordum. Ne diye ayağına kadar gelmiştim ki sanki! Burada biraz daha kalırsam öfkeden evi yerle bir edecektim. Ceketimi alarak evden dışarı çıktığımda arabama binip hızla oradan uzaklaştım.