İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 34 · 16 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 34

XXXIV. BÖLÜM

Misafirleri uğurladıktan sonra kapıyı kapatıp anında parmağımdakini çıkardım ve odama gittim. Yüzüğü komodinin üzerine bıraktığım gibi içimi bir sıkıntı bastı. Türlü kabuslar eşliğinde uyumaktan bıkmış ve gidip salonda yatmak istemiştim.

Sabah kalktığımda aceleyle giyinip dışarı çıktım. Yalnızken kafa dinleyebileceğim bir yere geçip oturdum. Dersim başlamadan soluğu okulda alıp bir günü daha bitirmeye çalışıyordum. İçimden eve dönmek gelmiyordu. Bir süre dışarıyı seyretmeye dalmıştım ki yanıma görünüşü tuhaf olan bir kadın oturdu. Müsaade bile istememişti. Kaşlarımı çattım.

Gözlerini memnun olmuş gibi yüzüme dikti: "Ben de her yerde seni arıyordum. Biraz konuşabilir miyiz?" Emrivaki yapıp sonra ricada bulunmasına sessiz kaldım.

Onu daha önce görmüş gibiydim ama bende uyandırdığı his o kadar hayret vericiydi ki tek kelime etmeden kadın söze başladı: "Mesaj atmıştım. Beni hatırladın mı? Adım Yeliz. Erdal'ın kızı..." Tanışmak için elini uzattı ve memnuniyetle gülümsedi. Erdal der demez buz kesmiştim. Hızla elimi geri çektim. Ona olan tavrımı çok net hissettiriyordum. Uzatmadan konuya girdi.

"Buradan kaçıp gitmeden önce sana yardım etmek istiyorum. Anlaşılan haberleri takip ediyorsun, bu yüzden benimle aynı yerde olmaktan korkuyorsun. Ben o adamdan başka kimseye zarar vermem. Üvey kardeşimin katili ben değilim."

Yalan mı söylüyor yoksa gerçekten oyun mu oynuyordu?

Sağına soluna bakındıktan sonra parmağının ucunu göstererek kafede oturan birini işaret etti: "Şu adamı görüyor musun? Saatlerdir sana bakıyor. Hiç dikkat etmiyorsun. Etrafındakilerin farkında bile değilsin."

Kadın direkt adamı işaret edince kafamı çevirip baktım. Adam bizim ona dikkat kesildiğimizi görmüş, hemen kafasını öteki tarafa çevirmişti.

Yeliz masaya eğilip gizli bir şey söyleyecekken çalan polis sirenleriyle hızla ayağa kalktı. Arkasına bile bakmadan kaçarak uzaklaştığını görünce peşinden gitmeyi düşünüp hesabı ödedim. Tam dışarı çıkmıştım ki işaret edilen adam birden karşıma çıktı.

Onu umursamayıp Yeliz'in peşinden gitmeyi planlıyordum; kolumdan tuttuğunu anladığımda ani bir hareketle yüzüne kafa attım. Bu yaptığımla kendi başımı daha çok ağrıtmış olmama rağmen adamın burnundan kanlar akmaya başladı. Eliyle hafifçe burnuna dokunarak yüzünü buruşturdu.

Bu zamana kadar kimseye böyle bir harekette bulunmamıştım. Masal'ın öğrettiği teknik işe yarıyor mu diye kontrol ettiğim adam birden kolumu bıraktı.

"Hanımefendi siz manyak mısınız?"

Adamı yakasından tutup hesap sormayı düşünüyordum ama kıyafeti buna uygun değildi. Suçlu olması yetmiyormuş gibi bir de hakaret ediyordu: "Kendinden pay biç. Ben durduk yere kafa atmadım. Sen gitmeme mani oldun, ben de seni nazikçe uyardım."

Burnundaki kanı peçeteyle durdurdu ve yüzüme baktı: "Çok nazik bir uyarıydı gerçekten... Yanlış anladınız, ben gazeteciyim. Amacım sizden haber almaktı."

Elindeki mendil yeterince kana bulanmıştı. Adama yeni bir mendil uzatıp kanamasını durdurmasına yardım ettim. "Alnında gazeteci yazmıyor. Sen bana o şekilde yaklaşınca... Neyse, birbirimizi yanlış anladık. Ne hakkında haber yapıyorsunuz?"

Burnundaki peçeteyi sıkı sıkı tutuyordu. Sesi genzinden gelmeye başladı: "Biraz önce giden kadın hakkında..."

Kaşlarımı çattım: "Boşuna burnunu kırdık desene, ben o kadını tanımıyorum."

İnanmamış gibi başını salladı. Mendili burnundan çekti: "Gözlerimle gördüm. Masanıza gelip oturdu. En azından size ne söylediğini bizimle paylaşabilirsiniz. Erdal Hakkı Güner'le olan davanız..."

Kimseye açıklama yapmak zorunda değildim. Çıkıp gitmeden önce son sözümü söyledim: "Dava benim davam. Bu konuyla ilgilenmezseniz sevinirim. Kanama devam ediyor, siz en iyisi mendili tutmaya devam edin. İyi günler!"

Adamdan yakamı kurtardığım için sevinmiştim ki o sırada telefonum çaldı. Adam çok uzaklaşmadan yanıma geri geldi. Gazeteciye ters ters bakmayı bırakıp ekrandaki ismi görünce alaycı bir ruh haliyle aramayı cevapladım: "Sen beni arar mıydın? Hangi dağda kurt öldü acaba?"

"Çıkmışsın. Dersinin bittiğini söylediler. Yanına geleceğim, evde misin?"

Güneşe sırtımı dönerek birkaç adım atıp oradan uzaklaşmaya çalıştım: "Evde değilim, beni dışarıda da bulamazsın."

Yüzsüz yüzsüz bilmiyormuş gibi, "Nedenmiş o?" diye sordu. Gazeteci de bir türlü yanımdan ayrılmayınca hıncımı Araf'tan aldım: "Çünkü seni görmek istemiyorum." Bu sözden gazeteci de nasibini almıştı.

"Ben seni görmeye can atıyorum, değil mi? Konum gönder, acil bir işimiz var."

"Kusura bakmayın Araf Bey. Benim artık sizinle herhangi bir acil işim olamaz. Zira dün takılan yüzüğü çöpe attım."

Gazeteci kimle konuştuğumu biliyormuş gibi ağzı açık söylediklerimi dinliyordu. Hemen küçük defterini çıkarıp bir şeyler not etti. Araf'la konuşmayı bırakıp gazeteciye döndüm: "Pardon beyefendi, siz hâlâ benim yanımda niye kazık gibi dikilmeye devam ediyorsunuz? İşiniz gücünüz yok mu?"

Defteri çantasına koyup sordu: "Hanımefendi, az önce konuştuğunuz kişi Araf Türkoğlu değil mi?"

Bir dedikodu daha çıkmasın diye yalan söyledim: "Yok canım, sen de her adı Araf olanı o zannediyorsun. Benim konuştuğum adam, kendi halinde aza kanaat eden bir gariban. Benim konuştuğum adam kim, Araf Türkoğlu kim?" Konuşmalarımıza Araf'ın şahit olması da ayrı bir meseleydi. Merakla ne söylediğimi dinliyordu.

"Aza kanaat etmek mi? Senin yanında biri mi var?"

Yanımdakini boş verip telefondakine döndüm: "Şu an daha önemli bir sorunum var Araf. Kapatmak zorundayım. Sana adresi atacağım."

Gazeteciyle papaz olmaya devam ettim. Bu sefer telefonumun ekranındaki A ve T harflerinin Araf Türkoğlu olduğunu söyleyince herifi çıldırtana kadar inkar etmeye başladım: "Beyefendi daha kaç kez söylemem gerekiyor? A.T. diye kaydettiğim şahıs Araf Teneşir. Soyadı Türkoğlu değil. Lütfen artık rahat bırakın beni." Aklıma uygun bir soyadı gelmediği için tamamen uydurmuştum. Gazeteciyle tartıştığımız sırada Araf bize doğru geliyordu. Yarım saattir adamdan kurtulmak için fırsat bekliyordum. Allah'tan gazeteci ikna olmak üzereydi ve arkasını dönüp gittiğini görür görmez hemen Araf’ın koluna girip onu zorla birkaç adım meraklı gazeteciden uzaklaştırabildim. Göz göze geldiğimiz anda yüzünde beklediğim o ifade vardı.

"Telefonu yüzüme kapattın." dedi gözlerini kaçırmadan. Cevap vermeye hazırlanırken rüzgarda dağılan saçlarımı kulak arkasına attım: "Ben telefonda sana ne söyledim Araf?"

Cevabını duymak istemediğinden olacak, sustu. Gözleri parmaklarıma takılınca elimi tuttu, inceleyerek sordu: "Yüzüğün nerede? Gerçekten çöpe atmadın, değil mi?"

Aynı oyunu oynayıp bilmiyormuş gibi yaparak sağıma soluma bakındım: "Ne yüzüğü?"

"Nişan yüzüğünü tabii ki başka ne olacak? Neden takmadan dışarı çıkıyorsun?" Bana yüzükten bahseden adamın kendi parmağı bomboştu.

"Daha önce de yüzüksüz dışarı çıktım. Hiçbirinde kıyamet kopmadı." dedim. Araf elimi tutmaya devam ediyordu:

"Yüzüğünü tak, Alisa. Hemen."

Tartışmayı yol ortasında sürdürmek istemesem de bu haliyle beni rahat bırakmayacaktı. Elimi çektim.

"Yanımda değil. Onu takmak istemiyorum."

Araf’ın sabrı taşmış gibiydi: "Yüzüğü parmağından bir daha çıkarmayacaksın." Kaşlarımı çatıp onu susturacak şeyi söyledim: "Seninkine ne oldu peki, bay çok bilmiş? Kıymetli yüzüğünü sen neden takmadın?"

Bahane bulmakta gecikmedi: "Dar geldi, yenisini almaya geldim. Buraya kadar geldiğime göre beraber gideriz, değil mi?" Dünkü yaptıklarından sonra onunla hiçbir yere gelmeyeceğimi bilmiyor muydu?

Bugün asla taviz vermeye niyetim yoktu: "Çok önemli bir işim var. Sen git, kendi yüzüğünü kendin al."

Önceliğim sadece kendisi olmak zorundaymış gibi sordu: "Neymiş önemli olan işin?"

Araf'tan uzak olmak için bahane üretmek zor değildi: "Halide Teyze'nin bukalemunu hastalanmış, ona başsağlığına gideceğim." Saçma bulmuştu ama Halide Teyze gerçekten evinde küçük bir bukalemun besliyordu.

Elini koluma dokundurup bakışlarını yumuşattı: "Bir bukalemuna başsağlığı dilemeye gidiyorsun da benimle yüzük almaya gelmiyorsun. Önemli olan işin buysa bukalemuna başka zaman sağlık dilersin. Şimdi benimle geliyorsun Alisa!" Bana her istediğini öyle kolay kolay yaptıramazdı. Yüzük falan bahaneydi: "Dar geldiyse at gitsin, niye takıyorsun ki zaten hiçbir anlamı yok." dedim.

Cevap vermeyip susmayı tercih edince bana bir güven gelmiş gibi tekrar yüzüne baktım: "Halide Teyze bilinçaltına nasıl yerleşti bilmiyorum ama o şu an da burada yok. Merak etme, yüzük çok anlamlı bir şey olsaydı ben parmağımdan çıkarmazdım."

Acımasız sözlerime kırılıp kırılmadığını yüzüne bakınca anlayamamıştım. Şu sözler bana söylense bin parçaya bölünmüş olurdum ama karşımda Araf olunca hiç düşünmeden konuşabiliyordum. Acaba şu an bunları söyleyince ne hissetti? Gözlerinin içine bakınca ne hissettiğini anlayamıyordum ki.

Gözlerinden acımasız bir ifade geldi geçti: "Haklısın, değerli vaktimi bir gümüş halka için harcamamalıydım. Sen öyle söyleyince bana da bir önemsiz geldi..." Ceketinin cebindeki yüzüğü çıkarıp attı. Bu sessiz isyanı karşısında donakaldım: "Ne yaptığını zannediyorsun? Bu ne demek biliyor musun?"

Aslında ne anlama geldiğini çok iyi biliyor ve umursamıyordu: "Ben bir şey yapmadım. Onun bir anlamı olmadığını söyleyen sendin." Nihayet kendi kararıyla beni rahat bırakacağını göstermişti. Dün hiçbir şey sormadan beni istemeye gelmiş, bununla da yetmeyip rezalet çıkarmıştı. Bugün ona gününü gösterecektim. Ben ondan kurtuldum ama o benden kurtulamayacaktı.

"Sanırım dilediğin zaman bitireceğin oyunun burada sona erdi." Sözlerim onda etki etmiş gibi birden durdu ama yüzünü dönmedi: "Sana öyle geliyor. Daha hiçbir şey başlamadı."

Araf attığı yüzüğün üzerine basıp geçmişti bile. Arabasına binmek üzereydi ki hızla önüne geçip yolunu keserek kapıyı açmasına engel oldum: "Bana düşmanınmışım gibi davranma. Bırak aramızda olan bağ sadece arkadaşlık olarak kalsın. Ben senden intikam almaktan vazgeçtim. Sen de vazgeç ve daha fazla uzatma bu işi." Sözlerime tebessüm edince yola geleceğini zannedip gülümsedim.

Bakışları ciddileşti. Önünden çekilmiş, gitmesine izin vermiştim. Yüzündeki gülümseme anında silindi: "Sen bir kere bana bulaştın ya, artık kurtuluşun yok. Her şeyi unuturum da duygularımla oynadı diye duygu sömürüsü yaptığını asla." Ben barış ilan ettikçe o savaşmayı arzu ediyordu.

Bukalemun biraz daha bekleyebilirdi; yüzük bakmaya beraber gidecektik. Ani bir kararla arabaya bindim. Yol boyunca konuşmayıp önüme bakarak onunla ilgilenmiyormuş gibi yapmış, sakinliğimi korumuştum.

Gideceğimiz yere geldiğimizde arabadan inip peşinden içeri girdim. Etrafıma bakınca normal bir yere gelmediğimiz anlaşılıyordu. Bir rüyadaymışım gibi dalgın dalgın ilerledim. Her yüzük ayrı ayrı camlarda, ayrı ayrı ışıklandırılmış kutuların içinde parlıyordu. Bu güzelliğin büyüsüne kapılamazdım, arabadaki tavrımı aynen sürdürmem gerekecekti.

Muhatabımızı bulmuştuk. Adam yanımdakini görünce her günkü müşterisiymiş gibi selam verdi. Araf geliş nedenimizi kısaca özetlemeye başlarken adam da bize bir sürü yüzük göstermişti. Araf takacağı yüzüğü çoktan seçmişti bile.

Hepsi çok güzeldi ve hiçbirine karar veremiyordum; ta ki sol tarafta ışıl ışıl parlayan yüzüğü görene kadar. Bir müddet kıpırdamadan baktığım yöne dikkat kesilen adam, yüzüğü yanıma getirip bakmamı istedi. Parmağımda evirip çevirdim. Gerçekten muhteşem bir şeydi. Kalbim bir anlığına yer değiştirdi sanki.

"Efendim, bu çok değerli bir yüzüktür. En nadide parçalardan biri elinizdekidir."

Hayran hayran yüzüğün ışıltısına bakarken bir ara boş bulunup, "Ne kadar?" diye sordum.

Adam yüzüme ciddi bir ifadeyle baktı: "Yirmi altı milyon yedi yüz seksen üç bin efendim." Gözlerim büyüdü. Az kalsın elimdeki yüzüğü düşürecektim ki son anda tuttum. Yüzüğü vermeye pek niyetim yoktu, heyecanlanmıştım: "Nereden çıkardınız bu yüzüğü, magmadan mı? Uranüs'ten mi getirdiniz? Bu yüzük niye bu kadar pahalı? Alt tarafı bir taş parçası!"

Zenginlere has sahte ama alaycı bir gülüşle cevap verdi: "Çok şakacısınız hanımefendi." Şaka yaptığımı zannetmişti ama ben hâlâ yüzüğün fiyatını düşünüyordum. Elimde servet değerinde bir taş parçası duruyordu.

Araf parmağımda tuttuğum yüzüğü boş vererek yüzüme baktı: "Az önce büyülenmiş gibi bakıyordun, fiyatını duyunca niye kızıyorsun?"

Yüzükten etkilendiğim doğruydu ama bugün Araf'a hiçbir şekilde katılmamaya karar vermiştim: "Kim, ben mi? Hiç de bile, alt tarafı bir yüzük. Yani sence bir yüzüğe yirmi altı milyon yedi yüz seksen üç bin lira vermek akıl kârı mı?"

Araf sayıyı kuruşu kuruşuna aklımda tutmama şaşırarak devam etti: "Kendini yirmi altı milyon yedi yüz seksen üç bin liraya layık görmüyor musun?"

Cevap verip tartışmayı uzatmadım: "Neyse, boş verelim. Biz zaten normal nişan yüzüğü almaya gelmiştik. Bununla işimiz yok."

Yüzüğü adama verip başka bir yüzük incelemeye başladım.

Adam dikkatle yüzüğü kutusuna geri koyduktan sonra ihtişamla parıldamaya devam etsin diye eski yerine götürdü. Yüzükle çoktan vedalaşmıştım ama içimde bir burukluk kalmıştı.

Araf yüzüklere bakıyormuş gibi yaparak yanıma kadar geldiğinde, devasa ışıltılı aynada onun her hareketini fark edebiliyordum. Başımı kaldırıp aynaya baktığımda yüzüme değil, doğrudan bana baktığını gördüm.

O da ona baktığımı fark etmiş olacak ki gözlerini aynaya çevirdi. Tam karşıdaki görüntümüze bakıp kulağıma doğru eğildi: "Çok beğendiysen hediye edebilirim."

İntikamcı bir gülümsemeyle yüzüne baktım. Gözümün içine bakarak yaptığı bu teklife alayla karşılık verdim: "Evlenme teklifi etmeyeceğini söylemiştin. Ne oldu, kararından vaz mı geçtin?"

Gözlerini kısarak başını hafifçe yana eğdi. Sesi yumuşaktı ama içinde bir meydan okuma saklıydı: "Hediye edeceğim dedim Alisa, evlenme teklifi edeceğimi değil."

Bir gün bu kibirli tavrının altındaki o sert duvarı kıracağımı biliyordum ama şimdilik bunu ciddiye almamış gibi yaptım.

Araf yüzüğü almak için adama yönelmişti ki kolunu tuttum: "Buraya onun için gelmedik Araf. İstemiyorum." Sözlerim sertti ama içimde bir parça onun bu inadından etkilenmişti. Galiba inandırıcı buldu çünkü omuzlarını silkip sadece, "Madem istemiyorsun, o zaman almaya gerek yok." dedi.

Önümde duranlardan birini seçip kararlı bir tonla söyledim: "Şunu istiyorum."

Araf şaşkınlıkla bana baktı. Dudakları aralanmıştı ama sesini çıkarmadı. Gözleri gülüyordu. İşimizi bitirip dükkandan çıktık. Arabaya bindiğimizde alyansı parmağıma takıp nasıl durduğuna bir kez daha şahit oldum. Tekrar çıkaracaktım ki Araf'ın bakışlarıyla karşılaşınca vazgeçtim.

O, önce yüzüğüme, sonra doğrudan gözlerime baktı: "Yüzüğün çalınırsa, kaybolursa ya da kendi isteğinle çöpe atılırsa tekrar alacağım. Ta ki sen bunu yapmaktan vazgeçene kadar. Şimdi bir yere uğramamız gerekiyor. Oradan çıkınca güzel bir yerde yemek yeriz. Akşam olunca da evine gidersin. Nasıl fikir?"

Seçim hakkı sunması beni şaşırtmıştı. Ama kabullenmek zorunda değildim: "Bütün günümü sana ayırmadım Araf. Ben gelmiyorum. Nereye gideceksen tek başına git."

O ise hiç yılmamış gibi gülümsedi: "Biz zaten gezmeye gitmiyoruz. Gelinlik için beden ölçülerin lazım. Ama yok, 'Ben sade bir nikah istiyorum,' dersen o da olur. Hemen haftaya nikah günü alabiliriz."

Yüzüme baka baka gıcıklık yapıyordu. Onunla evlenmek zorundaymışım gibi konuşmasına takılmıştım: "Bu kadar büyük oynamaya gerek yok. Farkındaysan bu iş evliliğe doğru gidiyor. Yani oyun oynamıyoruz. Vazgeç... Benimle gerçekten evlenmek üzeresin. Sen istiyorsun diye bütün bunlara evet dememi beklemiyorsun herhalde."

Yine beni sinirlendirecek bir söz bulmakta gecikmedi: "Oyunu ben değil, sen başlattın. Sana bir şey söyleyeyim mi? Farkında değilsin ama dün bütün bunlara evet demeyi kabul ettin."

Bütün dikkatini ellerime vermişti. Yüzükle oynamayı bıraktım, gözlerinin içine baktım.

Her kelimeyi tek tek seçerek söyledim: "Bana gerçekten evlenme teklifi etmezsen seninle evlenmeyeceğim."

Araf'ın sesi soğuk ama hesaplıydı: "Boşuna uğraşıyorsun. Kabul etmeyeceğini biliyorum. Teklifimi reddedip beni kıracağını sanıyorsun ama inan, zerre umurumda değil."

Bunu o kadar ustalıkla söyledi ki bir anda elim ayağım boşaldı. Gözlerim onun gözlerine kilitlenmişti. Hatta bilerek sinirlenmemi istediğini düşündüm.

"Farz edelim evlendik," dedim dişlerimi sıkarak. "Sonra ne olacak, söyleyeyim mi? Sen her gün başka kızlarla takılmaya devam edeceksin. Ben zaten Erdal yüzünden özgürlüğü kısıtlı biriyim. Böyle günler, aylar, belki yıllar geçirirken sonra sen, bir gün sıkıldığında her şeyi çöpe atacaksın. Böyle bir hayatı kabul etmiyorum!"

Araf sanki söylediklerim onu eğlendiriyormuş gibi alayla güldü: "İki dakikada felaket senaryosu yazdın. Neden böyle bir şey yapayım ki? Ben bu kadar mı karakter yoksunuyum?"

Sözlerimi fazla sakin karşılamıştı. Şüpheyle bakarak sordum: "Dedenin sözünden çıkmamış hayırlı torun olmak bu kadar önemli mi, yoksa işin içinde bilmediğim başka bir şey mi var?"

Araf gözlerini kaçırınca gizlediği bir şey olduğunu anladım. Hemen inkar etti: "Sence sırf dedem istiyor diye seninle hayatımı mahvedecek kadar gözü kara biri miyim?" Soruma soruyla karşılık verip güya doğruyu söylemekten kaçıyordu. Bir an her şeyi boş verip kararımı açıkladım: "Peki gidelim, hatta evlenelim. Hep ben mi mutsuz olacağım? Biraz da sen üzül, biraz da sen ağla bakalım."

Hırsla başımı sallayarak, "Sana öyle şeyler yapacağım ki Araf, Hades mezarından kalkıp elimi öpmeye gelecek. Sen bile ne yaşadığını bilemeyeceksin." dedim. İddialı sözlerime inanmamıştı.

"Sen bana bu zamana kadar ne yapabildin ki bundan sonra da yapasın? Tek yapabildiğin şekerli kahveydi. Güçsüz olduğunu kabul et."

"Şekerli kahveyi içerken pek bir şey yapamamıştın... İstesem sana her şeyi yaparım ama ben senin kadar acımasız biri değilim. Evlendikten sonra eski Alisa'nın küllerini bile bulamayacaksın. Bana yaşattıklarını unutmuş değilim."

Susmuş, beni dinliyordu. Araf'a bakıyordum ama o önüne bakıp arabayı kullanıyordu. Bunun farkındaydı, umurunda değilmiş gibi davrandı. Bir süre sessizce yolumuza devam ettik. Güneşli hava kaybolup gitti, ardından yağmur yağmaya başlamıştı. Tekrar ben konuştum: "Seni üzdüğüm için özür dilerim. Bunların hiçbirini hak etmedin. Sana kendimi affettirmek istiyorum desen ne kadar mutlu bir ilişkimiz olur. Sadece pişman olduğunu söyleyeceksin. Bana yüzük almana da gerek yokt u." O farkında olmasa da aramızdaki bu belirsizlikten yorulmuştum.

Başını çevirmeden gözleri gözlerime takıldı. Dudaklarında küçümseyici bir gülümseme belirdi, alayla mırıldandı: "Pişman olduğumu söylesem ne değişecek? Çok mu mutlu olacağız? Mutlu evliliklerden nefret ederim. Mutlu çiftlerden de."

Zaten o, aramızda bir şey olması için çabalamıyordu. Araf istemiyorsa ben neden savaşacaktım ki?

Kollarımı sıkıca göğsümde kavuşturdum. Sesim soğuk ama netti: "Ben de seninle evlenip çoluğa çocuğa karışmayı planlamıyorum zaten."

Ani bir frenle sarsıldım. Araç durdu. Gözleri merakla üzerime çevrildi, kaşları çatılmıştı: "Nasıl yani? Sen şimdi benimle evlenmek istiyor musun, istemiyor musun?"

En nihayetinde hepsi aynı yola çıkacaktı. Kafamın içinde hesaplaşmayı bırakıp ciddi bir ifadeyle baktım: "İstiyorum ama önce şartlarımı kabul edeceksin. Aksi takdirde beni sen dahil hiç kimse bu evliliğe zorlayamaz."

Bakışlarını kaçırmadan sordu: "Neymiş şartın?"

Onun bu hızlılığı ve düşüncesizliği karşısında uyardım: "Bu senin asla kabul etmeyeceğin bir şey. Şartımı nikâhtan sonra açıklayacağım. Ama şunu bil: Söz verdikten sonra geri dönüş yok. Yoksa o anda boşarım seni. Gelinliğe de gerek yok, sade bir nikâh yeterli. Hatta mümkün olan en kısa zamanda evlenmemiz gerekiyor."

Şaşkınlıkla yüzüme baktı, kaşları çatılmıştı. Ne düşündüğümü merak ediyor gibi sordu: "Anlamadım, neden hemen evlenmemiz gerekiyormuş?"

Cevap vermedim. Sessizlik yeniden hakim olduğunda sesini alçaltarak, gözlerini kısıp tekrar sordu: "Bugün gereğinden fazla mutlusun. Bu hiç sana göre değil. Benden ne sakladığını bilmek istiyorum. Sırf ne olduğunu öğrenmek için yarın nikâh günü bile alırım."

Bir an gözlerim sevinçle doldu, gülümsedim: "Gerçekten mi? Bunu benim için yapar mısın?"

O da hafifçe gülümsedi ama hemen ardından ciddileşti: "Ben bu zamana kadar neler yaptım, bunu mu yapamayacağım?"

Anında gülümsemem soldu. Elimde olmadan sorgulayarak baktım: "Şu an kim konuşuyor? Sen mi, yoksa egon mu?"

Cevap vermedi. Aklı başka bir yerdeydi. Gözlerini kaçırmadan yumuşak bir sesle konuştu: "Alisa, şartın ne olursa olsun söz veriyorum kızmayacağım. Gördüğün gibi şu an gayet sakinim, bak."

"Hayır, boşuna uğraşma şimdi söylemeyeceğim."

Evin önüne geldiğimizde Araf durmak yerine birden gaza bastı. Göz ucuyla ona baktım, düşüncelere dalmıştı.

“Nereye gidiyoruz?” dedim merakla.

“Yarın nikah için gün almalıyız. Ayrıca benden ne sakladığını öğrenmek istiyorum,” dedi gözünü yoldan ayırmadan.

Bir an yutkundum, kalbim sıkıştı. Bunu şu an sorgulamak istemedim: “Peki, gidelim.” dedim yalnızca. Yol boyunca aklında türlü senaryolar geziniyor gibiydi; arada bir kaşlarını çatarak camdan dışarı bakıyor, sonra hızla bana dönüp yeni bir varsayımda bulunuyordu. Sessizliğim ona daha çok şey düşündürdü.

Resmi işlemleri tamamladıktan sonra nikah elbiselerine göz atmaya başladık. Bir elbise seçtim. Zarif ama gösterişsizdi. Aynanın karşısına geçip hafifçe Araf’a döndüm.

“Bu nasıl? Güzel oldu mu?” diye sordum; sesim yine ölçülü ama içinde onay arayan bir umut vardı. Cevap gelmedi. Araf elleri cebinde, uzaklara dalmıştı. Gözleri boşluğa bakıyordu. Göz ucuyla beni süzse de düşüncelerinin içinde kaybolmuştu.

Bir süre sadece ona baktım. O an aynada kendimden çok onun yansımasını izledim.

Nihayet konuştu. Gözlerini elbisemden ayırmadan, “Yakışmış ama bunu giyemezsin.” dedi.

Donup kaldım. Cümlesine bir övgü gibi başlayıp emirle bitirmişti. Kaşlarımı çattım: “Yakıştıysa neden giyemiyorum?” dedim, daha sakin olmaya çalışarak.

Çok basit ama sinir bozucu bir cevap verdi: “Çünkü ben öyle istiyorum.”

İçimdeki ses çıkıp gitmemi söylüyordu. Önce aynada kendime baktım. Derin bir nefes alıp kabine döndüm. Hiçbir şey söylemeden üzerimdekileri değiştirip sessizce mağazadan çıktım.

Arabaya yürürken öfkem büyüdükçe büyüdü.

Sustukça sinirim katlanıyordu. Biraz sonra Araf gelip sürücü koltuğuna geçtiğinde ölü gibi sessizdim. Sinirimin geçtiğini zannederek beni süzdü.

“Bugün çok tuhaf davranıyorsun,” dedi.

Omuz silkip camdan dışarı bakarken, “Sadece yorgunum...” dedim.

Bendeki bu tuhaf haller Araf'ın dikkatini çekmişti. Dışarıya yansıttığım sakinliğe aldanıyordu. Ne hissettiğimi bilmediği için ne kadar şanslı olduğunu düşündüm.

“Eski Alisa olsa kıyameti koparır, yine de ne yapar eder o elbiseyi alırdı,” dedi gözlerini yüzüme dikerek. “Şimdi ise hiçbir şey söylemeden söylediklerimi harfiyen yerine getiriyorsun.”

Başımı hafifçe yana çevirdim. Ağzımdan dökülmek üzere olan kelimeleri dudaklarımda tuttum.

Araf’ın sesi bu defa daha yavaş ve temkinliydi: “Yarın benim de sana bir sürprizim olacak.”

Yüzümde acı bir gülümsemeyle “Senin sürprizlerin beni mutlu etmiyor Araf,” dedim usulca. “Aksine korkutuyor. Dün gece sabaha kadar neden bu hâlde olduğumu düşündüm... Sen beni kaybetmekten korkmadığın için böyle rahat ve acımasızca davranıyorsun. Ben birazda bu yüzden bu haldeyim."

"Kaybetmek mi? Hım... Kaybolmak ister gibisin. Beni bırakıp bir yere gitmeyi mi planlıyorsun? Eğer kaçıp gitmek gibi bir niyetin varsa gidebilirsin. Şimdiden yolun açık olsun."

Kaşlarım şüpheyle çatıldı: "Nasıl yani, kal demeyecek misin? Yarın nikah için gün aldık, bensiz ne yapacaksın?"

Araf aynı duygudan yoksun tavrıyla, "İptal ederim, olur biter," dedi bir çırpıda.

Derin bir nefes alıp boğazımı temizledim: "Her şey senin için bu kadar basitse o zaman bir daha karşılaşmamak dileğiyle... Sonsuza kadar hoşça kal, Araf."

Yüzüğü çıkarıp avucunun içine koydum. Elim birkaç saniye titredi elinin üstünde. Sonra arabadan inip hızla uzaklaştım.

Bölüm sonu

1 yorum