Sabaha karşı gün ağarmaya başladı. Penceremden son kez dışarı bakan yorgun gözlerim artık uyumam için yalvarıyordu. Saatlerdir çevirilerle uğraşmaktan midem bulanmıştı. Yavaşça masamdan kalkıp boynumun ağrısını dindirmek için yatağıma uzandığımda gözlerim kapanmak üzereydi.
Gün içinde hiçbir şey düşünmeden meşgul olacağım bir uğraş bulmuştum sonunda ancak onu da tamamlamam saatlerimi almıştı. İki saat sonra işe gitmem gerektiğini hatırlayarak yastığımı düzeltip üzerimdeki örtüyü çektim. Kaçta uyanacağımı bile düşünmeden gözlerimi yumdum. Sonra belli belirsiz bir rüyayla uyandığımda odanın aydınlığı içimi huzursuz etmeye yetti. "Geç kaldım!" korkusuyla elim telefona uzandı. Saat dokuzu yirmi geçiyordu. Aceleyle yataktan fırladım. Başımda inanılmaz bir ağrı belirdi.
Saate bakarak vakit kaybetmeden adımlarımı hızlandırdım. Yarım saate oraya gitmem mümkün değildi. Geç kalacağımı Handan Hanım'a haber vermek üzere aradım. Telefon meşgul çalıyordu. Can sıkıntısıyla aramayı sonlandırıp oturduğumuz mahalleden uzaklaştım. Bir yandan da ne cevap vereceğimi zihnimde tasarlıyordum.
"Uyuyakalmışım," desem? Yok, yok! O ne öyle, suçunu itiraf gibi... Handan Hanım anlayışlıdır ama bazen de yanındaki çalışanlarına çok acımasız davranırdı. Yalan söylemek istemiyordum ama gerçeği söylersem de bu sefer insanlara ayıp olacaktı.
Düşüne düşüne, hızlı yürümekten nefes nefese kalmıştım. Acaba Handan Hanım geç kalmama ne tepki verirdi? Büyük ihtimalle hoş karşılamazdı ya da soğuk bir dille, bir daha yaşanmaması için beni ikaz ederdi.
Bugün ne kadar karamsar ve aceleciydim böyle? Kafaya taktığım şeyi belki Handan Hanım umursamayacaktı bile.
Sokağın köşesinden yolun karşısına geçecekken az kalsın korkudan dilimi yutacaktım. Kalbim hızla çarpıyordu; hızla gelen araba son anda frene basmasa belki de o an ezilecektim. Üstümdeki şoku atlatamadan öylece kalakaldım. Arabadan zayıf bir adam indi ve yanıma koşarak geldi. Hiçbir şey olmamış gibi gideceğimi anlayınca önüme geçti. Yaptığı cüretkâr hamleye kaşlarım çatıldı.
Dakikalar aleyhime işliyordu, bir de kimseye laf anlatarak vakit kaybedemezdim. Hastaneye götürmek istediğini söylediğinde olumsuz anlamda başımı salladım. "Müsaade ederseniz gitmek istiyorum," dedim uyarır gibi.
Adamı geçip gidecekken bu sefer arabasını bırakıp bindiğim araca engel olmaya çalıştı. Vaktim olsaydı arabadan iner, peşimden ayrılmayan adamın gereksiz nezaketine uygun bir cevap verirdim ama zaten yakamı zor kurtarmıştım, bir de olay çıkaramazdım.
Vardığımda Handan Hanım evden çıkmak üzereydi. İçeri girince, hazırlığı tamamlanmış bir hâlde kaşlarını çatarak yüzüme baktı ve öfkeli bir şekilde yanıma geldi.
Çantasını bir elinde tutmaya devam ederek alayla kaşını büzüp sordu: "Merhaba canım! Hiç buraya kadar gelip zahmet etmeseydin bari, biz gelir Kubilay'ı sana teslim ederdik."
İğneleyici sözlerini daha fazla sürdürmek ister gibi kendisinden hiç beklenmedik asabi bir tavırla karşımda durdu. Açıklamaya çalıştım fakat eliyle susmam için işaret etti: "Bu kadar yeter! Mazeret duymak istemiyorum. Sorumsuzluktan nefret ederim! Bundan sonra Kubilay'a başka biri ders verecek. Tazminatın işte burada."
Her şey bu kadar kolay olamazdı. Konuşmama fırsat vermeden elime bir zarf tutuşturdu ve hiçbir şey söylemeden kapıyı çarpıp dışarı çıktı.
Saate bakmaya korkuyordum. Kovulacak kadar geç kalmış olamazdım, değil mi? Elime tutuşturduğu zarfla konu kapanmış mı oldu? İnanmıyordum. İki saat içinde tazminatımı bile hazırladıklarına göre zaten gitmem için bu günü bekliyorlardı. Peşinden ben de dışarı çıktım. Bir kere geç kaldım diye neden kovuluyordum? Kadını hiçbir yerde bulamadığımda boşluğa düşmüş gibi evin önündeki büyük saksıya yaslandım.
Tek hatamla mahvoldu hayatım. Zarfa zor sığdırdıkları bir tomar paraya bakarken gözlerim başka bir hayale daldı gitti. Kubilay'a ders verme bahanesiyle onlara ne kadar yakınlaşmıştım. Aylardır çabaladığımı düşündükçe hiçbir şeyi boşuna yapmadığımı hatırladım.
Nezaket Hanım hâlimi görüp hemen yanıma geldi. Beni bahçeye kadar götürüp koltuğa oturttu. "Bir bardak su getirdim, iç şunu. Sakinleşirsin kızım." Zarfı sehpaya bırakıp dün körebe oynadığımız evde bugün nasıl yabancı olduğumu düşündüm. Normalde para beni mutlu eden şeyler arasında hep birinci sırada olurdu ancak şimdi nedenini bilmediğim bir sıkıntı veriyordu.
Sudan bir yudum aldıktan sonra düşünmeyi bırakıp zarfa uzanacaktım ki o sırada Kubilay sesleri duydu ve aşağı inerek bahçeye geldi. Yanımıza gelmesi saniyelerini almadı. Bir zarftaki paraya bir de bana bakarak, "Alisa, niye ağlıyor Nezaket Abla?" diye sordu merakla.
Gözlerimden kötü bir şey olduğunu anladı. Olanlar sanki onun suçuymuş gibi başı öndeydi. Nezaket Hanım söylemekte zorlanarak ağzını araladı: "Annen Alisa'yı kovdu yavrum."
Olumsuz anlamda başını salladı: "Lütfen üzülme, ben annemle konuşurum," diye boynuma atladığında onu kucaklayamadım. Çok hazırlıksız yakalamıştı beni. Üzülmem kovulduğum ya da işsiz kalacağım için değildi. Bana sarıldığında, kendimi hüzün ve mutluluk karışımı bir his içinde buldum. Aileme yapılan kötülüğü masum bir çocuktan çıkarmaya gelmemiştim buraya.
Kubilay elleriyle saçlarımı okşarken ondan bunu beklemiyordum. Belli etmese de Kubilay'ın beni sevdiğini anlıyordum ama hiçbir an bu günkü kadar net değildi. Dersten kaçışının benden uzaklaşmak için olduğunu zannederdim. Oyun oynamak istemesi dersten kurtulmak için uydurulmuş bir kılıftı. Benimle vakit geçirmeyi seviyordu. Fakat tüm bu gerçekler artık işten ayrıldığım gerçeğini değiştirmezdi.
"Kubilay, seni çok sevdiğimi unutma. Hoşça kal!" diyerek vedalaştım. Uzatmanın âlemi yokti. Boynuma sardığı ellerinden kurtulunca ayağa kalkıp son kez ona el salladım ve hızla bahçeden dışarı çıktım.
Arkamdan Kubilay'ın ağladığını duymak içimi burktu. Hiç beklemediğim bir anda planımın bozulmasına mı üzülseydim yoksa bir daha Kubilay'ı göremeyecek olmama mı, bilemedim.
Saatler sonra kendimi apartman kapısının önünde otururken buldum. Gözlerim hâlâ kırmızıydı ve kalbim hâlâ acıyordu. Hepsi Erdal'ın içime düşürdüğü şüphe tohumları yüzündendi. Yıllarca ailemin kurtarıcısı olarak gördüğüm Hamdi Türkoğlu'nun gerçekten babamı öldürmek için birini azmettirdiği doğruysa, bunu öğrenmenin başka bir yolunu bulmalıydım. Kendimi işe yaramaz biri gibi hissettiğimden ağlamaya başladım. İçeri girmek istemiyor, evimde olmayı bile arzulamıyordum. Gözyaşlarımı sildim. Bu durumdan kaçış yoktu. Yavaşça ayağa kalktım ve oturduğum binaya doğru yürümeye başladım. Apartmanın kapısında derin bir nefes alıp içeri girdim.
Aklımdan Kubilay geçiyordu; onunla olan anılarımız, neşeli sohbetlerimiz hâlâ kafamda başa sarıp dururken buruk bir gülüşle başımı öne eğdim. Bir yandan da Handan Hanım’ın sert sesi kulaklarımda belirdikçe kendime kızıyordum.
Bir şeylerin değişmesi gerektiğini biliyordum ama duygularımı bastırmak mümkün değildi.
Evdeki sessizlik üzerime bir ağırlık gibi çöktü. Belki sıcak bir şey içmek içimdeki boşluğu biraz olsun doldurur diye çay demledim. Düşünürken çayın bile tadını alamıyordum. Kafamın içinde "Bundan sonra ne yapacağım?" fikri dönüp duruyor ama yaşamaya değer güzel bir şey de bulamıyordum.
Koltuğa oturup hiçbir şey yapmadan duvarları seyretmeye başladım. Bitik bir hâlde ne kadar böyle kaldım, bilmiyorum. Kendime geldiğimde Masal okuldan dönmüştü. Odasına gitmeden önce salonun kapısında durarak içeriyi gözlemledi ve karşısında sessiz kaldığıma şaşırdı. Bakışları sehpanın üzerine kayınca, "Hayırdır, banka mı soydun? Kar masken nerede?" dedi alaycı bir ses tonuyla.
Zarf dolusu paraya bakarak yaptığı esprisine gülemedim. Yüzümü tam olarak göremiyordu, yanıma yaklaşınca duraksadı.
“Alisa, ne oldu, bu hâlin ne?” Ayakta durmaya devam ettiği sürece sorgulaması hiç bitmeyecek gibiydi. Aynı anda çok fazla şeye cevap vermemi beklese de aklım başka yerde olduğundan ne dediğini bile duymadım. Bir ara sessiz kalıp açıklama yapmamı bekledi.
Mutsuzluğumuzun kaynağını arayan gözleri sehpanın üzerindeki paralara bakıyordu. "Maaşını almana iki hafta yok muydu?" Bu soruların hiçbirine cevap vermek içimden gelmedi.
“Kovuldum." Bu cümleyi söylerken hiç bu kadar zorlanmamıştım. Şaşırmış gibiydi. Dikkatle yüzüme bakıyor, nedenini sorguluyordu: “Kovuldun mu? İyi de neden kovdular?”
Sessizlik canımı sıkıyordu. Gözümü boş duvardan ayırıp Masal'a çevirdim: “Sabaha kadar çeviriyle uğraştım. Akıllılık edip alarm kurmamışım. Uyanır uyanmaz fırladım evden. Yetişmek için hızlandığım sırada bir araba son sürat üstüme geldi. Şu kadarcık kalmıştı ölmeme,” diyerek son söylediğimi parmağımla gösterdim.
Masal telaş içinde bağırdı. Başıma gelenleri çok basit bir şeymiş gibi anlatmaya devam ettim: “Adam benimle hastaneye gitmek için ısrar etti. Biraz tartıştık... Oraya ancak öğleye doğru varabildim.”
"Sen durumu anlatmadın mı?"
"Anlatmama fırsat vermedi ki, tutuşturdu elime bir zarf. 'Kovuldun,' dedi. Daha düne kadar ben bu insanlarla oturup yemek yiyordum. Her şey yolundaydı. Birdenbire ne oldu, anlamadım. Zarfa da maaşımın üç katını koymuşlar." Abarttığımı düşündü çünkü maaşımın üç katı ancak bir çantaya sığabilirdi.
Masal inanmayan gözlerle zarfa göz atmak için hareketlenirken alayla gülümseyerek, "Yok kız, burada en fazla yirmi bin lira var. Belki normal maaşından daha azı vardır," dedi, kapalı zarfın içini görüyormuş gibi.
Duygusuz bir ses tonuyla cevap vermeden önce gözümü zarfa diktim. Kovulmasaydım bu parayı toplu alamazdım. Fakat fazlasıyla ödenen tazminat bile gururumu tamir etmiyordu. Eskiden olsa bu parayla neler yapardım, neler; şimdi ise derdim saklanmak ve tanımadığım hiç kimseye güvenmemekti.
Elimde tuttuğum zarf, tekrar Fransa'da yaşamak için yeterli olabilirdi. Geçen yılları düşündüğüm zaman oraya bir daha gitmeyeceğimi bile bile kendimi kandırmak istemiyordum. Başıma gelen felaketlerin hemen hemen hepsi orada durmakta ısrar edişim yüzünden olmuştu. Bu paranın tek kuruşunu dahi harcamayacağıma söz vererek sehpaya uzandım. Masal'a içindekilerin dolar olduğunu gösterip zarfı tekrar eski yerine bıraktım.
Sessizliği bozarak, “Üzülme ya, o kadın baksana kovmak için bahane aramış. Belki canı bir şeye sıkılmıştır. Merak etme, yakında hatasını anlar,” deyince daha çok üzüldüm. Masal bu sözleriyle bana cesaret vermeye çalışıyordu ama hepsi bir kulağımdan girip diğerinden çıktı. Daldığım düşüncelerden kurtarmak ister gibi kolumu sarsarak beni kendime getirdi.
Kaçıp gitmekten vazgeçme sebebim olan kız, gülümsediğimi görünce moralimi düzeltecek şeyler aramaya başladı: "Sakın bana bu parayı harcamayacağım deme, Alisa. Gururun kırılmış olabilir ama şahsen şu parayı bana verseler, inan böyle ufacık şeyleri kafaya takmam."
Bu, böyle kolayca kapanacak türden bir konu değildi ki hiçbir şeyi umursamadan hayatıma devam edeyim. Ne düşündüğümü bilsin diye aklımdakileri ona da açtım: "En yakın zamanda bir iş bulmam gerekiyor, yoksa Kâmil bizi burada iki dakika bile tutmaz." Ağzını açmadan taklidimi yaparak beni ciddiye almadığını gösterdi ve yerinden fırladı: "Kim takar Kâmil'i be! Bir değil, bin tanesi gelse benimle baş edemez. Neden bu kadar korkuyorsun?"
Küçük bir çocuk gibi itiraz ederek, "Kimseden korktuğum falan yok. Kâmil bu ay da bizi çıkaramayınca kiraya zam yapmayı planlıyor. Sana da haber verecektim, geldiğimde uyuyordun," dedim. Ağzından kaçırdığım şeyin şimdi farkına varmışım gibi gözlerim açıldı.
Ben düşünürken Masal sözlerimi sinirle tekrar etti: "Zam mı yapacakmış? Bu adam kaşınıyor; geçen seferki olayı çabuk unuttu herhalde, gidip bir durum güncellemesi yapalım!" der demez yerinden kalkıp hızla kapıya doğru gidince üzerimdeki bitkinlik anında dağıldı.
"Nereye gidiyorsun?" diye ardından seslendim ama beni dinlemeyip çoktan dışarı çıkmıştı bile. Başka bir olay çıkmasına izin vermeden Masal'ı durdurmalıydım.
Apartmanın alt katından gelen sesler, en üst kattan çok rahat duyuluyordu. Masal her zamanki gibi yine bir tartışmanın kıvılcımını ateşleyerek bağırıp çağırırken işin içine Nevin Hanım da girdi. İkinci kata geldiğimde, Kâmil Bey’in bağrışmalarına tanık oldum. Eşiğinden bir adım dahi atmaya korkarak, çok cesur biriymiş gibi keskin bir öfkeyle haykırıp Masal'a cevap veriyordu: "Beni alakadar etmez! Evimi hemen boşaltın, yoksa polisi kapınızda bulursunuz!"
Fevri bir tavırla karşılık veren Kâmil Bey, yüzündeki öfkeyle tehditler yağdırıp karşısındakini kışkırttıkça zevk alıyor gibi bize hakaret ediyordu. Kulaklarım duyduğu sözlere inanamadı. Aşağıda kan gövdeyi götürmeden Masal'ı Kâmil Bey'den ayırmazsam bu akşam hiç iyi şeyler olmayacaktı. Hızla birinci kata indim. Aynı şekilde Masal da sinirden bağırıp çağırıyordu: "Ağzını topla terbiyesiz adam! Ben sana kel aynak diyor muyum?"
Kâmil Bey, tıpkı köşeye sıkışmış bir hayvan gibi yerinden kıpırdamaya korkarak çaresiz kaldı: "Nevin, polisi ara hemen!" Kadın içeri geçip hızla geri geldi. Araya girmeye çalıştıkça Masal daha çok bağırıyordu. Ben kavgayı bitirmeye uğraştıkça daha çok büyüyordu sanki. Nevin Hanım ayıplayıcı bakışlarını bize doğru yöneltirken Masal ona sert bir bakış attı: "Evinin turşusunu kuracak değiliz! Zaten yaptığın zamla elli metrekare evde iki kişi sığışmaya çalışıyoruz. Üstüne biraz daha koyar, başka bir yerde otururuz. Evinize kalmadık."
Kâmil Bey altta kalmamak için bağırdı: "Ben onu bunu anlamam, hemen yarın çıkıyorsunuz evimden! Yok yere başıma bela açmayın! Öldürteceksiniz beni, defolun gidin!"
Belanın ne olduğuna dair kafamda soru işaretleri belirdi. Bu adam ne yaşamıştı ki bu kadar endişeli ve kaygılıydı? Gerçekten abartıyor muydu yoksa bizim bilmediğimiz bir şeyler mi vardı?
Masal susmuş, tekrar konuşmak için Kâmil'in bağırışlarını dikkatle dinliyordu. Adam bağırarak, "Bu belayı başımıza açan sizsiniz!" dedi.
Sesinin tizliği kulak zarımı yırtacaktı. Arkadaşım ise Kâmil'in sesini bastırıp, "Ne belasından bahsediyorsun, açık konuş?" diye azarladı.
Kâmil Bey'in gözü korkar gibi oldu ama çabuk toparlandı. "Gözümü korkutmak için adam tutup beni tehdit etmediniz mi?" diye sorunca şaşırarak birbirimize baktık. Tamam, bazen Masal'ın sağı solu belli olmuyordu ama adam tutup ev sahibini korkutacak kadar da delirmemişti.
Kâmil Bey bizi evden çıkaramayınca gerçekten saçmalamaya başlamıştı. Masal cevap verirken kendinden ve benden o kadar emindi ki dönüp bir kez olsun bana sorma gereğinde bile bulunmayarak adamı tersledi: "Biz öyle bir şey yapmadık. Yalan söyleme." Ona hak verir gibi başımı salladım. Sonuçta Masal, ortalığı karıştırmak için kimsenin bilmediği, hatta öğrenilirse büyük olay çıkarılacak meseleleri durup dururken anlatmazdı. Ev sahibi zam istemeseydi onun bu günahı bir sır olarak kalacaktı ama şimdi Masal yüzünden duymayan kimse kalmamıştı.
Şikayet etmeye devam ederek kaşlarını çattı ve "Ne yalanı, adamlar sizin adınızı söyleyip beni tehdit ettiler! İlla ki evden kovmamı istiyorlar, başımı belaya sokmadan defolun gidin!" diye tersledi. Elinden gelse evi şimdi boşalttıracaktı.
Ben daha yalan mı söylüyor, gerçek mi diye anlayamadan Masal soğukkanlılıkla olayı çoktan sindirmişti bile. Alayla adama baktı: "Ulan kılıbık! Sırf evden çıkalım diye böyle yalan söylüyorsun!"
Koca apartman sakinlerinin önünde kendisine kılıbık denmesinden fena rahatsız olan Kâmil'in gözleri bir karış açıldı. Nevin olanları ağzı açık dinliyordu. Kâmil, konuşmamıza fırsat vermeden yine bizi tersledi: "Kes sesini be, yarın hemen evimi boşaltıyorsunuz! Nereye giderseniz gidin!" Onları kendi hâllerine bıraksak sabaha kadar bu işkenceyi dinlerdik.
Masal'ın hedefine kilitlenmiş gözleri adamın üzerinde sabitlendi. Arkadaşımı kolundan çekiştirerek, "Hadi Masal, gidelim. Boş ver, akşam akşam olay çıkarma!" dedim. Bağırıp çağırmakla meselenin hâllolacağını bilsem bırakırdım kendi hâllerine fakat tartışma giderek büyüyordu.
Masal öfkesini tutamayarak, "Ne yapalım, o güzellikten anlamıyorsa biz de bildiğimiz yöntemlerle ilerleyeceğiz!" dedi kararlı bir sesle. Ben bu konuşmanın aynısını daha önce duymuştum ve sonu hiç iyi bitmemişti.
Aklımdan hızla geçen düşünceler, onu durdurmak için ağzımdan bir anda çıktı: "Masal, zaten adam yaralamaktan dosyan var. Komiser sana ne dedi, bir daha hatırla istersen. Sakın adama dokunma!" Öfkeyle nefes alıp verişinden adamı döveceği belliydi.
Kâmil Bey'in gözleri dehşetle açıldı. Nevin Hanım ise kocasını dürterek, "Kâmil, duydun mu? Kızın adam yaralamaktan dosyası varmış! Ayol ben biliyordum bu vahşinin normal olmadığını!" dedi.
Adamı iyice kendine doğru çekip bizim duymadığımızı zannederek kocasına, "Bunları atmak için daha ne bekliyorsun be adam, deli bunlar deli!" diye söylendi.
Onlar tartışırken kimsenin beni dinlediği yoktu. Apartman koridorunda durmaya devam ediyorduk. Son bir uyarıda daha bulundum; Masal'ın istediği gibi bir gidişat sürdürmek istemiyordum. İkna olmuş gibi birkaç merdiven çıktık ancak yine Kâmil Bey’in sesi arkamızdan duyuldu: "Nihayet şu kuduz köpeği aldı götürdü, yoksa elimden bir kaza çıkacaktı!" Hiç olmayacak bir şey söylemişti. Ne güzel olay kapandı diye sevinirken hayallerimin suya düşmesi saniyeler sürmedi. Yanlış duydun diyemezdim çünkü bağırışını herkes duymuştu.
Bu sözlerden sonra Masal'ı ikna etmek için ne söylesem kâr etmezdi. Kolunu bıraktığımda bir an göz göze geldik. Gözlerimle ona "Lütfen yapma," der gibi başımı salladım ama Masal uyarımı görmezden geldi. Saniyeler içinde hızla aşağı indi ve Kâmil Bey'in kafasına, komşuların kapı önünde duran kırk üç numara kundura ayakkabılarından birini fırlattı!
Şahit olduğum manzarayı ağzım açık izledim. Kâmil Bey kafasını tutarak çığlık attı: "Aaağ! Polis çağırın, şikayetçi olacağım! Seni sürüm sürüm süründüreceğim, görürsün sen!" Diğer tekini de elinden zorla almasaydım onu da adama fırlatacaktı. Gözüne falan gelir diye hiç düşünmeden ayakkabı fırlattığı için Masal'a kızıyordum. Tabii ki beni dinlemedi.
Apartmandaki herkes işi gücü bırakmış, bağrışmalarımızı dinliyordu. Yalnızca birinci katın yan tarafındaki evin kapısı kapalıydı; muhtemelen onlar da kapı merceğinden bakıyordu.
Kocasının kızarmış kafasını gören Nevin Hanım, Masal'a doğru hızla yürüyerek saçlarını yakalamaya çalıştı. Masal geri çekilip kadını yere düşürünce, Nevin Hanım hızla yerden destek alıp arkadaşımın üstüne atıldı. Olay daha fazla büyüyecekti.
Masal, Nevin Hanım'ın kollarından sımsıkı tuttu. Güreşiyorlar mı, halay mı çekiyorlar belli değildi. Köprüde tokuşan iki keçi gibi kafa kafaya boğuştular. Öylece durup seyretmek yerine onları ayırmayı denedim. Hatta işin içine Kâmil bile karıştı. O karısını tutuyordu, ben de Masal'ı. Tüm gücümle Masal'ı kavga etmekte olduğu kadından ayırmaya çalıştım. Sanki birbirlerine Japon yapıştırıcısıyla yapışmışlar gibi bir türlü ayrılmıyorlardı.
Üst kattaki komşular merakla aşağı doğru başlarını uzatıyordu. Diğerleri ise kapı önlerinden bizi izledi. Durumu daha fazla büyütmek istemeyen birkaç komşu polisi aramış olmalıydı ki on dakika sonra polis geldi. Kısa bir süreliğine onları bırakıp polislere olan biteni anlattım. Kâmil Bey ise hâlâ başının ağrısıyla uğraşıyordu.
Komiserin geldiği yöne kafamı çevirerek ev sahiplerimizi hedef gösterdim: "Komiserim, bu kadın ve kocası bizi evden kovdular. Yarın evi boşaltmamızı istiyorlar." Komiserin kaşları havalanınca Kâmil Bey sözümü keserek bağırdı: "Yalan söylüyor komiserim! Onlar benim evimi bastılar, beni tehdit ettiler. Bu ikisinden de şikayetçiyim; sürünsünler!"
Bizim gibi iki ponçik kızcağızdan böyle bir girişim beklemediklerini göstererek polislerden biri devreye girdi: "Hanımefendi konuşuyor, lafa atlama hemen oradan! Sizi dinliyorum." Ters bakışlarını Kâmil Bey'den çekerek bana yöneltti.
Ağzımdan çıkan en saçma cümleyi bile büyük bir ilgiyle dinledi. Doğruyu söyleyerek kısaca durumu özetledim. Komiser gözlerini üzerimizde gezdirip alayla sordu: "Bütün olay bu mu yani? Bunun için mi kavga ediyorsunuz?"
Masal başını eğmiş olduğu yerden hızla kaldırdı ve öfkeli bir şekilde, "Bana hakaret etti komiserim! ‘Kuduz köpek’ dedi açık açık! Siz olsanız ne yapardınız, söyler misiniz?" dedi. Komiserin kaşları çatıldı. Kâmil Bey hemen kendini savunmaya geçti: "İftira atıyor komiserim! Ben öyle bir şey demedim! Yalan söylüyor..." Herkes şahitti söylediğine, o yüzden içim rahattı. Konuşacaktım ki tam o sırada orta yaşlı bir kadın söze dahil oldu: "Kız doğru söylüyor komiserim. Kendi kulaklarımla duydum. Kıza ‘kuduz köpek’ dedi."
Akşam akşam kalabalıktan hoşlanmayan kadının kocası sinirle araya girdi: "Gir içeri be kadın, sen niye olaya dahil oluyorsun? Kusura bakmayın komiserim, sesten rahatsız olunca 'ne oluyor' diye bir bakmaya geldik. Bizim olayla hiçbir ilgimiz yok."
Bağrışmalar yeniden alevlenince komiser sesini yükselterek herkesi uyardı. Aramızdaki kargaşa nihayet sona erdi ve herkes kendi dairesine çekildi.
Polisler ifademizi almak üzere her birimizi ayrı ayrı çağırırken bu hâle düştüğümüz için koridorda dört döndüm. Masal, Nevin Hanım, Kâmil Bey ve ben sırayla ifade verdik. Eve gideceğimizi düşünerek rahattım ama başkomiser hepimizi odasına çağırınca karşısına geçtik. Ne oluyordu yine Allah bilir? Başkomiser kaşlarını çatarak sırayla yüzümüze baktı: "Her biriniz başka bir şey söylüyorsunuz. Kim doğruyu söylüyor belli değil. Madem hepiniz birbirinizden şikayetçisiniz, o zaman bugün misafirimizsiniz."
Dertlerimi bir kenara bırakıp olay büyümesin diye çabalamıştım ama nafileydi. Kâmil Bey hemen itiraz etti: "Benim bir suçum yok komiserim! Şu vahşi kafama kundura fırlattı! Tüm suç bunda!" Hâlâ akıllanmamış gibi "vahşi" diyordu. Masal'a kızıyordum ama bu adam da az değildi.
Öfkesi yeni geçmiş arkadaşım ise başkomiserin huzurunda sakin kalmaya çalıştı: "Bak hâlâ akıllanmadı; illa dövmem mi gerekiyor?"
Müdahale edilmezse bir kavga daha çıkacaktı. Başkomiser durumu kontrol altına almak için bağırdı: "Karakoldasınız, laflarınıza dikkat edin! Götür bunları Salih, birkaç gün nezarette kalsınlar da akılları başına gelsin." Benim ne suçum vardı ki? Masal'ı olay çıkarmasın diye kaç kere uyarmıştım.
Kâmil Bey az önceki öfkesinden eser bırakmayarak uysallaştı: "Birkaç gün mü? Benim işlerim var komiserim. Hem benim suçum yok. Aha şu ikisini tıktırın nezarete gitsin!"
Başkomiser bu sözlere daha çok sinirlendi: "Benim de işim gücüm var. Ya barışın ya da geceyi nezarette geçirirsiniz!" Ciddi ses tonuyla şaka yapmadığını hepimiz anlamıştık. Kâmil Bey öfkesini bir kenara bıraktı: "Komiserim, ben şikayetimden vazgeçtim. Onlar da vazgeçsin, bitsin gitsin. Ha?"
Bu fikir bize de mantıklı gelmeye başladı. Geceyi nezarette geçirmeyi hiçbirimiz istemedik. Biz de şikayetimizi geri aldık. Kâmil Bey evden çıkmamız için birkaç gün mühlet verdi. Karakoldan çıkışta eve döndük. En kısa sürede bir yer bulmamız gerekiyordu.
Yeni evimize taşınmamız çok sürmedi. Fazla eşyamız yoktu. Beraber kolileri yerleştiriyorduk. Sabaha kadar eşyaları toplamış, akşam da taşınmıştık.
Masal elindeki kitapları koltuğun üstüne bırakarak, "Benim yüzümden oldu," deyince ona baktım. Masal konuyu geçiştirdi: “Manyak heriften başka kimin bizimle ne alıp veremediği vardı da bizi evden çıkardı? Şahsen benim yok, senin var mı?” diye sordu alaycı bir gülümsemeyle.
Sesimi çıkarmadım. Kâmil'i tehdit eden adamları düşünüyordum. Bu işler tam da Erdal'a göreydi. Güya beni kendine mecbur bırakacak ve her istediğini kabul edecektim! Ölsem dahi asla ona boyun eğmeyecektim. Sinirle yumruğumu sıktım. Ben onun sözünü geçirebileceği bir kuklası değildim.
Evin soğuk duvarlarına bakarak düşüncelere dalan Masal ise bu durumu pek umursamadı.
Buradaki komşularımızın çoğu yaşlıydı ve hepsi bizi evlatları gibi görüyordu. Huzurevi hissi veren apartmanın her tarafı çiçeklerle süslüydü. Masal şüphelenmek üzereydi; bu yüzden mutlu bir yüz ifadesiyle, alt kattaki komşumuzun salı günü bizi evine davet ettiğini söyledim. Masal ellerini cebine koyarak kabul etti: "Olur, gideriz. Az kalsın unutuyordum, şu altta oturan yaşlı teyze beni torunu zannedip zorla cebime para sıkıştırdı. Anlatmaya çalıştım ama kadının aklı gidip geliyor galiba."
Burada bile kendisi gibi kafa dengi birini bulmasına güldüm. "50 avro verdi. 50!" dedi heyecanla. Bu, tahmin ettiğimin çok üstünde bir miktardı. Tanımadığı birine 50 avro veren kadını merak ettim. Evimizi ziyarete gelen kadınlardan birine yorgun olduğumuzu söylemiştik. O da bize salı günü adı Halide olan kadının evinde toplanacağımızı, mutlaka gelmemizi söylemişti.
Evi turlamayı bırakıp salı günü komşularla tanışmaya gittik. Hepsi bizden yaşça büyüktü. Apartmanın sahibi alt katımızda oturan yaşlı bir kadındı. Seneler önce tüm apartman ona aitmiş; şimdi ise sadece birkaç dairesi ondaydı. Boynunda ışıl ışıl parıldayan incileri onu daha şirin ve olgun gösteriyordu. Kapıyı çaldığımız zaman, "Emine kızım!" diye dört kolla Masal'a sarılan yaşlı kadına tuhaf tuhaf bakmayı bırakıp gülümsedim.
Beş dakikadır kapı önünde dikilmekten ayaklarımıza kara sular inmişti. Gözlerimle arkadaşımı uyardım; o söylerse belki ayakta durmaktan kurtulurduk. Boyu omuzlarımıza bile gelmeyen kadını da yanımıza alarak oturma odasına yöneldik.
Odada dantel örtüler, eski usul ahşap mobilyalar ve duvarlarda siyah-beyaz fotoğraflar vardı. Yan profilden çekilmiş genç bir kadının fotoğrafı, odanın her yerine üçer kopyası asılacak şekilde dağılmıştı. Duvardaki kız, tıpkı Masal'a benziyordu. Evin alakasız yerlerinden sarkıtılmış kuru meyve ve sebzelere göz gezdirerek korktuğumu belli etmemeye çalıştım.
Beş dakikada bir Masal'a "Kalkalım," anlamında gözlerimi açıp işaret ediyordum fakat hiçbir işe yaramıyordu. Halide Hanım, biraz sonra salonun köşesindeki çiçek desenli porselen çay takımıyla bize çay servis edip güler yüz gösterdikçe Masal'ın kalkmaya hiç niyeti yokmuş gibi görünüyordu.
Geç saatte eve döndüğümüzde kolileri öylece bırakıp uyuyacaktım ki kapının altından atılmış, üstünde adıma gönderilmiş bir zarf gördüm.

