Bugün Kubilay’la dersten önce yüzme kursuna gidecektik. O ailenin hiç de göründüğü gibi olmadığını biliyordum. Oraya vardığımızda Kubilay yerinde duramadı. Elimden tutup bir an önce içeri girmek için hepimizi peşinden koşturmaya başladı. Kubilay’ın ısrarlarına daha fazla dayanamamıştım; izin günümde sıcak kahvemi yudumlayarak çevirmem gereken metinler üzerinde çalışmak yerine, bugün onunla havuz kursuna gelmeyi tercih etmiştim. Aynı şekilde dadısını da zor durumda bırakıp bizi peşinden yüzme kursuna kadar sürüklemişti. Dadısı Kubilay’ı eğitmene bırakıp yanıma gelince; insanlardan ve havuzdan uzak, sakin bir köşeye geçip onu görebileceğimiz bir yere oturduk. Kubilay ilk dersine başladığında eğitmen, yüzme teknikleri hakkında bilgi vererek çocukları suya alıştırmak için egzersizler yaptırdı.
Buraya genellikle çocuklar ve onların anneleri gelirdi. Nadir de olsa babaların katıldığı oluyordu. Gözüm bir an havuzun karşı tarafında duran adama takıldı. Onu daha önce bir yerlerde görmüş gibiydim. Düşündüm; onun dün piknik alanında, sol köşedeki çimenlere oturup etrafı seyreden kişiye benzediğini fark etmemle yanımdaki kadın da tuhaflığı sezmiş gibi aniden başını çevirip o tarafa bakmaya başladı. Bizim oturduğumuz yerde hiç kimse yoktu, ebeveynlerin çoğu çocuklarının yanındaydı.
Belki garip bir tesadüftü ama karşımızdaki adamın bugün burada olması çok tuhaftır. Ona doğru baktığımı görünce adam birden telaşa kapıldı; önündeki engele takılmaktan son anda kurtulup yüzünü diğer tarafa çevirdi ve hızla uzaklaştı. Sanki başka biriyle konuşuyormuş izlenimi vermeye çalışarak telefonu kulağına götürdü. İçimden bir ses bu adamın bizi sadece piknik alanında değil, her saniye takip ettiğini söylüyordu. Temkinli davranarak bakıcısına döndüm ve kurstan sonra dışarıda kahve içmeyi teklif ettim. Kadın, bakışlarımdaki donuk ifadenin farkında olmadığı için bir şeylerin ters gittiğini anlamadı. O da zaten onca çocuk arasında sıkılmıştı.
Biraz önceki adamın olduğu yerde yeller esince tehlike çanlarını kulaklarımda hissetmeye başladım. Yüzümdeki anlamsız ve soğukkanlı gülümsemeyi korudum. Kursun bitmesine daha çok varken çocuğu da yanımıza alarak oradan ayrıldık. Dışarıda o adamı yine görebilir miyim diye şüphe çekmeden etrafa bakındım. Birkaç adım yürüdükten sonra, geri dönmek için ağlayıp sızlayacağını zannettiğim Kubilay, aniden dondurmacıya doğru ilerledi.
Güneşin yakıcı etkisinden kurtulmak için hep birlikte dondurma yemeye karar verdik. Kubilay, karşısındaki adama parmaklarıyla işaret ederek beş top dondurma yemek istediğini söyledi. Sezen, çocuğun beş top dondurmasını üçe indirince Kubilay bu durumdan hoşlanmasa da kabul etmek zorunda kaldı. Kalabalığın içinden sıyrılıp elimizdeki dondurmaları yerken, sıcakta eriyen dondurma çocuğun sarı tişörtünde kocaman bir leke oluşturunca eve dönmek zorunda kaldık.
Kubilay kıyafetini değiştirmeden mutlu bir şekilde koşarak mutfağın yolunu tuttu. Eliyle midesini gösterip Nezaket Hanım’a çok aç olduğunu söyledi. Dadısı elimizdeki çantaları çocuğun odasına götürmek için yukarı çıkınca ben de Kubilay’ın peşinden bahçeye gittim.
Onu yine her zamanki gibi oyun oynarken buldum. Hava öğleye doğru güneş açmıştı. Bahçedeki örtünün üzerine kitapları hazırladı. İlk defa ben söylemeden ders yapmak istediğine şahit oluyordum. Hiç değilse bugün adamakıllı ders yapacaktık ve bunun izinli günümde olmasının bir önemi yoktu. Kubilay’ın dil öğrenmek için çabaladığını görmek istiyordum. Elimdeki küçük makası bırakarak kestiğim küçük kâğıtları kontrol ettim. Kubilay Türkçe harfleri çabuk öğreniyordu. Son harfi de defterine yazdı. İmrenerek ona baktım. Kubilay ise çok yorulmuş gibi bahçe örtüsüne uzandı.
Bir iki kelime öğrettikten sonra Nezaket Hanım elinde yiyecek dolu tepsiyle çıkageldi. Sıkılmasın diye her yarım saatte bir beş dakika ara veriyordum. Dersi tamamen bitirmiş sayılmazdık. Beyimiz bu sefer de çok yediği için ders işlemek istemedi. Çimlere uzanıp konuyu unutturmaya çalışarak uydurma bir şarkı mırıldanınca kitapların kapağını kapattım. Açık hava Kubilay’ın dikkatini dağıtıyordu.
Bir sonraki derse başlamadan önce aniden ayağa kalkıp hızla salona yöneldi. Oturduğum çimlerin üzerinden nasıl kalktığımı ben de hatırlamıyorum; saniyeler içinde yanına ulaştığımda onu odasında bir fotoğrafa bakarken buldum. Ani hareketiyle yüreğimi ağzıma getirmişti ama artık krizleri fırsata çevirmeyi öğrenmiştim. Kitapları küçük masasına bırakıp "Kubilay, hadi gel," diyerek birkaç kelime daha öğrettim. Dersin sonuna kadar sesli okuma yaptık. Kubilay çalışmamak için türlü türlü bahaneler bulsa da öğrendiklerini unutmuyordu.
Küçük işaret parmağını basit bir okuma kitabında gezdirirken metne iyice daldı. Hareketsiz durmak gözlerimi ağır ağır kırpmama, daha sonra ise esnememe neden olunca sandalyeden ayaklanıp Kubilay’ın demin baktığı fotoğrafa yöneldim. Karşımdaki resimde genç bir adam vardı. Kucağında Kubilay’la gülümseyerek poz vermişti. Aynı fotoğraftan beş tane vardı ve hepsi sırayla yan yana diziliydi. En baştaki fotoğrafta Hamdi Türkoğlu’nun da olduğu geniş bir aile ve Kubilay’ın bebeklik hali; ikincisinde anne, babası ve bu sefer biraz daha büyümüş görünen Kubilay; üçüncüsünde sadece babası ve dedesinin kucağında gülümseyen Kubilay; dördüncüsünde ise babası, genç bir adam ve Kubilay vardı. Ayrıntıyı şimdi fark etmiş gibi gözlerimi kıstım. Son fotoğrafta çocuk, yabancı adamın kollarındaydı. Demek ki Kubilay her yeni yaşını ailesiyle beraber fotoğraf çektirerek kutluyordu. İlk bakışta bile fark edilecek ihtişamlı pasta ve samimi gülüşler, sonlara doğru sadeleşerek hüzünle bakan gözleri yalnızlığa mecbur bırakıyordu. Gözüm birini aramaya devam etti. Handan, üçüncü fotoğrafta tıpkı ilk fotoğraftaki yabancı kadın gibi aynı pozu vererek gülümsüyordu. Bu fotoğraf sanki bana bir ipucu verecekmiş hissiyle gözlerimi dahi kırpmadım. Kafam iyice karışmıştı. Son resimdeki adam dipsiz bir kuyuya bakıyor gibi gülümsemişti. İlk fotoğraftaki kadın Kubilay’ın annesi olduğuna göre, son fotoğraftaki yabancı da kimdi? İlk fotoğrafta da en önde görünenler arasındaydı.
İstemsizce fotoğrafı duvardan indirip avucumun içindeki serinliği hissettim. Sanki buz tutuyor gibiydim. Kubilay okumayı bıraktı ve yüzünde belirgin bir hüzünle yanıma geldi. İlk fotoğrafı yavaşça elimden aldı. Son fotoğraf ise hâlâ elimdeydi. Nedense bu fotoğraftaki kadın ve adamın ölmüş olabileceğini düşündüm.
Kubilay parmağıyla fotoğraftaki kadını işaret etti: "Alisa, bak bu benim annem!" Üzüntüyle dudaklarını birbirine bastırdı. Konuyu değiştirip "Öteki adam kim?" diye soracaktım ki onun da ölmüş olabileceği aklıma geldi ve sustum.
Bir çocuğa bir de fotoğrafa bakarken açık kapıdan içeri biri girdi. Elimdeki çerçeve hızla kayıp yere düştü. O ana kadar fotoğrafın elimde olduğunu bile unutmuştum. Karşımdaki adam, dağılmış cam parçalarına kısa bir bakış attıktan sonra tuhaf bir ifadeyle yüzüme baktı. Üzerimdeki şoku atlatmaya çalıştım çünkü bu kişi, fotoğraftaki adamdı. Kubilay ise az önce bu resim yüzünden üzülmemiş gibi hüzünlü halini bir kenara bıraktı. Hızla koşarak adamın üzerine atladı: "Aa, Araf amcam gelmiş!"
Kendi kendime "İlginç bir isim," diye mırıldanıp, sanki benimki çok normalmiş gibi karşımda sarmaş dolaş olan ikiliye göz attım. Ne diye adamın öldüğünü düşünerek saçma bir fikre kapılmıştım ki? Beni asıl şaşırtan şey, Hamdi Türkoğlu’nun bilmediğim bir torununun daha olmasıydı.
Araf denen adam çerçeveyi kırdığım için Kubilay’ın yanında bir şey demedi ama dik bakışları yüzünden kendimi yeterince rezil hissetmiştim. Öldüğünü zannettiğim adamı bir anda karşımda görünce elim ayağım boşalmıştı. Alt tarafı normal bir çerçeveydi işte, bu kadar korkacak ne vardı sanki!
"Affedersiniz," diye eğilip kırılan çerçeveyi yerden aldım ve küçük cam parçalarını büyüklerin üzerine koyarak toplamaya başladım. Adam, kucağında Kubilay’la bana doğru yaklaştı. Ellerimin titremesine engel olamayıp aceleyle işime devam ettim. Çerçeveyi en kısa sürede yaptırıp yerdekileri de toplayacaktım.
Fakat o, bir zorba gibi ayakkabılarıyla camların üzerine basarak hatamı telafi etme fırsatı vermedi.
Soğuk bir ses tonuyla "Bırak," deyince onu dinlemeyip yerdeki önemsiz kâğıtlardan biriyle cam parçalarını topladım. Tepemdeki adam ise beni küçümser gibi konuşarak dikkatimi dağıtıyordu:
"Ne inatçısın sen? Vazifen olmayan işlere ne diye karışıyorsun ki? Şimdi elini keseceksin... Hadi bir hata yaptın, bari dönmesini öğren."
"Ne saçmalıyorsun?" diyecektim ki tırnağımdan avuç içime doğru keskin bir sızı hissettim. Dönüp baktığımda gerçekten de işaret parmağımı kestiğimi görünce ayağa fırladım. Musibet herif, uğursuz çenesiyle iki dakikada başıma açmadığı iş bırakmamıştı.
Araf, Kubilay’ı kucağından indirip yanıma geldiğinde, kanayan parmağımı avuç içimde sıkarak acısını dindirmeye çalıştım. O ise hâlâ "Ben demiştim," demenin peşindeydi: "Biraz laf mı dinlesen acaba?"
İçime kaçan boğuk bir sesle, "Hatamı telafi etmeye çalışıyordum," deyip sızlayan parmağımı bıraktım. Böyle geçmeyecekti.
Kubilay ilgili gözlerle uzaktan, "Canın yanıyor mu Alisa?" diye sorunca Araf denen adam önümüzden çekilip görüş alanımızı açtı. Şu küçük çocuktaki anlayış ve sabır karşımdaki adamda yoktu. Sanırım ona bir özür ve bir çerçeve borçluydum.
"Hatamı en kısa sürede telafi edeceğim," diyerek ondan özür diledim.
Kubilay onca zamandır işlediğimiz derslerin hakkını vererek Fransızca-Türkçe karışımı bir şeyler söyledi. Sanırım "Özrün kabul edildi," demeye çalışıyordu.
Canımın acısı geçmiş gibi gülümseyip teşekkür ettim.
Araf ise hoşnutsuz bir yüz ifadesiyle tavrından ödün vermiyordu. Fotoğraftaki gülümseyen hâlinden çok daha ciddiydi ve bana olan bakışlarından hareketle, soğuk biri olduğu izlenimine kapılmıştım. Halbuki resimde beni kendine çeken onun o gülüşü olmuştu; şimdi ise ondan eser yoktu. Sanırım bazı şeyler gerçeği hiç yansıtmıyordu. Aldandığımı hissederek gidip parmağıma küçük bir pansuman yaptım. İşim bittiğinde toz olan ikiliyi odada bulamadım. Uğraşmam gereken küçük bir ders kaçkını vardı. Gidip onu bulmalı, kalan yarım saati de telafi etmeliydim.
Aşağı inerek oyun odasının kapısını araladım. Kubilay onu görmediğimi zannederek hızla kaçıp dinozorun arkasına saklandığında, küçük adımlarla pelüş dinozorun arkasına başımı uzattım. Fakat Kubilay oradan da kaçıp başka bir şeyin arkasına saklandı.
Sabırla oyuncak trenin arkasına saklanan Kubilay’ın başka bir yere geçeceğini adım gibi bilerek ilerledim. Bu çocuk benimle oyun oynuyordu herhalde. Adımlarımı hızlandırdım. Başımı kaldırıp nerede olduğuna göz atarken oyuncakların arasında Kubilay’ın kıvırcık saçlarını gördüm. Sanki onu görmeyecekmişim gibi açık kapıdan kaçıp uzaklaştığında artık sabrım tükenmişti.
"Kubilay, saklambaç oynamıyoruz," diye söylenerek oyun odasından çıktım. Kaşla göz arasında kaybolan küçük çocuk beni bir hayli uğraştırmış ve her yeri karış karış aratmıştı. Dersin son beş dakikasını aramayı bırakıp koltukta dinlenerek tamamladım. Nasıl olsa ders bittikten sonra peşimden gelecek ve "Hadi oyun oynayalım Alisa," diyecekti. Bahsettiğim hadisenin yaşanmasına saniyeler kalmıştı ki Kubilay eli yüzü çamur içinde bahçeden geldi.
Nezaket Hanım onu banyoya sokmak için ne kadar dil döktüyse de başaramadı. Evin diğer hizmetlilerinden bir hanımefendi de Kubilay’ı banyoya sokamadı. Gerçi onun bozuk aksanıyla konuştuğu Türkçeden kimse bir şey anlamazdı ama Kubilay onu da dinlememiş ve illa da körebe oynayalım diye diretmişti.
İki kişi küçük bir çocuğa söz geçiremiyordu. Daha doğrusu çaresizlikten sadece güzellikle laf söyleyebiliyorlardı, zorla bir şey yaptıramıyorlardı. Çünkü Kubilay’ya sesini yükseltmek bir yana, istediğinin dışında hiçbir şey yaptıramazlardı. O ders çalışmak isterse çalışır, oyun oynamak isterse oyun oynardı. Çoğu zaman elimizin kolumuzun bağlandığı ve küçük bir çocuğun insafına bırakılan bu evde her şey onun paşa gönlüne göre oluyordu.
Geldiğim ilk gün bunu fark etmiş ve bir şeyleri değiştirmek için çok çaba sarf etmiştim ama ailesi onu bu kadar yüceltirken bize sadece boyun eğmek düşüyordu. Sanki Kubilay’la çok ilgileniyorlarmış gibi bir dediğini iki etmiyorlardı. Dadılar, özel dil hocaları, yüzme kursları... Velhasıl onu oyalamak için her şeyi yapıyorlardı.
Şimdi de Kubilay, evdekilerin hiç işi gücü yokmuş gibi kendini yere atmış, körebe oynamak için tutturmuştu. Ne istediğini bilmeyen küçük bir çocuğun hızına yetişemeyen biz zavallılar, onun her istediğini yapmak istemiyorduk.
Nezaket Hanım, ağrıyan başının ağrısını dindirmek için başına sardığı bir tülbentle, "Eh be çocuk, insaf et. Sabahtan beri peşinde koşuyorum!" dedi, "Bugün de oynamayıverelim."
Gözlerinden gram yaş damlamayan ama ciyak ciyak bağıran Kubilay omuzlarını silkip "Senin zaten hep başın ağrıyor!" diye karşılık verdi. Sonra yeri süpürdüğü üstü başıyla koltuğa çıktı ve Nezaket Hanım’ın başına bağladığı tülbenti açtı.
Bir an insafa gelip alnından öpecek sanırken Kubilay yine şaşırtmamıştı. Parmağıyla Rus hizmetçiyi göstererek "Sen ebesin!" dedi.
İşe yeni alınan Rus hizmetçi neye uğradığını şaşırmış gibi yapmakta olduğu işi bıraktı ve bozuk aksanıyla "Ama ben daha önce hiç kadın doğurtmadı?" diye söylendi.
Nezaket Hanım ağrıyan başını tutarak bir kahkaha attı ve bu yaptığı canını daha çok yakmış gibi "Ah başım!" diye inledi.
Oyun oynamaktan başka bir şey düşünmeyen Kubilay ise yanlış anlayan hizmetçiye gülerek doğrusunu anlattı ve "Katya, oyunu bilmiyorsan biz saklanalım, Alisa ebe olsun!" dedi. Çamurlu ayakkabılarıyla beyaz koltuğun üstüne çıkıp sanki benim gözlerimi bağlamaya boyu yetecekmiş gibi "Hadi Alisa," demişti. Gözlerimi saniyeler içerisinde berbat olan koltuktan ayıramayıp kaşlarımı çattım.
"Kubilay, oyunun sırası değil. Bak etrafı ne hâle getirdin? Elin ayağın hep çamur olmuş. Önce gidip aklanıp paklan, sonra gel seninle oyun oynayalım," diyerek bir anlaşmaya vardım. Yoksa başka türlü susmayacaktı.
Elinde kalan tülbentle "Söz mü?" diyen Kubilay, benden "söz" lafını duyar duymaz eşeğini sağlam kazığa bağlayarak aşağı indi ve uslu bir çocuk gibi Nezaket Hanım’ı çekiştire çekiştire banyoya gitti. O gittikten sonra etrafı toparlama fırsatı bulan Katya, Rusça anlamadığım bir şeyler mırıldanarak Kubilay’ın otuz dakikalık yokluğunda her yeri silip topladı. Kar gibi bembeyaz koltuktaki ayak izleri tamamen kaybolmasa da büyük bir kısmını temizlemişti. On dakika sonra Kubilay’ın ayak seslerini duyunca benim hiç Rusça bilmediğimi zannederek "Geldi yaramaz!" diye söylendi. Halbuki çok olmamakla birlikte az çok anlıyordum ne dediğini. Daha önce bir Rus’a üç dört ay kadar Fransızca eğitimi vermiştim; o benden, ben de ondan birçok şey öğrenmiştim.
Kubilay son iki basamağı zıplayarak koşa koşa yanıma geldi ve "Alisa, hadi oynayalım!" dedi. Bacağıma yapışan küçük çocuktan kurtulmak için elimle başını hafifçe iterek "Hadi," dedim. Kubilay gözlerimi kurbanlık koyun gibi bağlamadan önce tülbenti elinden aldım. Çok uzun tutmamak kaydıyla, sırf söz verdiğim için gözlerimi bağlayıp "Saklan!" diye seslendim.
Siyah, ince bir tülbentti ve ışığı az da olsa geçiriyordu. Bunu Kubilay’a söylemedim ve oyunu başlattım. Nezaket Hanım, ben ve Kubilay arasında oyun oynuyorduk güya ama Nezaket Hanım saklanıyorum bahanesiyle evine gitmişti. Evde ben, Katya ve Kubilay kalmıştık.
Küçük Bey, koltuğu silmekle uğraşan Rus hizmetçinin köpüğe bulanan ellerinden tutup "Hadi sen de gel Katya," diye çekiştirerek onu da zorla oyuna dâhil etti. Koltuğun kenarında duran içi su dolu leğeni bırakmak zorunda kalıp ellerini önlüğüne silerek "Peki," dedi ama canından bezmişti. Kubilay’ın elinden tutup çok uzaklaşmamak üzere etrafımdaki eşyaların arkasına saklandılar. Net göremesem de Kubilay’ın nereye saklandığını seçebiliyor ve saklandığı yerin aksi yönüne gidiyordum.
"Hay Allah, nereye gitti bu çocuk?" diye ellerimi boşlukta, Kubilay’ı arıyormuş gibi yoklayarak gezindirdim. Yaklaşık beş dakikadır aynı şeyleri yapmaktan sıkılmıştım. Sanırım bu kadar yeterdi. Derhal oyuna bir son verip tam önümde duran Kubilay’ı yakalayacaktım ki "Amca, gidiyor musun?" diye bağırıp merdivenlerden inen Araf’ın yanına gitti. O adam hâlâ burada mıydı? Gözlerimin üzerindeki engeli kaldırarak tülbenti aşağı indirdim ve bir anda fazla aydınlık gelen ışığa alışmaya çalışarak gözlerimi karşıya diktim.
Siyah bir pantolon ve gömlekle bile oldukça şık görünen Araf, bacaklarına sarılan Kubilay’ın başını okşayıp gözlerini bana dikerek konuştu: "Sen kendine ne güzel oyun arkadaşı bulmuşsun."
İstemsizce çarpan kalbime söz geçiremeyip gülümsedim. İltifat mı ediyordu yoksa ders yerine oyun oynamamıza mı laf ediyordu, anlamamıştım. Heyecan ve endişe arasında kalmış gibi ne hissettiğimi çözemiyordum. Çoğu zaman en yakınlarıma bile duygularımı gizlemekten alışkanlığa dönmüş yüz ifademle, "Biz de şimdi bitiriyorduk," diye gereksiz bir açıklamada bulunup gülümsedim. Fakat kalbimin ritmini bozan bu adamı sevmemiştim. Boş bakışları yüzümden ayrıldığında Kubilay’ya dönmüş ve ellerini onun kıvırcık saçlarına daldırmıştı. "Hocanın sözünden çıkmıyorsun," derken Rus hizmetçi araya girdi. Ağır çekimdeymiş gibi yanlış yerlerde vurgu yapan Katya, "Akşam yemeği hazır Araf Bey. Handan Hanım, 'Siz burada kalacak,' diyor... Buyurun!" diyerek eliyle yemek odasını işaret etti.
Araf, Kubilay’ı arkada bırakarak yemek odasına yönelmişti ki sağ koluna attığı ceketiyle bana dönüp "Siz de bu akşam bize eşlik edin," diyerek bir teklifte bulundu. Kubilay’ı unuttuğu için durduğunu zannederken doğrudan bana bakarak söylediği sözler karşısında şaşırsam da kol saatime bakıp eve bir saat geciktiğimi fark edince kabul etmek istemedim; ama teklifi geri çevirmemiştim. Aylardır beklediğim fırsat ayağıma gelmişti.
Kubilay ayaklarını yere vurup çok istekli bir tavırla "Evet de Alisa, evet de," deyince teklifi kabul etmiştim ama kabul ettiğime bin pişman olmuştum. Çünkü Handan Hanımlar henüz gelmemişti ve felaket acıkmıştım. Şimdi evde olsaydım üzerime rahat bir şeyler giyip mantı haşlardım ama önümde mantı yerine suşi ve ne olduğunu bilmediğim, asla karın doyurmayacak gibi duran yemekler vardı. Bugünkü menünün değişmesinde karşımda duran adamın bir etkisi olduğunu düşündüm.
Biraz sonra Handan Hanım ve Tevfik Bey aramıza katıldı ve yemeğe başladık. İçinde zerre kadar lezzet bulunmayan yemekleri büyük bir iştahla yiyen Handan Hanım dışında herkes sakin bir şekilde yemeğini yiyordu. İçeriden zilin çalmasıyla bütün başlar birden yaşlı adama yöneldi.
Bu nur yüzlü, ak sakallı dede Hamdi Türkoğlu’ndan başkası değildi. Otoritesi, bastığı her yere nüfuz ediyor ve orayı derhal etkisi altına alıyordu. Araf hariç masadaki herkesin ayaklanmasıyla ne yapacağımı bilememiş, ayağa kalkıp kalkmama konusunda kararsız kalmıştım. Fakat karar verip ayağa kalkmaya hazırlandığımda eliyle oturmam için işaret etmiş ve "Otur kızım, otur," demişti. Erdal’ın sözleri hep aklımın bir köşesindeydi. Oysa kalkıp gitmek istiyordum. Sessizliğe gömülerek umutsuzca yerime oturdum.
Rüyalarımda gördüğüm ak sakallı ihtiyara benzeyen adam, gelişiyle sürpriz yapmış gibi masadakilerin iki ayağını bir pabuca sokmuştu. Tevfik Bey, kravatını gevşetip içeriden Katya’ya bağırarak dedesi için "adamakıllı yemekler" getirmesini söyledi ve "Ama dedem, sen neden geleceğini haber vermiyorsun? Önden başka şeyler yaptırdık," dedi.
Hamdi Türkoğlu, kendisini görmezden gelen torununa içerleyerek "Zahmet etme," dedi, "Çok durmayacağım." Buna rağmen başköşeye oturtuldu ve önüne yurdun dört bir yanından envaiçeşit yemekler serildi. Fakat dede inatla cânım sarmalara bakmayıp "Ben buraya yemek yemeye gelmedim," diye alttan alttan bir şeyler ima etmeye başladı. Birden aile yemeğine dönüşen bu sofrada varlığımı sorgulayıp artan huzursuzluğuma karşı kaçmak için bahaneler aradım. Titreşim modunda kalan telefonumdan gelen çağrıyı cevaplamak bahanesiyle yanlarından adeta kaçarcasına ayrılıp evden çıktım. Ait olmadığım yerde bulunmak bana kendimi berbat hissettiriyordu.
Kapıda şoförlerden biri arabayı hazırlamıştı; beni götürmek için gaza bastı. Bir buçuk saat sonra hayalini kurduğum pijamalarımla mantı haşlayıp yemek yerken Handan Hanım aradı. Neden apar topar evden çıktığımı merak ediyordu. Sözüme yalan katmadan gerçeği söyledim. Handan Hanım anlayışla karşılayarak son kelimelerini söylerken "Şimdi kapatmam gerek, her şey için teşekkürler," diyerek telefonu kapatmayı unutmuştu. Onun yerine ben kapatacaktım ki adımın geçtiğini duyunca kırmızı düğmeden parmağımı geri çektim. Çatal bıçak seslerine bakılırsa Handan Hanım telefonu masanın üzerinde bırakmıştı.
Çok kalmayacağını söyleyen Hamdi Bey hâlâ içerideydi. İnsanların özelini neden dinliyorum diye kendimi kınarken bile görüşmeyi kapatmadım. Sanki bir şey beni bundan alıkoyuyordu.
"Öğretmeninden memnun musun Kubilay?"
Evet, işte bu sorunun cevabını duymaya hakkım vardı ve telefondaki çocuğun vereceği cevabı can kulağıyla dinledim. Kubilay’ın cılız sesi, benden yana bir sıkıntısı olmadığını söylerken dersler yüzünden birlikte oyun oynamaya vaktimizin olmadığından bahsederek şikâyetini hiç çekinmeden dile getirdi.
"Kubilay yeni dil hocasıyla çok iyi anlaşıyor. Kadını pek tanımıyoruz ama içimiz rahat." Bu, Handan Hanım’ın sesiydi. Adım söylenmese de konuşulan kişinin ben olduğuna işaret eden onlarca şey daha sıralanmıştı. Genç bir adamın sesi duyulunca susup telefondaki konuşmaya kulak verdim.
"Sen dedeme güven yenge. İki yıl öncesine kadar biz de tanımıyorduk. Alisa yurt dışında en iyi okullarda eğitim görmüş. Eminim ki Kubilay’ya çok şey katacak."
Yüzümde tatmin olmuş saçma bir gülüşle hâlâ telefonu dinliyordum. Adam beni öyle övüyordu ki o anlattıkça hoşuma gitmeye başlamıştı. Eğer telefonum tekrar çalmasaydı kendime gelmem uzun sürebilirdi ama ekrandaki isimle duygularım yüz seksen derece değişti. Gelen aramayı reddedip telefonu masaya bıraktım.
Önümdeki yemeğin tadı artık eskisi gibi iştah verici değildi. Karnımı doyurunca bulaşıkları halledip müzik eşliğinde mutfağı temizlemeye koyuldum. İş bitiminde bir yorgunluk kahvesiyle oturmuş parlayan tezgâha bakarken yine telefonum çaldı. Eskilere daldığım için çıkan sesle irkildim. Kahvenin birazı masaya damladı. Handan Hanım arıyordu yine. Ekranı yana kaydırıp telefonu kulağıma götürdüm. Kaşlarım ciddiyetle çatılmışken Kubilay’ın sesi, büründüğüm ağırbaşlı hâlimden eser bırakmadı. "Alo" der demez gülümsedim. Bu saatte masal dinlemek için arıyordu kesin.
Hâl hatır bahsini es geçip neşeyle konuştu: "Niye aradığımı biliyorsun. Hadi yine masal anlat."
Bu çocuk evde bile rahat vermiyordu. En son ne anlattığımı hatırlamıyordum. Bir keresinde tilki ve nine hikâyesini okumuştum fakat pek sevmemişti; böyle şeyler onun yaşı ve aklı için fazla basitmiş.
Hızla odama giderek kitaplıktan rastgele bir tanesini seçip masama oturdum. Bugün Kubilay’ın şansına Köroğlu çıkmıştı. Sayfaları çevirip kitabı biraz daha önüme çekerek duruşumu düzelttikten sonra okumaya başladım. Biliyorum ki sonunu dinleyemeden uykuya dalacak, ertesi gün yine baştan okumamı isteyecekti. Ben de kitabın başını okur, gerisinde uykum gele gele devam ettirirdim.
Saatlerdir oturmak beni halsiz düşürmüştü. Kubilay’dan ses soluk çıkmayınca telefonu kapatıp ayağa kalktım. Ertesi gün yine Kubilay’ın yanına gitmem gerekecekti.
Odadan çıkıp mutfağa doğru ilerledim. Masa, önündeki yığınla kitapla meşguldü. Evin her köşesi sessiz olduğundan onun için zaman ve mekân fark etmeksizin her yerde ders çalışılabilirdi. İkimize de birer bardak çay doldurup tepsiyi tezgâha bıraktım.
Elindeki kalemi bırakıp buz gibi olan ellerini ısıtmaya çalışarak sıcak çayını yudumladı. Yan yana gelince iki dakika sessiz kalmak pek başarabildiğimiz şeyler arasında değildi. Hemen bir sohbet konusu açıp heyecanla anlatmaya başladı: "Bizim okulda bir oğlan var. Bugün okula yeni gelmiş, görsen taş gibi! Ama çocuğun havalarına bak; kimseye yüz vermiyor, kimseyle konuşmuyor. Küçük dağları ben yarattım havalarında yani. Neyse, biz dersteyiz, tamam mı?"
Araya girip konuşmasını bölerek sordum: "Dersiniz neydi?" Sadece dalga geçiyordum. Yersiz sorumun ardından derhal ciddileşerek koluna dokundum: "Tamam kızma, anlat."
"Nerede kaldığımı unuttum?" Birkaç saniyelik sessizliğin ardından aklına gelmemiş olmalıydı ki araya girip hatırlattım: "En son çocuk derse giriyordu."
"Biz ders işliyoruz, bu geldi... Dersin ortasında kapıyı çalmadan yerine gidip oturdu. Ulan var ya, o an sınıfta çıt çıkmadı. Koca amfide herkes çocuğa bakıyor ama herkes! Bizim akademisyen buna bir sinir oldu tabii! Vay efendim; sen hem geç kalacaksın hem de kapıyı çalmadan içeri gireceksin diye buna bir konuştu, bir konuştu! Bizim taş gibi oğlan da lafın altında kalmadı tabii, başladılar birbirlerine laf yetiştirmeye."
"Bu çocuğun adı yok mu?"
Kaşlarını kaldırıp düşündükten sonra "Adını bilmiyorum," dedi; ama en yakın zamanda tanışacaklarına adım gibi emindim. Alay ederek onu kızdırmak istedim: "Bak şimdi, beni şaşırttın işte. Nasıl oldu da sen o çocuğun şeceresini çıkarmadın?" Normalde tanıştığı herkesin her şeyini bilirdi; ancak bir kişi hariç...