İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 4 · 37 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 4

IV. BÖLÜM

İsmimin aceleyle yazıldığı o çizgili zarf bir süredir bana bakıyordu, ben de ona. İçimde, belirsiz karanlıkların kapısını aralayacakmışım gibi uğursuz bir his vardı. Kapıda kimsenin olmayışını fırsat bilerek titreyen parmaklarımla zarfın kenarını yırttım. İçinden ikiye katlanmış, bir kâğıt çıktı.

Derin bir nefes alıp kâğıdı açtım. İlk satırlara göz gezdirmemle göğsümün sıkışması bir oldu. Yine aynı tekinsiz hissin uzattığı eller boğazıma sarılıyordu. Gözlerim kâğıdın altındaki o kelimeye kilitlendi. Midemin bulandığını, ellerimin buz kestiğini hissettim.

Alisa,

Küçük, masum öğretmenlik oyununun bu kadar kısa sürmesine üzüldün mü? Handan gibi kibirli bir kadının seni hiç düşünmeden harcayacağını bilmeliydin. Ne yazık ki insanlar böyledir Alisa; senin o temiz kalbini, dürüstlüğünü sadece kendi menfaatleri için kullanırlar, işleri

bitince de hiç yokmuşsun gibi fırlatıp atarlar. Aynen şu an düştüğün o çaresiz durum gibi... Duyunca senin adına hiç üzülmedim, aksine çok sevindim. Çünkü o kaba insanların arasında olmaman gerekiyordu. Talihin senin önüne çok daha büyük, çok daha parlak bir kapı açtı. Tabii o kapıdan içeri girmeyi becerebilirsen...

Sana bir tavsiye vereceğim. Bu kez şansını Araf'tan yana kullan. Onun gücü, nüfuzu ve bağlantıları seni o ait olduğun yüksek yere taşımaya yeter. Araf, senin gibi gerçeği iyi gören ve ona göre davranan bir kadının değerini Handan'dan daha iyi bilecektir. Şimdi gururunu ve o yersiz korkularını bir kenara bırak. Emin ol. Ona yaklaş ve güvenini kazanmaya bak! Yemin ederim bu sefer hüsrana uğramayacaksın ve zafer senin olacak.

Unutma Alisa, dünyada seni benden daha çok düşünen kimse yok. Araf'ın yanındaki yerini al, gerisini bana bırak.

Gözüm üzerinde...

Erdal Hakkı Güner

Daha fazla okumaya , zehirli şefkatlerle süslenmiş bir dizi saçma sözlerinin zihnime sızmasına izin veremezdim. Aklı sıra kendini kurtarıcı gibi gösterip zayıf hâlimden yararlanarak beni manipüle etmek istiyordu.

Kendimi kaybetmiş gibi, kâğıdı hırsla ortadan ikiye yırttım. Yetmedi. Parçaları üst üste koyup yok edebilecekmişim gibi öfkeyle yırttım. Parmaklarımın ucu kâğıdın sertliğinden uyuşana kadar, o nefret ettiğim isim silinene kadar devam ettim.

Eşiğin üzeri ufak kâğıt parçalarıyla dolduğunda terlemiştim. Kimse görmesin diye hızla hepsini avucumun içine topladım. Çöp kutusuna fırlatırken ellerim hâlâ titriyordu.

Derin bir nefes alıp mutfak tezgâhına tutundum. O gece hiç uyumasam da artık kararım kesindi. Erdal'ın bu konuyu benden çok üstüne gitmesinin elbette mantıklı bir nedeni vardı. İntikam hırsı. Ondan hiç haz etmesem de bir noktada yollarımız kesişiyordu. Çünkü ben de artık Erdal kadar kararlıydım. Araf denen adamı bulacak ve onun yardımıyla Erdal'ı ve Hamdi Türkoğlu'nu bitirdikten sonra Fransa'ya geri dönecektim.

...

Yeni evimizde uğraşıp dururken koca evi tek başıma düzenlemek zorunda kalmıştım. Yerleştirme işi zannettiğimden de yorucuydu. Masal iş bulup çalışmaya başladığı için sürekli evde tek kalmaktan canım sıkılıyordu. Birkaç Fransızca tercüme metniyle uğraştıktan sonra Simge'nin mesajını gördüm; yeni evimi merak ediyordu. O an Simge'yi eve davet edip çaya gelmesini söyledim. Henüz bir hazırlığım yoktu. Derhal kollarımı sıvayarak çayın yanında atıştırabileceğimiz leziz kurabiyeler pişirdim.

Kurabiyeleri soğuması için tezgâha bırakırken sıcak tepsi yüzünden parmaklarım yanmış, tam o sırada telefonuma bir çağrı gelmişti.

Masanın üzerine bıraktığım telefonu alıp ekrandaki ismi okudum: Handan Hanım arıyordu. Ona karşı hem bir öfke hem de kırgınlık duyuyordum. Ekranı yana kaydırıp açtım. Arayan Handan Hanım değil, Kubilay'dı. Çatılan kaşlarımı anında düzelterek ses tonumu yumuşattım. Havadan sudan sohbet etmeyi sıkıcı bulsam da Kubilay'ın söylemek istediği şey başkaydı.

Muhtemelen süzgün ve feri kaçmış gözleriyle etrafına bakarak telefonda benimle konuşuyordu. Kovulmuş olmama rağmen hâlâ öğretmeniymişim gibi şikâyetlerini dile getiriyor, yeni Fransızca öğretmeninin ona hiç iyi davranmadığını söylüyordu.

Vakit kaybetmeden hemen yerime başka birini bulmuşlardı bile. Hayır, üzülmeyecektim; çünkü ben onları değil, onlar beni kaybetmişti. Üstelik bu durum, her şeyin önceden ayarlandığını hissettiriyordu.

Kubilay beni özlediğini söyleyerek yanına ne zaman geleceğimi sordu. Eğer tekrar işe başlarsam Fransızcayı iki ayda öğreneceğine dair söz verdi. Sekiz senemi verdiğim bu dili, Kubilay gibi öğrenmeye aç bir çocuğun iki ayda sular seller gibi konuşacağını hayal etmek beni güldürmüştü.

Kahkahalarımı duyup, "Keşke tekrar buraya gelsen Alisa, sürekli ders çalışmaktan çok sıkıldım. Matmazel benimle hiç oyun oynamıyor," dedi.

Bu "Matmazel" dediği kadın, sanırım yeni Fransızca hocasıydı. Kubilay Matmazel'i hiç sevmemişti. Benimleyken daha çok şey öğreniyormuş; halbuki küçük bey, oyun oynamaktan Fransızcaya vakit bulamıyordu. Kubilay'ın konuşurken araya Fransızca birkaç kelime eklemesi çok hoşuma gitti.

"Ben seni çok özledim Alisa. Yarın annem ve babam yurt dışına gidiyor. Beni Matmazel'in yanında bırakacaklar. Of, gün boyunca ders çalıştıracak bana. Ben ders çalışmak istemiyorum Alisa. Lütfen annemle konuş, tekrar eskisi gibi oyun oynayalım."

Matmazel'in katı kuralcılığı Handan Hanım’ın işine gelirdi elbette.

Çaresiz bir ses tonuyla, "Bu mümkün değil Kubilay, üzgünüm..." dediğim an, hayal kırıklığına uğramış gibi sesi titredi: "Yani seni bir daha hiç göremeyecek miyim?" Benim için istediği şey imkânsız değildi. Onu mutlu ettiğim zaman, çocukluğumu mutlu ediyormuşum gibi bir hisle doluyordu içim. Onu üzmek istemiyordum. "Sen de istersen yine görüşmeye devam edebiliriz ama bundan ailenin de haberi olması gerekir. Görüşmelerimiz onlardan habersiz olmaz," diyerek onu teselli ettim.

Kubilay çok sevinmişti, buna ben de mutlu oldum. Ancak odaya biri girince Kubilay'ın neşesi, havası kaçmış bir balon gibi sönmeye başladı. Kapatmadan önce hızlıca, "Matmazel geliyor Alisa, şimdi kapatmam gerek. Ben annemden izin alacağım, yarın bekliyorum seni. Lütfen geç kalma, olur mu? Seni çok seviyorum, tekrar görüşmek üzere," dedi. Son cümlelerini bana bir şeyler öğrendiğini göstermek ister gibi tamamen Fransızca söylemişti.

Telefonu kapatacaktım ki Matmazel'in sesini duyunca duraksadım. Kadının insanı döver gibi konuşması beni bile ürkütmüştü.

Kubilay telefonu kapatmayıp cılız bir sesle Fransızca cevap verdi. Nedensizce gülesim gelmişti ama Kubilay'ın o kadının elinde mutlu olmadığını düşünüp üzüldüm de. Galiba çocuk, ona yapılan muameleyi duymamı istemişti. Mutfak masasına oturup onları dinlemeye devam ettim.

Matmazel'in duru ve akıcı bir Fransızcayla konuştuğunu duyunca aksanına hayran kaldım. Kadının Türk olmadığı, bozuk Türkçesinden kolayca anlaşılıyordu. Galiba Matmazel, Kubilay'a okuması için bir metin açmıştı. "Oku!" dedi sertçe. Kubilay içeride her ne yapıyorsa, kadın tekrar öfkeyle çıkıştı: "Bırak şu topu! Ders yaparken oyun yasak!"

Kubilay topu yerde sektirirken Matmazel'e gına gelmişti artık: "Hadi çocuk, benim de işim gücüm var, senin nazınla oynayamam!" Kubilay ise direniyordu: "Bana ne, bana ne! Ben Fransızca öğrenmek istemiyorum. Sen bana Fransızca öğreteceğine git önce Türkçe konuşmayı öğren!" diyerek kadını bir güzel payladı.

Yere düşen sert bir cismin sesiyle olduğum yerden sıçradım. Bir an onları gizlice dinlediğimi unutarak refleksle seslendim: "Kubilay, iyi misin?"

Topuklu ayakkabıların çıkardığı ince tıkırtıların ardından Matmazel, Kubilay'a bağırdı: "Kim konuşuyor?"

Orada ne döndüğünü deli gibi merak ediyordum. Sanırım Matmazel, Kubilay'ın elindeki telefonu fark etmişti. "Sen kimi aradın çocuk? Bu annenin telefonu değil mi?" İkisi arasında bir tartışma başladı.

"Ver o telefonu bana!"

"Hayır, annemin haberi var. Bırak!" dedi Kubilay. Orada bir çekişme yaşanıyor olmalıydı çünkü çocuk ağlamaya başlamıştı. Söyleyeceklerimi Kubilay'ın anlamayacağını bildiğim için kadına Fransızca seslendim. Kubilay, kadını çıldırtıp odadan gönderdiğimi anlayınca telefonu tekrar eline alıp hınzır bir gülüşle cevap verdi: "Teşekkürler Alisa, sanırım istifa etmeye gitti."

Benim de gülesim gelmişti. Kötü bir şey söylememiştim; sadece bu katı kuralcılığıyla çocuğa bir şey öğretemeyeceğini uygun bir dille anlatmaya çalışmıştım ama sanırım Matmazel beni yanlış anlamıştı.

"Ben onu üzecek bir şey söylemedim Kubilay. Sen de hocanı üzme, olur mu?" Az önce kadını çıldırtan ben değilmişim gibi Kubilay'a hocasına saygılı olmasını tembihledim.

"Ama Alisa, bu kadın bana hiçbir şey öğretmeden metin okutturuyor. Bana içindeki kelimeleri soruyor. Bilemeyince de elime cetvelle vuruyor! Anneme söyledim ama umurunda olmadı. Küçük bir sıyrıktan bir şey olmazmış... Bana en özel hocaları tuttuğunu söylüyor ama bu kadın daha Türkçe konuşmayı bile bilmiyor."

"Matmazel'in sana şiddet uygulaması hiç hoş değil." Diyecekken telefon kapandı. Onun adına çok üzülmüştüm. Kubilay'a söz verdiğim için pişman olmuştum. Nasıl çıkacaktım bu işin içinden? Kara kara düşünürken zilin sesiyle oturduğum yerden sıçradım.

Simge gelecekti bugün. Kapıyı açıp aylardır görüşmediğim arkadaşımla hasret giderdik. Konuşma arasında işsiz kaldığımı ağzımdan kaçırınca, o da benim gibi bu bölümü okuduğuna pişman olduğunu söyledi. Onun da aylardır iş bulamamış olması canımı sıktı. Aynı şeyleri ben de yaşıyordum. Bölüm birincisi olmanın, yüksek notlara sahip olmanın bir marifet sayılmadığını mezun olduktan sonra acı bir şekilde öğrenmiştim. Gerçi bunları atlatalı çok olmuştu. Artık hiçbir şey için üzülmek istemiyordu canım. Hayatta zaten yeterince dert vardı ama ben mutlu olmak için bahane arayanlardandım; yoksa çekilmezdi bu dünya!

Simge çok kalamadı, nişanlısı aramıştı. Onun nişanlandığını dahi bilmiyordum. Arkadaşlarımın çoğu ya evleniyor ya da nişanlanıyordu. Güya en yakın arkadaştık. Mecbur olduğu için evleneceğini söyleyince kendimi tutamamış, "Sevmediğin bir insanla nasıl yapacaksın?" diye sormuştum. Patavatsız kadınlar gibi pat diye sorduğum bu soru Simge'nin pek de umurunda olmamıştı. Umursamaz bir tavırla telefonunu çantasına atıp konuştu: "Aman, zaten bu hayatta ne istediğim gibi oldu ki bu da olsun! Bir şekilde alışacağız işte..."

İnsan sevmediği biriyle bırak evlenmeyi, yan yana bile duramazdı bence. Misal, ben bir yıl boyunca evimi paylaştığım o çocuğu terk ederek Türkiye'ye kaçmıştım. Aklım bir an, sanki bir gün sonra hiç gitmeyecekmişim gibi anın tadını çıkardığım o eski günlere gitti. Buraya geldiğim günün sabahından sonra o çocuktan bir daha haber alamamıştım. Üzerinden çok zaman geçmemişti ama o günlerimi özlüyordum. Simge'nin acıklı hikâyesini dinlerken yüzümde buruk bir tebessüm belirdiğini fark edip hemen duruşumu düzelttim.

Simge de ne uğraşıyordu böyle insanlarla? Zorla mı evlendireceklerdi sanki! "Hayır," demek için neyi bekliyordu ki? Aklına girerek onu bu karardan vazgeçirmeye çalıştım. Saatlerdir bana kötülediği adamdan bahsetmeyi bırakmasından on dakika sonra nişanlısı kapıya kadar gelip Simge'yi aldı.

Onlar gidince yine tek başıma kalmıştım. Ev, benim sayemde yine birbirine girmişti. Kılımı bile kıpırdatacak hâlim yoktu. Koltuğa ayaklarımı uzattım; Masal'ı beklerken, kerahet vaktinde orada uyuyakalmıştım.

Gecenin bir vakti gördüğüm kabusla yattığım yerden korkuyla sıçradım. Ev zifiri karanlıktı. Yanıp sönen şimşeğin ardından gelen şiddetli gök gürültüsünden ürkerek ayaklandım. Bir şey yırtılmış gibi kulaklarıma dolan o sağır edici ses yüzünden abuk sabuk bir anıma gidip gelmiştim yine. Anlaşılan evde yalnız kala kala kafayı sıyırıyordum. Ayakta dikilmeye devam edip Masal'a seslendim fakat cevap vermedi.

Ellerimi boşlukta gezdirerek lambayı açmayı denedim ama yanmıyordu. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyordu ve karanlıktan önümü dahi göremiyordum. Onu aramak için telefonumu bulmaya çalışırken, uyku sersemliğiyle nereye koyduğumu bir türlü hatırlayamadım. Şehrin çoğu yerinde elektrikler kesilmişti. Evde yalnız olmadığımı bilmek istesem de sanki dünyada tek başımaymışım gibi hissettim.

Masal evdeyse eğer çoktan uyumuş olmalıydı. Telefonumu bulamayınca daha fazla karanlıkta gezinmek yerine odasına gitmeye, elektrikler gelene kadar yanına kıvrılmaya karar verdim. Uzun koridorun sonundaki odasına girip perdeyi açtım. Ay ışığı biraz olsun etrafı aydınlatmıştı. Arkamı dönüp yatağa uzanacaktım ki Masal'ın orada olmadığını fark edince dehşetle ürperdim. Dışarıda deli gibi yağmur yağarken bu saate kadar gelmemiş olması beni endişelendirmişti.

Kalbim, evde tek başıma olduğum için korkuyla çarpıyordu. Karanlığı aydınlatacak bir şeyler bulmaya çalışırken o sırada telefonum çalmaya başladı. Mutfaktan gelen sesle irkildim. Kapanmadan önce hızla gidip tezgâha bıraktığım telefonu elime aldım ve ekrana baktım. Kayıtlı olmayan bir numara arıyordu. Bir an telefonu açmakta tereddüt edip kapanmasını bekledim ancak ısrarla aramaya devam ediyordu. Arayanın Masal olabileceğini düşünerek nihayet telefonu açtım.

"Alo?" dedim.

Kayıtlı olmayan numaradan çıt yoktu. Sadece derinden gelen bir testere sesi... Gecenin bir vakti evde tek başımaydım. Kaçıp kurtulmak istediğim geçmişimin beni bulmasından korkuyordum. Telefonu hemen yüzüne kapatıp mutfak kapısını kilitledim.

Masal hâlâ gelmemişti. Benim yüzümden başına bir iş gelirse kendimi asla affetmezdim. Kafam felaket senaryolarıyla dolup taşarken karanlık odada telefonum tekrar korkunç bir şekilde çalmaya başladı.

Telefonu açmak istemiyordum; sanki beni bekleyen büyük bir tehlike varmış gibi yine aynı numarayla karşılaşmaktan korkuyordum. Sonunda beni bulmuşlardı işte, kaçamamıştım. Telefon kapandığı an, az önce açık bıraktığım lamba birdenbire yandı ve beni o anlık karanlığın korkusundan arındırdı. Hızlı adımlarla mutfağa gidip telefonu elime aldım. Bir cevapsız arama vardı; az önceki kayıtlı olmayan numaradandı. Hemen numarayı engelleyip telefonu masaya bıraktım. Yarın ilk iş numaramı değiştirmek olacaktı. Çaresizce Masal'ın eve gelmesini beklerken, birdenbire ortaya çıkan bu adamların Masal'ın ortadan kaybolmasında kesin bir parmağı olduğunu düşündüm. Artık kurtuluş yoktu. Tek çare bu şehri terk etmekti ama ben kaçıp gidersem Masal'a ne olacaktı? Ya onun da sonu Seher gibi olursa? Ne yapacağıma karar veremiyordum. Gidersem kendi canımı kurtaracak ama genç bir kızın hayatını mahvedecektim. O da Seher gibi kayıplara karışacak, aylar sonra ölü olarak bulunacaktı. Bu bencilliği Masal'a yapamazdım. O bana güvenip evini açmıştı. Birinin daha benim yüzümden perişan olmasını istemiyordum.

Gergin bir şekilde volta atarken yatağıma oturup düşünmeye başladım. Neden tek başıma mücadele edecektim ki? Polise gidip her şeyi anlatırsam beni rahatsız edemezlerdi. Oraya nasıl gideceğimi planlamadan karakola gitmeye niyetlendim ancak dışarıdaki fırtınayı görünce vazgeçtim. Sanki bir kara haber verecekmiş gibi uğursuz bir hava durmadan esip gürlüyordu.

Sabaha kadar gözümü kırpmadım. Bütün gece yapacaklarımı ölçüp biçerken yatakta sızıp kalmış, çok geçmeden korkunç bir kabusla uyanmıştım. Saat altıydı. Hepi topu bir buçuk saat uyuyabilmiştim. Kafam kazan gibi fokur fokur kaynıyordu. Masal'ın hâlâ gelmediğini görünce koltuğa çöküp düşünmeye başladım.

Her şey babamın bankada müdür olmasıyla başlamıştı. Terfi alan insanların genelde mutlu olması gerekirken bizde günden güne olaylar büyümüştü. O pis adamlar bize musallat olmadan önce güzel bir hayatımız vardı. Kirli ellerini bize de uzatıp bizi kendi pisliklerine batırmaya çalışmışlardı. Babama tehditle, şantajla yüklü bir miktar para çaldırtmış, işten atılmasına sebep olmuşlardı. Kimin ne kadar suçu vardı bilmiyordum; çünkü o zamanlar bütün bunların ne anlama geldiğini anlayamayacak kadar bilgisizdim ve ailem bu sırrı benden saklıyordu.

Ebeveynlerimin davranışları şüphe uyandıracak boyuta geldiği zaman bir yolunu bulup gerçeği öğrenmeyi başarmıştım. Evimizde her daim kilitli olan bir oda vardı. Annem oraya girmemem için "fare var" yalanını uydurmuştu. Sahte tebessümüyle beni ikna ettiğini zannedip babamın yanına gidince, ben de kendi odama gidiyor gibi yapmıştım. Ardından kilitli odanın kapısını anahtarla açtığımda gözlerime inanamamıştım. Kapıyı arkamdan hızla kilitleyip dehşet içinde yere çökmüştüm.

Titriyordum, heyecandan ellerim buz kesmişti. Bütün bu paraların bize ait olmadığını daha o dakika anlamıştım. Banka müdürlüğüne terfi etmesi de bu yüzden miydi? Kaşlarımı çatarak banknotlara yönelirken, bizi riske atarak bu kadar parayı eve getirdiği için babama kızgındım. Nasıl bir cesaretle bunu yapabilmişti, inanılır gibi değildi. En azından insan, bir oda dolusu parayı "gel beni soy" der gibi evine getirip hepimizi açık hedef hâline getirmemeye gayret ederdi, değil mi?

Ne yaptığımı bilmeyerek rastgele bir desteyi çekip çıkardım; parmaklarımla paranın dokusunu hissetmek istedim. Paralar sahteydi! Küçük yaşlardan beri kâğıt para koleksiyonu yaptığım için bu konuda tecrübeliydim. Paraları basan beceriksiz kalpazan hiçbir şey yapmamış, direkt fotokopi çeker gibi sahte para basmıştı. Bununla ancak çocuk kandırılırdı. Babam gibi önemli bir adam nasıl olur da para basmayı bile beceremeyen biriyle işbirliği yapardı, akıl alır gibi değildi. Tabii o zamanlar gerçeği öğrenince ben de olaya zorla dâhil olmuştum. Hatta sırf bunun için babamı tehdit ettiğimi bile unutamamıştım.

Aslında babam onların tuzağına boyun eğerken adamlara attığı kazıkla hem başına büyük bir bela almış hem de paraları alıp saklamaya çalışmıştı. Paraların sahtesini evde tutarken, gerçeklerini şüphe çekmeyen bir çocuk esirgeme kurumuna bağışlanmış gibi göstermişti. Konar göçer hayatımızın nedeni, herkese yabancı oluşumuz ve kimseye güvenemeyişimizin şimdi açıklanabilir bir tarafı vardı işte!

Babam "öldürüleceğim" korkusuyla paraları sahteleriyle değiştirerek gerçek paraları teslim etmeye sonunda ikna olmuştu. Böylece büyük bir belayı başımızdan def ederken daha büyük bir belaya çatmıştık. Herifler beni buldukları yerde geberteceklerdi.

Boğazımda büyük bir yumru hissederek yutkunmaya çalıştım. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum. Başımı yastığa koyup susturamadığım düşüncelerimle gözlerimi yumdum.

Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Bu belayı başımızdan def etmek hiç de kolay olmayacaktı.

Telefonuma gelen mesaj sesiyle irkilip yattığım yerden doğruldum. Gelen mesajın belki Masal'dan olduğunu umarak ekranı açtım ancak mesajı okuyunca ondan gelmediğini anladım.

Kayıtlı olmayan bir başka numara bana şunları yazmıştı: "Arkadaşın Masal'ın yaşamasını istiyorsan bir saat sonra gönderdiğim adrese gel!"

Numaranın kime ait olduğunu araştırmaya çalışırken saniyeler içerisinde bir konum gönderdi. Hiçbir yere tıklamadım. Ekranda beliren numaranın altında şu yazıyordu: "Eğer polise gidersen onun sonu da Seher gibi olur!" Daha olayın şokunu atlatamadan bana gönderilen bir fotoğrafla buğulanan gözlerimi avucumun içiyle ovuşturup fotoğrafı yakınlaştırdım.

Telefon neredeyse elimden düşecekti. Korkudan tir tir titremeye başladım, kalbim fena çarpıyordu. Seher'in cinayetinde bu adamların parmağı olduğunu zaten biliyordum. Şimdi de karşımda Masal'ın habersizce çekilmiş bir fotoğrafı vardı ve tam arkasında siyahlar giymiş bir adam duruyordu. Bu, daha önce piknikte gördüğüm adamdı. Aynı acıları yaşamaktan korkarak adamı durdurmaya çalıştım. Heyecandan sürekli yanlış yazıp siliyordum. En son, "Masal'ı rahat bırak, sizin derdiniz benimle!" yazıp gönderdim. Kayıtlı olmayan numara, bir an önce yola çıkmam gerektiğini hatırlatan bir fotoğraf daha gönderince beni hiç kale almadıklarını anladım.

Telefonun ucundaki her kimse mesajıma cevap vermek yerine arkadaşımın takip edildiği fotoğrafları atıp duruyordu. Aynı şeyi Seher'e de yapmışlardı ama ben kaçıp kurtularak dünyalar güzeli bir kızın genç yaşta ölmesine sebep olmuştum. Kalbim geçmişte yaşanan vicdan azaplarıyla dolup taşıyordu. Birinin daha ölümüne sebep olmaktan korkarak klavyeye dokundum. Buğulanan gözlerim ekranı net göremiyordu. Yaptığım affedilebilir bir şey değildi. Ağlamayı bırakıp adama sert bir cevap yazdım: "Kızı rahat bırak, onun bir suçu yok!"

Kayıtlı olmayan numara mesajıma görüldü atıp dalga geçer gibi bir cevap yazdı: "Bazen başkalarının hatasının bedelini bu hayatta en masumlar öder. Çünkü onlar buna ya razıdır ya da senin Seher'e yaptığın gibi mecbur kalmıştır."

Mesajı okuyunca olduğum yerde donakaldım. Aşağılık herif, kendi yaptığı pisliği bana yıkmaya çalışıyordu. Dayanamayıp sinirle ekrandaki klavyede hızlıca bir mesaj yazdım:

"Sen bu akıl hocalığı taslayan laflarınla yaptıklarını örtbas edebileceğini mi zannediyorsun? Seher'i sen öldürdün, ben kimseyi mecbur bırakmadım! Kendi pisliğini bana da sıçratmaya çalışıyorsun ama benim bir suçum yok!"

"Ne kadar da masum numarası yapıyorsun! Seher'in ölümüne sebep olmamış gibi nasıl da kendini aklamaya çalışıyorsun. Biz sana pisliğimizi sıçratmadık, sen bu pisliğin içine balıklama atladın!"

Attığı mesajı okurken kendimle, yani bencilliği yüzünden en yakın arkadaşını kaybeden Alisa'yla yüzleştim. Ekrana bakakaldığım sırada bir mesaj daha yolladı:

"Sustun bakıyorum. Kendini aklayacak bir neden bulamadın, değil mi? Eğer arkadaşının da sonunun Seher gibi olmasını istemiyorsan söyleyeceklerimizi harfiyen yerine getireceksin."

Seher'in ailesi gözümün önüne geldi. Masal'ın da aynı şeyleri yaşamasını istemiyordum. "Tamam, istediğin adrese geleceğim, yeter ki kızı bırak!" yazıp gönderdim.

Ruh hastası hâlâ benimle uğraşıyordu: "Çok çabuk kabul ettin. Korkak olduğunu biliyordum da bu kadar salak olduğunu bilmiyordum. Sana neler yapacağımı biliyor musun?"

Bir an aklıma bin türlü ihtimal gelse de herife hak ettiği gibi bir cevap döşedim:

"Bana ne yapacağını bilmiyorum ama ben sana ne yapacağımı gayet iyi biliyorum," diyerek tehdit dolu bir mesaj gönderdim. Zamanında ben de onlara kan kusturmuştum, şimdi de onlar bana aynısını yapmayı planlıyorlardı.

Mesajıma saniyeler içerisinde "görüldü" atarak, "Bu kadar oyun yeter. Şimdi kendi ayaklarınla tıpış tıpış gelmezsen arkadaşını öldü bil!" yazıp göndermişti. Önüme düşen mesajı görünce adama cevap yazmak yerine hızlıca hazırlanıp bir taksiye bindim ve gönderdiği adrese doğru yola çıktım.

İkimizden birinin öldürüleceğini adım gibi bildiğim bu yolculuğa çıkarken taksici dikiz aynasından durup durup bana bakıyor, telaşlı hâlime bir anlam veremiyordu. Şimdi onunla uğraşacak vaktim yoktu. Şu an tek yapmak istediğim Masal'ı o adamlardan kurtarmaktı. Artık ne olacaksa olsun diyerek geçmişin bana itilen kirli yüzüyle karşılaşmak üzere yola çıkmıştım. Ölüme gittiğimi biliyordum. Adamın tehditleri fazlasıyla canımı sıkmıştı; bir de Masal'ı kaybetme korkusu eklenince ne yapacağımı şaşırmış bir hâlde düşünmeye başladım.

Kendimi her ihtimale hazırlarken, her şeyi kabullenecek gücü kendimde bulamıyordum. Ölmek, benim bu hayatta isteyeceğim en son şeydi; birinin benim yüzümden hayatından olması ise ikinci... Düşüncelerimi bölen taksici, arabayı durdurarak "Geldik!" dedi. Çantamdan bir miktar para çıkarıp uzattım, aşağı inip gönderdikleri adrese baktım.

Karşısında durduğum ev tüyler ürperticiydi. Issız bir arazide yükselen devasa, ruhsuz ev bana hiç de iyi şeyler hissettirmiyordu. Kendimizi korkunç bir filmin saf başrolü gibi hissediyordum; sanki içeride beni bekleyenler katillerimdi.

Kafamda dönen yüzlerce ihtimalle etrafıma bakınırken, hissettiğim ürpertiyle birlikte birinin beni izlediğini fark ettim.

"Alisa Hanım, benimle gelin! Buradan hemen gitmemiz gerekiyor."

Bu da onların adamları galiba diye düşündüm. Adamı takip edip peşinden gittim. Bahçeden çıkınca epey bir mesafe boyunca hiç konuşmadan yol aldık. Adamın yüzüne anlamsızca baktım. Açıklama yapmak yerine arabaya bindi.

Çaresizlikten, adamın her dediğini sorgusuz sualsiz yerine getirmek zorundaydım. Arabaya bindiğimde hızla evden uzaklaştık. Madem başka bir yere gidecektik, o zaman beni buraya niçin getirtmişlerdi? Bu adam da onlardan mıydı? Nereye gittiğimizi anlayamıyordum. Adresi gönderdikleri yer uzaklaştığımız evdi ama şimdi bambaşka bir yere gidiyorduk. Düşünmekten arada geçen dakikaların farkına varamamıştım. İndiğimizde, aynı ıssızlıkta ama mimari olarak çok daha seçkin bir evin önünde durmuştuk.

Eve kadar adamı takip ettim. Koca ev hayaletlere kalmıştı sanki, etrafta hiç kimse yoktu. Adımlarımı bahçeye doğru atıp açık kapıdan içeri geçtim. Bir kadın, yüzünde belirsiz bir gülümsemeyle beni karşılayarak salona aldı.

Bir an önce tehdit mesajlarını atan herifle yüzleşmek istiyordum. "Nerede?" diye aceleyle hesap sorunca yanımdaki kadın sinsi bir şekilde gülümsedi. "Kim nerede?"

O herifi bir elime geçirirsem fena yapacaktım. Dişlerimi sıkarak, "O... Bana tehdit mesajlarını atan her kimse çabuk çıksın karşıma!" dedim. Aramızdaki ölümcül sessizliği kadın bozdu: "Sakin ol, burada kimse sana ve arkadaşına zarar vermez."

Kan beynime sıçramış gibiydi; yine de kadını ellerimle parçalamamak için zor sabrediyordum. Adamın biri arkadaşımın peşinde ne halt ettiği dahi belli değilken bu kadar rahat davranmasına anlam veremiyordum. Utanmadan benimle bir de dalga geçer gibi konuşmasına karşılık vererek, "Yani o adamı süs diye mi taktınız arkadaşımın peşine? Bana atılan mesajlardan haberiniz bile yok!" dedim sinirle.

Ben burada arkadaşımın hayatından bahsederken, onun hiçbir şey umurunda değilmiş gibi düz siyah eteğinin üstüne giydiği ceketi düzeltiyordu.

hesap soran bakışlarımı üzerinde hissedince ceketi bırakıp yüzüme baktı ve bir şeyi açıklığa kavuşturmak istedi: "Kendi isteğinle oraya gittiğine göre canına susamış olmalısın. Hayat sana çok mu sıkıcı geliyor da hiç düşünmeden düşmanına teslim olmaya gidiyorsun?"

Anlaşılan ilk gittiğim evden bahsediyordu. Orada kimin yaşadığını bilmiyordum ki düşmanıma teslim olacak kadar hayatı hafife alayım. Sözünün devamında, kollarını göğsünde birleştirdi: "Seni zorla tutan yok Alisa. Ama o kapıdan çıkarsan, seni buraya getiren Memduh kadar merhametli olmayan adamların kucağına düşersin," dedi, kapıdaki iri yarı korumayı başıyla işaret ederek.

Gözlerim kapıdaki adama, Memduh’a kaydı. Erdal’ın o uğursuz evinin önünde beni durdurup arabaya bindiren adamdı bu. "Memduh mu?" diye mırıldandım. "O zaman o adreste beni bekleyen Erdal’ın adamı değildi..."

"Hayır," dedi Ferda, sesindeki alaycı tonu tamamen silip ciddileşerek. "Piknikte ve yüzme kursunda seni gölge gibi izleyen o siyahlı adam Erdal'ın tetikçisiydi. Seni o eve, yani Erdal’ın doğrudan kucağına çekmek için Masal’ı yem olarak kullandılar. Eğer Memduh tam zamanında devreye girip seni o kapıdan almasaydı, şu an bir ölüydün."

İlk gittiğim yer Erdal'a aitmiş; o adamın sabit bir mekânı olmadığı için nerede olduğumu bilememiştim. Kadının pat diye gerçeği söylemesine için için kızsam da doğru söylüyordu.

Hayatımı cehenneme çevirmekten sadistçe zevk alan o pisliğin ayağına kadar gidip de oradan sağ çıktığımı ancak şimdi fark ediyordum. Ben sağdım ama arkadaşım ne hâldeydi? Bu soru aklımı sürekli kemirip durdukça huzursuzluğum katlanıyordu. Adının Ferda olduğunu söyleyip dostça elimi sıkmak istemesine karşılık, hiçbir şey yapmadan donuk gözlerle yüzüne bakmakla yetindim. Elimi uzatmadım.

Ferda denen kadın, sanki buraya misafirliğe gelmişim gibi bir rahatlıkla evdeki hizmetçiye iki orta şekerli kahve yapmasını söyledi.

Eminim farklı zamanlarda, farklı şartlar altında tanışsaydık onunla arkadaşlık edebilirdim; fakat şimdi tek düşünmem gereken Masal'ı bulmaktı. Üslubumu bozmadan nasıl konuşacağım konusunda kısa bir süre sessiz kalıp cümlelerimi toparladım. Ardından sahte bir tebessümle yüzüne bakarak konuştum: "Bakın Ferda Hanım, benim arkadaşım şu an birileri tarafından takip ediliyor ve ben buraya hiçbir şey yokmuş gibi kahve içmeye gelmedim." Konu bu kadar ciddiyken yerimde bile duramıyordum. Hizmetçi ise Ferda'nın gözlerinin içine bakarak kararı ondan duymak için bekliyordu.

Ferda kahve fikrini iptal edip tek bir işaretiyle kadını gönderdikten sonra, o umursamaz hâlini daha fazla sürdürmedi. "Arkadaşını merak ediyorsun ama gerçekten endişelenmene gerek yok," dedi hafifçe gülümseyerek.

Yani "Sana bir şey olmasın da kime ne oluyorsa dert etme," der gibi konuşmasından hiçbir şey anlamamıştım. Onlar mı çok güçlüydü yoksa ben mi fazla zayıftım bilmiyorum ama bu sefer kaçmak yerine elimden gelen her şeyi yapacaktım. Beni bilerek mi sinirlendirmeye çalışıyordu? Kaşlarımı çatıp, "Adamlar arkadaşımın fotoğraflarını çekip bana atıyor, sen ise bana endişelenme diyorsun! Bu düpedüz taciz!" dedim sesimi yükselterek.

Gözlerini devirip yine o sinir bozucu, umursamaz yüz ifadesiyle karşılık verdi: "Haklısın, o adam her şeyi yapabilecek biri ama seni rahatsız eden biz değiliz. Hem ayaklarınla düşmanının evine gidiyorsun hem de arkadaşım zor durumda diyorsun; sence buna gerçekten inanalım mı?"

Kadının şüpheci tavırları beni çileden çıkarmıştı, daha fazla dayanamadım. Arkamı dönüp hızla kapıya doğru yürüyordum ki karşımda beliren iri yarı korumayla göz göze geldim. Tam o sırada Ferda arkamdan seslendi: "Sana gidebilirsin demedik." Az önce kahve söyleyip samimi olma çabalarının altında yatan o kibirli gerçek, şimdi tamamen ortaya çıkmıştı işte.

Adamlar önümü kesip gitmeme engel oldular. Bana kendimi kapana kısılmış bir hayvan gibi hissettirmişlerdi. Bağıra çağıra kapıyı açmalarını söyledim. Evin etrafında başka herhangi bir yerleşim yeri olmadığı için bağırmam onları zerre rahatsız etmiyordu. Kim olduğunu bilmediğim bu insanlar dikkatle ne yaptığımı incelerken, hırsla kapıya vurmaktan ellerim acımıştı artık.

Elinde dosyayla başka bir adam içeri girince gürültü yapmayı kestim. Bu sefer ben onların ne yaptığını dikkatle incelemeye başladım. Arkamı dönüp Ferda'ya uzatılan dosyanın içindekileri umursamadan, hiç korkmadan kadının dibine kadar girdim: "Sizin amacınız ne? Ne istiyorsunuz benden?" Sorduğum soru hoşuna gitmiş gibi sinsi bir şekilde gülümsedi. Dosyadaki yazılar kadının elindeydi ancak göz temasımı kesip oraya bakmamaya kararlıydım.

Ferda'nın yüzündeki gülümseme hiç de hayırlı bir şeye işaret etmiyordu. Dosyayı bana doğru uzatıp donuk bakışlarıyla birkaç saniye gözlerimin içine bakınca, başka bir şey sormama gerek kalmamıştı.

"Senden sadece bu sözleşmeyi imzalamanı istiyoruz. Eğer anlaşabilirsek ne sana ne de Masal'a zarar gelmeyecek, bundan emin olabilirsin."

Kâğıda kısa, tiksinti dolu bir bakış attım: "Bu ne?" Bir canlı bombadan kaçar gibi dosyanın içindekilerden kaçmak istiyordum.

Gözlerini devirdi. "Neye benziyor?"

Kadın benimle alay eder gibi konuşunca ben de onu iğnelemeden duramadım: "Bilmem, bir sözleşmeden ziyade şantaja benziyor! Bunu imzalarsam ne olacak?"

Adeta gözüme soktuğu kâğıdı elinden sertçe çekip ilk maddeyi okudum. Gözlerimi kâğıttaki maddelerde gezdirirken Ferda bana sözleşmenin sözde içeriğinden bahsetti: "İmzalarsan seni kötü adamlardan biz koruyacağız." Duyduklarıma kahkaha atasım geliyordu. Kötü adamlar! "Siz nesiniz peki?" dememek için kendimi zor tutmuştum.

Sözleşmeyi okumayı bırakıp tekrar Ferda'ya döndüm. "Peşimdeki adamlar derken? Zaten peşimdeki siz değil misiniz?" diye sordum. Cevap vermedi. Ferda denen o sinir bozucu kadın, sadece sözleşmeyi imzalamam için sabırsızca bekliyordu.

Kadının o alaycı gülüşü beni çılgına çevirmeye yetmişti. Tam yaklaşıp ağzının payını vereceğim sırada, dış kapının önünde büyük bir bağırış çağırış koptu ve küfürler havada uçuştu. Kim bu ağzını helaya çeviren adam, ben de merak etmiştim. Ferda ise dışarıdaki sesin sahibini tanıyor gibiydi; üstelik bunu hiç beklemediği, yüzüne oturan o ani şaşkınlık ve panik ifadesinden çok net anlaşılıyordu.

Dışarıdan gelen sesler şimdi çok yakından duyuluyordu. Birkaç dakika sonra kapı açıldı ve içeri Erdal girdi. Yanılmamıştım; karşıma geçip o iğrenç yüzünü bana gösterdi. Az önce beni karşılayan kadın salondan hızla ayrılırken, bu çirkin herifin elinde başıma ne geleceğini düşünmeye başlamıştım. Şimdilik en iyi ihtimal ölüm gibi görünüyordu. Erdal'ın gözlerindeki o tekinsiz kötülük, aklıma olur olmadık şeyler sokuyordu; bana o tehdit mesajlarını atan gerçekten o olabilir miydi? Tam o sırada Ferda'nın koruması olan iki adam hemen yanıma dikildi. Karşımdaki herife ters ters bakarak sessizce beklemeye başladılar.

Aklımdaki sorulara cevap ararken Erdal, yanımdaki adamları hiç umursamadan, oldukça rahat bir tavırla, "Yine karşılaşacağımızı hiç düşünmemiştin, değil mi?" dedi.

Karşımda böyle rahat rahat oturmasına müsaade etmeyeceğimi bildikleri için yanımda duran iki koruma, ters bir hareket yaparsam diye hazırda bekliyordu. Nitekim Erdal'a doğru hamle yaptığımda, biri beni sıkıca tutup tekme atan ayağımı savuşturarak önüme geçti. Yanlış kişiye öfkemi kusmaya niyetim yoktu. O adamın elinden kurtulduğum gibi karşımdaki pisliğin boğazına sarılmak, nefesi kesilip morarana kadar sıkmak istiyordum.

Ona ulaşmama çok az kalmıştı. Erdal kendine o kadar çok güveniyordu ki kılını bile kıpırdatmıyordu. Onun bu kibirli sakinliği karşısında benim geri adım atmayacağımı, öfkeden gözümün döndüğünü fark eden korumalar hemen beni çember içine aldı. Amaçları Erdal’ı korumak değil, benim orada yanlış ve dönüşü olmayan bir şey yapmamı engellemekti. Resmen beni kendimden ve Erdal’ın adamlarının dışarıda bekleyen namlularından koruyorlardı fakat o an bunun nedenini bir türlü anlayamamıştım.

Yaşadığım sürece ben de ona rahat yüzü göstermeyecektim. Her şeyimi almış, geriye sadece canımı sağ bırakmıştı; sırf bu yüzden bile onu mahvedecektim. Bu pislik yüzünden kendi ülkeme bile kaçak yollardan girmeye çalışmıştım. Yok yere her seferinde bir korkak gibi kaçıp saklandığım için kendime kızdım. Buraya ne halt etmek için, nasıl bu kadar rahat gelmişti bilmiyordum ama fırsat bu fırsattı. Yıllardır içimde birikmiş nefretimden güç alarak beni tutan adamlardan kurtulmaya çalıştım.

Çaresizce çırpınan hâlime bakarak çirkin bir gülümsemeyle o uğursuz ağzını açtı: "Bak kızım, baban da zaten bu işin içindeydi. Yoksa sen hâlâ babanı masum mu zannediyorsun? Rahmetli yetenekli ve çok gözü kara bir adamdı ama unutkanlık bazen insanın başına büyük belalar açar. Bize yaptığı yanlışı canıyla ödeyeceğini unutmasaydı, belki şimdi yaşıyor olurdu."

Babamı kendi kirli işbirlikçileriymiş gibi anlatmasını duyduğumda gözüm döndü. Orayı birbirine katıp beni tutan adamlardan birini savurmayı başardım. Ötekinden daha hızlı davranarak tam düşmanımın yakasına yapışmıştım ki, dışarıdan koşan birkaç adam daha salona girip beni zorlukla durdurdu. Erdal yine de istifini bozmadı.

Aslında burada kaldığı her saniye tehlikede olan kendisiydi. Kaçıp gidecekti de arkasından "korkak" demesinler diye duruyor gibi bir hâli vardı. Gözlerini yüzüme sabitleyip, korkacağımı düşündüğü o buz gibi ses tonuyla beni tehdit etmeye çalıştı: "Bugün şanslı günündesin. Babanın sonu gibi bir ölüm seni bekliyor olacak. Bu evdekiler de dahil, seni benim elimden hiç kimse alamaz."

Adamdaki bu hadsiz cüretkârlık beni iyice delirtti: "Bu kadar kendine güveniyorsan, neden benimle böyle konuşarak zaman kaybediyorsun?" Bunu söyleyerek herife adeta meydan okudum, "Gel beni öldür," dedim. Ölümden ne kadar korksam da gerekirse kahramanca ölecektim.

Bu gözü kara yanıtımdan sadistçe bir zevk almıştı. "Olmaz, hemen ölmeni istemiyorum. Sen daha çok yaşayacaksın Alisa... Çok, çok! Düşmanlarından bile daha çok yaşayacaksın," dedi korumalara imalı bir bakış atarak. Sonra da arkasını dönüp gitti.

Hayatımda ilk defa birini gerçekten öldürmek arzusuyla kavruluyordum. Erdal'ın sözleri beynimin içinde bir balyoz gibi yankılanıyordu. Korumalar o pisliğin evden tamamen gittiğine emin olduktan sonra beni tutmayı bıraktılar. İçimde verdiğim o büyük hesaplaşma yüzünden etrafımda ne olup bittiğinin farkında bile değildim.

Ferda, sakin görünmeye çalışarak yeniden yanıma geldi. Gözlerindeki o derin endişeyi saklamaya çabalıyor fakat bu çabası pek de inandırıcı görünmüyordu. "İyi misin?" diye sordu. Yanımdaki adamlar beni tutmasaydı her şeyin ne kadar kanlı biteceğini o da biliyordu. Açıkçası benden daha kötü durumda olan oydu; korkudan yüzü bembeyaz kesilmişti. "Delirmiş olmalı," diye mırıldandı dışarıya bakarak. "İçeri adamlarıyla giremeyince olay çıkaracaktı az kalsın! Sana bir şey olmadı ya, gerisi önemli değil."

Dikkatimi en çok bu son sözleri çekmişti. Hazır başımdan büyük bir belayı savuşturmuşken, beni neden bu kadar canla başla korumaya çalıştıklarını, neden hata yapmama izin vermediklerini öğrenmenin tam zamanıydı. Şu dünyada hiç kimse karşılıksız hiçbir şey yapmazdı. Bakalım bu insanlar benden gerçekte ne istiyorlardı?

Gözlerim yavaşça sehpanın olduğu yere doğru kaydı. Önümde beliren kâğıdın üzerindeki yazılara baktım. O pislik herif gelmeseydi Ferda bana bir şeyler imzalatacaktı.

Ne oyunlar dönüyor öğrenmem için önümdeki kâğıdı imzalayacak değildim elbette. Kararım kesindi. Ferda beş karış suratla kâğıdı alıp salondan ayrıldığında, nereye gittiğini izleyerek gözden kaybolana kadar onu göz hapsinde tuttum.

Yine kim olduğunu bilmediğim bir kız, etrafta gezinirken beni görüp yanıma gelmişti. Adını az önce öğrendiğim kadın, bir şey rica eder gibi bakıyordu: “İzninizle bir saatinizi almak zorundayım. Patronumuz sizi görmek istediğini söyledi. Tanışıyormuşsunuz zaten, çok geçmeden o da burada olur.” Kadın kibar bir üslupla söylediği için sesimi çıkarmadım. Üstelik nereden tanıştığımızı öğrenemeden yanımdan uzaklaştı.

Ben bir saat boyunca o gelene kadar sabredemezdim. Biraz önce Erdal'a saldırmamam için beni tutan iki koruma hâlâ yanımda duruyordu. Evdeki herkes yabancıydı ama bu ikisiyle en azından bir şeyler yaşamıştık. Sol taraftaki cüsseli adama dönüp “Kimmiş sizin patronunuz?” diye sordum. "Adı ne? Beni nereden tanıyor?"

Her ikisi de birbirinin yüzüne bakıp sanki hiçbir şey sormamışım gibi sessiz kaldılar. Devlet sırrı öğreniyordum sanki. "Bir şey sordum beyler, niye ben yokmuşum gibi davranıyorsunuz?" dedim. Sert çıkışım ikisini de kendine getirmişti. Sol yanımda duran keskin çehreli korumaya bakarak konuşunca, nihayet bir karşılık alacağım diye sevindim.

Ciddiyetinden ödün vererek gülümsedi: “Beyefendi, bu aralar biraz yoğun Alisa Hanım.” Ben ne zaman gelir diye sormamıştım; adamın kim olduğunu bilerek söylemiyorlardı.

İyi de kim bu adam canım, niye ısrarla beni görmek istiyordu ki? Ayşe "Tanışıyorsunuz," demeseydi kim olduğunu zerre umursamazdım fakat şimdi aklımda sürekli biri canlanıyordu. Adını söylemediklerine göre böyle gizli saklı işler yaptıracak tek kişiyi tanıyordum; o da Fransa'da bırakıp kaçtığım çocuktu. Eğer bir saat sonra o karşıma çıkacak olursa muhtemelen utançtan yerin dibine girecektim. Tabii bu çok düşük bir ihtimaldi ama hayatta her an her şey olabileceği için tedbirli davranmalıydım.

Burada böyle tanımadığım korumalarla daha fazla yan yana duramadım. Su içme bahanesiyle ayaklanıp mutfağa yöneldim. Şanslıydım ki birileri mutfakta yemek yapıyordu. Göze batmamak için gülümseyerek "Kolay gelsin," dedim nazikçe. Başlarını kaldırıp bakma tenezzülü bile göstermeyen aşçılardan herhangi bir geri dönüş alamadım. O sırada Ferda, aşçıları boş verip yanına oturmamı rica etti. Sabah kahvesini keyifle yudumlarken önündeki kâğıtları kenara koydu. Ben de sandalyelerden birini çekip karşısına oturdum. Madem bir saat buradaydım, o zaman benimle biraz olsun ilgilenmelilerdi.

Aklımdaki sorulara cevap bulamazsam rahat etmeyecektim. Uygun anı kollamak için beklememe gerek yoktu çünkü Ferda, bir şey söyleyeceğimi anlayıp yüzüme bakıyordu. “Beni neden buraya getirdiniz? Kim bu patron?” diye sordum. Tam o sırada telefonu çaldı. Mutfak kapısından çıkıp gözden kaybolunca yine beklemek zorunda kaldım. Yıllar sürmüş gibi gelse de aradan sadece on beş dakika geçmişti ve Ferda hâlâ ortada yoktu. Can sıkıntısından patlamak üzereyken Ayşe mutfak kapısından girdi. Ferda soruma cevap vermemek için bir yolunu bulup kaçıp gitmişti ve aynı şeyi Ayşe'nin de yapmasına izin vermeyecektim.

"Kusura bakma, seninle ilgilenemedim; halletmem gereken bir işim vardı. Burada oturmaktan sıkıldıysan benimle gel, konuşuruz biraz, ne dersin?" Hızla ayağa kalkıp onu takip ettim. Evin iç kısımlarını gösteren geniş odalara doğru yürümeye başladı. Yukarıdan salona bakıp bana zindan hissi veren yeri şimdi başka bir gözle görüyordum. Vazolar ve tablolarla süslenmiş olsa bile ev oldukça sade ve düzenliydi.

Manzaraya bakarken yine hayallere dalıp gitmiştim. Bu evin sahibi Fransa'da bırakıp kaçtığım çocuk olamazdı kesinlikle. Çünkü o, insanı çileden çıkaracak kadar dağınık yaşamayı severdi. Şimdi içim rahatlamıştı; en azından listeden birini kesin olarak silmiştim.

"Patron"larını görmek için can atmama rağmen sakindim. O benim gerçek adımı biliyor ve evdekiler de bana gerçek adımla hitap ediyorlardı. Onunla daha önce tanıştığıma göre bu kişi benim sevdiğim biri olabilirdi. Çünkü ben sevmediğim insanlara gerçek adımı asla söylemezdim. Onlar bazen beni Gamze, Eda, Münevver, Emine ya da o an aklıma hangi isim gelirse öyle bilirlerdi. Bir daha görmeyeceğim insanlara karşı dürüst davranamamak gibi kötü bir huy edinmiştim. Onun kim olduğunu tahmin etmem için etrafta hiçbir ipucu yoktu. Durup durup saatime bakıyordum. Neyse ki gelmesine on dakika kalmıştı.

Ayşe sanki ne düşündüğümü biliyormuş gibi dikkatimi çekmek için Erdal'dan bahsederken konuyu döndürüp dolaştırıp patronuna getirdi: "Bakma sen onun böyle gizli saklı yaşantısına; aslında yeraltı dünyasında Hamdi Bey'in torunundan başka hiçbir üne sahip değildir. Dedesini hesaba katmazsak tehlikeli adamlarla pek uğraşmaz. O daha çok yerin üstündekilerle ilgilenir,” dedi. "Tehlikeli adamlar" derken alaycı bir tavır takınmıştı.

Bugün gelen Erdal, Ayşe'nin deyimiyle hiç de "yerin üstünden" biriymiş gibi değildi ama!

Ayşe önden ilerlemeye başlayıp geliyor muyum diye ara sıra arkasını kontrol ederek yüzüme bakıyordu. Nihayet bir odaya girdi. Kapı önünde kalmayı tercih etmekle iyi yapmıştım çünkü burada renklerine göre ayrılmış ceketler, gömlekler ve pantolonlar vardı. Bu odada gördüklerimden çıkardığım sonuç şuydu: Ev sahibi kesinlikle ruhsuzdu ve pahalı giyinmeyi seviyordu.

Aşağıdan birinin sesleri geliyordu. Evin içinde korumalar ve hizmetçiler haricinde sadece Ayşe, Ferda ve ben kalmıştık. Ayşe yanımdan ayrılıp beni yalnız bırakarak aşağı kata indi. Böyle aceleyle gittiğine göre muhtemelen o gelmişti. Peşinden gidip gitmemek konusunda kararsızdım. Ben ne yapacağımı düşünene kadar onlar kendi aralarında konuşmaya başladılar.

Adamın sesi bir yerlerden tanıdık gelmişti fakat bu sesi nereden hatırladığımı bir türlü çıkaramıyordum. Tam o sırada adamın sesi tekrar duyuldu: “Nerede, yukarıda mı?”

Elim ayağıma dolaştı. Ayşe, uygun bir dille cevap veriyordu adama. Ayak seslerini duymaya başlayınca buraya geleceğini anlamıştım.

Adam çoktan üst kata çıkmıştı. Ayak sesleri yaklaşmaya devam ederken son anda karar vererek hızla odalardan birine girdim. Işıkları kapattım. Burayı sadece geniş koridorların ışıkları aydınlatıyordu. Az da olsa odanın içindekileri görebiliyordum ve Allah kahretsin ki çok yanlış bir yere girmiştim! Eğer o adama yatak odasında yakalanırsam rezil oluşumu ölene kadar hatırlayacaktım. "Ne olur buraya gelmesin," diye saçma bir dilekte bulunarak öylece bekleyemezdim. Buraya gelmeyip ne yapacaktı sanki, koltukta uyuyacak hâli yoktu ya!

Öyle gerilmiştim ki nefesimi tutarak konuşulanları dinlemeye başladım. Ayşe koridorda beni göremeyince şaşırmış olmalıydı. "Efendim, biraz önce buradaydı," diyerek açıklamada bulundu.

Yok, burada daha fazla kalamazdım fakat kaçmak için aklıma bir fikir gelmesini beklersem adama rezil olacaktım. Ben kendimi yiyip bitirirken onlar da koridorda ilerleye ilerleye tam da benim bulundum odanın önünde durdular. Hiçbir şey görmüyordum ama duyduğum seslerden böyle bir izlenime kapılmıştım.

Kapının arkasından çıkarak parmak uçlarımda yürüdüm ve usulca başımı uzattım. Evet, tam tahmin ettiğim gibi kapının önündeydiler. Adamın sırtı hazır bana dönük vaziyetteyken fırsattan istifade ederek aynı dikkatle balkona fırladım. Kapı ardımdan cereyan yapıp küt diye suratıma kapanmasaydı belki de adamın dikkatini hiç çekmeyecektim. Muhtemelen birazdan sesin kaynağını merak edip buraya geleceklerdi.

Eh, buraya kadar her şey sorunsuz ilerlemişti. Şimdi işin geri kalanı daha önemliydi çünkü cesaretimi toplayıp hemen ikinci kattan aşağı atlamam gerekiyordu. "Korkma, atla gitsin Alisa! Bu zamana kadar ikinci kattan düşüp de ölen olmamıştır," diyen iç sesimi ciddi ciddi dinleyip hiç düşünmeden aşağı atladım.

Ölmemiştim fakat ayaklarımda felaket bir acı hissiyle doğrulduğum zaman daha fazla yürüyemeyeceğimi anladım. Sırtımı duvara yaslarken heyecandan nefes nefese kalmıştım. Ayaklarımın altı acısa da rezil olmaktan kurtulduğum için gülümsüyordum. Derin bir nefes alıp bahçedeki girişten eve adım atmıştım ki korumalarla yüz yüze geldik. Bozuntuya vermeden tebessüm ederek yanlarından geçip gittim.

Ayşe ve yanındaki adam merdivenlerden aşağı iniyorlardı. Hızla koltuğa doğru ilerleyip hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi yaparak önüme döndüm. Yaklaştıkları zaman onları selamlamak için ayağa kalkacaktım. Ağzım kulaklarımdaydı. Saçma bir durumdan ucuz kurtulduğuma sevinerek gülümsemeye devam ederken karşımda duran adama tepki veremiyordum. Tanışıyoruz dedikleri adam bu muydu?

İlk konuşan o oldu: "Bakın burada kimler varmış! Sen misafirimiz yukarıda dememiş miydin Ayşe?" Sesi güçlü ve etkileyici bir tondaydı. Durumu anlamaya çalışır gibi başını kadına doğru çevirerek Ayşe'den mantıklı bir cevap bekledi. Yazık, garibim de neye uğradığını bilemeyip ağzının içinde bir şeyleri evirdi çevirdi. Kimse kızın ne dediğini anlayamamıştı. Neyse ki konu önemli görülmediğinden çabuk kapandı ve mevzu yine bana döndü.

Odağımı çerçeveli fotoğraftan ayırıp, merakını üstüme çektiğim adama çevirdim. Bu adamın benimle derdi neydi? Sessizliğimden çıkardığı derin anlamlara gülümseyerek, "Beni görmeyi beklemiyordun, değil mi?" diye sordu.

Hiç tereddüt etmeden "evet" anlamında başımı salladım. Ayşe, adamın yanında durmak yerine işinin başına dönmüştü. Korumalar bile etrafta görünmüyordu. Şimdi onunla baş başa kalmıştık. Konuşurken gözlerimi hedef alarak gülümsedi: "Başında ne çok bela var senin... Ve neden seni bulmam bu kadar zamanımı aldı, bilmek isterim."

"Bu adam nereden biliyor başımdaki belayı?" diye düşünmeyi bırakıp yutkundum. "Bulamazsın tabii çünkü yerimde durduğum mu var!" demek istiyordum ama bir anda bu cevap fazla samimi geleceği için susmayı tercih ettim.

Sessizlik içindeki ortam gerilmeye başlayınca adama vereceğim cevabı düşündüm. Gerçeği anlatmakta kararsızdım çünkü o da benim için bir yabancıdan başka bir şey değildi. Tamamen yalan söylersem bu sefer adama ne anlattığımı unutacaktım ve yalan söylediğimi anlayacaktı. "Yurt dışından geliyorum. Daha önce orada yaşıyordum ama kendimi oraya ait hissetmeyip memleketime döndüm." Bu bilgi bile fazlaydı. Sadece adını bildiğim adama ne anlatacaktım sanki? Tabii bunların bir kısmı doğruydu. Yurt dışında olduğum gerçekti fakat buraya dönüşüm o kadar basit ve içsel bir olay yüzünden olmamıştı.

Bana bir şey ima etmek istiyor gibi bir tavırla, "Öyle mi, ne hoş! Ben de dünya turumu tamamlamak üzereyim. Gezip görmediğim birkaç ülke kaldı ve hafta sonu Fransa'ya gitmeyi planlıyorum," deyince dikkatimi ona yönelterek aklıma gelen düşünceyle Araf'a baktım. Durduk yere Fransa konusunu açıp bana bir şeyler mi itiraf ettirmek istiyordu, yoksa gerçekten sadece planlarından mı bahsediyordu?

Adamın oturduğu yoktu ki ben de oturayım. Ayakta sohbet etmeyi daha fazla sürdüremiyordum. Yüzümde acılı bir ifadeyle ona bakarken oturmamı işaret etti. O da aramızda bir hayli mesafe bırakarak oturdu.

Adamı göreyim diye merakla günü bitirirken, asıl önemli olan konu aklımdan tamamen çıkmıştı.

Masal'ın güvende olduğunu öğrenmek için Araf'la konuşmalıydım. Kaç dil bildiğimi sonra da söyleyebilirdim.

Ağzımı açacaktım ki telefonu çaldı. Müsaade isteyerek yanımdan ayrılınca ben de ayağa kalktım. Bu adam da Ferda gibi telefonla konuşma bahanesiyle gidip gelmezse çıkıp evime gidecektim. Yanılmamıştım; aradan on dakika geçince etrafı izlemeyi bıraktım. Daha fazla kendimi kandıramayacaktım.

Bu evde herkes aynı şeyi yapıyordu. Kapıya doğru yönelince Ayşe mutfak kapısından çıktı ve nereye gideceğimi biliyormuş gibi beni durdurmak istedi. Kendisinden beklemediğim asi bir tavırla elini kapıya koyup yüzüme baktı: "Hayrola, nereye?" Onu tersleyerek vakit kaybetmeyecektim. Ayşe'yi kenara itip kapıyı açtığımda Ferda'nın meraklı bakışlarıyla karşılaştım. Umurumda değilmiş gibi bahçe boyunca yürümeye devam edecektim ki Ayşe ve Ferda'nın konuştuklarını duydum. Ferda, "Araf Bey arkadaşının canını kurtardı, o bir teşekkür bile etmeden gidiyor," dedi.

Duyduklarımla beraber olduğum yerde kalakalmıştım. Kızların olduğu tarafa doğru yürüyerek sordum: "Masal şu an güvende mi?"

Ferda "evet" anlamında başını salladı. Ayşe, arkadaşımı takip eden pisliğin yakalandığını söylediğinde içim rahat etmişti.

O sırada telefon kulağında, "Niye buradasınız?" diyen Araf'a ne cevap vereceğimizi hiçbirimiz bilmiyorduk. Adam zaten yalnız konuşmak için bahçeye çıkmıştı; haliyle bizi de bahçede görünce, durum yanlış anlaşılmasın diye Ferda saçma bir yalan uydurdu:

"Araf Bey, Ayşe'nin midesi bulanıyordu. Biraz temiz hava alsın diye bahçeye çıkardık. Siz de mi buradaydınız?"

Araf aramayı bekletip Ferda'ya döndü. Şaşkınlıkla, "Bu saatte senin ne işin var burada?" deyince Ferda'nın rengi birden sarardı. Kem küm etmeyi bırakıp birazdan şirkete gideceğini söyledi. Bu kızın niye bu kadar korktuğunu merak etmiştim. Ayşe koluma girerek çaktırmadan kulağıma Ferda'nın asistanlık yaptığını fısıldayınca durumu anladım. Onun şu an evde değil, işte olması gerekirdi.

Araf bana bakarak, "Birazdan geliyorum," dedi ve telefondaki kişiye dönüp uzaklaşınca Ferda rahat bir nefes aldı. Bizi kol kola görüp bozuntuya vermeden heyecanla konuştu: "Yok yok yok, ben bu sefer kesin bittim ya! Kesin!" Ayşe'yle birbirimizin yüzüne baktık. Neden bahsettiğini anlayalım diye sorduk. Kendine kızıyordu: "Ne olacak, evrakları kaybettim! Yok, her yere baktım, yok!"

Ayşe alay ederek güldü: "Bu adam seni kovmasında ne yapsın? Her hafta bir şey kaybediyorsun."

Ferda, sarsıla sarsıla gülen kıza sessiz olması için işaret etti. Araf gelmeden salona geçtik. Ferda, bin kere baktığı yere tekrar bakmaya gitmişti. Ayşe, Araf'ın geldiğini görünce yanımızdan ayrıldı. Araf yine aynı yerine oturunca telefonunun kapalı olduğunu söyleyip tebessüm etti. Bu sefer ben aramıza bir hayli mesafe koyup oturdum. Beni beklettiği için hiçbir şey söylememişti ve ben hâlâ bu garip adamın yanında duruyordum.

"Sence de her şeyin bir karşılığı yok mudur?" diye başlayan sözleriyle ürpermiştim. Aynı hayat felsefesindeydik ama nasıl bir karşılıktan bahsettiğini düşünürken adam hiç susmadı: "Arkadaşının hayatına karşılık yaptığımız sözleşmeyi neden imzalamadın?"

Kuru sözlere değer verecek değildim elbette. "Arkadaşımın güvende olduğunu nereden bileceğim?" diye şüpheyle sordum. Kızlar Masal'ın kurtulduğunu söylerken inanıyordum da bu adam söyleyince neden şüpheye düşüyordum?

"Bugünün hiç yaşanmadığını zannedebilirsin. Şunu bil ki tesadüfler seni kurtarmaz Alisa. Ben olmasaydım şu an Masal'ın ailesine bir açıklamadan daha fazlasını borçlu olurdun." Aklım Seher'e gitmişti; o da bunu kastediyordu. Vicdanım sızladı. Kalkıp gidecektim. Engel olmamıştı ama son sözüyle beni durduracağına inanarak seslendi: "Ara arkadaşını, bana güvenmiyorsan... İyi olduğuna emin ol."

İyi olduğuna inanmak istediğimden midir bilinmez, birkaç saniye vakit kaybetmeyi kabul etmiştim. Tam karşısında Araf'a bakarak telefonumu cebimden çıkardım ve Masal'ı aradım. Çalıyordu. Açılacağına olan ümidim yitip gitmişken arkadaşımın sesini duydum. Sesi boğuk geliyordu. Niye aradığımı söylemeden, niçin konuşmakta zorlandığını sordum. Dişlerini fırçalıyordu ve onu niye aradığımı anlamamıştı.

"Sen dışarıda değil miydin?" dedim merakla. Eve iki saat önce geldiğini söyledi ve neden tuhaf sorular sorduğumu merak etti. Sadece merak ettiğimi söyledim. Masal farkında olmasa da ölümden dönmüştü. Erdal bir kere Masal'ın adını öğrendiyse, kızın peşini asla bırakmazdı. Aynı şeyler başıma bir daha gelmesin diye dikkatli olmak zorundaydım.

Araf şimdi "İnandın mı?" der gibi yüzüme bakıyordu. Telefon konuşmasını uzatmayıp kapattım. Yalan söylememişti.

Ona inanmadığım için bozulmuştu. Ellerini dizlerinde birleştirerek ciddi bir ifadeyle, "Nedenlerden bahsetmeyi sevmem. Benimle iş birliği yaparsan kimseye zarar gelmez. Reddedersen, seçtiğin yolun sonuçlarına katlanırsın Alisa. Karar senin. Düşünmek için sabaha kadar vaktin var," dedikten sonra kalkıp gitti.

Birinin daha vebalini taşıyacak gücüm yoktu. Zor bir kararın eşiğindeydim. Sözleşme kâğıdını düşündüm. Benden istedikleri şey onların ne işine yarayacaktı, merak ediyordum. Bu sabah yaşadığım korkuyla hiçbir şey yapamadığımı anladım. Kendimi feda ederek konu kapanmıyordu ki; adamın amacı yakınımdakileri öldürüp bana vicdan azabı yaşatmaktı.

Ayşe'yi görünce Araf'ın nereye gittiğini sordum. Nerede olduğunu bilmiyordu. Yukarı bakmamı söylediğinde merdivenlere yöneldim. Neredeydi bu adam? Geniş koridorda yürürken kapalı kapılardan birini açıp içeri girdim. Bine yakın dosya, raflarda yıllarına göre titizlikle sıralanmıştı ve her şey tertemizdi. Araf burada yoktu.

Yalnız masanın üzerindeki defter benzeri bir şey dikkatimi çekti. İçinde ne yazdığını merak edip bakmak istedim. Yaptığımın yanlış olduğunu bile bile sayfaları çevirip göz gezdirdim. Sıradan bir alışkanlıkla yazılanları göz ucuyla okudukça önemli bir şey bulamamıştım. Rastgele çevirdiğim sayfalar arasında sona gelince defteri kapatıp rafa koyacaktım ki içinden küçük bir kâğıt parçası düştü. Yerden alıp ne olduğunu incelemeye başladım.

Özel bir psikiyatri kliniğinin kartıydı. Gözlerim kartın altındaki adrese kaydı. Gözümün önüne Araf geldi. Kâğıda bakmayı bırakıp defterin arasına yerleştirdim.

O sırada Ayşe yanımda belirdi. Merakımın yine depreştiğini hissettim ve cesaretimi toplayarak sordum: “Araf'ın bir rahatsızlığı mı var? Yani, rahatsızlık derken titizliğine olan takıntısından bahsediyorum." Evdeki düzene hayran kalmıştım. Buzdolabının üzerindeki kâğıtlarda yazılı olan, yemek yapılırken uyulması gereken kurallar aklıma geldikçe her şey netleşiyordu.

Ayşe, sanki bu soruya alışmış gibi cevap verdi: “Araf Bey'le beş yıl önce tanışsaydın şimdi delirmiştin. Yıllarca psikolojik tedavi gördü. Şu anki durumu tedavisinin sona ermiş hâli, düşün! Eskiye göre çok daha iyi durumda ya da biz alıştık. Bak mesela, bugünkü aşçılar var ya, yarın yok olacaklar." Ağzım açık kalmıştı. Adamları öldürecek miydi? Allah'ım, nereye düştüm? Bu adam Erdal'dan daha caniydi! Demek ki Erdal bile Araf'tan korkup Masal'a zarar vermekten vazgeçmişti.

Ayşe, dedikoducu tipler gibi ellerini birleştirdi: "Eve giren aşçının haddi var, hesabı yok.” Araf'ın tedavisi bitmiş hali buysa, tedaviden önceki hâlini düşünmek bile beni korkutuyordu.

Ayşe kolumdan tutup sarsmasa, gözümün önündeki hayali sahneye dalıp gitmiştim. Rengimin attığına şaşırarak sordu: "Bana yardım edersin, değil mi?" Beraber delilleri ortadan kaldırdığımızı düşündüm.

Sözleşmeyi imzalayıp istediklerini yaparken bir yandan da bu evde neler döndüğünü kendi gözlerimle görecektim. Gözlerim şimdiden göreceği manzaraları kayda almak istiyordu. Şüpheleri üzerime çekmeden, masum olduğunu düşündüğüm bir ses tonuyla Ayşe'ye döndüm:

"Niye illa bana bir şey imzalattırma peşinde bu adam?" Kuru bir canımdan ve Handan Hanım'ın verdiği tazminattan başka hiçbir şeyim yoktu. Her ikisinin de zaten alacaklısı vardı.

Ayşe, sesimi kısmamı işaret ederek elini hızla aşağı yukarı salladı: "Şşş... Sessiz ol, Araf Bey'in her yerde gözü kulağı vardır!"

Ben de zaten duyması için sesli konuşuyordum. Susturulmak hoşuma gitmiyordu. Ne saklıyorlardı, bilmek istiyordum.

Bölüm sonu

19 yorum