İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 26 · 14 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 26

XXVI. BÖLÜM

Öğleden sonra hem bir parça dinlenmek hem de kafamı toparlamak için eve geçtim. Sabaha kadar nezarethanenin o soğuk havasını soluduğumuz yetmiyormuş gibi, bir de üzerime dedeme vereceğim hesabın baskısı çökmüştü. Dedemin bu olayı duyduğu an soluğu Erdal’ın yanında alacağını çok iyi bildiğimden, Memduh ve Kemal’i vakit kaybetmeden yanına göndermiştim.
Erdal, babaannemizin ölümüne sebep olduğu günden beri sönmek bilmeyen bir ateş çemberinin içindeydik. Aynı kadını seven iki adam, yıllarca birbirlerine düşman kesilip yakınlarında kim var kim yoksa ezip geçmişlerdi. Taraflardan biri ölmedikçe bu dava asla bitmeyecekti. Belimdeki silahı kontrol edip evden çıktım. Peşimden gelecek olan korumalara beni asla takip etmemelerini söyledikten sonra Erdal'la yüzleşmeye gittim.
Evinin önünde hiçbir güvenlik önlemi yoktu ama bu ucube gibi karanlık yerde ne zaman ne çıkacağı belli olmazdı. Şimdi hedefime birkaç metre uzaktaydım. Erdal, koltuğa uzattığı kırık bacağını tutarak acıyla inlerken beni görür görmez bacağını hızla aşağı indirdi. Canının yandığını gizlemeye çalışsa da yüzü anında kıpkırmızı kesilmişti. İçi adam dolu evde korumalar bana doğru gelirken, Erdal tek bir el işaretiyle hepsine dışarı çıkmalarını emretti. Geldikleri gibi çekildiler.
Vakitsiz gelip de ayağının alçıda olduğunu gördüğüm için morali bozulmuştu. Dudaklarım alaycı bir kavisle kıvrıldı: "Biri benden önce davranmış," dedim. Bacağını ovup yüzünü buruşturdu. Tetiği çektiğimde korkuyla yutkunduğunu görmek bana zevk vermişti. Ne yapacağımı tahmin ettiği için gözleri öfkeyle parladı: "Buradan sağ çıkamazsın! Neyine güveniyorsun? Deden buraya gelene kadar sen çoktan kurşuna dizilmiş olursun." Konuşuyordu ama sesi cılız çıkıyordu.
Tehditlerinden zerre korkmadan yavaşça bir adım attım: "Senin canını alacaksam, ben kendi canımı feda etmekten çekinmem. Bağırırsan, benden önce sen ölürsün." Uyarımı ciddiye almayıp koltuğun altından silahını çıkarmaya yeltendiğini görünce, hiç düşünmeden kırık ayağına nişan aldım. Onun kurşunu hedefinden sapıp arkamdaki vazoyu patlatırken, silahı elinden fırladı ve acı dolu bir çığlıkla bacağını tuttu.
​Patlama sesine koşarak içeri dalan Veysel, silahını bana doğrultmuş hazırda bekliyordu. Geldiği gibi dışarı çıkmazsa Erdal’ın kafasını uçuracağımı söyledim. İstikrarlı duruşumu görünce ateş edeceğini anlayıp ondan önce davrandım; tetiğe bastım. Silahı elinden düşerken gözlerimi korumaya diktim: "Bir sonraki kurşun kafana gelir. Çık dışarı!"
​Erdal şaka yapmadığımı anladığında adamına bağırdı: "Çık dışarı akılsız! Öldürtecek misin beni?"
​Veysel kanlı bileğini tutarak dışarı süzüldü. Bu adamla daha fazla vakit kaybetmek anlamsızdı. Silahı şakağına doğrultup son kez düşmanımın yüzüne baktım. Tam o sırada Alisa içeri girdi. Buraya nasıl ve neden geldiğini sorgulamadım. Hedefime odaklanıp tetiğe bastığımda, kurşun Alisa'nın engeliyle Erdal’ın kafasına değil, tavandaki kristal avizeye denk geldi. Gürültüyle yere çakılan kristaller ve patlayan cam masa hepimizi sarstı. Seri bir hareketle silahımı çekip almasına ise engel olamadım.
​Olayın şokunu ilk atlatan bendim ve sinirle Alisa'ya çıkıştım: "Sen ne yaptığını zannediyorsun?"
​Silahı arkasına sakladı: "Benim ne yapmaya çalıştığım belli! Asıl sen ne yapmaya çalışıyorsun? Buraya katil olmaya mı geldin?"
​Erdal’ı elimden aldığı yetmiyormuş gibi bir de bana hesap soruyordu. "Alisa, ver şu silahı! Sen içeri nasıl girdin?"
​"Buraya tek başıma gelecek kadar delirmedim. Dışarıda bir sürü adam var. Erdal’la uğraşmayı bırak, başımıza bir iş gelmeden gitmemiz gerekiyor."
​"Buraya onu öldürmeye geldim. Hiç kimse beni kararımdan döndüremez. Sen de hemen gidiyorsun buradan. Hemen!" dedim ve Erdal’a iki el ateş ettim. Biri alnına, diğeri boğazına saplanmıştı ama Erdal ölmüyor, aksine delice bir kahkaha atıyordu...
Gözlerimi aniden açtığımda karşımda Alisa’yı buldum. Yavaşça göz kapaklarımı kırptım ama değişen bir şey yoktu. Erdal'ın bir türlü ölmemesinin bir rüya olduğunu anlasam da bu kabus canımı fazlasıyla sıkmıştı. Hiç kıpırdamadan, halsiz bir ifadeyle Alisa'ya baktım.
​"Şükür uyandın. Kabus görüyordun galiba; yastığı başından alıp göğsüne basarak uyuyakalmışsın. Sırılsıklamsın şu an."
Bütün gücüm çekilmiş gibiydi. "Çok üşüyorum... Halsizim," dedim. Üzerimdeki kalın battaniye bile beni ısıtmaya yetmiyordu. Alisa alay ederek gülümsedi: "Ne hassas bünyen varmış. Seninle aynı hava koşullarında birlikteydik ama bak bana, turp gibiyim maşallah."
Sözlerine gülecek takatim yoktu. "Şaka yapmıyorum," diye mırıldandım.
​Yanıma yaklaşıp elini alnıma koyduğunda durumun ciddiyetini nihayet anladı. "Tamam, doktor çağırıyorum hemen."
Koltuktan kalkmaya yeltendiğinde elini kavradım: "Sana ihtiyacım var." Elini geri çekmeye çalışmamıştı ama sözlerimi pek umursamıyor gibiydi: "Bence daha çok doktora ihtiyacın var. Doğru dürüst konuşamıyorsun bile, bilincin yerinde değil. Dur, doktoru arıyorum."
​Telefonu kulağına götürürken başucumda durup elinin tersini alnıma bastırdı, telefondakine durumumu aktardı. Telefonu kapattığında hiçbir şey söylemeden yanımdan ayrıldı. İki saat sonra elinde sıcak bir çorbayla geri döndü. İşin tuhafı, ben kendimi neredeyse toparlamış gibi hissediyordum ama Alisa o kadar düşünceliydi ki durumun farkında değildi.
Elindekileri tepsiyle birlikte kucağıma bıraktı: “Al bakalım, sana çorba yaptım, iç hadi,” dedikten sonra karşımda bir yere oturdu. Bir çorbaya bir Alisa'ya bakarken aklıma gelen fikirle hemen harekete geçtim. Belki biraz daha hasta numarası yaparsam benimle daha çok ilgilenirdi. Yalandan canım yanıyormuş gibi gözlerimi süzüp mırıldandım: “Sen içirsene.”
Rolümü gayet iyi oynamıştım ama belli ki aynı duyguları ona hissettirememiştim. İlgisizce, “Kötürüm mü oldun canım? Niye ben içiriyorum?” dedi haklı olarak.
Yatak döşek yatan birine göre fazla dinçtim: “Bir iyilik yapıyorsun bari tam yap. Hadi Alisa, uçurumdan atla demedim,” diyerek isyan ettim. Bu sözlerimden sonra o kadar da hasta olmadığımı anlamış olmalıydı.
Yine de inadını kırıp halime üzülerek kaşlarını büzdü. Bir çırpıda gelip yanıma otururken çorbayı sanki açık kalp ameliyatındaymış gibi büyük bir dikkatle içirmeye çalıştı. Bunu yaparken o kadar ciddi görünüyordu ki istemsizce gülmeye başladım.
Onunla dalga geçtiğimi zannederek kaşığı anında bıraktı: “Sen hasta falan değilsin. Rol yapıyorsun. Gerçekten hasta olsan gülmezsin.”
Gözlerinin içine bakarak, “Çok seviyorum belki,” dedim, bir anda içimdeki gerçeği itiraf ederek. Ama Alisa hiç oralı olmadan kaşığı alıp tekrar çorbaya batırdı: “Evet, çok lezzetli çorba yapmışım. Ben de çok seviyorum. Hasta olunca hep içerim.”
“Onu kastetmedim. Senden bahsediyorum.”
Bunları duymak hoşuna gitmemiş gibi, konuşmamı engellemek için hızla çorba içirmeye çalışıyordu: “Ben de çorbadan bahsediyorsun zannettim.” Kaşığı tekrar çorbaya daldırdı ve bana uzattı. Güzel taktikti ama beni susturmanın yolu bu değildi. Dudaklarının hafifçe gevşemeye başladığını görünce kaşlarım çatıldı. Niye güldüğünü anlayamadığım için oturduğum yerde daha fazla duramadım: “Bırak şu çorbayı.”
Ayağa kalkmadan önce kucağımdaki tepsiyi hızla alıp ışık hızıyla masaya bıraktım. Tekrar eski yerime oturduğumda ellerini sıkıca tuttum. Bir anda hastalığımı bir kenara bırakıp canlanmama hayretle baktı: “Sen çorba bile içemeyecek kadar halsiz değil miydin?”
Kızdığı zaman bambaşka biri oluyordu sanki. İnat ederek ellerini çekmeye uğraştı ama bırakmadım. Kesin ve net bir ses tonuyla, “Beni görmezden gelemezsin. Senden bir cevap bekliyorum,” dedim. Hasta rolü yapmayı tamamen bırakmıştım. Tereddütlü bakışları ellerime kaydı. Ciddi olmayan bir ifadeyle, “Ellerin ateşler içinde yanıyor. Acaba havale falan mı geçiriyorsun?” diye sordu.
“Alisa konuyu değiştirme. Sana bir şey söylemeye çalışıyorum.”
“Söyle, dinliyorum.”
“Söyledim ya,” dedim sabırla.
O ise rahat tavrıyla beni kızdırmaya devam etti: “Doktoru demiyor musun canım?” Ne söylemeye çalıştığımı çok iyi anlamıştı ancak hâlâ benimle dalga geçiyordu. Sinirle kaşlarımı çatarak, “Hastalıktan değil, sinirden ateşim çıkacak. Sen beni dinlemiyor musun?” diye isyan ettim.
Alay etmeyi bırakıp ciddileşerek gözlerini yüzüme dikti: “Dinliyorum ama etki etmiyor demek ki. Nasıl bir aşk itirafıydı o öyle? Belli belirsiz şeylerle kafamı karıştırıyorsun. Neyse, vaktim kalmadı zaten, gitmem gerekiyor.” Kalkmak üzere hareketlendi ama sıkıca tuttuğum ellerini bırakmadım. Bana karşı ne hissettiğini artık anlamalıydım: “Niye geldin o zaman buraya? Sadece basit bir hasta ziyaretine mi?”
“Benim gibi birini sevecek kadar hayatında ne değişti bilmiyorum ama yokluğumu aşk zannetmişsin. Aşağıladığın birine karşı fazla duygusalsın bugün! Sen kendine oyuncak arıyorsun, sevgili değil.”
Çok ciddi görünüyordu ve kahretsin ki haklıydı. Onu çok üzmüştüm. Dedemle aramızdaki meselenin asıl sorumlusu oymuş gibi bilerek, isteyerek gururunu incitmiştim. Ve bunu defalarca tekrarlayarak ona bir hiçmiş gibi davranmıştım.
Hızla ellerini ellerimin arasından çekip ayaklandı: “Doktor gelmek üzeredir. Ben gidiyorum, yarın okula gitmem gerekiyor.”
Böyle kaçıp gitmesine asla izin vermeyecektim. Birden ayağa kalkmaya yeltendim ama başım şiddetle dönünce, tekrar oturduğum koltuğa çökmek zorunda kaldım. Bu aciz halime içten içe üzüldüğünü görebiliyordum ama o kadar da kötü görünmediğime emindim.
“Bugün yanımda kalır mısın?” dedim. Kesinlikle reddedeceğini bilsem de şansımı denemek, bunu duymasını sağlamak istemiştim.
İtiraz etmeden tam karşımdaki koltuğa oturdu. Dürüst olmak gerekirse bu kadar çabuk ikna olmasını hiç beklemiyordum. Hakkımda tam olarak ne düşündüğünü o kadar çok merak ediyordum ki sessizliğimi bozmadım. Dikkatle gözlerimi Alisa’ya diktim.
“Sence ben ikinci bir şansı hak ediyor muyum?” diye sordum, sesimdeki tüm o sertliği törpüleyerek.
Biraz düşündükten sonra doğrudan yüzüme baktı: “Herkes ikinci bir şansı hak eder ama konu sen olunca cevap da aynı olmuyor maalesef. Neden biliyor musun? Çünkü kendini güçlü göstermeye bayılıyorsun. Hep senin isteklerin yerine getirilsin, kimse sana karşı çıkmaya cüret etmesin istiyorsun. İnce düşünce denen şey sende hiç yok.”
Açıkça, neden birlikte olamayacağımızı yüzüme vurdu. Doğrular her zaman insanı memnun etmeye yetmiyordu. İçimde bir umut, güzel bir cümle kurmasını bekledim ama istediğim cevaplar bunlar değildi.
Bu lanet doktor da nerede kalmıştı? Anlaşılan gelmeye pek hevesli değildi. Hemen telefonumu çıkarıp doktoru aradım, tamamen iyileştiğimi söyleyerek randevuyu iptal ettim. Telefonu kapattıktan sonra tekrar Alisa'ya döndüm: “Sen bana kitap oku. Ben de biraz uyusam geçer gider. Kubilay’a okuduğun o kitabı bana da okursun, değil mi?”
Kubilay’ın adını bilerek geçirmiştim, tepkisini ölçmek istiyordum. Tabii ki kabul etti. Aramızdaki o mesafeyi bahane ederek yanıma gelmesini istedim. Elinde telefonla yanıma oturduğu an, hiç zaman kaybetmeden başımı dizlerine koydum. Adeta donmuş gibi, şaşkın şaşkın yüzüme bakmaya devam ediyordu. Ellerimi göğsümde birleştirip gözlerimi kapadım ve okumasını bekledim. Onu kendine getirecek şeyin ne olduğunu gayet iyi biliyordum. Kararlı bir ifadeyle, “Kanturalı’yı oku,” dedim.
Yine emreder gibi söylediğim için kaşlarını çattı: “Hangi anlatıyı okuyacağıma ben karar veririm!” İtiraz edersem kalkıp gideceğini bildiğimden kaderime razı oldum ve bahsettiği anlatıyı uysalca kabul ettim.
Okumaya başladığında Kan Turalı’nın adı geçti. Kan Turalı, babasına evlenmek istediği kızı tarif etmeye başlıyordu: “Baba, ben yerimden kalkmadan o kalkmış olmalı; ben kara koç atıma binmeden o binmiş olmalı; ben kanlı kâfir eline varmadan o varmış, bana baş getirmiş olmalı.“
Alisa noktasına, virgülüne kadar dikkat ederek öyle güzel, öyle tılsımlı seslendiriyordu ki insan kendini o çağda yaşayan biri gibi hissediyordu. Her kelimesi ruhuma işliyordu.
Dayanamayıp araya girdim: “Dedeme bu şekilde evlenmek istediğimi söylesem, bastonuyla kafamı kırar,” deyince dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi: “Nerede o günler?”
Başımı dizinden hafifçe kaldırıp gözlerine baktım: “Bugün beni yeterince gömdün sanki, ha? Hadi okumaya devam et. Bakalım Kan Turalı o aradığı cengaver kızı bulabilecek mi?”
Bu anlatı oldukça uzundu. Alisa bana hikayenin özetini anlatmaya başladı: "Kan Turalı arzu ettiği kızı Oğuz ellerinde bulamayıp pes eder. Ancak babası oğlunu evlendirmeye kararlıdır; çünkü ölmeden önce oğlunun mürüvvetini görmek ister. Kan Turalı babasının işleriyle uğraşırken, yaşlı adam da oğlunun istediği kızı bulmak için yola çıkar. Kanglı Koca, Trabzon’a kadar gider. Burada Trabzon tekfurunun dünyalar güzeli bir kızı vardır; Selcen Hatun. Öyle bir savaşçıdır ki kızın attığı ok asla yere düşmezmiş. Kanglı Koca aradığı kızı bulmuştur ancak kızla evlenmek isteyenler için şartlar pek ağırdır. Üç canavarı yenmeyi başarana kızını vermeyi vaat eden tekfur, bu yolda başarısız olanların başını kestirip burçlara asarmış. Bu zamana kadar birçok bey oğlu başarısız olmuştur; çünkü bu canavarlardan biri aslan, biri kara boğa, biri de kara erkek devedir. Savaşanlardan henüz boğa ve devenin yüzünü bile görebilen olmamıştır. Kanglı Koca oğluna varıp durumu anlatır. Kan Turalı, ulaşılması güç olan bu kızla evlenmek için canını hiçe sayıp yola çıkar.”
Hikayeyi böldüm: “Kız çok mu güzelmiş de üç tane canavarın içine düşüp canını tehlikeye atmış?”
Alisa sürekli araya girmemden rahatsız olmuş gibi nazikçe çıkıştı: “Mevzu sadece kızın güzelliği değil Araf, adam hünerini göstermek istiyor!”
“Kız senden de mi güzelmiş?” dedim sesimi iyice alçaltarak. Tepkisini deli gibi merak ediyordum. Bu beklenmedik iltifat hoşuna gitmişti ama "Konumuz şimdi bu mu?" dercesine hafif, güzel bir gülüşle yetindi. Anlatmaya devam ettiğinde susmak zorunda kaldım. Alisa'nın öve öve bitiremediği bu adamın, tekfuru doğrudan gebertmek yerine neden onca zahmete katlandığını sordum.
Alisa, Kan Turalı derken bile ses tonu daha yumuşak, daha gönül okşayıcı geliyordu kulağa: “Birincisi, Türk milleti kız isteme sürecine, töreye saygı gösterir. Hem Kan Turalı o kadar güçlü bir adam ki isteseydi 'Başlarım canavarınıza, verin kızı!' deyip tekfuru öldürebilir, kızı zorla kaçırabilirdi ama yapmadı. Zaten anlatı bu şekilde olduğu için Kan Turalı bu üç canavarla savaşmak zorunda. Ben yazmadım ya bunu!"
"Ne bileyim, öyle gitmiş gelmiş gibi anlatıyorsun ki Alisa... Olaylar yaşanırken sen de oradaydın herhalde," diyerek takıldım ona. Bu alaycı tavrıma karşılık yine gülümsedi. Gözlerini gözlerime dikip, "Sen gerçekten dinlemek istediğine emin misin?" dedi. Sesimi tamamen kesmek ve dizlerinde uslu bir çocuk gibi durmak zorunda kaldım.
“Neyse efendim,” diyerek anlatmaya devam etti Alisa. “Kan Turalı ve kırk yiğidi Trabzon tekfurunun karşısına geçer. Kız da köşkten onu izlemektedir. Canavarla savaşmaya başlamadan önce bizimkini bir güzel, anadan doğma soyarlar. Yüzündeki peçesini açınca Selcen Hatun, Kan Turalı'ya ilk görüşte aşık olur. Kan Turalı, canavarlardan ilki olan boğayla savaşmaya başlar. Kırk yiğidi korkudan ağlaşırken Kan Turalı kendinden o kadar emindir ki... Sanki karşısındaki azgın bir boğa değil de alelade bir inektir. Öyle de yiğittir! Kan Turalı, kırk yiğidinin ağlaştığını görünce kendisini övmelerini, cesaret vermelerini ister. Herif bayağı ölümle dans ediyordur. Öve öve, boynuzuyla mermeri ufaltan o devasa boğayı, kara inek buzağısı gibi küçülterek ona cesaret verici şeyler söylerler. Bu arada canavarla savaşırken Kan Turalı'nın sarhoş olduğunu da unutmayalım. Bizimki, aklı ve gücü sayesinde bütün canavarları tek tek yener. Selcen Hatun'u alıp yola çıkarlar. Güzel bir yer görünce çadır dikip dinlenirlerken, tekfur kızı verdiğine pişman olur ve peşlerine adamlarını gönderir. Kan Turalı o sırada uykudadır. Selcen Hatun, düşmanın üzerlerine geldiğini görüp sevdiğine haber verir. Birlikte omuz omuza savaşırlar ve Oğuz ellerine varmayı başarıp evlenirler. Dede Korkut da en son gelip bu destanı düzer, boy boylar, soy soylar.”
Anlatının bu mutlu sonla bitmesini fırsat bilip sesimi olabildiğince yumuşatarak konuştum: “Dedem aramızda bir şey olduğunu söylediğinde ona sadece kızmıştım; ama şimdi ne demek istediğini gayet iyi anlıyorum Alisa. Biliyor musun, dedem sadece evlendiğimizi görmek için dünyadaki her şeyini vermeye hazır.”
Alisa elindeki telefonu koltuğa bırakıp alaycı bir tavırla gülümsedi: “Bu ani iltifatlarının altında yatan bir sebep olduğunu anlamıştım zaten, öğrenince çok da şaşırmadım. Her şeyin var zaten Araf, deden sana daha başka ne verebilir ki?”
“Bana ait hiçbir şey yok bu dünyada...” dedim, sesimdeki içtenliği duymasını umarak.
Ortamın havasını değiştirmek için ne kadar uğraşsam da Alisa'nın gözleri alayla yüzümde dolaşmaya devam ediyordu: “Tabii, bu ev senin değil, milyonluk arabaların yok, şirketlerin yok, emrinde çalışan binlerce kişi yok... Doğru, hiçbir şeyin yok ama her şeyin var!”
Aylardır söylemek isteyip de içime attığım ne varsa, o anın hararetiyle bir çırpıda döküldü dudaklarımdan: “Bundan sonraki hayatıma dahil olmayacaksan, bütün bu sayıp döktüklerinin benim için ne anlamı var Alisa?”
“Ne kadar da inandırıcı sözler bunlar!" dedi, ses tonu birden buz keserken. "Erdal’la yaptığın o gizli anlaşmadan haberim olmasaydı belki bu numaraya inanırdım.”
Ben sözlerimde gerçekten samimiydim. Erdal konusu durduk yere nereden açılmıştı, hiçbir anlam verememiştim. Kafam iyice çorba oldu. Durduk yere böyle zehirli bir ithamda bulunması, şüphelerimi tamamen onun üzerinde toplamama neden oldu: “Ne dedin sen? Erdal'la ne anlaşması yapmışım ben?”
“O pisliğin bizimle uğraştığını biliyorum," diye devam etti, gözleri öfkeyle parlayarak. "Beni ailene düşman olmam için dolduruyor, seni de aynı anda hem bana hem dedene karşı kullanmaya çalışıyor. Ama sen tarafını çoktan seçmişsin... Şimdi oyunun ortaya çıkınca hiçbir şeyden haberin yokmuş gibi davranmak da plana dahil mi?”
Duyduklarıma inanmakta zorlanıyordum. Kulaklarım Alisa'nın sözleriyle uğulduyordu. Erdal'ın nefes almasına bile tahammül edemezken, o kızın beni o şerefsizle ortak görmesi tüm sinirlerimi altüst etti. Ağzımdan kırıcı bir şey çıkmaması için büyük bir çaba sarf edip sustum.
Alisa iyice sinirlenip sesini yükseltti: “Susmak da kabullenmektir! Bir şey söyle Araf! Bütün bunların doğru olmadığına inandır beni!”
“Neye inanıyorsan öyle bilmeye devam et Alisa!" dedim, öfkeden gözüm dönmüş bir halde. "Bir daha görüşmezsek ikimiz için de en iyisi olacak. İyi geceler.”
Açıkça artık gitmesini söylemiştim. Gururlu bir duruşla anında ayağa kalktı: “Peki, öyle olsun. Hoşça kal,” dedi. Arkasına bile bakmadan, hızla çekip gittiğinde koltukta yalnız başıma kalakaldım. Ne yapacağımı düşünürken, az önceki kavganın bıraktığı o korkunç gerilimle sinirden delirmek üzereydim ki telefonum çalmaya başladı. Hırsımı çıkaracak birini ararken fırsat ayağıma kadar gelmişti, sakinleşmeye niyetim yoktu.
Ekrandaki ismi görünce telefonu hızla açtım. Sesi içine kaçmış gibi konuşan Erdal, hattın diğer ucundan zevkle soruyordu: “Nasılsın ortak?”
O pis kelimeyi duyduğum an kan beynime sıçradı: “Başlatma şimdi ortağına! Sen Alisa’ya ne söyledin lan?” diye hesap sordum, elimi sıkıp yumruk yaparak. Çenem gerginlikten uyuşuyordu. O şerefsizin ses tonu ise iğrenç bir coşkuyla yankılanıyordu: “Kavuşmadan ayrıldınız demek... Yazık, kendini kanıtlayacak hiçbir şeyin yok. Meğer bir fotoğraf sizi ayırmaya yetiyormuş.”
“Ne fotoğrafı?”
“Acemi çocuk!" diye güldü Erdal, alay ederek. "Konuşmaya geldiğin gün anı olsun diye fotoğraf çekildik, hatırlamıyor musun? Gerçi senin haberin yoktu, biz de sana söyleme gereği duymadık. Alisa'ya, benimle anlaşma yaptığın için onunla evleneceğini, daha sonra ise onu kendi ellerinle bana getireceğini söyledim.” Nefesi kesilinceye kadar kahkahalarla gülmeye devam etti.
Beni kızdırdıkça zevkten dört köşe oluyordu; buna izin vermemek için anında büyük bir yalan söyledim: “Böyle saçma sapan oyunlarla bizi ayırdığını zannediyorsan, benim de sana çok kötü bir haberim var Erdal. Biz bir hafta sonra evleniyoruz. Seni düğüne çağırmayacağım ama üzülme, mutlaka mutlu bir fotoğrafımızı çekip adresine gönderirim.”
Alisa ile evlenmek gibi bir hayalim asla olmamıştı ama şimdi yalanda olsa o şerefsizin moralini bozmayı başarmıştım. Söylediklerim üzerine Erdal'ın sesi anında kasıldı, sinirlendiğini hissettim: "Tebrik ederim, sonsuz bir keder artık sizin olacak. Son mutlu günlerinizin tadını çıkarmaya bakın.”
“Sen telefon başında son nefesini verme diye kapatıyorum şimdi. Haftaya nalları dikmezsen görüşürüz!” diyerek çat diye telefonu suratına kapattım. Erdal neye uğradığını şaşırmış olmalıydı.
Her şey iyiydi, hoştu da... Az önce kapı dışarı ettiğim, benden nefret eden o kadını, bir hafta sonra benimle evlenmeye nasıl ikna edecektim? Neyime güvenip bu lafı etmiştim ben? Koltuğa uzanıp, onu ikna etme yollarını kendi ellerimle tamamen kapattığım için kendime lanet okuyordum. Şerefsiz Erdal öyle bir oyun oynamıştı ki, artık gerçek bile yalandan ibaret kalacaktı.

Bölüm sonu

1 yorum