İzinli günümün tadını çıkarmak için dışarı çıkmaya hazırlanıyordum. Hiç beklemediğim bir anda telefonuma gelen bildirim sesi dikkatimi dağıttı. Birkaç saniye önce atılan mesajın Carly'e ait olduğunu görünce kaşlarım şüpheyle çatıldı. Elimdeki makyaj fırçasını bırakıp hemen cevap yazdım. Beni evimin yakınlarındaki bir kafeye, konuşmak için çağırıyordu. Merakıma yenik düşüp gerçekten önemli bir şey söyleyeceğine inanarak buluşma teklifini kabul ettim. Son olarak parfümümü sıkıp odadan dışarı çıktığımda, Masal televizyon izlemeyi bırakarak başını bana çevirdi: "Nereye gidiyorsun?"
"Carly mesaj atmış, önemli bir şey söyleyeceğini yazdı. Çok kalmam, hemen gelirim."
Sözlerimden huylanmış gibi bana doğru döndü: "Allah Allah! Ya kızım, bırak ne hali varsa görsün. Onun seninle konuşacak hiçbir şeyi olamaz. Kesin yine bir fitnelik peşindedir," dedi uyarır gibi. Beni oraya gitmekten vazgeçirmeye çalışsa da Carly'nin gerçek amacını acayip merak ediyordum. Saatime bakıp, "Niyetinin ne olduğunu gidince anlarım," dedikten sonra apartmandan çıktım. Kapının önünde korumaların olmaması tuhaftı. Her gün evimizin önünde nöbet tutan Memduh ve Kemal, bugün ne olmuştu da ortadan kaybolmuşlardı, anlam veremiyordum.
Arabama bindiğimde dikiz aynasından arkama bakmaya artık alışmıştım. Mahalle oldukça sakin görünüyordu. Etrafta beni takip eden herhangi bir araç göze çarpmıyordu. Paranoyaklığımı bir kenara bırakıp Carly'yle buluşacağımız mekandan içeri girdim. Kafe oldukça kalabalıktı. Carly, pencerenin kenarındaki en köşe masada oturuyordu; önündeki dumanı tüten kahve bardağıyla yüzünde endişeli bir ifade vardı.
“Geç kalmadım umarım,” dedim ve karşısındaki koltuğa yerleştim.
"Ben de biraz önce geldim zaten. Seninle çok önemli bir şey konuşmamız gerekiyor." Ne olduğunu merak etmemek elde değildi. Yüzüne sorgular gibi bakarak konuşmasını bekledim.
Carly, gözlerimin içine bakıp bir anda ağlamaya başladı. Özür dileyip gözyaşlarını sildikten sonra konuşmaya hazırlandı: "Biliyorsun, artık Araf'ın evinde kalmıyorum. Hamdi Bey evde beni görmek istemediği için çıkıp gitmek zorunda kaldım. Torunuyla tekrardan birlikte olmama karşı çıkıyor ama biz yine de Araf'la bir müddet gizlice görüşüyorduk." Yüzümde en ufak bir duygu belirtisi olmadan ona baktım. Umarım beni buraya bunları anlatmak için çağırmamışsındır diye düşündüm. Konuyla ilgilenmediğimi fark edince daha fazla uzatmadı: "Araf'la bir haftadır görüşmüyoruz. Dün otele gelip aramızda hiçbir şey kalmadığını söyleyince, hayatında biri olduğunu düşündüm."
Elimden geldiğince onu dinlemeye çalışıyordum ama konu benim için fazlasıyla sıkıcıydı: "Carly, benden ne istiyorsun? Bunlar beni ilgilendirmiyor. Konuşmak istediğin önemli konu bu muydu?" diye sordum ilgisizce.
Yalvarır gibi ellerimi tuttu: "Açıklamama izin ver Alisa. Ben Araf'la aramızı tekrardan düzeltmek istiyorum. Sen bana yardım edersen, biz tekrar birlikte olabiliriz."
Anında ellerimi geri çektim. Gökay'ın daha yeni yaptığı o uyarılardan sonra, Carly'nin benden bu konuda yardım istemesi resmen elimi kolumu bağlamıştı. İçimden bir ses arkama bakmadan çekip gitmemi söylese de merakım ağır basıyordu. Carly benden bir cevap beklerken uzun uzadıya düşünemedim.
Hafiften buğulanmaya başlayan gözlerini yüzüme dikip sordu: "Yardım edecek misin Alisa?" Yaptığı onca şeyden sonra mı? Carly benim bu konulaki iyi niyetimi suistimal ediyormuş gibi hissetsem de oyunun sonunu görmek istedim. Bakalım Carly'nin gerçek niyetini öğrendikten sonra Araf hala onunla olmak isteyecek miydi? Teklifini kabul ettim. O kadar çok sevindi ki ayağa kalkıp abartılı bir samimiyetle bana sarıldı.
"Biliyordum. Reddetmeyeceğini biliyordum," dedi. Araf'la barışmak için planı çoktan hazırdı. Birine yakalanırsak ne yalan söyleyeceğimiz bile belliydi. Yalnız, korumaların hiçbir şeyden haberdar olmaması gerekiyordu. Aksi halde Araf, eve girdiğimizi öğrenir ve Carly'nin içeri adım atmasına asla izin vermezdi.
Bugün günlerden pazar olduğu için hizmetçi kadının izin günüydü. Evde kimsenin olmayacağını hesap ederek yola çıktık. Orman yolunu geçip eve elli metre kala araçtan indik ve yürümeye başladık. Dahiyane planının birinci aşaması, kapıdaki korumalara görünmemekti. Evin arka tarafından dolanıp bahçeye sızmayı başardık. Planın ikinci aşaması ise içeri girmekti. Kilitli pencereleri neyle açacağımızı düşünürken Carly, cebinden çıkardığı sivri bir cisimle mutfağın balkon kapısını kurcalamaya başladı.
Bir süre uğraştıktan sonra kapıyı açtı ve peşinden gelmemi işaret etti. Ancak kapıyı araladığı an evde kulakları sağır eden bir alarm ötmeye başladı! Hemen duvardaki panelin yanına koşup şifreyi girerek alarmı kapatmaya çalıştım; fakat eski şifre değiştirilmişti. Alarm sesini duyan adamların içeri girmesi an meselesiydi. Araf, evde yaşanan o hırsızlık vakasından sonra önlem almayı ihmal etmemiş, eve son sistem bir alarm taktırtmıştı. İkimiz de büyük bir telaşla hızla bir yerlere gizlendik. Çok geçmeden evi dolaşan korumaların ayak sesleri duyuldu. Telsiz sesleri geliyor, alarm kapatılıyordu ama mutfaktaki balkon kapısı hala ardına kadar açıktı. Saklandığımız yerlerden çıksak anında yakalanırdık. Çıtımızı bile çıkarmıyor, korumaların bir an önce gitmesi için canıgönülden dua ediyorduk. Carly kazasız belasız bu işten kurtulursa kiliseye gidip mum dikeceğine yemin ederken, sert bir hareketle susmasını işaret ettim.
Adamlar yukarıyı ve aşağıyı kontrol ettiler. Kendi aralarında Araf’ın Erdal’la görüşmeye gittiğinden bahsediyorlardı. Fırsat bu fırsat diyerek, korumalar diğer tarafa yöneldiği an çaktırmadan yerimden fırlayıp balkon kapısını kapattım ve tekrar saklandığım köşeye sindim. Adamlar dışarı çıktığında ortalık nihayet sakinleşti.
Bizi göremeyecekleri bir yerde olmamıza rağmen Carly yakalanmaktan deli gibi korkuyordu. Sandalyeleri kenara çekip masanın altından çıktı. Elini uzatıp kalkmama yardım etti. Uykudan yeni uyanmış gibi gerinip gevşemeye çalışıyordum; tam on dokuz dakika boyunca iki büklüm durmaktan boynum, belim ve dizlerim karıncalanmıştı.
Carly vakit kaybetmeden dolaptan tencereleri çıkardı; yağ, salça ve diğer malzemeleri tezgaha dizmeye başladı. "Ne yapıyorsun?" dediğimde bozuntuya vermeyip sinsice gülümsedi: "Erkeklerin kalbine giden yol midesinden geçer."
Çektiğimiz onca zahmet bu saçma fikir için miydi diye düşünerek pişmanlık dolu bakışlarımı Carly'e yönelttim: "Bence bu kural Araf için geçerli değil. Onun kalbine giden yollar kibirle tıkalı."
Carly ne söylemek istediğimi gayet iyi anlamış olmasına rağmen gülümseyerek başını salladı: "Yanılıyorsun tatlım. Araf lezzetli yemeklere hayır diyemez. O, özenle yapılmış her şeyi sever." Yemek yapmaya öyle hevesli görünüyordu ki şevkini kırmak istemedim. Bir sandalye çekip oturdum: "Madem öyle, o zaman sizin oraların yemeklerini yapalım. Sen yapmaya başla, ben de sana yardım edeyim."
Carly uğraştığı işi bırakıp, "Hayır, Türk yemeği yapalım," dedi nazikçe. Benim için fark etmezdi, itiraz etmedim. Carly dolaptan eti çıkarıp tariflere göz gezdirdi. Araf'ın gelmesine beş saatten fazla zaman vardı ve hiç acele etmiyorduk. Ancak tezgaha çıkardığı malzemeler bana çok tanıdık gelmişti.
Merakla, "Ne yani, sarma mı yapacaksın?" diye sordum. Carly evet anlamında başını salladı. Eski sevgilisinin sarmadan nefret ettiğini bilmiyor olamazdı. Bu işin içinde anlamadığım şeyler dönüyordu ama ses etmedim. Üstelik sarmaları bile yanındaki çantadan hazır çıkarmıştı; hayretle onu izliyordum.
Zaten hiçbir şey yapmadan öylece durdu çünkü aslında yemek yapmayı falan bildiği yoktu. Sonunda dayanamayıp sarmaları ben pişirdim. Carly ise mutfağı toparlayıp etrafı temizledikten sonra kahve yapacağını söyledi. Önlüğümü çıkardım. İçimden, "Boş yere şüphe ediyorsun Alisa. Kadın sadece Araf'la barışmaya çalışıyor," dedim kendi kendime; ama hislerim tam tersini haykırıyordu. Bir ara Carly tuvalete gideceğini söyleyip mutfaktan ayrıldı. Ben de bu anı fırsat bilerek hızla ayağa kalktım, ellerimi yıkadıktan sonra parmak uçlarımda Carly'i takip ettim. Telefonda biriyle konuşuyordu. Tam arkamı dönüp mutfağa geri kaçacaktım ki duyduğum sözlerle gözlerimi açıp donakaldım.
"Hayatım, tabii ki yalnız değilim. Alisa olmadan buraya girmem imkansızdı! Hayır, hiçbir şey anlamadı ama bu aralar çok sık görüşüyoruz. Araf bizi biliyor olabilir. Bir şey olursa suçu Alisa'nın üzerine atacağız, Araf ona kıyamaz nasıl olsa."
Konuşması daha sürecekti ama orada durmaya devam edersem beni görebilirdi. Hemen mutfağa geri döndüm. Carly odaya geldiğinde hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi karşılıklı kahvelerimizi içtik. Hava kararmak üzereydi ve geç olmadan buradan gitmem gerekiyordu.
Carly bir iyilik meleği gibi tebessüm ederek, "Her şey için teşekkür ederim Alisa, bu iyiliğini asla unutmayacağım," dedi.
O, ne düşündüğümden habersiz yüzüme gülümserken ben de yalandan güzel birkaç söz söyledim: "Yorucu bir gün oldu ama buna değdi. Artık gitsem iyi olacak, Araf'la karşılaşmak istemiyorum. Sana iyi şanslar."
Çıkmak üzereydim ki Carly, belki de ilk kez samimi bir itirafta bulunup üzgün bir tavır takındı: "Hakkında yanlış düşünmüşüm Alisa. Sen gerçekten iyi birisin. Her şey için özür dilerim, beni affet, olur mu?"
Carly'nin telefonda konuştuğu adamla gizli dolaplar çevirdiği aşikardı ama ben de onun bu numaralarına inanacak kadar saf değildim. Rolümü o kadar inandırıcı oynamıştım ki gerçekten ona safça yardımcı olduğumu zannetmişti.
"Önemli değil. Beni tanımıyordun," dedim son kez. Carly gülümseyerek teşekkür etti. Bu samimiyetsiz dramdan midem bulanıyordu. Bir an önce gitmek için hareketlendim. Kimseye görünmeden hızla oradan ayrıldığımda, içim hem duyduklarımın öfkesiyle hem de heyecandan kıpır kıpırdı.
Arka bahçeden çıkıp orman yolunda ilerleyerek evden biraz uzaklaşmıştım. Giderek bana doğru yaklaşan farları gördüğümde Araf'ın geldiğini anlayıp gizlenmeye çalışarak hemen yol kenarındaki ağaçların ardına saklandım. Uzaktan da olsa beni görmesi mümkün değildi çünkü yaklaşan arabanın camları koyu bir filmle kaplıydı. Aracın uzaklaşmasını fırsat bilerek çalıların ardından çıktım ve düzlükte bıraktığım arabama doğru koştum. Bunu da ucuz atlattığım için sevinmeye başladığım sırada, az önce geçen arabanın hızla geri geri geldiğini gördüm. Siyah filmli cam yavaşça indi; Araf, direksiyonda dik dik bana bakıyordu.
"Sen bu saatte neden buradasın?" diye sordu, sesindeki şüpheyi gizlemeden.
Bir an ne diyeceğimi unutarak donakaldım ama saçma da olsa bir yalan bulmam gerekiyordu. "Bir arkadaşıma gidecektim. Yolum bu ormandan geçiyordu ama arabam birden bozuldu!" dedim. Sesimi öyle düz tutmuştum ki sözlerime inanmış gibiydi. Araf, beni o olmayan arkadaşımın evine kadar götürmeyi teklif edince hemen reddettim. Şüpheleri iyice katmerlendi: "Araban bozulduysa bu karanlık ormanda tek başına ne yapacaksın?"
Bakışlarında gerçekten beni düşündüğünü hissettiren bir şeyler vardı ama eğer doğruyu söylersem Carly’nin kurduğu o sinsi tezgahı erkenden bozacaktım. "Yardım çağırdım, birazdan gelirler," dedim yalanımı süsleyerek. Araf mesafeli bir ses tonuyla iyi akşamlar dedikten sonra evine doğru sürdü. Arabama binip bir an önce buradan uzaklaşmak istiyordum; ancak kaderin kötü bir oyunu gibi araba gerçekten yolda kaldı! Tekrar anahtarı çevirdiğimde motordan hiçbir yaşam belirtisi gelmedi, pek de umudum kalmamıştı. İşte şimdi gerçekten yardım çağırmam gerekiyordu. Hemen telefonuma sarıldım ama sinyalin çok zayıf olduğu bir bölgede olduğum için şebeke bulmak imkansızdı. Arabadan inip telefonun çekebileceği bir yön bulmak adına akşam karanlığına aldırmadan yürümeye başladım.
Birden yakınlardan gelen bir sesle irkildim ve gölgelerin arkasında bir hareketlilik fark ettim.
***
Eve geldiğimde salonda Carly'i görmeyi hiç ummuyordum. Buraya nasıl girdiğini, kapıdaki adamları nasıl atlattığını sormakla bile ilgilenmedim. Onunla otelde buluştuğum o son sert günün aksine, karşımda gayet sakin ve anlayışlı görünüyordu. Ancak nasıl hissettiği artık zerre umurumda değildi. Bu evde daha fazla kalmayacaktım. Yüzüne bile bakmadan hızla yukarı çıktım. Peşimden gelip canımı sıkmasın diye kapıyı arkamdan kilitleyip odama geçtim.
Buz gibi bir suyun altında ferahlamış, zihnimi bulandıran kötü şeyleri bir kenara bırakmıştım. Aşağı indiğimde Carly salonda attığım her adımı sessizce izliyordu. Yanıma gelip gömleğimin yakasını düzeltmeye yeltendi. Eskiden de bana yalan söylediği zamanlarda hep böyle normalden daha iyi davranır, gözümün içine bakardı. Şimdi de bir nevi vicdanını rahatlatmaya çalışıyor, beni kendi aklınca kandırdığını düşünüyordu. Bu gereksiz temasından tiksinerek başımı hafifçe çevirdim ve ellerini üzerimden çekmesini bekledim.
"Sana en sevdiğin yemeği yaptım, beraber yiyelim mi?" dedi, gözlerimin içine bakarak.
Dudaklarım alayla kıvrılırken sadece başımı sallamakla yetindim. Mutfaktan gerçekten güzel kokular geliyordu ama Carly yemek yapmasını bilmiyordu. O an Alisa'yla az önce orman yolunda karşılaştığımız anı hatırladım. Aylar sonra aynı kokuyu bu evde tekrar duymak içimde garip bir his uyandırdı. Etraf buram buram sarma kokuyordu.
Masanın baş köşesine kurulduğumda, Carly'nin servis edeceği sarmalara odaklandım. Düşündüğüm tek şey, Alisa'nın o konferans konuşmasını reddeden kararlı ses tonu ve bana meydan okuyan keskin bakışlarıydı. Burnuma gelen tanıdık parfüm kokusuyla aniden kendimi topladım. Karşımda Alisa değil, benden onay bekleyen yüzüyle Carly duruyordu.
Ses tonumu tüm duygulardan arındırarak buz gibi sordum: "Yemeği sen mi yaptın?"
Yalan söylediğini bile bile yüzüme gülümseyerek "Evet," dedi. Bozuntuya vermedim, hiçbir sorun yokmuş gibi bakmaya devam ettim. Carly ile aramızda eskiye nazaran daha az sorun varmış gibi görünse de artık onun yanındayken zerre mutlu olmadığımı net bir şekilde anlıyordum.
Masadaki her şey büyük bir özenle hazırlanmıştı. Carly ortamı yumuşatmak için salondaki tüm ışıkları kapatmış, sofrayı ortada duran birkaç mumla aydınlatmıştı. Önüme gelen sarmalar haricinde etrafta bana Alisa'yı hatırlatacak hiçbir sebep yokken, gözüm niçin sürekli onu arıyordu? Bu çaresiz durumuma içten içe gülümsemeden duramıyordum; çünkü tabaktaki sarmaların sarılışındaki o incelik bile tamamen Alisa'nın elinden çıktığını gösteriyordu. O gün sarmaları karşımda gördüğümde şaşırmama rağmen Alisa'ya hiç tepki vermemiştim. Bilerek tek bir lokma bile almadığımı görünce kim bilir ne kadar üzülmüştü... İlk defa önümdeki sarmanın tadını merak ettim. Sanki içine zehir katılmış gibi tereddütle ucundan ısırıp çiğnerken gözlerim istemsizce kapandı. Tadı, tarif edemeyeceğim kadar kusursuzdu.
Carly yüzümdeki o anlık yumuşamayı fark edip hemen araya girdi: "Beğendin mi?"
Yeni keşfettiğim bu lezzet dünyası Carly’nin o tiz sesiyle bölününce çatalı masaya bıraktım ve arkama yaslandım. Alt tarafı bir yemek için bu kadar kontrolden çıkmama, Alisa'nın yaptığı bir şeyle mutlu olmama öfkelenmiştim.
"Sen yemek yapmayı ne ara öğrendin?" diye sordum, gözlerimi üzerine dikerek.
Gözlerini kaçırıp ellerini masada birleştirerek anlatmaya başladı: "İnternetten tarifine baktım. Çok zor bir şey değilmiş. Sevdiysen yine yapabilirim." Carly ete asla dokunamazdı; kokusunun bile midesini bulandırdığını çok iyi biliyordum.
Şüpheci bir gülüşle yüzüne baktım: "Yani kimseden yardım almadın, öyle mi?"
Carly artık küsmek üzereymiş gibi yüzünü astı: "Hayır, tek başıma yaptım. Beğenmedin mi?"
Cevabını zaten bildiğim soruları, sırf o doğruyu söylesin diye beklemek tamamen boş bir çabaydı. Bu ucuz yalanlara daha fazla tahammül edemiyordum. Kolumdaki saate göz atıp aklıma gelen ani fikirle hızla ayaklandım. Carly ise yemek masasından kalkmadan şaşkınlıkla sordu: "Nereye gidiyorsun?"
Sandalyeyi ses çıkarmadan düzeltip ceketimi alırken nazik ama iğneleyici bir tonla yanıt verdim: "Sarmayı asıl yapana teşekkür etmeye..."
Carly arkamdan kıskançlık ateşiyle alev alırken ben çoktan başka şeylerin peşine düşmüştüm. Evden çıktığımda dışarıda bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlamıştı. Arabama binip hızla ona, Alisa'ya doğru sürmeye başladım. Ormanlık yolda, farlarımın aydınlattığı arabanın içinde Alisa'yı tek başına görünce arabamı biraz ileride bırakıp hızla yanına koştum. Beni aniden karşısında görünce hem korkmuş hem de şaşırmış bir halde elini kalbine götürdü.
Ses tonumu olabildiğince yumuşatarak konuştum: "Hâlâ burada mı bekliyorsun? Yağmur yağıyor, daha fazla bekleme. İstersen seni evine bırakabilirim."
Gözleri ışıl ışıldı ama yüzüme bakmamak için direnerek bakışlarını ıslak asfalta kaydırdı: "Gerek yok, yardım çağırdım. Gelmek üzereler."
Benden gelecek en ufak bir iyiliği bile kabul etmek istemiyordu, canımı sıkan o gururu yine devredeydi. Alaycı bir tavırla gözlerinin içine baktım: "Bu cümleyi kuralı en az bir saat oldu Alisa. Belli ki gelmeyecekler."
Nihayet o da bakışlarını kaçırmaktan vazgeçip gözlerime baktı. Üzgün ve yorgun görünüyordu. Arabasından inip kapıya yaslandı: "Sorun değil, biraz daha beklerim. Sen... Benim için mi buraya kadar geldin?"
İçimi nedensiz ve önüne geçemediğim bir cesaret kapladı. Bu fırtınada yan yana olduğumuza sevinerek lafı hiç dolandırmadım: "Aslında ben sana teşekkür etmek için gelmiştim. Hâlâ burada olduğunu görünce..."
Sözümü kesip bilmezlikten gelerek sordu: "Niye teşekkür edecekmişsin? Ben ne yaptım ki?"
"Yemek için..." Boğazımı temizleyip cümlemi toparladım. "Yani bugün eve gelip Carly’e yardım ettiğin için."
Dudaklarında buruk, küçük bir tebessüm belirdi: "Yaptığım sarmayı beğendin yani?"
Hiç tereddüt etmeden, "Evet," dediğimde gözleri büyük bir mutlulukla parladı. Ama bu çok kısa sürmüştü. Aniden kaşlarını çatıp üzerime doğru bir adım attı: "Öyle mi? Ama o gün sarma yaptığım için beni azarlamıştın, unuttun mu?"
Geçmişte yaşanan tüm o kötü anıları, ona yaşattığım haksızlıkları telafi etmek istiyordum. Samimi ve bir o kadar da cesur bir itirafta bulunarak gözlerimi gözlerinden ayırmadım: "Yemeği bundan sonra hep sen yapacaksan, ben her şeye razıyım," dedim.
Bir an sessiz kaldı. Sanki kıskançlık, şaşkınlık ve korku arasında gidip geliyordu: "Sevgilin seni evinde bekliyor ve sen burada benimle muhabbet mi ediyorsun?" diyerek beni kendinden uzaklaştırmaya çalıştı.
Bana neden hâlâ böyle davranıyordu? Neden yine bana Carly'i hatırlatıyordu ki? Cesaretimi toplayarak ona doğru iyice yaklaştım ve gözlerinin içine baktım: "Biz onunla zaten uzun zaman önce ayrılmıştık Alisa. Aramızda hiçbir şey kalmadı. Sanırım bir başkasını seviyorum."
İyice sinirlenerek baştan aşağı beni süzdü: "Başkasını seviyorsan neden burada benimlesin? Yazıklar olsun! Senin için çabalayan bir kadına bunu mu layık gördün?"
Hâlâ kötü biri de olsa bir şekilde hemcinsini koruyordu. O kadar çok ve üst üste konuşmuştu ki hangisine yanıt vereceğimi bilemedim. Sesimi buz gibi bir tona ayarlayarak, "Ben onu sevmiyorum. Neye layık olduğu da umurumda değil," dedim kestirip atarak. Anlaması için gözlerinin içine dik dik baktım: "Beni duymuyorsun galiba. Sana başkasını seviyorum diyorum." Ne dediğimi anlamayacak kadar saf mıydı, yoksa bilerek mi duymazlıktan geliyordu?
Sözlerimin ağırlığını hazmetmesini umarak biraz bekledim. Yavaşça elimi uzattım. Tereddüt ederek yüzüme bakıyordu. Tam ağzını açıp bir şey söyleyeceği sırada, uzaktan yankılanan bir silah sesiyle refleks olarak ikimiz de hızla yere eğildik. Silah sesleri gitgide yaklaşınca sesin tam olarak nereden geldiğini anlamaya çalıştım. Evden neyle karşılaşacağımı bilmeden, aceleyle çıktığım için yanıma silah almamıştım. İçimden kendime küfür ederken, Alisa’nın soğukkanlı bir hamleyle torpido gözünü açıp kendi silahını çıkardığını gördüm. Bir an için gözlerime inanamayarak ona baktım. Bu kızda gerçekten göründüğünden çok daha fazlası vardı.
En az altı adam hızla üzerimize doğru geliyordu. Hiç tereddüt etmeden ormanın karanlığına, ağaçların sıklığına doğru koştuk. Amacımız körlemesine kaçmak değil, gölgeleri siper alarak hamle yapmaktı. Adamlar mesafe kat edip iyice yaklaştığında, Alisa hedef şaşırtmak adına beklenmedik bir hamle yaptı; aniden elimi kavrayıp silahını avucuma bastırdı ve tek kelime etmeden sağ tarafa, zifiri karanlığın içine doğru fırladı.
Şiddetlenen yağmur ve fırtına görüş alanımı neredeyse sıfıra indiriyordu. Islak yaprakların üzerinde ilerleyen tedbirli adım seslerini duyduğum an, saklandığım gövdenin arkasından sıyrılıp gözümü kırpmadan sesin geldiği yöne iki el ateş ettim. Mermilerden biri hedefini buldu; ağaçların arasından boğuk bir inleme yükseldi. Yanına gittiğimde adam çamurun içinde can çekişiyordu. Yere düşürdüğü silahı soğukkanlılıkla alıp, az ilerde kolundan vurulmasına rağmen hâlâ bana ateş etmeye çalışan diğer adama nişan aldım. İkinci adam da acıyla yere yığıldı.
Fakat garip olan bir şey vardı: Silah seslerine rağmen diğer adamlar bu tarafa yönelmemişti. Aradıkları adam ben değildim. Bütün ayak seslerinin Alisa’nın kaybolduğu yöne doğru gittiğini fark ettiğimde kafamda her şey bir anda netleşti. Hedef Alisa'ydı.
Benden önce adamların ona ulaşmasını engellemek için hızla ormanın derinliklerinde gezinerek onu aramaya çıktım. Saatlerdir her yerde deli gibi dolanıyordum ama aradan geçen zamanı tahmin etmem mümkün değildi. Birilerinin yardımı olmadan buradan sağ çıkamayacağımızı biliyordum. Elimi cebime attığımda boş olduğunu fark ettim; kaçarken telefonumu düşürmüştüm.
Karanlık, gizlenmeme yardımcı oluyordu. İleride silüeti belli olan, arkası dönük birini gördüğümde tereddüt etmeden tetiğe bastım. Ormanda yankılanan o acı dolu çığlık bir kadına aitti. O an kalbim duracak gibi oldu.
Göğsüme oturan o korkunç ağırlıkla hızla sesin geldiği yere koştum. Kız yere çökmüştü ve tamamen hareketsizdi. Çığlığı duyan adamlar dakikalar içinde tepemizde bitti. Fenerlerin kör edici ışığı altında Alisa’nın yaralı bedeni çamurun üzerinde kıpırdamadan yatıyordu. Adamlardan biri hemen telefona sarıldı; Erdal’a kızın ağır yaralandığını haber veriyordu.
Kurşunun nerede olduğunu göremiyordum, eli kalbinin üzerindeydi. Alisa'yı kendi ellerimle vurduğuma mı yanayım, yoksa bu şerefsizlere yakalandığımıza mı? Aksiliklerin üst üste gelmesi zihnimi allak bullak etmişti.
Adamlar, Alisa’nın artık bir tehdit oluşturmadığını düşünerek silahlarını doğrudan bana doğrulttular: "At silahını! Kızın yanından uzaklaş. Hadi!"
Onu vurduğuma hâlâ inanamıyordum. Alisa’ya son bir kez baktım. Ağır adımlarla silahı yere bırakıp ellerimi kaldırdım ve ondan yaklaşık on adım uzaklaştım.
Adamlardan biri beceriksizliğimle dalga geçer gibi aşağılayıcı bir kahkaha attı: "Kızı aramakla uğraşmamıza gerek bile kalmadı. İş birlikçisi kendi eliyle vurdu kızı."
Dört kişi etrafımızı çevirmişti, beş kişi daha uzaktan bu tarafa doğru geliyordu. Siren sesleri duyuluyordu ama oldukça uzakta olması şu an hiçbir işimize yaramazdı. Alisa'yı vurmuş, hatta belki de öldürmüştüm. İçimdeki acıyı tarif edecek kelime yoktu.
Karanlıkta yüzüme tutulan fener gözümü yakarken, aniden bir el ateş edildi ve hemen önümdeki adamlardan biri yere düştü. Diğerleri panikle başlarını eğdiler. Çıkan ses çok yakından gelmişti. Feneri yerde yatan Alisa'nın üzerine doğrulttuklarında, elindeki silahla ateş edenin o olduğunu anladılar. Alisa vurulmamıştı; adamları oyuna getirmek için numara yapmıştı! Siren sesleri artık çok daha yakındaydı. Adamlar ne yapacaklarını bilemez halde dağılmaya başladığında art arda iki el daha ateş edildi.
Bu karmaşadan faydalanıp önümdeki adamı tek hamlede vurdum, diğerinin suratına sert bir tekme savurup adamı yere serdim. Ormanın içinden dördüncü adamın da yere çakılma sesi geldi; elindeki fener çamura yuvarlandı. Polislerin sert ikaz seslerini duyan geri kalanlar karanlığın içinde kaçışmaya başladı. Yerdeki feneri uzanıp aldım ve ışığı ateşin geldiği noktaya doğru tuttum. Memduh ve Kemal nefes nefese bize doğru koşuyordu.
"Abi iyi misiniz?" diye sordu Memduh, endişeyle etrafı kontrol ederek.
Başımı hızla Alisa’ya çevirdim. Birkaç saniye önce çamurun ortasında ölü gibi yatan kız, hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkmış, üzerini silkeliyordu. Bir ceylanı andıran o çevik hareketleri kafamı iyice çorba etmişti. Ben bu kızı az önce kendi ellerimle vurmamış mıydım?
O dondurucu soğukta sırılsıklam kalmış olması bile dik duruşunu zerre bozmamıştı. Kendinden emin, hatta meydan okur gibi bir sesle konuştu: "Benim sayemde iyiyiz! Silahsız neden dışarı çıkıyorsun Araf? Bir de bana dikkatli ol dersin... Yanımda silah getirmeseydim keklik gibi avlanacaktık. Mükemmel planımla şu an hayattayız."
Sesi inanılmaz derecede net ve sakindi. Vurulmuş, ölümden dönmüş bir insanın halinden eser yoktu. Polislerden dördü kaçan şerefsizlerin peşine düşerken, iki memur yanımıza gelip yerdeki yaralıları kontrol etmeye başladı.
Kemal, Alisa’yı desteklercesine başını salladı: "Kusura bakma abi ama Alisa doğru söylüyor. Arayıp nerede olduğunuzu haber vermeseydi belki de..."
Devamını getirmesine izin vermedim. Onun kurguladığı bu planlı oyunda haksız duruma düşmek canımı iyice sıkmıştı: "Vurulduğu zaman o çığlığı atmasaydı bizi kimse bulamazdı," diye tersledim Kemal'i. Ardından Alisa’ya döndüm, öfkeli bakışlarımı tamamen üzerine sabitledim: "Adamların hepsini tepemize topladığın için mi hayattayız? Vurulmadıysan o çığlığı neden attın?"
Alisa etrafındaki polis hareketliliğini tamamen göz ardı ederek gayet rahat bir tavırla yanıtladı: "Korumaları arayıp ormanda olduğumuzu zaten söylemiştim. Bir yere saklanıp gelmelerini beklerken seni aramaya çalıştım ama telefonun kapalıydı. Nerede olduğunu bilmiyordum; tek başıma kurtulsam bile seni bulmam saatler alacaktı. Bu yüzden adamları bilerek tek bir noktaya topladım ki Memduh ve Kemal silah seslerini takip edip bizi rahatça bulabilsin. Evet, fazla riskliydi ama işe yaradı."
Fenerin titrek ışığıyla yüzünü süzdüm. Bu kızda akılalmaz, hatta korkutucu bir cesaret ve delilik vardı.
İfadelerimiz alınmak üzere karakola götürüldük. Yolda hemen avukatım Bahri'yi arayıp olayı anlattım. Kaçan adamlardan üçü yakalanıp sorguya alınınca tablo tamamen bizim lehimize döndü. Yine de prosedür gereği nezarette geçirdiğimiz o saatler benim için tam bir işkenceydi. Duvara yaslanıp gözlerimi kapattım. Bahri’nin olumlu konuşmalarına rağmen o parmaklıklar ardında tutulmak sinirlerimi bozuyordu; bir yandan da tüm bu pisliği başımıza saran Erdal’la nasıl hesaplaşacağımı, onu nasıl yok edeceğimi planlıyordum.
Sabaha karşı Gökay ve avukatım Bahri Gür bizi karşılamaya geldi. Karakolun kapısına doğru yürürken Bahri’ye döndüm: "Alisa nerede? Onun işlemleri bitti mi?"
Bahri, sanki önemsiz bir detayı atlamış gibi yüzünü buruşturdu: "Tamamen aklımdan çıkmış..."
Adımlarımı anında durdurdum. "Bahri, sana kaç defa söyleyeceğim? Bu kızın benim için ne kadar önemli olduğunu hâlâ anlamıyor musun? Alisa hâlâ nezarette mi?" diye gürledim.
Nefesimi hırsla dışarı verip öfkeyle kravatımı gevşettim. Kapıdan çıkmak üzereyken koridordaki bir hareketlilik dikkatimi çekti. Alisa, daha önce hiç görmediğim bir adamla oldukça rahat bir şekilde konuşuyordu. Yanındaki o garip kılıklı adam da kimin nesiydi?
Gökay da bakışlarımı takip etmişti. Adam elini kaldırıp bize doğru selam verince, Alisa yanındaki gözlüklü tiple birlikte yanımıza yaklaştı. Adamı tamamen yok sayarak, doğrudan Alisa’nın gözlerinin içine baktım: "Sen ne ara dışarı çıktın?"
Yüzünde hafif bir tebessümle yanındakini işaret etti: "Avukatım sağ olsun. Beni iki saat önce çıkardılar. Tanıştırayım, Özgür Haklı."
Avukat olduğunu duyduğumda içten içe rahatlamıştım ama bu durum yabancı bir adamla bu kadar samimi olması gerçeğini değiştirmiyordu. Adamın uzattığı eli havada bırakıp sadece başımla soğuk bir selam verdim. Özgür denen adam kısa bir an bocalayınca Alisa durumu toparlamaya çalıştı: "Kusura bakmayın, Araf Bey tokalaşmayı pek sevmez."
Söylediği kısmen doğruydu; tokalaşmazdım ama bu kural sadece sevmediğim insanlar için geçerliydi.
İki avukat davayla ilgili detayları konuşmaya başlayınca Gökay araya girdi. Vedalaşma faslından sonra Gökay arabasına doğru ilerledi. Nihayet Alisa’yla baş başa kalmıştık.
Acelesi varmış gibi hızlı adımlarla yanımdan geçip gitmeye çalışınca anında önünü kestim. Göğsümdeki o sıkışma hissiyle sordum: "Neden hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun? Dün gece sana çok net bir şey söyledim."
Gözlerini benden kaçırarak, "Okula geç kalıyorum, sonra konuşuruz," dedi ve yanından sıyrılmaya çalıştı.
Üstüne gidip onu daha fazla sıkboğaz etmek istemediğim için bu kez peşinden gitmedim. Arabama doğru yürürken dik bakışlarımı arkasından bir an bile ayırmadım. Aramızdaki bu yarım kalmış hesabı, en kısa sürede kapatacaktım. O benden kaçtıkça, ona olan ilgim daha da büyüyordu.
