İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 24 · 26 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 24

XXIV. BÖLÜM

Özenle hazırlanıp dışarı çıktığımda, Memduh’un peşimden geleceğini belli edercesine arabayı çalıştırdı. Çıkan motor sesi keyfimi kaçırmaya yetti. Ona doğru hiç bakmadan, attığım adımların temposunu tutarak arabama bindim. Dikiz aynasından beni ısrarla takip ettiğini izlerken rehberden numarasını buldum. Telefonu açıp beni takip etmemesini soğuk bir dille söyledikten sonra hızla oradan uzaklaştım.
Buluşacağımız mekâna vardığımda Stephan'ın oturduğu masaya doğru yaklaştım. Yıllar sonra karşılaşmış olmanın verdiği o tarifsiz sevinç gözlerinden okunuyordu. Balayından yeni döndüğünü söyleyince onu içtenlikle tebrik etmeye hazırlanıyordum ki eşi yanımıza geldi. Yeşil gözlü, uzun boylu, adeta podyumdan fırlamış gibi görünen büyüleyici bir kadındı. Samimi bir gülümsemeyle elimi sıkarken, istemeden de olsa onun bu yüksek özgüveni karşısında kendimi biraz çekingen hissettim. Stephan balayında gördükleri manzaralardan bahsettikçe, zihnimi kurcalayan endişelerden bir an olsun uzaklaşabildiğimi hissettim.
Siparişlerimiz geldikten kısa bir süre sonra masada telefonumun sesi yükseldi. Ekranda beliren ismi gördüğüm an yüzümün gölgelendiğini fark eden Stephan, lafını kesip endişeyle bana baktı. Önemli biri olmadığını belirtmek istercesine hafifçe yutkunup özür diledim; telefonu sessize alarak ekranı masaya gelecek şekilde yüzüstü bıraktım. Stephan, hayatımda hâlâ kimsenin olmadığına inanmakta güçlük çekiyordu. Eşine dönüp üniversitedeki bölüm birinciliğimi, hırsımı ve kendimi geçmişte derslerime nasıl adadığımı anlatmaya başladı. Masadaki bu övgüler gururumu okşamak yerine, şu anki durumum yüzünden omuzlarıma daha büyük bir yük bindiriyordu. Gecenin sonunda, Fransa'ya tekrar gelirsem mutlaka görüşmeyi teklif ettiler. Ancak bir daha oraya gitmek, benim için artık sadece uzak bir hayal gibiydi.
Eve döndüğümde saat henüz on bile olmamıştı. Mutfaktaki yarı karanlığın içinde ilerleyip masanın kenarına oturdum. Zihnimde Stephan’ın üniversite başarılarımdan bahsettiği anlar geldikçe gözlerim doldu. Yarın sınav sonuçlarım açıklanacaktı ve ben başarısızlık ihtimalinin ağırlığı altında eziliyordum. Anneme verdiğim sözü tutamazsam kendimi bir daha asla toparlayamayacağımı hissederek sessizce ağlamaya başladım.
Sesimi duyan Masal yanıma geldi. Bendeki bu panik halini dağıtmaya çalışarak sakin olmam gerektiğini söylüyordu. Olumsuz bir sonuçta yıkılmamam için dil dökerken, bir yandan da bana olan inancını rahat bir özgüvenle dile getiriyordu. Fakat onun bu emin duruşu bile ağlamamı durdurmaya yetmiyordu.
Sabaha kadar gözüme bir damla uyku girmedi. Ekranı her yenilediğimde, içimde "kaybettin" diye bağıran o kahrolası sesin susması için dua ediyordum. Hiç beklemediğim bir anda sayfa açılıp ekrandaki o olumlu sonucu gördüğümde, neye uğradığımı şaşırarak Masal'a sarıldım. Yaratacağı hayal kırıklığının korkusuyla içimde biriken gözyaşlarım, bu kez büyük bir rahatlamayla dökülüyordu. Masal mutluluğuma ortak olup çığlıklar atarken, ben sadece üzerimden kalkan o koca yükün hafifliğini hissetmeye çalışıyordum.
O akşam bu güzel haberi kutlamak için evden çıktık. Arabaya binip emniyet kemerimi taktığım sırada Memduh’un kendi aracından inip bize doğru geldiğini gördüm. Kapıyı açıp arkaya kurulurken aynadan göz göze geldik. Yüzündeki o fazlasıyla neşeli, muzip ifadeye anlam veremeyerek baktım.
"Hadi gidelim kızlar! Bence de şahane bir kutlamayı hak ettik. Bu arada senin adına Hamdi Bey çok sevindi. Kutlama için sizi yemeğe çıkaracak," dedi.
Masal arkasını dönüp ağzı kulaklarında olan adama merakla sordu: "Bir dakika, sen niye bu kadar mutlusun?"
Memduh ağır elini omzuma pat diye indirince irkilip geriye çekildim. Pişkince, "Senin sayende girdiğimiz iddiayı kazandım," dedi. "Gerçi paranın yarısını paylaşacağız ama olsun. Yine de az buz para değil."
Masal şüpheyle kaşlarını çattı: "Ne parası? Ne diyorsun Memduh? Doğru dürüst anlat şunu."
"Ben, Kemal, Araf abi, Gökay abi... Sen sınava girdiğin gün bir iddiaya girdik. Üstüne para bile koyduk. Araf abi ve Kemal senin kazanamayacağını söyledi. Biz de tam tersini iddia ettik. Yani anlayacağın, Araf abi ve Kemal bugün fena kaybetmiş oldu. Neyse... Hadi Hamdi Bey'i bekletmeyelim, çabuk gidelim, yolda geri kalanını anlatırım. Bizi bekliyorlar, geç kalıyoruz."
Yola çıktığımızdan beri susmak bilmeyen Memduh, Kemal'in ve Araf'ın nasıl pisi pisine kaybettiğini ballandıra ballandıra anlatırken konudan konuya atlamış, yirmi dakikalık yolun sonuna kadar hiç susmamıştı. Benim başarımı kendi aralarında bir kumar malzemesi yapmaları, içimdeki kırgınlığı ve öfkeyi daha da büyütmüştü.
Tarif ettiği gösterişli mekândan içeri girdik. Etrafımdaki lüksü hiç umursamadan ilerledim. Gerçekten herkes buradaydı. Büyük bir masanın etrafında, en başta Hamdi Bey olmak üzere Araf, Gökay, Kemal, Kubilay, Handan Hanım ve eşi oturuyordu. Kubilay hızla yerinden kalkıp yanıma geldi ve elimden tuttu. Masal ve Memduh çoktan boş yerlere çökmüşlerdi bile. Bense, sanki özellikle ayarlanmış gibi, masadaki tek boş yer olan Araf'ın yanına oturmak zorunda kaldım.
Hamdi Bey herkesin içinde beni tebrik edip başarılarımın devamını diledi. O sırada Kubilay kucağıma tırmanıp bana dönerek, "Ben de tebrik edeceğim! Ben de, ben de..." dedi heyecanla.
Yanağıma utangaç bir öpücük konduran Kubilay son derece neşeliydi: "En sevdiğim öğretmenim sensin. Seni çok seviyorum Alisa. Anneme söyle, o yaşlı matmazeli hiç sevmiyorum. Konuları unutup unutup ertesi gün tekrar anlatıyor. Ezberledim artık!"
Onun bu tatlı şikayeti üzerine masadaki herkes kıkır kıkır gülmeye başladı. Kubilay'ın bu çocuksu iltifatları içimi biraz olsun ısıtmıştı. Handan Hanım, oğlunu yanına çağırdı. Uslu bir çocuk olup annesinin sözünü dinleyen Kubilay, kucağımdan kalktı. Annesine doğru gitmeden önce ağzını elleriyle gizleyerek kulağıma fısıldadı: "Bana yine Dede Korkut'tan bir şeyler okursun, değil mi Alisa?" Yanağına bir öpücük kondurup gülümseyerek başımı salladım. Kubilay sevinçle annesinin yanına koştu.
Yan tarafımda oturan Araf'ın şaşırarak, "Dede Korkut mu?" diye kendi kendine mırıldandığını duydum. Onun tam yanımda nefes alıyor olması bile keyfimin kaçmasına yetiyordu. Handan Hanım, canımın sıkılmış olduğunu fark etmiş gibi yüzüme baktı. Yemek tabağına hiç dokunmadığımı görünce bana bir şey söylemek için hazırlanıyordu ki Araf, ondan önce davranıp sordu: "Neden yemiyorsun?"
Başımı yavaşça ona doğru çevirdim ve buz gibi bir sesle, "İştahım kaçtı," dedim. Araf, iştahsızlığımın ve bendeki bu soğukluğun nedenini çok iyi bildiğinden, tekrar bir şey sorma cesaretinde bulunamadı.
Aramızdaki o buz gibi anlaşmazlığı masadaki herkes fark etmişti. Hamdi Bey, torununa manalı bir bakış atıp lafı ortaya söyledi: "Güzel haberler üst üste geliyor, değil mi?" Herkesin yüzünde güller açıyordu fakat bizim dünyadan haberimiz yoktu. Gökay eğilip kulağıma fısıldadı: "Handan hamile."
Bu habere hem çok şaşırmış hem de yürekten sevinmiştim. Kubilay artık yapayalnız oyunlar oynamak zorunda kalmayacaktı. Hamdi Bey, gelinine çocuğunu sağlıkla kucağına alması için dualar sıralarken Handan Hanım gözlerinin içi gülerek teşekkür ediyordu. Kubilay ise bir kız kardeşi olacağı fikriyle mutluluktan havalara uçuyordu.
Gözlerim hafifçe masadan uzaklaştı ve Araf’ın yüzüne kaydı. "Bir şey mi var?" diye sormak için tam ağzını açmıştı ki Hamdi Bey yine sözü aldı. Bu kez konu rahmetli babamın dostluğuna gelmişti. Pürdikkat onu dinliyordum. Derken, telefonumda kayıtlı olmayan bir numara masanın üzerinde titremeye başladı. Araf, o zil sesini bastırmak istercesine yalandan, nazikçe öksürdü. Kalabalığın içinde çağrıyı cevaplamak yerine telefonu elime aldım. Masadakilerden müsaade isteyerek yavaşça ayaklandım. Numara rehberimde kayıtlı olmasa da karşıdakinin kim olduğunu çok iyi biliyordum.
Temkinli adımlarla dış kapıya yöneldiğimde Araf'ın da peşimden geldiğini fark ettim. İki elini cebine atmış, o her zamanki alaycı yüz ifadesine karanlık bir ima yerleştirmişti: "Erdal arıyor. Aç artık, kapanmak üzere!"
Bakışlarımı Araf'a diktim. O gitmeden bu aramayı cevaplamaya hiç niyetim yoktu. Onunla konuşmaya dahi tenezzül etmeyip sadece başımı salladım. Hâlâ tepemde dikilmeye devam ediyordu. Ondan birkaç adım uzaklaşmak için hamle yaptığım sırada, hızla ellerini cebinden çıkarıp gitmeme engel oldu. Bileğimi sıkmıyordu ama gitmeme de izin vermeyen o ısrarlı tutuşu karşısında kaşlarımı çattım. Telefonumu elimden alıp aramayı kendisi cevaplamak istemişti. Dokunuşunun yarattığı o sinir bozucu histen kaçmak için kolumu hızla geri çektim.
"Ne yapacağıma sen karar veremezsin," dedim, sesimdeki netlikle geriye doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi yeniden açtım.
Telefon avcumun içinde titremeyi kestiğinde, ekrandaki cevapsız çağrı bildirimini silip ekranı tamamen kapattım. Araf ağzını açıp savunmaya geçecekti ki, elimi hafifçe havaya kaldırarak onu durdurdum. Artık onunla bir çatışmaya girecek takatim kalmamıştı. Başarımla gururlanmam gereken böylesi bir günde bile onunla uğraşmak istemiyordum. Arkamı dönüp mekânın girişine doğru ilerlerken, bakışlarının ardımda kaldığını hissedebiliyordum. Adımlarımı daha da hızlandırdım.
Erdal'ın adı bile anılmadığı akşam yemeğinin sonunda masadakilerle vedalaştık. Handan Hanım, Kubilay'ın elinden tutup yanıma geldiğinde yüzündeki mahcup ifade beni şaşırttı. Artık Kubilay'ı istediğim zaman görmeye gelebileceğimi söylüyordu. Son tebrik dileklerini de sunduktan sonra oradan ayrıldık.
*
Aradan geçen üç ay adeta su gibi akıp gitti. Erdal hâlâ oğlunu bulamadığı için deliye dönmek üzereydi. Çocuğunu benim gizlediğimi düşünerek birkaç kez tehdit dolu mesajlar atmıştı ama hiçbir sonuca ulaşamadı. Yıllardır aynı hukuksal sorunlar için kapısını çaldığım eski avukatımın beni oyaladığını fark edince, haftalarca peşinden koştuğum Özgür Bey’e nihayet ulaştım. Onu bürosunda yakaladığım ilk gün başında bir sürü dava olduğunu söyleyip beni başından savmaya kalktı. Ancak önceki avukatımla aynı üniversiteden mezun olduğunu ve aralarında yıllardır süren amansız bir rekabet bulunduğunu öğrendiğimde işler değişti; sırf bu hırs yüzünden avukatlığımı yapmayı kabul etti.
Özgür Bey tam anlamıyla işinin ehli, tuttuğunu koparan bir adamdı. Birlikte kısa sürede çok yol katettik. Lakin Erdal'ı doğrudan hapse tıkacak delillerimiz henüz yeterli değildi. Yine de boş durmadık; onun en önemli birkaç adamını parmaklıklar ardına göndermeyi başardık.
Erdal, oğlundan sonra sağ kolları olan o adamlarından da mahrum kalınca sataşacak yer aramaya başladı. Bu sefer de namluyu Araf'ın başına çeviriyordu. Onu rahat bırakması için tek bir şartı vardı: İşbirliği yapıp beni ortadan kaldırması... Aslında Erdal'ın her ikimizden de kurtulmak için planları ayrıydı ve bu kirli ortaklığı yapacak kişiyi kafasında çoktan seçmişti.
Aylardır ne ölüsü ne dirisi bulunan o çocuğun nereye kaybolduğunu kimse bilmiyordu. Ta ki iki gün sonrasına kadar... Ormanlık alanda bir erkeğe ait, başı gövdesinden ayrılmış ve kulakları kesilmiş bir ceset bulundu. Sansürlenen korkunç görüntüler haber kanallarında günlerce döndü durdu. Suçun faili henüz yakalanmamıştı ancak yapılan adli tıp incelemeleri sonucunda cesedin on altı yaşlarında bir erkek çocuğuna ait olduğu kesinleşti. Liseli gencin vesikalık, gülümseyen fotoğrafı ana haber bülteninde belirdi.
O sırada Memduh, içtiği çayı büyük bir şokla ağzından püskürttü: "Erdal'ın küçük oğlu değil mi bu?!"
Kemal, haber izlerken dikkatini dağıtan arkadaşına ters ters baktı: "Sana ne oluyor lan? Ne şaşırıyorsun? Gören de ilk defa böyle bir vahşete tanık olduğunu zanneder."
İçim ürperdi, tüylerim diken diken oldu. Memduh ve Kemal arasında ani bir tartışma alevlendi.
"Oğlum, şuncacık sabinin ne günahı vardı? Erdal'ın çocuğu diye oh, iyi mi olmuş diyeyim yani?" Memduh, Kemal'i vicdansızlıkla suçlamaya kalkınca kavga büyüdü. Kemal birden ayağa kalkıp Memduh'un üzerine yürüyecek gibi oldu ama son anda öfkesini içine atıp yerine oturdu. Tam o sırada çalan telefon zili ortalığı aniden sessizleştirdi. Telefonu cevaplamak için ekrana bakan Kemal, masadan çok uzaklaşmadan aramayı açtı. Birkaç saniye dinledikten sonra telefonu bana doğru uzattı: "Araf abi. Seni istiyor."
Akşam vakti yine canım sıkılmıştı. Aylardır pişman olduğunu bilsem de bunu gururuna yediremeyip tek bir gün bile aramayan Araf, şimdi adamları olmasa bana asla ulaşamayacağının bilincindeydi. Benimle ne konuşacağını az çok tahmin ediyordum. Telefonda Erdal'ın oğlu hakkında konuşmaya başladı. Son olarak uygun bir yerde buluşmak istediğini söyleyince teklifini anında reddettim. Çünkü bu mesele bizi ilgilendirmiyordu ve Araf hâlâ bildiğimiz o kibirli Araf'tı!
Geçen zamanı kullanarak ona karşı öfkemin dinmesini beklemiş gibi, hiçbir şey olmamış gibi davranmasına sessiz kalamadım. İçimden geçenleri açıkça yüzüne vurdum: "Erdal'ın çocuğu öldürülmüş olabilir ama bu bizim çözeceğimiz bir şey değil. Eğer benimle görüşmek için bahane arıyorsan, böyle olayların arkasına sığınma."
Araf, ortada çok daha büyük bir tehlike varmış gibi sesini ciddileştirerek beni uyardı: "Haberi tam olarak izlemedin sanırım. Olayı gören bir tanık var. Çocuğu öldüren şahsın orta boylu, genç bir kadın olduğunu söylüyor. Biliyorum, Erdal'ın düşman olduğu tek kadın sen değilsin ama yine de bu apaçık bir tuzak olabilir. Birileri bu suçu işleyip üzerine yıkarsa hiç şaşırmam. Üstelik Erdal bu haberi aldığından beri çıtını bile çıkarmadı. Bu durum sana da tuhaf gelmiyor mu?"
Doğru söylüyordu ama ona hak verdiğimi belirterek egosunu beslemektense susmayı tercih ettim. Aslında Erdal'ın tehditleri hâlâ arkada dönüyordu fakat Memduh ve Kemal bu işi Araf'tan habersiz çözmeye kararlıydılar. Çünkü eğer bu durum Araf tarafından öğrenilirse ortalığın fena karışacağını biliyorlardı.
Araf, aramızdaki o ağır sessizliği kırdı: "Şimdi sana sakın dışarı çıkma dersem, inadıma çıkacaksın, bunu adın gibi biliyorum. Çünkü sende keçi inadı var! Bu aralar dışarı çıkarken çok dikkatli ol. Kimseye güvenme. Sporunu yap, düzenli beslenmeye özen göster." Normalde hep ben çok konuşurdum, o dinlerdi; şimdi ise o anlatıyor, ben sessizce dinliyordum.
Alaycı bir tonla sordum: "Ne bu, doktor tavsiyesi mi?"
Yanıtı gecikmedi: "İyiliğini düşünmek de kabahat oldu."
Birden ciddileştim. Güya benim iyiliğimi düşündüğü o eski günleri hatırladıkça kan beynime sıçrıyordu: "İyiliğimi düşündüğün falan yok! Sen sadece kendini düşünürsün. Eğlenmek için insanları kullanırsın mesela. Aşçı diye tanıttığın kıza türlü eziyetler edersin, yetmezmiş gibi bir de üstüne dalga geçersin! Hatta birilerini kovmak için saçma sapan bahaneler arar, ayak işlerini yaptırırsın. Alisa kızınca da hakaret edip gururunu incitirsin! Şimdi bir daha düşün bakalım; sen gerçekten benim iyiliğimi mi düşünüyorsun?"
Ses tonunu toplamak istercesine yalandan bir iki kez öksürdü: "Bu biraz bana da fazla geldi sanki... Her neyse, sen yine de dediklerimi unutma. Memduh'u da yanından ayırma."
Sitem dolu bakışlarla televizyon karşısındaki Memduh'a döndüm: "Memduh'un şu hayatta sadece iki derdi var; biri midesi, diğeri de Fenerbahçe'si. Onun dışında dünyada ne olup bittiğini umursadığını hiç zannetmiyorum," dedim, içimi dökmenin verdiği o hafiflikle.
Araf hattın ucundan hafifçe güldü. Memduh ise haber kanalını çoktan değiştirmiş, akşamki maç yorumları başlayana kadar büyük bir dikkatle Hint dizisi izliyordu.
Araf'ın sanki çok fazla boş zamanı varmış gibi telefonu kapatmaya hiç niyeti yoktu. "Peki, sen ne yapıyorsun?" diye sordu alayla.
Evin içinde sürekli tartışıp barışan o ikilinin arasında delirmemeye çalışıyordum. Bir de üstüne bağıra bağıra maç seyretme sevdaları eklenecekti. Sabırla derin bir nefes aldım: "Çok merak ediyorsan, görüntülü ara!" dedim ve telefonu aniden yüzüne kapattım. Aslında tamamen yanlışlıkla elim çarpmıştı ama tabii ki Araf gibi bir adamın bunu bilerek yaptığımı düşünüp yanlış anlaması kaçınılmazdı.
Telefonu koltuğa bırakıp yerime oturdum. Memduh, boş bardağını bana doğru uzatarak çay doldurmamı rica eder gibi bakınca önce elindeki bardağa, sonra da doğrudan onun gözlerinin içine baktım. Ne demek istediğimi anında anlamıştı. Kaşlarını büzüp sitemkar bir tavır takındı: "Aşk olsun yenge ya... Ben senin için burada gece gündüz nöbet tutayım, sen bana bir bardak çayı çok gör."
Kemal’in zaten canı sıkkındı. Arkadaşına ters bir bakış fırlattı: "Senin nereden yengen oluyormuş lan? Kalk, kendin al çayını. Kızı korumak zaten senin görevin."
"Kemalciğim ne o, bunadın mı yoksa?" diye terslendi Memduh. "Resmi olarak yengemiz değil ama elbet bir gün olacak, bunu bilmiyor musun? Araf abi üstüne düşen görevi erteleyip duruyor diye sen de her şeyi unutacak değilsin ya!"
Duyduklarımla zihnim bir anda bulandı. Hemen konuya dahil olup araya girdim: "Bir saniye, bir saniye... Yenge mi? Ne görevi arkadaşlar, ne oluyor burada?"
Memduh anlatmaya niyetliydi ama Kemal'in uyarıcı, sert bakışlarıyla karşılaşınca duraksamak zorunda kaldı. Yine de Memduh, Kemal'e dönüp, "Söyleyelim gitsin abi, ne de olsa öğrenecek," dedi ve bu kez doğrudan bana bakarak baklayı ağzından çıkardı: "Yengeciğim... Hamdi Bey, Araf abiyi seninle evlendirmek istiyor. Araf abi yıllardır bu kararı erteledikçe erteliyor ama artık iş iyice ciddiye bindi. Belki sana imkansız gibi geliyor ama Hamdi Bey bir şey olacak dediyse, o iş mutlaka olur; aksinin gerçekleşmesi mümkün değil! Farkında mısın bilmiyorum ama Araf abi artık Hamdi Bey'le hiç anlaşamıyor. Bir de bu aralar başında az sorun varmış gibi Erdal şerefsizi tünedi tepesine! Adam bir yandan seni korumaya çalışırken bir yandan da senden uzak durmaya çabalıyor. Hele o gün Gökay Bey davetteki o yanlış anlaşılmayı Hamdi Bey'e söylediğinde..."
Gerisini dinlemeye beynim yetmiyordu. Anlattığı şeyin içinde o kadar çok takılacağım, öfkeleneceğim kısım vardı ki, adeta uyuşup kalmıştım. Memduh'un bu rahat konuşması karşısında ağzım açık sordum: "Hamdi Bey bunu ne zaman söyledi?"
"İzini sürdüğümüz ilk günden beri. İşin kötü tarafı, senin de bu evliliğe istekli olduğunu zannediyor."
Üstüme iyilik sağlık! Hemen sertçe itiraz ettim: "Benim bu plandan haberim bile yok, ne evlenmeye can atması! Araf'a bak sen... Baştan derdinin ne olduğunu bana açıkça söyleseydi, o zaman bir yolunu bulur, Hamdi Bey'i bu sevdadan vazgeçirirdik."
"Bu işin uçarı kaçarı yok yenge," dedi Memduh, sanki çok matah bir şeymiş gibi alaycı bir tavırla. "Hamdi Bey şimdi ortalık karışık diye abinin üstüne çok gitmiyor ama Erdal meselesi biter bitmez parmağınıza yüzüğü takacağından emin ol."
Bu emrivakiler sinirlerimi altüst etse de sakin kalmaya çalışarak konuşmaya devam ettim: "Eski kabadayı, emrinde çalışan onlarca insan var; düşmanlarını bir kenara bırakıp torununu evlendirme derdine mi düşmüş? Burnu Kaf Dağı'nı aşmış o torununu böyle mi akıllandırmayı düşünüyor? Ne evlenmesi canım! Araf adam gibi karşıma geçip pişman olduğunu söyleyerek özür dilemeden, değil evlenmek, yüzümü bile göremez."
Memduh, küçük bir çocuğu ikna etmeye çalışır gibi bana doğru yaklaştı: "Yenge, şu dargınlığa bir ara verin artık. Sen de evlenince burnundan getirirsin abinin. Gel, evet de şu iş olsun bitsin."
Tepemin tası atıyordu. Hiçbir şey yokmuş gibi sırıtan Memduh'un yüzüne kilitlenmiştim ki, akşamın bir vakti ansızın kapı çalındı. Kemal refleksle silahına davranıp hızla kapıya doğru yöneldi. Biz daha Memduh'un sözlerini sindiremeden kapı açıldı ve Araf içeri girdi.
Elinde simsiyah güllerden oluşan bir buket vardı. Üstelik jilet gibi giyinmiş, sanki kız istemeye gidecekmiş gibi hazırlanmıştı. Onun bu özenli halini hiç umursamadan sinirle kaşlarımı çattım: "Sen ne yüzle buraya geliyorsun?"
Tepkimi hiç yadırgamadı. Elindeki siyah gülleri gururla tutmaya devam ederek, varlığı bile bir lütufmuş gibi dik duruşunu bozmadan alaycı bir tavırla konuştu: "Ne bitmez tükenmez kinin varmış. İyi ki bir işten kovuldun. İlk işin miydi?"
Samimiyetsiz, buz gibi bir gülümsemeyle karşılık verdim: "O mükemmel işlediğini zannettiğin aklını birazcık yoklarsan, aslında benim istifa ettiğimi idrak edebilirsin Araf!"
Onca lafıma rağmen Araf yine tepkisizdi. Memduh, aramızda büyük bir kavga çıkacağını hissederek araya girdi: "Yenge, sakin ol gözünü seveyim. Akşam akşam herkesi başımıza toplayacaksın. Abinin kötü bir niyeti yok ki, bak ne güzel çiçekle gelmiş."
Araf ciddileşerek Memduh'tan aldığı destekle söze atıldı: "Evet, ben buraya barışmaya geldim."
Belki az önce öğrendiğim o evlilik planları olmasaydı onu affetmeyi düşünebilirdim. Ama artık attığı her adımda, söylediği her kelimede gizli bir çıkar arıyordum. Acımasızca gerçekleri yüzüne vurdum: "Senin her şeyin bir çıkar ilişkisi. Söylesene, yoksa buraya yine dedenin zoruyla mı geldin?"
Bu sözlerim üzerine Araf, hemen sağında duran Memduh'a döndü ve dişlerinin arasından kısık bir sesle mırıldandı: "Alisa neden böyle konuşuyor? Umarım ağzından bir şey kaçırmamışsındır Memduh."
Beni duymuyor zannedip gözlerimin önünde hesaplaşmalarına izin vermedim: "Her şeyden haberim var Araf. Beni boşuna kandırmaya çalışmayın."
"Estağfirullah yenge," diye atıldı Memduh hemen.
O sırada Araf, elindeki siyah gülleri bana doğru uzatarak hafifçe gülümsedi: "Bak, sana gül aldım."
Çiçekleri almak için elimi bile kımıldatmadım. Dik dik yüzüne bakmaya devam ettim. Gülleri asla kabul etmeyeceğimi anladığında, yüzündeki o hafif gülüş anında silinip gitti. Büyük bir hayal kırıklığı ve öfkeyle elindeki buketi sağındaki Memduh'un göğsüne doğru fırlatır gibi vurdu. Memduh, kolları arasında paralanan çiçekleri son anda yakaladı. Araf'ın dudaklarında beliren o çarpık gülüş bu kez mutluluktan değil, tamamen bozulan asabiyetindendi. Gururunu fena halde incittiğimin farkındaydım ama asla yumuşamayacaktım; onun birazcık da olsa empati yapmasını, hatasını anlamasını bekledim.
Bakışlarını gözlerime kenetledi, ses tonunu tamamen katılaştırdı: "Rahatsız ettim. İyi akşamlar," dedi ve arkasını dönüp kapıyı sertçe çarparak çıktı.
Memduh ve Kemal, kapının önünde kalakalmış, şaşkınlıkla birbirlerine bakmaya devam ediyorlardı. Araf'ın elinde güllerle buraya kadar gelmiş olması bile onlar için adeta bir mucizeydi. Bir imkansızı başarmışım gibi, yüzlerinde hayranlık dolu bir ifadeyle bana bakıyorlardı. Biliyordum ki bu tartışmayı uzatmak o an kimseye fayda sağlamayacaktı. Ama içimdeki kin ve hayal kırıklığı öyle kolayca dinecek cinsten değildi. Bir yanım Araf'la uzlaşmamı söylese de, gururum buna engel oluyordu.
Pencereden gidişini seyredip arkasından "oh olsun" demek isterdim; fakat hayatım boyunca hiç böyle acımasız davranmadığım için kendimi tuhaf hissetmiştim. Memduh ise fanatiği olduğu takımın maçını kaçırmamak için arabasında izlemeye karar vermiş, Kemal'i de peşine takıp gitmişti. Evde nihayet sağlanan o derin sessizliği fırsat bilerek, zihnimi susturmak adına odama uyumaya çekildim.
Gözlerimi açtığımda, kulaklarımda ısrarla çalan dış kapının sesi yankılanıyordu. Zoraki bir hamleyle yerimden doğrulup uykulu adımlarla kapıyı açmaya gittim. Masal'ın içeri girmesini beklediğim için gözlerimi ovuşturuyordum. Eğer kapıdaki kişinin Araf olduğunu bilseydim, kesinlikle bu dağınık halimle karşısına çıkmazdım.
Karşımda durmuş, son derece mahcup bir ifadeyle yüzüme bakıyordu: "Sanırım rahatsız ettim, uyuyor muydun?"
Üzerimdeki dünkü kıyafetlerle uyuyakalmıştım; zaten dağılmış saçlarımdan uykudan yeni uyandığım fazlasıyla belli oluyordu. Aramızda kısa bir sessizlik oluştu. Dün akşam buradan o gururu kırılarak gidişini hatırladıkça, şu an tekrar kapımda dikiliyor olmasına inanamıyordum. Yüzündeki o beklenti dolu ifadeyi görünce, ne olursa olsun onu içeri davet etmem gerektiğini anladım: "Kapıda durma öyle, içeri gel."
Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ve davetime icabet ederek içeri adım attı. Kapıyı kapatıp peşinden salona geçtim. Sanki dün akşam aramızda o hiçbir şey olmamış gibi, son derece olağan davranmaya çalışıyordum.
Tekli koltuğa oturdu, ben de tam karşısındaki ikili koltuğa yerleştim. Uykum tamamen kaçmıştı ama hâlâ gördüğüm rüyanın sersemletici etkisindeydim. Buraya tam olarak niye gelmişti? Sonunda merakıma yenik düşerek sordum: "Bir şey mi oldu, Araf Bey?"
"Bey mi?" dedi, kaşlarını hafifçe kaldırarak. "Araf demek istedin herhalde. Sonuçta istifa ettin, artık senin patronun değilim."
Bu cümleyi kurmak, onun gibi bir adam için muhtemelen büyük bir zorluktu ve bunu söylemek için ne kadar çaba sarf ettiğini görebiliyordum. Madem evime kadar gelmişti, o zaman dünkü emrivakilerin ve geçmişte bana yaşattığı tüm o haksızlıkların acısını çıkarma sırası bende demekti. En iyi yaptığım şeyi yapma, yani salağa yatma vaktiydi. Dün geceyi hiç hatırlamıyormuş gibi davranarak onun vicdan azabını biraz daha körüklemek istedim.
"Buraya sırf vicdanını rahatlatmak için geldiysen, özrünü kabul ettim Araf."
"Buraya başka ne için gelebilirim ki zaten?" diye sordu, sesi şaşırtıcı derecede yumuşaktı. Konuşurken gözlerimin içine bu denli net ve kaçırmadan bakmasına alışkın değildim. Konuyu az önceki alaycı kulvara geri çektim: "Korkuyorum doğrusu... Sen hayatta bu kadar kolay özür dilemezdin, iyi misin? Ateşin falan yok değil mi?"
Yavaşça kaşlarını çattı ama bu kez öfkeyle değil, kırgınlıkla karışık bir şaşkınlıkla yaptı bunu: "Ben gayet iyiyim, ateşim falan da yok. Az önce neden öyle söyledin? Ben özür dileyemez miyim yani?" Son derece sakin görünüyordu, bakışları iyice yumuşadı. "Bana hâlâ çok kızgın olduğun için böyle yapıyorsun, biliyorum. Şirkette çalıştığın günlerde üzerine çok geldiğimin, seni çok zorladığımın farkındayım. O gün seni üzmek, kırmak istememiştim ama oldu bir kere... Zamanı geriye alamıyorum."
Dün akşamki siyah güller, bugün kapıma kadar gelip dilenen bu tekrarlı özürler... İçime büyük bir şüphe düşmüştü, neyin peşindeydi? "Bugün pek bir düşüncelisin," dedim gözlerimi kısarak. Sözlerime gram alınmadı, aksine yüzünde tuhaf bir hoşgörü vardı. Onun gibi kibirli bir adamdan bu esnekliği görmek şaşırtıcıydı. Şimdi ben ne demiştim de bana böyle gülümseyerek bakıyordu? Onun bu delici bakışlarından kaçmak için en ideal bahaneyi bulduğuma sevinerek araya girdim: "Kahve yapıyorum, içer misin?"
Başını hafifçe sallayarak teklifimi kabul etti. Mutfağa geçip cezveyi ve fincanları çıkardım. Salona geri döndüğümde kahvesini gülümseyerek eline aldı. Ben de nezaketen gülümsedim; karşılıklı oturup kahvelerimizi yudumlamaya başladık.
Kahveyi beğenip beğenmediğini merak ediyordum ama yüzündeki dingin ifadeye bakılırsa bir sorun yoktu. Biz sessizce kahvelerimizi içerken Araf'ın telefonu sessizliği böldü. Ekrana baktı ama açmadı; telefonu masaya ters bırakıp kahvesine devam etti. Kısa bir süre sonra telefon aynı ısrarla yeniden çaldı. Araf arayanın pes etmeyeceğini anlayarak ayağa kalktı: "Bunu cevaplamam gerekiyor," diyerek cam kenarına doğru adımladı.
Ben de boş fincanları toplayıp mutfağa geçtim. Tam fincanları tezgaha bırakmıştım ki dış kapının zili sertçe çalındı. Elimi kurulayıp koridora çıktım ve kapıyı açtım. Karşımda Gökay ve Masal duruyordu; üstelik birlikte gelmişlerdi.
Gökay, yine o bildiğimiz tükenmez enerjisiyle adeta haykırdı: "Biz geldik!" Sonra tam bir centilmenlik taslayarak eliyle Masal'a geçmesi için yol verdi: "Buyurun saygıdeğer hanımefendi..." Mutluluğu resmen beş kilometreden okunuyordu. Masal ise burnundan soluyarak, sinirle içeri girdi. Gökay arkasından kapıyı kapatıp peşimizden salona yürüdü.
"Siz beraber mi geldiniz?" diye sordum hayretle.
Masal, canı fena halde sıkılmış gibi, ağzını bile oynatmadan dişlerinin arasından mırıldandı: "Maalesef kendisiyle kapıda karşılaştık."
"Aaa, aşk olsun! Kapıda karşılaşmamız bana da şahane bir sürpriz oldu," diye atıldı Gökay keyifle. "Buraya, bana verdiğin o sözü hatırlatmaya gelmiştim Masal. Akşam cevap vereceğini söyleyip ortalıktan kayboldun ama benden öyle kolay kurtuluşun yok."
"Düş yakamdan Gökay! Gerçekten seninle uğraşacak vaktim yok," dedi Masal ters ters.
Olayın ne olduğunu bilmediğim için sessiz kalmayı tercih ettim. Gökay teessüf eder gibi Masal'a baktı: "Ne demek yapamam? Biz o gün seninle ne konuşmuştuk?"
O sırada Araf telefon konuşmasını bitirmiş, salona geri dönmüştü. Ortamdaki gerginliği sezerek söze dahil oldu: "Ne oluyor burada Gökay?"
Gökay, Araf'ı bu evde görmeyi asla beklemiyordu; şaşkınlıkla gözleri açıldı: "Kardeşim? Sen de mi buradaydın? Hani sana bahsettiğim şu manyak... Yani şey, bir kız var demiştim ya..." Devamını getirmedi çünkü bu kez şaşırma sırası Masal'a geçmişti. Gökay, Araf'a günlerdir Masal'dan mı bahsediyordu yani?
Araf, işaret parmağıyla Masal'ı göstererek güldü: "Bahsettiğin o çatlak kız bu mu? Allah cezanı versin Gökay."
Araf önce arkadaşıyla samimi bir şekilde selamlaştı, ardından şaşkınlıkla kalakalan Masal'ın uzattığı eli sevecenlikle sıktı. Masal, kısık bir sesle bana doğru eğilip kulağıma fısıldadı: "Çocuk bayağı yakışıklıymış yalan yok... Ama bu yine de sana yaptıklarını burnundan fitil fitil getirmeden onu affedeceğin anlamına gelmez, sakın yumuşama!"
Gökay, bizi ayıplayan gözlerle süzüp sordu: "Ne konuşuyorsunuz siz orada fısır fısır?"
"Hiç... Aklımıza bir şey geldi, onu konuşuyoruz," dedim geçiştirerek.
"Buraya ilk gelişimde de tam olarak aynı bahaneyi uydurmuştun," dedi Gökay. Zehir gibi bir hafızası vardı, hiçbir detayı kaçırmıyordu.
Masal kaşlarını çatarak sordu: "Sen neden hâlâ buradasın Gökay?" Konuyu kendi üzerinden dağıtmaya çalıştığı çok netti.
"Az önce söyledim ya, bana sözün var. Sen gerçekten çok değişik birisin. Kararını düşüneceğini söylemiştir."
Masal, normalde zorda olan herkese yardım elini uzatan biriydi ama bu konuda kararını kesin ve net vermiş gibiydi: "Düşündüm ve hayır diyorum."
Gökay, nispet yaparcasına gözlerini Masal'dan ayırmadan konuştu: "Öyle mi? O zaman ben de gidip amfideki o diğer kızdan rica ederim. Sonuçta beni kıracak değil, seve seve kabul eder."
Kıskansa bile bunu asla dışarı vurmayan Masal, omuz silkti: "Beni hiç ilgilendirmez."
Gökay, zafer kazanmış gibi bir edayla, "Oldu o zaman, ben artık kaçayım. Helin beni bekler," diyerek kapıya doğru yöneldi. Onun gitmekte ciddi olduğunu ve Helin ismini duyan Masal, ani bir refleksle hamle yapıp kapının önünde durarak Gökay'ın çıkmasını engelledi.
Adeta bir hipnozcu gibi keskin gözlerini Gökay'a dikti. Yanlış anlamaya dünden hazır olan Gökay anında sırıttı: "Demek gitmemi istemiyorsun... Olur, bana uyar. Ben burada kalırım."
"Gitmeni engellemek için durmadım önünde Gökay."
"E, o zaman neden yolumu kesiyorsun?"
Masal, sırtını dayadığı kapıdan uzaklaşıp meydan okuyan adımlarla adamın üzerine doğru yürüdü: "Kendini bu kadar önemsemesen iyi edersin. Cehenneme kadar yolun var!"
Gökay, Masal'ın bu öfkesine acır gibi bakarak bana döndü: "Bu kız bipolar galiba, yazık... Parası neyse aramızda toplayıp verelim de bir tedavi olsun."
Eğer Masal bu kadar ciddi ve barut gibi olmasaydı Gökay'ın bu lafına okkalı bir kahkaha patlatabilirdim; ama arkadaşımın bakışlarındaki tehlikeyi görünce buna cesaret edemedim. Gökay'a dönüp, "Sana bir uyarıda bulunmak istiyorum," dedim. "Masal siyah kuşak sahibi bir dövüşçü. Şakalarının dozunu iyi ayarlamazsan bu işin sonu senin için hiç iyi bitmez."
Araf hemen araya girdi: "Gökay da bir dönem profesyonel dövüş uzmanlığı yapıyordu. Gerçi şu an bıraktı ama..."
Gökay, sevimli olduğu kadar tehlikeli bir gülüşle Masal'a baktı: "Seninle tek ortak noktamız bu zaten."
Masal o an takındığı sert duruşu bozup, daldığı o ani düşünceden kurtulmak ister gibi başını hızla salladı. Dikkatini adamın ayaklarına verdiğinde gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu: "Sen bizim evimize ayakkabıyla mı girdin?!"
İstifini zerre bozmayan Gökay, gayet rahat bir tavırla, "Evet," dedi. "Zaten evinizin de pek temiz olduğu söylenemez, her yer toz içinde."
Bu ikilinin arasındaki her diyalog saniyeler içinde alevli bir tartışmaya dönüyordu. Tam duruma müdahale etmek için adım atacaktım ki Araf olaya el koydu: "Siz ikiniz biraz dışarı çıkıp temiz hava almaya ne dersiniz?"
Gökay, işaret parmağıyla Masal'ı göstererek sordu: "Bununla mı?"
Masal öfkeyle parladı: "Gel biz seninle dışarıda güzel bir temiz hava alalım Gökay!" diyerek çocuğun kolundan sıkıca tutup kapıya doğru sürüklemeye çalıştı. Ancak Gökay yerinden zerre kadar oynamadı; Masal’ın tüm gücüyle onu çekme çabalarını büyük bir zevkle, alay ederek seyrediyordu.
Masal pes etmedi, son kez var gücünü kullanarak asıldı. Gökay onun bu hamlesine karşılık aniden elini kavrayıp Masal’ı hızla kendine doğru çekince, ikisi bir anda burun buruna geldi. Aralarındaki mesafe tamamen kapanmış, göz göze gelmişlerdi. Masal’ın gözlerinde şaşkınlık ve öfke doruk noktasına ulaşmıştı: "Bilerek yaptın!"
Ne olduğunu bile anlayamadan kendini Gökay'ın gözlerinin tam içinde, nefes nefese bulmuştu. Dışarıdan içeri giren biri şu manzarayı görse, birbirine deli gibi aşık iki insanın kavuşma anı zannederdi. Masal hızla kendini geri çekerek ondan kurtuldu. Gözlerini kısıp, "Niye rahat durmuyorsun sen? Bilerek yaptın, değil mi?" diye hesap sordu.
Gökay, dudaklarında beliren o muzaffer gülüşle sonunda itiraf etti: "Evet, bilerek yaptım."
Bu itiraf Masal'ı delirtmeye yetmişti. Gökay'ın hayatını kaydırmaya kararlı bir şekilde, bir an bile tereddüt etmeden reflekslerini devreye soktu. Öfkeden gözü dönmüş bir halde, Gökay’ın gaflet anını fırsat bilip aniden döndü ve çocuğun göğsüne doğru çok sert bir hamle savurdu. Gökay da dövüş uzmanı olmanın verdiği refleksle son anda yana doğru hafifçe kaçmaya çalışsa da Masal’ın ani tekmesi omzunun hemen altına isabet etti. Ansızın gelen tekmeyle feleği şaşan çocuk dengesini kaybedip arkasındaki kitaplığa çarptı; üzerindeki kitaplar ve saksılar gürültüyle yere saçıldı. Gökay birkaç dakika öylece kalakaldı, zihnini toparlamaya çalıştı. Hatta şu an Gökay'ın tepesinde civcivler bile uçuşuyor olabilirdi.
"Bu daha başlangıç! Hadi karşılık versene, hemen yıkıldın!" diye bağırdı Masal, ikinci hamle için enerjisini tekrar toplarken.
Gökay acıdan ziyade şaşkınlıkla gözlerini açmış, kitaplığa tutunarak doğrulmaya çalışıyordu: "Kaburgalarım kırıldı... Lan, bir daha sana dövüş sanatları öğretirsem bu da iki olsun! Beni gafil avladığın için seni tebrik etmeyeceğim. Gel şimdi bakalım kim kimin postunu yere serecek, görelim!" diyerek hızla ayağa kalktı.
Salondaki bu savaş alanını gören Araf ve ben, refleksle yerimizden fırlayıp araya girmek zorunda kaldık. "Yapmayın, etmeyin," demek zerre işe yaramıyordu. Araf kahkahalarını gizlemeye çalışarak Gökay’ı arkasından yakalayıp geriye doğru çekti: "Oğlum rahat dursana, kız seni parça pinçik edecek!"
Bense Masal’ın beline sarılarak onu durdurmaya çalışıyordum. Masal kollarımın arasında hâlâ havayı tekmeleyerek, "Bırak beni Alisa! Evimize ayakkabıyla girip her yer tozlu demek neymiş göstereceğim! Bir de bipolar diyor ukala! Göstereceğim ben ona bipoları! Gel buraya..." diye çırpınıyordu. Bir ara elimden kayıp tam çocuğa ayağıyla vuracaktı ki tekrar zor bela tutmayı başardım.
Gökay, Araf'ın engeline rağmen uslanmaz bir tavırla, "Aferin çaylak, iyi denemeydi. Küçükken çok fazla Kung Fu Panda izledin galiba? Alisa bırak, gelsin!" diye bağırınca Masal daha da delirdi.
Kızı sıkıca tutmaktan elimde güç kalmamıştı. Bu güç gösterisine daha fazla dayanamayan parmaklarım istemsizce gevşedi ve Masal sabun gibi kayıp Gökay'ın yanında bitti. Kesin alt katımızdaki ev sahibine ses gidiyordu.
Araf sesini yükselterek vücudunu siper etti ve ikisinin arasına girdi: "Hey, kesin şunu! Ya kozunuzu dışarıda paylaşın ya da buna bir son verin!"
Bense her şeyi bırakıp devrilen çiçek saksımın yanına gittim. Çarpmanın etkisiyle güzelim çiçek artık işe yaramaz bir haldeydi. Döküntüleri toplamak için mutfaktan birkaç malzeme almaya gittim. Döndüğüm zaman süpürgeyi Masal'ın, mopu da Gökay'ın eline tutuşturdum. Ağzımı açmama gerek kalmadan, ne kadar kızgın olduğumu gözlerimden anlamışlardı. Onlar işini bitirdikten sonra ben de kitaplığı düzenleyecektim.
O sırada Araf, yerdeki kitapların içinden bir tanesini çekip aldı. İlk sayfayı açar açmaz yazıyı okudu ve sessizce mırıldandı. Ardından kitabı yüzünden çekerek bana şüpheyle baktı: "Philippe? Ha, şu veteriner çocuk. Aşk sözcüklerini kitap kapaklarına yazdığına göre sana karşı bir şeyler hissediyor olmalı. Yoksa ben mi yanlış yorumluyorum?"
"O kitap benim için çok değerli, tamam mı? Verir misin şunu bana?" dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
Karanlık bir gülüşle yüzüme baktı. Elini biraz eğip kitabı bana uzatır gibi yaptıktan sonra, parmaklarını bilerek gevşetip kitabımı pis su kovasına düşürdü. Gözüm sadece suyun dibine batan kitaba takılı kaldı. Hayalimde o pis suyu Araf'ın kafasından aşağı boca ettiğimi görsem de dışarıdan tamamen tepkisiz kalarak öylece ayakta durdum. Sadece ellerim zangır zangır titriyordu.
"Hatıranı mahvettim, özür dilerim," dedi, sesindeki o sahte ve zehirli tonla. "Hatamı telafi etmek için aynı kitabı tekrar bulabilirim. Sen Philippe'i bulabilirsen gerisini hiç merak etme, ben hallederim. Durumu anlatıp kendisinden yine aynı yazıyı harfi harfine yazmasını rica edeceğim."

Dalga geçerek konuşuyordu. Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Herif zaten aylar önce ölüp gitmişti. Adamı mezarından kaldırıp getirecek halim yoktu ya! Derin bir soluk alıp ellerimi göğsümde birleştirdim: "Bir ölüyü ikna edeceğini hiç zannetmiyorum. Gerçi sen biliyorsundur Philippe'e ne olduğunu, nasılsa hakkımda sayfa sayfa araştırma yapıyorsun."

"Araştırma dediğin birkaç söylentiden ibaret sadece. Doğrusunu sen anlat o zaman, dinleyelim," dedi, gözlerini gözlerime dikerek.

Araf'a güvenseydim eğer anlatacak çok şeyim olurdu ama şimdilik bu kadarını bilmesi onun için fazlasıyla yeterliydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.