İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 23 · 21 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 23

XXIII. BÖLÜM

Gökay odaya bir anda girmeyi adet edinmiş gibi içeri dalınca Araf kaşlarını çattı. Gökay sinsi bir gülüşle yüzüme bakarak, “Alisa, ne zaman gelsem sen de hep buradasın,” dediğinde hemen itiraz ettim. Buraya gelmemin nedeni Araf’ın beni çağırmış olmasıydı. Gökay bu sinir bozucu imalarını arkadaşına yapacağı yerde bana söylüyordu.
Buraya hâl hatır sormaya değil, hesaplaşmaya gelmiştim. Dünkü hareketinden sonra Araf bana bir açıklama borçluydu.
"Neydi o dünkü hâlin, ha? Ne yapmaya çalışıyorsun sen?" dedim hırsımı alamayarak. Araf da sakin olmaya çalışıyordu. Dişlerini sıkarak gülümsedi: "Benimle inatlaşmasaydın bundan hiç kimsenin haberi olmayacaktı." Kendi hatasını bana yıkmasına izin vermedim. Ağzımı açmıştım ki o sırada Gökay bizi yalnız bırakmak yerine araya girip tartışmamıza engel oldu. Kararlı adımlarla masaya doğru yönelip, “Kesin şu anlamsız tartışmayı... Neyse, hazır sen de buradayken...” dedi ve önemli bir sır açıklayacakmış gibi bakarak dostça elini sırtıma koydu.
"Gökay, gördüğün gibi Alisa'yla konuşuyorum, sonra konuşalım," dedi Araf ciddi bir ses tonuyla. Ben de sözlerini onayladım ama Gökay, Araf’a teessüf eder gibi baktıktan sonra onu kümesten tavuk kışkışlıyor gibi ellerini boşlukta sallayarak yerinden kaldırıp beni oturttu. Ne oluyor diye ikimiz de Gökay'a kurulmaya başladık.
Beni pas geçip sözünü Araf'a söyledi: “Bak canım, bu saatten sonra sen bu kızcağızı çalışanınmış gibi azarlayamazsın. O, bugüne bugün Erdal’ın adamlarını kızgın odunla kovalamış bir cengaver. Önünde ceketini ilikle de öyle konuş,” dedi gurur duyarak.
Araf, Gökay'a yine "Ne saçmalıyorsun?" der gibi baktı. Yerinden edilmesinden çok Gökay'ın bu haberine sinirlenmişti. Duyduklarına inanmakta zorluk çekiyordu: “Ne anlatıyorsun Gökay? Alisa birinin adamlarını kovalasa önce benim haberim olur. Memduh'u boşuna mı görevlendirdim?”
Gökay yarı alaylı yarı ciddi cevap verdi: “Niye inanmıyorsun ki? Alisa’ya sor, sana anlatsın.” Derken bir anda başlar bana çevrildi. Olayı anlatmam için bekliyorlardı. “Köye geldiğimi öğrenmişler. İki adam bizim evin önünde geziniyordu. Merak edip pencereden dışarı baktım. İkisi de silahlıydı. Aklıma sobada yanan odunlar geldi. Birini kaptığım gibi hırsla kapıya çıktım. Beni görmesinler diye arka kapıdan çıkıp sessizce yanlarına yaklaştım. Önce birine vurdum. Öteki adam daha ben sopayı kaldırmadan hemen silahına davrandı. Hiç düşünmeden tetiği çekti. Allah'ın sevgili kuluymuşum ki o an silah tutukluk yaptı. Ben de bunu fırsat bilip sopayla ona vurdum. Sersemlemişlerdi, silahlarını bile almadan kaçmaya başladılar. Sonra onları köyün dışına kadar kovaladım. Gerisini köy sakinleri halletti sağ olsunlar. Kırılmadık kemik bırakmamışlar.”
Araf olaydan çok Memduh'a sinirliydi. Yanında olsa iyi bir fırça atacakmış gibi kaşlarını çattı: “Beyefendiyi oraya süs olsun diye gönderdim sanki. Memduh, bu sefer yaktım çıranı!” dedi ve hızla Memduh'un numarasını tuşladı. Zavallı adamın canına okuyacaktı. Gökay konuşmaları hoparlöre almasını istedi. Ses şimdi dışarıdan net duyuluyordu.
Kulak tırmalayan hışırtı seslerinden sonra Memduh, “Efendim abi. Bir şey mi oldu?” diye sordu. Bir şeyler çiğniyor gibi ağzında lokma olduğu çok belliydi. Araf çıkan seslerle daha çok gerildi:
“Bir işi de tam yapamıyor musun! Hani kötü bir şey olursa beni haberdar edecektin? Alisa, Erdal’ın adamlarını kovalarken sen ne halt ediyordun?”
Onca lafın arasında kalan Memduh bir an ne diyeceğini bilemedi: “Abi valla dikkat çekmemek için köyün dışında nöbet tutuyordum ama bir ara çok acıktım. Yol üstündeki lokantaya gidip karnımı doyurayım dedim. Valla kaytarmadım, hemen geri döndüm. Bir de baktım ki köyün girişinde bir araba var ama içinde hiç kimse yok. Anladım ki Erdal’ın adamları köyü basmış. Yardım etmek istedim ama bizim kız, ateşli odunu almış bunları kovalıyor; arabadan inip dikkat çekmek istemedim. İyi ki de inmemişim çünkü köylüler adamları döverek canına okudular.”
Araf'ın siniri geçmek bilmiyordu: “Alisa nasıl olsa sen yokken başının çaresine bakabiliyor. O zaman sana ne gerek var?” diyerek iğnelemelerine devam etti.
Hışırtılar tamamen kesilip Memduh'un ciddi ses tonu odanın içinde yankılandı: “Abi biliyorsun. Baba sadece kızı korumamızı istemedi. Erdal'ı ondan uzak tutmanın kesin yolunu daha önce de söylemişti. Dedeniz, Alisa Hanım'la...” Araf, Memduh’un sözünü bıçak gibi kesti: “Kapat Memduh, kapat. Fazla konuşuyorsun.” Gökay alttan alttan gülerek yine bir şeyler düşünüyordu. Araf’a kısık sesle bir şey söyledi ama ne dediğini duymamıştım; şu an deli gibi ne söylediğini merak ediyordum.
Araf ortada dolanmayı kesip birden bana döndü: “Neden bana haber vermiyorsun? Başına bir şey gelseydi o zaman ne olacaktı? Hiç düşünüyor musun acaba?” Olayın tekrar bana dönmesiyle kaşlarımı çattım: “Habere ne hacet? Bana sormadan peşime Memduh’u kuyruk gibi takmışsın, bir de sana her saat Z raporu mu sunayım?” dedim. Araf'ın koltuğundayken bana nedensiz bir cesaret gelmişti. Gökay kahkaha atarak ortamdaki gerginliği azaltmaya çalıştığında Araf da Gökay’ın gülüşüne sinir olmuştu. En son dayanamayıp gülümsedi.
Araf ciddiyete bürünüp gözlerini arkadaşına dikti: “Hoşuna gitti galiba... Lan sen kimin tarafındasın?”
Gökay hiç çekinmeden, “Valla daha önce senin tarafını tutuyordum ama artık Alisa’dan yana olmaya karar verdim. Böylesi daha eğlenceli oluyor kardeşim, kusura bakma,” dedi rahatça.
Onlar tartışırken ayaklanıp odama gitmeye karar verdim. Yokluğumu bile çok sonra fark etmişlerdi ama nafile; bir kere yakamı kurtarmıştım ya, daha da geri dönmeye niyetim yoktu.
Akşam Masal'la birlikte sinema bileti alıp şahane bir korku filmi izlemeye gittik. Peşimizden bir saniye ayrılmayan Memduh da sabahki fırçanın etkisiyle tam ortamızda oturuyordu. Filmin başlamasına on yedi dakika kalmıştı. Memduh üç paket mısırı bitirmiş, içeceğinin son yudumunu tükettikten sonra bizimkilerden de birkaç tane alıp on beş dakikada hepsini gözümüzün önünde silip süpürmüştü. Ona bakmaktan ağzımız açık kaldı. Adam ortamın gürültüsünden yararlanarak Masal'ın yan koltuğundaki mısırdan biraz daha aldı ve açıklama yaptı: "Ya kızlar, ben de sizinle oturup romantik komedi izlemeye bayılmıyorum. Abi istiyor diye..."
Baştan aşağı Memduh'u süzen arkadaşım, alayla çıkıştı: "Ne romantik komedisi be, biz korku filmine geldik. Dışarıdaki afişi de mi görmedin mübarek!" Önüme dönüp sessizce gülmemeye çalıştım.
Onlar tartışırken o sırada filmin korkutucu jeneriği girince Memduh dehşetle ürperdi: "Yaa, ben çok sıkılırım korku filmlerinden kızlar. En iyisi ben sizi kapıda bekleyeyim. Hadi size iyi korkmalar." Yediği içtiği şeylerin paketini de alarak çıkışa doğru hızla ilerledi. Kapılar açılıp kapanınca biri daha içeri girdi. Bizim olduğumuz yere kadar gelip Masal'ın yanına oturdu. Gökay tam yanımıza bir bilet alarak güya filmi izlemeye gelmişti. Masal'a bir şeyler fısıldıyordu. Filme odaklanan arkadaşım ise Gökay'ı duymuyordu. Hepimiz sessizce filmin bitmesini bekledik. Çıkışta birlikte bir yere gittiklerinde Gökay'a, ne olursa olsun arkadaşımı yalnız bırakmamasını tembihledim.
Ben de arabama binip yola çıkarken arkamdaki Memduh selektörlerini yakıp söndürerek "buradayım" mesajı veriyordu. Eve geldiğim zaman kendime bir çay demledim. Saman gibi tadı vardı sanki her şeyin. Çayı tek başıma içmek lezzet vermemişti. Ceketimi giyip aşağı indim. Memduh arabadan inip yanıma geldi:
"Düş peşime Memduh, şu yakınlardaki kafede karşılıklı iki çay içip sohbet edelim," dedim. Yeme içmeye dünden razı Memduh hiç itiraz etmedi. İçeri girmek yerine bahçede durup iki çay söyledik. Kafe kapanana kadar sohbet ettik. Beş çay içen Memduh, başına gelen talihsizlikleri öyle komik anlatıyordu ki gülmemeye çalıştıkça daha çok gülüyordum.
Özellikle Araf'ın daha önceki korumalarından olan Ahmet, Mehmet ve Davut'un isimlerini sırf kafiyeli olsun diye değiştirdiğini; adı Davut olan adama zorla "Hikmet" diye seslendiğini anlattı.
Eve döndüğümde Masal çoktan gelmiş ve uyumuştu. İlk defa içim mutlulukla doluydu sanki. Hızla odama gittim. Yapılacak birkaç işim vardı, onları da halledince uyuyabilirdim ama evin her köşesini aramama rağmen en önemli kitaplarımı Araf'ın evinde unuttuğumu hatırlamıştım. Can sıkıntısıyla masadaki kağıtları topladım. Yarın ilk işim kitaplarımı geri getirmek olacaktı.

Sabahın erken saatlerinde hazırlanıp arabayı çalıştırdıktan sonra eve doğru yola çıktım. Geç kalmak gibi bir derdim yoktu çünkü saat henüz yediydi. Hizmetli kadın kapıyı açınca ona kitaplarımı almaya geldiğimi söyledim. Kadın, bir köşeye ayırdığı kitaplarımı bana uzatırken gülümseyerek, "Araf Bey kitaplarınıza gözüm gibi bakmamı söylemişti. Buyurun," dedi.
"Carly Hanım nerede? Bir bilgin var mı?"
Carly'nin adını duyunca yüzü düşen kadın, "Hamdi Bey, Carly Hanım'ı göndereli çok oldu. Dünden beri Araf Bey'in de eve uğradığı yok. Araları çok bozuk. Carly Hanım şimdi bir otelde kalıyor," diye yanıtladı. Kadını daha çok lafa tutacaktım ama zaman hızla akıyordu. Hiç işim gücüm yokmuş gibi kadını sorguya çekmeyi bıraktım. Ne de olsa Masal bana her şeyi anlatmıştı.
Oradan ayrılıp şirkete geçtim ve hızla Araf'ın odasına girdim. Fakat yerinde yeller esiyordu. Belki benim için hazırlamış olduğu bir iş falan vardır diye masasına yaklaştım. Bir yandan da dün gece nereye gittiğini merak ediyordum.
İçimden, "O gün Masal'ın gördüğü kadının yanında olmasın? Carly ile araları bozulduğu için o kadına gitmiş olabilir," diye düşünmeye başladım.
Tam o sırada masanın üzerindeki kağıtlar dikkatimi çekti. Sayfaları elime alıp hızlıca göz gezdirirken diğer sayfaları da çevirdim: "Bunlar benim bilgilerim! Yok artık, özel hayatın gizliliği diye bir şey kalmamış resmen! Ayıp be, ne yapacaklar acaba bunları?" Dosyada benim hakkımda çok fazla şey vardı. Odaya ansızın Araf girdiğinde, kağıtları masanın üzerine bırakmaya zaman bulamadım. Hepsini hızla arkama sakladım. Suçüstü yakalanmış bir hırsız gibiydim; kalbim heyecanla güm güm atmaya başlamıştı.
Gözlerinin parıltısı sönüp kaşları çatıldı: "Ne yapıyorsun sen orada?" diye sordu.
Ne söyleyeceğimi bilemediğim için refleksle arkama sakladığım kağıtları gizlemeye devam ettim. Araf da heyecanlandığımın farkındaydı ama sakin kalarak hiçbir şeyi belli etmedi.
Saçları dağılmıştı. Üzerindeki ceketini çıkarmış, elinde tutuyordu. Gömleğinin üstten birkaç düğmesi açıktı; ilk defa onu böyle dağınık görüyordum. Bu haliyle bile çok etkileyiciydi. Yorgun ama bir o kadar da keyfi yerinde gibi bir havası vardı. Onun bu rahat tavrı sinirlerimi bozmuştu. Açıklama yapmamı bekler gibi bana bakmayı sürdürdü.
Niye burada olduğuma dair mantıklı bir şeyler söylemezsem bu odadan çıkamayacaktım. Masanın üzerindeki başka bir dosyayı fark edince aklıma harika bir fikir geldi: "Dosya bırakmaya gelmiştim. Ben seni ofiste görmeyince odanda olacağını düşünmüştüm, o yüzden..."
Sözümü bitirmeme izin vermeden buz gibi bir sesle, "Tamam, çıkabilirsin," dedi.
Şeytan diyor ki, "Al şu dosyayı kafasında kır!" Ama içimdeki bir ses beni bundan alıkoydu. Tek kelime etmeden odadan çıkıp gittim.
Artık onu düşünmek istemiyordum; hatta ondan en kısa sürede kurtulmam ve kendi hayatıma bakmam gerekiyordu. Erdal'ın adamlarıyla tek başıma baş edebiliyordum ama Araf'ı hayatımdan tamamen çıkarıp atmaya henüz hazır değildim.
Sakinleşmek için odamda bir yudum kahve içerken Araf'ın odasından çıktığını gördüm. Belki başka bir yere gider diye umursamayıp işime geri döndüm. Ancak çok geçmeden odama geldi: "Al şu dosyayı genel müdüre götür. O imzaladıktan sonra bana getirirsin." Birkaç saniye sakin kalmaya çalışarak gözlerimi yumdum. Emretmesi bir yana, bu tarz işlerle normalde benim ilgilenmediğimi bal gibi biliyordu. Onca insanın içinde gelip benimle bu şekilde konuşmasının mutlaka başka bir nedeni olmalıydı. Sonra durumu idrak ettim; asistanı Elif bugün izinliydi ve aklı sıra onun işlerini bana kitleyecekti. Başımı uğraştığım işten kaldırıp karşımdaki adama öfkeyle bakarken onun son derece ciddi olduğunu gördüm. Oturduğum yerden kalkmadan onu baştan aşağı süzdüm. Ceketini çoktan çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Acelesi vardı ve bu işi yapıp yapmayacağımı sorgulamıyordu bile. Elindeki dosyayı masama bırakıp tam gitmek üzereydi ki ona bu güzel haberi vermekte gecikmedim: "Genel müdür az önce çıktı."
Gitmekten vazgeçerek masama kadar geri yürüdü: “Genel müdürü odama çağır, hemen!"
Anlama kıtlığı vardı sanki! Daha kolay idrak edebilsin diye masamdan kalkıp tam karşısına dikildim: "Şirketten çıktı diyorum Araf, maalesef kendisi burada değil. Ayrıca ben senin ayak işlerini yapmıyorum, kendi işim var."
Söylediklerimi duymasına rağmen aynı emredici tavırla, "Genel müdürü ara ve bul, on dakikan var," deyince bu emrivakisine karşılık hemen cevabımı verdim: "Özür dilerim ama genel müdürüne GPS takılı değil. Özetle, Faruk Bey'in şu an nerede olduğu hakkında hiçbir bilgim yok."
Gözlerini yüzüme dikmişti; öyle bir bakışı vardı ki bir an bağırıp çağıracak zannettim. Bana doğru hızla yaklaştığında yerimden hiç kıpırdamadım, çünkü ondan korkmuyordum. Bakışlarımı meydan okurcasına Araf'ın gözlerine çevirdim. Dudakları zoraki bir gülüşle kıvrıldı: "Sana söyleneni yap ve Faruk'u on dakika sonra buraya getir."
İsyan eder gibi bir tavırla konuştum: "Delirdin mi sen? Ben şimdi Faruk Bey'i nereden bulayım?"
"O senin sorunun, benim değil."
"Benim de sorunum değil! Bana on dakika vererek onu bulamayacağımı çok iyi biliyorsun. Buna rağmen 'git, ara, bul' diyorsun. Bence sen Faruk Bey'in nerede olduğunu benden çok daha iyi biliyorsun! Kimseyi aramaya gitmiyorum, sen de o adamı sırf bu yüzden kovmayacaksın."
Sert çıkışıma şaşırmamıştı ama söyleyecek laf bulamayınca arkasını dönüp odasına geri girdi. Kapıyı sertçe çarpma sesi, içimdeki zafer gülüşüne eşlik etti.
"Alisa..." Dönüp bakınca Sevil'in bana seslendiğini anladım. "Ne oldu?" der gibi bir hareket yaptıktan sonra, Sevil işaret parmağıyla Araf'ın odasını göstererek, "Seni çağırıyor," dedi.
Kim bilir yine ne için bağırıp çağıracaktı, sanki adamın stres çarkıydım! Ah, dünya bir günlüğüne tersine dönse de o çalışan, ben patron olsam ne güzel olurdu! Daha fazla gecikmeden tekrar Araf'ın odasına gittim ve bu kez kapıyı tıklatmadan içeri girdim. Masasına doğru yaklaştığımda gözlerini üzerime dikmiş, kötü kötü bakıyordu.
"Eğer ikiniz de on dakika sonra odamda olmazsanız, buraya hiç gelmeyin; birlikte direkt muhasebeye inin. Söylediklerimi işitiyor musun?!"
Sesini şirketteki herkesin duyduğuna yemin edebilirdim. Bu işte kesinlikle başka bir şey vardı. Faruk Bey'in o an şirkette olmamasına bu kadar sinirlenmiş olamazdı. Sabah gelirken gayet keyifliyken şimdi neden esip gürlüyordu ki? Kesin Carly ile araları bozulduğu içindi. Ya da şu Nilay denen kadının bu işte bir parmağı mı vardı, emin değildim.
Sessiz kalmama tepki olarak ters ters bakmayı sürdürdü. Hep böyle susmak onu daha çok cesaretlendiriyordu biliyordum ama ne desem anlamayacaktı. Bu yüzden sadece "Tamam," diyerek odadan çıktım. Bu ani uysallığım onu şaşırtmışa benziyordu; kapıdan çıkmadan hemen önce, elindeki kalemle arkamdan bakakaldığını gördüm. Ha gayret, ben bu adamı iki güne delirtirdim!
Odadan çıktığımda koridordaki herkesin bana baktığını hissediyordum. Gamsız bir tavır takınarak etrafa gülümsedim. Şirketteki çalışanlara hiçbir şey belli etmeden genel müdürü aramaya koyuldum. Dedikoducu biri de yoktu ki şu şirkette, gidip Faruk Bey'in nereye gittiğini sorayım. Bana genel müdürü köşe bucak arattırmasını asla unutmayacaktım!
Çok az vaktim kalmıştı ve Faruk Bey'i nerede arayacağımı bilmiyordum. Telefon numarasını bulursam işim daha kolay olacaktı, böylece yanına gitmeme gerek kalmazdı. Hemen aceleyle yerime döndüm. Telaş içinde bir şeyler aradığımı gören Sevil Hanım merak edip sordu: "Ne arıyorsun Alisa?"
"Genel müdürün telefon numarasına ulaşmam gerekiyor. On dakika sonra o adam bu kapıdan içeri girmezse ikimizi de kovacak. Benim için sorun değil, başım gözüm üstüne ama Faruk Bey'in yok yere kovulmasını istemiyorum."
"Çıkmadan önce Gökay Bey'in yanına gideceğini söylemişti."
Bu bilgi bana fazlasıyla yeterdi: "Tamam, teşekkürler!" dedikten sonra hemen Gökay'ı aradım ve genel müdürün yanında olup olmadığını sordum.
"Faruk yanımda değil Alisa, ben okuldayım. Çok acilse sana numarasını gönderebilirim." Başka soru sormadan telefonu kapattım ve Gökay'ın gönderdiği numaradan hemen Faruk Bey'i aradım. Telefon açıldığı an kendimi tanıtıp acilen şirkete gelmesi gerektiğini söyledim. Fazla uzakta olmadığını, hemen geleceğini belirterek telefonu kapattı. Fakat on dakikalık süre çoktan geçmesine rağmen ortalarda görünmüyordu. Odamda telaşla bir aşağı bir yukarı dolaşarak genel müdürün gelmesini bekliyordum.
On dakika zaten çok yetersiz bir zamandı, Faruk Bey gelmesinin en az yarım saat süreceğini söylemişti. O sırada Sevil Hanım tekrar yanıma geldi: "Alisa, Araf Bey seni çağırıyor. Hemen gelsin dedi. Çok sinirli... Ne oldu bu adama, kimseye böyle davranmazdı. Bugün sinirleri feci bozuk galiba."
O aslında sadece bana böyle davranıyordu. Belki biraz da bundan Gökay nasipleniyordu ama günün sonunda her şeyin sorumlusu yine ben oluyordum.
Ayaklarım geri geri gidiyordu. Çok kısa bir süre sonra, kalbim hızla çarparak yeniden o kapının önündeydim.
İçeri girmeye henüz hazır değildim. Derin bir nefes alıp verdikten sonra kapıyı çaldım ve içeri girdim. Araf, kaşının birini kaldırarak, "Niye yalnızsın? Faruk nerede, niye yanında değil?" deyince delirmemek için kendimi zor tuttum.
Dişlerimin arasından, "Yarım saat sonra geleceğini söyledi," diye cevap verdim.
Bilgisayarla ilgilenmeyi bırakıp arkasına yaslandı: "Peki, ben sana ne söylemiştim?"
"On dakika içinde ikiniz de odamda olun diye emrettin... Şey, yani söyledin!"
Aptal, tutamadın yine şu dilini! Adamı yine sinirlendireceksin. Gerçi onun bağırıp çağırmak için bir bahaneye ihtiyacı yok ya, neyse... Saçma düşünceleri bir kenara bırakıp Araf'a baktım. Sanki bana hiç kızmıyormuş gibi onu inceliyordum. Ceketini yeniden giymiş, o eski kusursuz haline geri dönmüştü. Bu kadar özenli olmaya hiç mi üşenmiyordu? "Köy yanarken deli taranır" atasözü tam da onun için söylenmişti sanki. Araf ne için yırtınıyordu, ben hafızamda neyi tartıyordum? Aklımı toplamam gerekiyordu. Dudaklarımın kenarında beliren gülümsemeye engel olamadım. Bir an kendime olan saygımı yitirdiğimi hissettim; Araf'ın söylediklerinin birçoğunu dinlemediğim için dünyadan kopmuştum. Son sözlerini yakalamaya çalıştım.
"Ne duruyorsun, hadi Alisa!"
"Ne hadi? Anlamadım?"
Onu dinlemediğim o kadar barizdi ki... Başını arkaya yaslayıp sakin olmaya çalıştı. Araf'ı o kadar sinirlendirmiştim ki artık bunun bir tık üstü yaşanamazdı.
"Dosyalar diyorum Alisa, dosyalar..."
Bazı dosyaların arşivlenmesi gerekiyordu ve bu kesinlikle benim işim değildi. Sırf bana eziyet olsun diye hiç alakam olmayan işleri önüme yığmaya bayılıyordu. Tarihlerine bakıp eski olan diğer dosyaları da kucağıma alarak arşiv odasına doğru gittim. İçeri girdiğimde dosyaları masaya bıraktım. Tam arkamı dönüp çıkacaktım ki duyduğum sesler dikkatimi çekti. Biri hıçkıra hıçkıra ağlıyor gibiydi. O tarafa doğru gitmeye çekindiğim için olduğum yerden seslendim: "Kimse var mı?"
Ağlama sesi ben konuşunca bıçak gibi kesildi. Bir süre sessizliği dinledim. Ses gelmeyince cesaretimi toplayıp rafların arkasına doğru ilerledim. Yanılmamıştım; bir kadın yere çökmüş, sessizce ağlıyordu. Yanına gidip diz çöktüm, gözleri feci şekilde şişmişti. Ona neden ağladığını sordum. İlk başta anlatmak istemediği belliydi ama ısrar ettim.
"Kovuldum..." dedi hıçkırarak. "Bu aralar oğlum hasta olduğu için sık sık hastaneye uğramak zorunda kalıyorum. Bugün de işe biraz geç kalmıştım. Nedenini anlatacaktım ama dinlemedi bile."
Kadın ağlamaya devam ediyordu. Normalde insanlara, özellikle de tanımadığım insanlara temas etmekten çekinen bir yapım vardı; fakat karşımdaki kadının bu çaresiz haline dayanamayarak ona sarıldım.
Onun bu gözyaşları içimi burkmuştu. Onu teselli etmek amacıyla, "Sakin ol, her şey düzelecek," dedim. Kadın gözyaşlarını silerek bana baktı, bakışlarında derin bir acı vardı.
"Adım Leyla," diye kendini tanıttı. "Üç çocuğum var, onlara kim bakacak? Bu saatten sonra tekrar iş bulmam çok zor. Eşim iki sene önce vefat etti. Oğlum da hasta, şimdi ben ne yapacağım?"
Çekinerek, "Geçmiş olsun, oğlunuzun nesi var?" diye sordum.
"Geçen hafta kanser olduğunu öğrendik. Tedavisine yeni başlandı. Daha yeni işe girdiğim için yasal izinlerimi de kullanamıyorum, oğlumun yanında olamıyorum. Bugün geç kalmasaydım Araf Bey'den durumumu anlatıp izin isteyecektim ama... artık gerek kalmadı," dedi ve yeniden ağlamaya başladı. Nedense Araf'ın bu acımasız tavrına hiç şaşırmamıştım. Az önce Faruk Bey'i on dakika içinde şirkete getirmezsem ikimizi de kovacağını söyleyen adamın, birini kapı dışarı etmek için mantıklı bir bahaneye ihtiyacı yoktu. Hiçbir şey bulamazsa kendisi üretirdi zaten.
Leyla'nın yaşadıklarını düşündükçe içimdeki öfke katlanarak büyüyordu. Benim gözümde, Leyla gibi zor durumda olan bir kadına bu şekilde davranılması kabul edilemez bir haksızlıktı. Araf herkesi kırıp geçiriyordu; anlaşılan bugün gerçekten ters tarafından kalkmıştı!
"Leyla, sana yardım etmek istiyorum," dedim kararlı bir şekilde. "Sen şimdi bunları düşünüp kendini kahretme, olur mu? Her şeyi düzelteceğim, sana söz veriyorum. Lütfen artık ağlama."
Leyla'nın gözlerinde umut dolu bir ışık yandı ama yine de endişeliydi: "Araf Bey kararından asla vazgeçmez."
"Ona kendini ispat etmek zorunda değilsin Leyla. Bugün bana da pek iyi davrandığı söylenemez zaten. Sen hiç merak etme, şimdi gidip onunla bizzat konuşacağım," dedim. Kadın ağlamayı bırakıp hafifçe gülümsedi.
Çantasını aldı ve beraber dışarı çıktık. Onu teselli edip bir taksiye bindirerek evine gönderdim. Tabii Araf'ı ikna edebilirsem işe geri dönebileceğini haber vermek için numarasını almayı da ihmal etmemiştim. Giden aracın arkasından bakarken içimden ant içtim: Gerekirse o Araf'ın anasından emdiği sütü burnundan getirecektim.
Gökyüzünde yağmurun habercisi olan kara bulutlar toplanmıştı. Islanmaktan nefret ettiğim için hızla içeri kaçtım. Arşiv odasındaki dağınıklığı alelacele toparladıktan sonra süratle asansöre yöneldim. İneceğim kata geldiğimde, Araf'ın karşısına çıkmadan önce biraz enerji toplamam gerekiyordu. Masamın yanındaki koltuğa oturup dinlenirken bile Leyla ile konuştuklarımızın etkisinden çıkamamıştım. Gözümün önüne kadının hasta çocuğu geldikçe içim fena oluyordu.
O sırada Sevil Hanım bana doğru yaklaştı ve daldığım bu kabustan koluma dokunarak beni uzaklaştırdı. Önemli bir şey söyleyeceği her halinden belliydi: "Alisa, Faruk Bey geldi. Araf Bey, 'İşini bitirsin, yanıma gelsin,' dedi."
Çok geçmeden Araf'ın odasının kapısını tıklattım ve içeri girdim. Bu kez benim yerime Faruk Bey'i azarlıyordu. İçeri girdiğimi görünce bana ufak bir bakış attı, ardından muhatabına söylenmeye devam etti.
Orada sanki suçlu benmişim gibi dikilmek sinirimi bozuyordu. Sonuçta Faruk Bey'in geç gelmesinin sorumlusu ben değildim.
Araf, işaret parmağını masaya vurarak emredercesine konuştu: "Bu şirketten kafana göre çıkıp gidemezsin Faruk!" En az on dakika daha buna benzer cümlelerle adamı yerin dibine soktu. Ayakta durmaktan bacaklarıma kara sular inmişti. Lafını bitirse de gitsem diye sabırsızlıkla bekliyordum. En sonunda dayanamayıp konuşmasını böldüm ve izin istedim: "Araf Bey, ben çıkabilir miyim?"
Az önceki sert tonunu hiç bozmadan başını bana doğru çevirdi: "Çıkamazsın!"
Buradan kolay kolay kurtulamayacağımı anlayınca derin bir nefes aldım: "Oturabilir miyim Araf Bey? Böyle durmaktan yoruldum."
"Otur! Zaten niye ayakta dikiliyorsan?"
Hasbinallah! Beni mi sınıyor bu adam? Oturmasam bir dert, otursam bu kez de "Ben söylemeden neden oturuyorsun?" diyecekti kesin. Ama bugün onun kazanmasına izin vermeyecektim.
Faruk Bey yediği fırçanın üzerine hiçbir şey olmamış gibi soğukkanlılıkla savunmasını yaptıktan sonra odadan çıktı. O gidince Araf yeniden önündeki işe döndü. Kendimi Faruk Bey'in yediği azarı paylaşmak için çağrılmış bir günah keçisi gibi hissediyordum. Araf hâlâ önündeki kağıtlarla meşguldü. Odadaki sessizlik beni gerse de bir süre sesimi çıkarmadım. En sonunda cesaretimi toplayarak konuya girdim.
"Bak, Faruk Bey'in geç gelmesinin sebebi ben değilim. Ayrıca ilgi alanım olmamasına rağmen arşiv odasındaki dosyaları düzenlemekle meşguldüm. Hem Leyla Hanım'ı da haksız yere işten kovmuşsun. Bugün izin alacakmış, kadının daha ağzını açmasına fırsat vermeden kapı dışarı etmişsin. Sen bugün neden böyle davranıyorsun?"
"Sadece işinle ilgilen Alisa. Bir daha benim kararlarıma sakın karışma."
Sesimdeki öfkeyi gizleme gereği duymadan, "Ben işimi yapıyorum zaten. Ne yazık ki seni bir türlü memnun edemiyorum," dedim.
Araf, gözlerini nihayet kağıtlardan kaldırıp bana baktı. Bir anlık sessizliğin ardından derin bir nefes aldı: "Çık dışarı, seninle tartışacak zamanım yok."
"Çıkmıyorum!" diye direttim.
Araf önündeki kalemi bırakıp keskin bakışlarını doğrudan gözlerime dikti: "Bugün ben senin tanıdığın o adam değilim. Şansını fazla zorlama."
O böyle söyleyince içimdeki inat iyice körüklendi; şansımı sonuna kadar zorlamak istedim. Belaysa, ben ondan daha büyük bela olurdum. İnceldiği yerden kopsun artık ne olacaksa olsun diye kendimi gaza getirip tam gözlerinin içine baktım: "O kadını ne hakla kovdun, söyler misin?"
"Kimi kovacağıma ben karar veririm. Burada patron benim."
"Kadının çocuğu hastaymış! Acımasızca kovulduğunu söyledi bana. Sende hiç vicdan yok mu? İnsan beş dakika işe gecikti diye kapının önüne mi konur?"
"Burası bir iş yeri Alisa. Herkesin geliş saati belli, çıkış saati belli. Bundan sonra herkes bu kurala uyacak."
"Ama geç kaldığında aynı acımasızlığı kendine yapmıyorsundur değil mi?!"
"Ben geç kalmam. Her şeyi saati saatine ayarlayıp tam vaktinde işimin başında olurum. Burada patron benim ve ben ne istersem o olur. Sen kimsin de benimle böyle konuşabiliyorsun? Bundan sadece birkaç ay önce evime kadar gelip sığınan, benim için hiçbir anlamı olmayan basit biriydin!"
Bu son lafı bardakları taşıran son damla oldu. Öfkem patlama noktasına gelmişti, gözüm karardı ve ağzıma geleni söyledim: "Tamam o zaman! Bilmem kaç gün önce beni nasıl tanımıyorduysan, bugün de ben seni aynı şekilde tanımıyorum!"
Kaşlarını çatarak ne demek istediğimi anlamamış gibi sordu: "Ne demek o?"
"Şu demek oluyor: Artık patronum değilsiniz Araf Bey! Kendinize katlanacak başka birini bulun!" diyerek hızla ayağa kalktım. Kapı kolunu tutmuş, tam çıkıyordum ki arkamdan buz gibi bir sesle durmamı emretti.
Tabii ki durmadım.
Yüzüne son kez nefretle baktıktan sonra odanın kapısını sertçe çarpıp çıktım. Koridordaki tüm çalışanlar içeride neler olduğunu deli gibi merak ediyordu. Benim odadan fırtına gibi çıktığımı görünce, hepsi aceleyle başını eğip kendi işine dönmüş gibi yaptı. Artık olan olmuştu; köprüleri yakmıştım ve bu işin geri dönüşü olmayacaktı.
Hemen masama geçip eşyalarımı toplamaya başladım. İçimde tuhaf bir pişmanlık hissi vardı. Nelere tahammül etmiştim ben bugüne kadar, gerçekten sadece bu son söylediklerine mi sinirlendim? Hayır, mesele o değildi. Ben Araf'a kendi evindeyken, bana en muhtaç olduğu zamanlarda bile çok daha fazla tahammül etmiştim. Asıl canımı sıkan, Leyla'ya verdiğim sözü tutamamış olmamdı. Araf'ı ikna edememiştim çünkü sabahtan beri sergilediği saçma sapan emrivakileri yüzünden beni yine çileden çıkarmıştı. Leyla'ya başka bir şekilde yardım etmenin bir yolunu bulmalıydım.
Hırsla eşyalarımı kutuya tıkıştırırken Araf'ın odasının kapısı açıldı ve arkamdan seslendi: "Bekle beni Alisa!"
Sözlerine zerre kulak asmadan eşyalarımı toplamaya devam ettim. Başka hiçbir şeyle ilgilenmeyip çantamı ve kişisel eşyalarımın olduğu küçük kutuyu elime aldım. Masamdan hışımla ayrılıp çıkış kapısına yöneldiğimde, aniden önüme çıkan Araf'la burun buruna geldim; az kalsın ona çarpıyordum. Çarpışmamak için geri adım atmak zorunda kalan o oldu. Sinirlerim tamamen tepeme çıkmıştı: "Zahmet etme, ben çıkış yolunu biliyorum," dedim gözlerinin tam içine bakarak.
Meydan okur gibi sesini yükseltti: "Hiçbir yere gitmiyorsun!"
Şirketin ortasında daha fazla rezillik çıkmasın diye bu çıkışına cevap vermedim, sadece gitmek için hamle yaptım. Araf, gitmekteki kararlılığımı görünce bir anlığına çaresiz kalmış gibi duraksadı. Ses tonunu yumuşatarak, "Tamam, kabul ediyorum, sana haksızlık ettim. Dur lütfen," dedi.
Duyduklarım karşısında afallasam da dik duruşumu bozmadım. Şu saatten sonra kimsenin gözünün yaşına bakmaya niyetim yoktu.
Önüme geçip yüzüme bariz bir pişmanlıkla baktı: "Bu aralar aşırı gerginim ve sana yok yere yükseldiğimin farkındayım. Özür dilerim."
Az önce odada fırtınalar koparan, beni aşağılamaya çalışan o kibirli Araf nereye gitmişti? Gerçekten pişman mıydı, yoksa beni durdurmak için sadece rol mü yapıyordu? Gerçek olsa bile bunu umursamayacaktım. Onun bu pişman duruşuna hiç aldırış etmeden yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim: "Önemli değil, anlıyorum. Herkesin zaman zaman böyle anları olabilir. Ama ben artık seninle çalışmak istemiyorum," dedim ve arkamı dönüp hızlı adımlarla şirketten çıktım.
Gökay'la yaptığım o gizli anlaşma artık zerre umurumda değildi. Ben böyle bencil ve kibirli biriyle değil sevgili rolü oynamayı, aynı ortamda bile bulunmazdım! Gökay'ın verdiği kartı da bugüne kadar harcadığım parayla birlikte en kısa zamanda ona iade edecektim. Carly'nin ne hali varsa görsün, ölüyor mu kalıyor mu umurumda bile değildi artık. Dünyayı kurtarmak bana mı kalmıştı sanki? "Bir daha buraya asla ayak basmayacağım," dedim kendi kendime.
“Büyük konuşuyorsun Alisa, buraya tıpış tıpış geri döneceksin,” diyen iç sesimi acımasızca susturdum ve adımlarımı hızlandırdım. Eve gitmek şu an için en mantıklı seçenekti. Şirket binasından uzaklaştıkça üstümden büyük bir yük kalkmış gibi hissettim. Ama şimdi önümde daha büyük bir dert vardı: Bundan sonra ne yapacaktım?
Kendimi toparlar toparlamaz hemen Leyla'yı aradım ve oğlunun hangi hastanede tedavi gördüğünü öğrendim. Yol üstünde güzel bir çiçek yaptırıp bana söylenen adrese doğru yola çıktım. En azından bu zor gününde kadının yanında olarak kendi içimi biraz olsun rahatlatabilirdim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.