İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 27 · 22 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 27

XXVII. BÖLÜM

Erdal’ın suratına telefonu kapattıktan sonra odanın içinde bir aşağı bir yukarı volta atmaya başladım. Duvarlar üzerime geliyordu. Kendi kendimi öyle bir köşeye sıkıştırmıştım ki, içinden çıkılması imkansız bir oyunun tam ortasındaydım. Alisa’nın o fotoğraf yüzünden bana asla inanmayacağını biliyordum.

Bana temiz bir plan değil, şeytanın bile aklına gelmeyecek cinsten kurnaz bir tezgah lazımdı. Ve bu dünyada o tarz işlerin tek bir uzmanı vardı.

Hiç vakit kaybetmeden Gökay’ı aradım. Gecenin bu saatinde aranmaktan zerre rahatsız olmayan, aksine kaos kokusu aldığı için sesi neşeyle parlayan arkadaşım telefonu açar açmaz sırıttı: "Oğlum eğer sen bu saatte bir halt yemediysen ben de Gökay değilim. Suçlu kesin sensin, hissediyorum."

"Dalga geçmeyi bırak Gökay. Hemen eve gel. Durum ciddi," dedim buz gibi bir sesle.

Yarım saat sonra Gökay, salondaki koltuğa yayılmış, elindeki bardağını keyifle sallayarak beni dinliyordu. Erdal’ın kurduğu fotoğraf tuzağını ve telefonda ona söylediğim o büyük evlilik yalanını tek bir kelimesini bile atlamadan anlattım. Ben anlattıkça Gökay’ın yüzünde o bildiğim, şeytani ve tehlikeli tebessüm belirdi. Gözleri kurnazlıkla parlıyordu.

"Ulan Araf," dedi bardağından bir yudum alıp kahkaha atarak. "Sen tam bir delisin. Önce kadını evden kovuyorsun, sonra da arkasından 'Haftaya nikahımız var,' diye Erdal’a caka satıyorsun. Ee, şimdi ne yapacaksın? Alisa’yı bayıltıp nikah masasına mı oturtacaksın?"

"Bana akıl verme Gökay, acil plan yapmamız lazım," diyerek sabırsızca sözünü kestim. Önünde eğilip ellerimi masaya dayadım: "O kızın o masaya kendi rızasıyla oturması lazım. Ama şu an benden bir hainmişim gibi tiksiniyor. Bir haftamız var. Erdal o fotoğrafı patlatmadan önce bu evlilik gerçekleşmeli. Şeytan gibi çalışan o kafanı kullan ve beni bu durumdan çıkar."

Gökay bardağını masaya bıraktı, arkasına yaslanıp parmaklarını birbirine kenetledi. Birkaç saniye sessizce düşündü. O an zihnindeki tilkilerin kaç tur attığını tahmin bile edemiyordum. Sonunda gözlerini bana dikti, ses tonu bir yılanın fısıltısı kadar tehlikeliydi.

"Alisa gururlu bir kız Araf. Ona çiçekle, böcekle, aşk itiraflarıyla gidersen seni kapıdan kovar. Hele ki Erdal’ın dedikodularından sonra sana asla inanmaz. Bu yüzden ona aşkla değil, mecburiyetle gideceğiz. Onu öyle bir çıkmaza sokacağız ki, tek kurtuluş yolunun seninle evlenmek olduğuna kendisi ikna olacak."

Kaşlarımı çattım: "Nasıl yani?"

"Bak şimdi," diyerek koltukta öne doğru doğruldu Gökay. Yüzündeki o muzaffer duruş geri gelmişti: "Alisa’nın en zayıf noktası ne? Herkesten sakladığı o gizemli geçmişi. Ayrıca polise gitmemek için seninle yaptığı o sözleşmeyi de unutmamak gerek. Biz oyunu tersine çevireceğiz. Erdal’ın o fotoğrafı kullanarak dedene ve Alisa’ya büyük bir operasyon çekmek üzere olduğunu, Alisa’nın hayatının tehlikede olduğunu yayacağız. Ama bunu sen söylemeyeceksin."

"Kim söyleyecek?"

"Tabii ki onun o yeni, sünepe avukatı... Özgür Haklı," dedi Gökay göz kırparak. "Memduh’a talimat vereceğim. Yarın sabah Özgür’ün önüne öyle sahte ama öyle inandırıcı belgeler atacağız ki, çocuk Erdal’ın Alisa’yı bitirmek için bir saldırı hazırlığında olduğunu sanacak. Alisa’yı korumanın tek yasal yolunun, onun acilen senin soyadını alması, yani senin koruman altına girmesi gerektiğine o avukat inanacak."

Duyduklarım karşısında donakalmıştım. Plan gerçekten kusursuzdu ama tehlikeliydi. "Ya Alisa durumu anlarsa?" diye sordum şüpheyle.

Gökay ayağa kalkıp omzuma vurdu, gözlerindeki o şeytani parıltıyla sırıttı: "Anlamayacak. Çünkü biz o sahte belgelerin arasına, Erdal’ın gerçekten planladığı birkaç pisliği de yem olarak serpiştireceğiz. Alisa bir hafta içinde seninle evlenmek için kendisi kapına gelecek Araf. Sen sadece yaralı, kırgın ve onu kurtarmak için fedakarlık yapan o asil adamı oynayacaksın. Hazır mısın?"

Ateşin parlayan kıvılcımlarına baktım. Erdal’ı kendi oyununda boğmak ve Alisa’yı sonsuza kadar yanımda tutmak için bu şeytani planı kabul etmekten başka çarem yoktu. "Hazırım," dedim, sesimdeki o karanlık kararlılıkla.

Gökay’ın planı, saat gibi tıkır tıkır işlemeye başlamıştı. Ertesi sabah, Memduh’a verdiğim talimatların ardından şirketteki odamda, masamın başında oturmuş, Alisa’nın kapımdan içeri gireceği o anı bekliyordum. Önümdeki dosyalara bakıyordum ama zihnim tamamen onun vereceği tepkiyle meşguldü. Gökay’ın Özgür Haklı’nın önüne bıraktığı sahte belgeler öyle bir güçlüydü ki, Alisa’nın o gururunu yıkacağından emindim.

Öğlene doğru, odamın kapısı çalınmaya bile gerek duyulmadan büyük bir hışımla açıldı.

Beklediğim ceylan, tuzağa düşmüş olmanın verdiği o vahşi öfkeyle tam karşımda dikiliyordu. Alisa, gözlerinden alevler saçarak masama doğru yürüdü, çantasını sertçe koltuğun üzerine fırlattı. Arkasından nefes nefese odaya giren sekreterime tek bir el işaretiyle çıkmasını söyledim. Kapı kapandığı an, Alisa ellerini masama dayayıp yüzüme doğru eğildi:

“Bu ne demek oluyor Araf? Bana hemen açıklama yap!” diye bağırdı, sesi titriyordu ama bu kez korkudan değil, safi sinirdendi.

İstifimi zerre bozmadım. Arkama yaslanıp parmaklarımı birbirine kenetledim. Gökay’ın tembihlediği o kırgın ama asil adam rolünü oynamanın tam zamanıydı: “Buraya en son dün gece beni bir hain ilan edip kapıyı çarparak gitmiştin. Ne söylememi bekliyorsun ki?”

“Benimle oyun oynama!” diyerek elindeki parşömen dosyasını masamın üzerine fırlattı. “Özgür sabah bu belgelerle kapıma dayandı. Erdal’ın yurt dışındaki eski bağlantılarını kullanarak benim hakkımda kırmızı bülten çıkartmaya çalıştığını, babamın davasını yeniden açtırıp beni iş birlikçi olarak hapse attırmak istediğini söylüyor! Dahası var... Can güvenliğimin olmadığını, Erdal’ın adamlarının etrafımda dolandığını Özgür bile fark etmiş!”

Masadaki dosya Memduh’un bizzat hazırladığı yemdi. Alisa, avukatının getirdiği bu yasal tehdit karşısında köşeye sıkışmıştı.

Büyük bir ciddiyetle dosyayı elime alıp sayfaları yalandan inceledim. Yüzüme endişeli bir ifade yerleştirerek ayağa kalktım, masanın etrafından dolanıp tam karşısında durdum: “Erdal’ın pis işleri... Bunu yapabileceğini tahmin etmeliydim. Seni o şerefsizin eline bırakmayacağımı biliyorsun. Peki, avukatın Özgür bu durum için ne önerdi?”

Alisa gözlerini benden kaçırdı. Dudaklarını ısırdı, gururunun ayaklar altına alınmasının verdiği o çaresizlikle yutkundu. Ses tonu aniden düştü: “Özgür... Özgür hukuki olarak Erdal’ın bu hamlesini engellemenin tek bir yolu olduğunu söyledi.”

“Neymiş o yol?” diye sordum, duymak istediğim cevabı onun ağzından almak için bilerek baskı kurarak.

Alisa başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözlerinde ilk defa çaresizliğin o yalın halini gördüm: “Senin soyadını almam gerekiyormuş Araf. Evlenmemiz gerektiğini, ancak senin eşin olursam Erdal’ın bu sahte belgelerle bana dokunamayacağını söyledi.”

İçimden Gökay’ın o şeytani zekasına bir kez daha hayran kaldım. Sünepe avukat, yemimizi yutmuş ve Alisa’yı kendi elleriyle benim kucağıma itmişti.

Yüzümdeki o zafer ifadesini gizlemek için arkamı dönüp pencereye doğru yürüdüm. Dışarıdaki trafiğe bakarken sesimi olabildiğince ağır ve düşünceli bir tona ayarladım: “Dün gece bana kendine oyuncak arayan bir adam olduğumu söylemiştin Alisa. Benden bu kadar tiksinirken, şimdi benimle evlenmeyi nasıl kabul edeceksin?”

Yavaşça arkamı döndüm. Alisa bana doğru bir adım attı, elleri yanlarında titriyordu. Tek kelime etmedi ve odamdan çıkıp gittikten sonra, arkasında bıraktığı o yoğun parfüm kokusu ve kazandığım zaferin sarhoşluğuyla koltuğuma yerleştim. Gökay’ın şeytani kurnazlığı işe yaramış, Alisa kendi rızasıyla ama büyük bir çaresizlikle oyunuma ortak olmuştu.

Fakat bu dünyada huzurun ne kadar kısa sürdüğünü unutmuştum. Telefonumun masanın üzerinde acı acı titremesiyle yüzümdeki gülümseme anında kesildi. Ekrandaki isim yine keyfimi kaçırmaya yetti.

Telefonu hızla kulağıma götürdüm: "Söyle Memduh, ne var?"

"Abi... Durum kontrolümüzden çıkmak üzere," dedi, sesi ilk defa bu kadar gergin ve endişeli geliyordu. "Erdal’ın adamlarından birini teknik takibe takmıştık. Az önce Erdal’ın talimatıyla Alisa’nın şahsi telefonuna şifreli bir kaynaktan doğrudan bir mesaj ve ekinde bir medya dosyası gönderildiğini tespit ettik."

Kan beynime sıçradı. Oturduğum yerden bir hışımla fırladım: "Ne mesajı lan? İçeriğini görebildiniz mi?"

"Mesaj metni kısa abi: 'Seni kurtaracak adamın celladın olduğunu anlaman için ekteki fotoğrafa iyi bak. Araf seni korumak için değil, benimle yaptığı o gizli anlaşmanın bedeli olarak nikah masasına oturtuyor. İnanmıyorsan müstakbel kocana o günün tarihini sor.' yazıyor."

"Şerefsiz!" diyerek elimi sertçe masaya vurdum. Önümdeki kalemlik gürültüyle yere devrildi. Erdal, attığım blöfün ardından Alisa'yı tamamen kaybetmemek için elindeki en büyük kozu, o lanet olası tuzak fotoğrafı masaya sürmüştü. "Medya dosyası açıldı mı? Alisa mesajı gördü mü?"

"Mesaj iletildi abi ama Alisa henüz telefonu açıp bakmadı. Büyük ihtimalle şirketten çıkıp arabasına bindi, şu an yolda."

"Hemen Alisa’nın konumunu belirleyin! Arabasının önünü mü kesiyorsunuz, sinyalini mi bozuyorsunuz ne yapıyorsanız yapın, o telefonun internetini kesin! O fotoğrafı açmasına engel olun!" diye kükredim.

Telefonu yüzüne kapatıp ceketimi bile almadan odadan fırladım. Asansörü bekleyecek vaktim yoktu, yangın merdivenlerine yönelip basamakları üçer beşer atlayarak otoparka indim. Direksiyon başına geçtiğimde ellerimin öfkeden ve stresten zangır zangır titrediğini fark ettim. Eğer Alisa o fotoğrafı görürse, Gökay’ın kurduğu o muazzam oyun başıma yıkılacağı gibi, Alisa'nın yüzüme bir daha bakmayacağını da biliyordum.

Gaza sonuna kadar bastım. Şirketin otoparkından çıkıp ana yola fırlarken telefonuma Memduh’tan gelen konum bildirimi düştü. Alisa benim evime gidiyordu.

Şehir trafiğini hiçe sayarak arabaların arasından makas atarak ilerledim. Gözüm sürekli Alisa’nın haritada yanıp sönen kırmızı noktasındaydı. Nihayet evimin bulunduğu yola saptığımda, onun arabasının çoktan kapının önüne park edilmiş olduğunu gördüm.

Arabayı ani bir frenle arkasına yanaştırdım. Lastiklerin asfaltta çıkardığı o tiz ses etrafta yankılandı. Araçtan fırlayıp hızla eve doğru koştum. Kapıyı kendi anahtarımla açıp içeri daldığımda salonda büyük bir sessizlik vardı.

Adımlarımı yavaşlattım. Koridordan geçip salona adım attığımda Alisa’yı koltukta otururken buldum. Çantası yanındaydı. Elinde tuttuğu telefonun ekranı yüzünü aydınlatıyordu. Gözleri ekrandaki bir şeye kilitlenmiş, dudakları aralık, yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmişti.

Gelişimle birlikte başını yavaşça telefondan kaldırıp bana baktı. Gözlerinde ne bir öfke ne de bir çaresizlik vardı; sadece derin, dipsiz bir kırgınlık ve ihanete uğramışlığın o soğuk ifadesi yerleşmişti.

Telefonu yavaşça önündeki sehpaya bıraktı. Ekran hâlâ açıktı. İki adımda yanına varıp sehpaya baktığımda, Erdal’ın ofisinde çekilmiş o lanet olası fotoğrafı gördüm.

Alisa ayağa kalktı. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi buz gibi bakışlarıyla doldurdu. Boğazımı temizleyip Alisa’ya doğru bir adım attım. Sesimi olabildiğince sakin ve ikna edici tutmaya çalışarak, “Alisa, göründüğü gibi değil,” dedim, ellerimi hafifçe kaldırarak. “Erdal’ın ne kadar aşağılık biri olduğunu biliyorsun. Bu fotoğraf... Bu tamamen seninle benim arama nifak sokmak için yapılmış bir montaj. Seni benden uzaklaştırmak için kurduğu bir tuzak, anlıyor musun? O herifin hiçbir sözüne inanma.”

Alisa alaycı, buz gibi bir kahkaha attı. O kahkaha, odadaki tüm havayı bıçak gibi kesti. Bana doğru bir adım attı; gözlerindeki o kırgınlık gitmiş, yerini saf, katıksız bir nefrete bırakmıştı.

“Montaj öyle mi?” dedi, parmağıyla sehpadaki telefonu işaret ederek. “Fotoğraftaki ceketin, taktığın saat, hatta o gün takındığın o kibirli ifade bile aynı Araf! Erdal mesajında ne yazmış biliyor musun? ‘İnanmıyorsan müstakbel kocana o günün tarihini sor,’ demiş. Soruyorum o zaman... O tarihte, yani tam birkaç gün önce çarşamba günü, sen Erdal’ın evinde ne arıyordun? Benim hakkımda haber çıkacağını söyleyen avukatım Özgür’ün önüne o belgeleri kim attı? Yoksa o da mı Erdal’ın işiydi?”

Sustum. Çenem gerildi. Verecek tek bir cevabım yoktu. Alisa zeki bir kızdı; Gökay’ın avukat üzerinden kurduğu o dâhiyane planın iplerini tek bir hamlede çözmüş, resmi tamamlamıştı. Benim suskunluğum, onun için en büyük itiraf oldu.

“Yazıklar olsun,” diye mırıldandı, sesi bu defa öfkeden zangır zangır titreyerek. “Ben gerçekten tehlikede olduğumu sanırken, sen arkamdan Gökay’la birlikte bana bu iğrenç tezgahı kuruyordun, değil mi? Sırf dedene verdiğin sözü tutmak, sırf o şerefsiz Erdal’la yaptığın gizli anlaşmanın bedelini ödemek için benimle evlenecektin!”

“Alisa, dinle!” diyerek kolunu kavramaya yeltendim. Dokunulmak canını yakmış gibi hızla kendini geri çekti ve bana hayatım boyunca unutamayacağım sertlikte bir tokat aşk etti. Yüzüm sola doğru savrulurken odada sadece o tokatın yankısı kaldı.

“Sakın!” diye kükredi Alisa, gözleri öfkeyle parlarken, “Sakın bana bir daha dokunma! Senin o sahte korumanı da, yalanlarla dolu soyadını da, dedenin can borcunu da istemiyorum! O masaya oturacağımı, senin oyuncağın olacağımı sanıyorsan çok yanılıyorsun. Ben o nikah masasına asla oturmayacağım Araf.”

Çantasını masanın üzerinden hışımla aldı. Önümden bir kasırga gibi geçip kapıya doğru yöneldi.

“Alisa, dur! Dışarıda Erdal’ın adamları var, gerçekten tehlikedesin!” diye arkasından bağırdım ama beni duymuyordu bile.

“Kimin celladım olacağı artık umurumda değil!” diye bağırdı kapının eşiğinden arkasına dönerek. “Ama o sen olmayacaksın.”

Kapıyı arkasından öyle bir çarptı ki, ev sarsıldı. Koltuğa yavaşça çöktüm, ellerimi saçlarımın arasına geçirip sıktım. Kaybetmiştim. Hem de kendi kurduğum oyunda, kendi kazdığım kuyuya düşerek, Alisa’yı tamamen kaybetmiştim.

***

Eve varınca Masal'la apartmanda karşılaştık. Elindeki ekmeği koluna takmış, bir eliyle anahtarı çevirip kapıyı açmaya çalışıyordu. Birlikte içeri geçtik.

"Yolda annem aradı," dedi, içinde biriktirdiği tüm hıncı dökmek ister gibi bir iç çekerek. "Yengemle ağabeyim apar topar hastaneye gidiyorlarmış. Sevgili anneciğim de çocuklar evde tek kaldığı için yeğenlerimle özel olarak ilgilenmemi buyurdu. Sırf biraz nefes almak, yaşadığım o koca şehirden uzaklaşmak için burayı yazdığım okulu istemiştim. Ama görüyorum ki dört saatlik yol bile annemin bana iş kitlemesine engel değil. Koskoca ailede benden başka bir Allah'ın kulu yokmuş gibi, bu çetin göreve yine özel olarak ben atandım."

Yüzündeki o isyankâr ifadeye hafifçe gülümsedim: "Öyle mi? Ne güzel... Bugün üniversitede konferans yapılacağı için dersim iptal olmuştu zaten. Yeğenlerini çok merak ettim. Hadi beraber gidelim, bilirsin, ben çocukları çok severim." Zaten bu şehirden, Araf'tan ve o yalanlarla dolu hayattan uzaklaşmak, kafamı tamamen boşaltmak için bir mucize arıyordum. Bu köy yolculuğu tam zamanında imdadıma yetişmişti.

Masal'ın kahvaltı yapacak hali yoktu. Ne olur ne olmaz diye kendime birkaç parça yedek eşya alıp odamdan çıktım. Masal aşağıda, direksiyon başında beni bekliyordu. Arabaya binip navigasyondan gideceğimiz yeri ayarladıktan sonra arkama yaslandım. Tam yola koyulacakken dikiz aynasından Memduh ve Kemal’in arabasıyla peşimizden geldiğini gördüm. Masal da fark etmiş olacak ki endişeyle bana döndü: "Alisa, eğer Araf gerçekten o Erdal’la iş birliği yaptıysa ve amacı seni yok etmekse... O zaman neden hâlâ seni korumakla görevlendirdiği adamlarını geri çekmiyor?"

"Bilmiyorum Masal... Artık bunları düşünmek, zihnimi o adamla yormak istemiyorum. Kötü bir şey olmaz merak etme, ben kendi tedbirimi aldım," dedim gözlerimi yola dikerek.

Masal şaka yaptığımı zannedip başta ciddiye almadı ama merakına yenik düşerek torpido gözünü açınca, oraya sakladığım silahımı gördü. Araf’a olan güvenimi tamamen kaybetmiştim ve o evden çıkarken kendimi korumak için silahımı yanıma almaktan başka çarem yoktu. Yine de içten içe biliyordum; bize bir pusu kurulsa birini vuracak cesaretim yoktu. Özellikle aralarında Araf'ın da bulunduğu o karanlık ittifakı tek başıma yenemezdim. Kendime itiraf edemesem de, canımı bu kadar yakmış olmasına rağmen hâlâ onu düşünüyor, kendimizi her an kör kurşunlara hedef olacakmışız gibi hayal ederek ürperiyordum. Fakat kötü şeyler düşünmek bir işe yaramıyordu. Kafamı dağıtmalıydım. Müziğin sesini biraz açıp koltuğuma iyice yaslandım. Gözlerim, dikkatle yola bakan Masal'a kayınca içimi derin bir minnet duygusu kapladı. Canım pahasına da olsa onu korumak istiyordum; çünkü o, şu hayatta dostum diyebileceğim tek insandı.

Dört saatlik yolu, Masal’ın agresif sürüşü sayesinde üç saat on beş dakikada tamamlamıştık. Köyün içine girip arabadan indik. Masal'ın dayısı geleceğimizi duyunca evin önüne kadar çıkmıştı. Elimizdeki çantaları alıp bize yardım etti. İki katlı, eski ahşap eve geldiğimizde etraf yemyeşildi, temiz hava insanı sarhoş ediyordu.

Elimizdeki birkaç parçayı odaya yerleştirmemize yardım eden dayı, bizi çocuklarla baş başa bıraktı. Bir şeye ihtiyacımız olursa kahvede olacağını söyleyerek hemen tüydü. Masal her ne kadar buraya geldiği için söylenip dursa da, temiz köy havasını içine çekmek onun da hoşuna gitmişti. Çocuklar ise pencereden sarkmış, merakla gelişimizi seyrediyorlardı. Masal hızla içeri geçip Miraç'a bir daha pencereden aşağı sarkmaması için sertçe uyarırken, ben hemen araya girdim. Çocuğun hizasına gelebilmek için ayaklarımın üzerine çöktüm. Bu sinsilik abidesi, yaramaz ufaklık, bana tatlı görünebilmek için munis bir kedi gibi gözlerini süzerek yüzüme bakıyordu.

Savaş alanına çevirdikleri evde yalnız kalan bu iki yaramaz çocuk, ilk bakışta gözüme pek sakin ve tatlı görünmüşlerdi. Ancak yanılmıştım. Masal yere dökülen suyu fark etmeyip üzerine basınca çorabı sırılsıklam oldu. O söylenerek odada yeni bir çorap giymeye gittiğinde, küçük Lego parçalarının çoktan her tarafa saçıldığını gördüm.

O sırada ben çocuklardan büyük olanını kucağıma almış, yalandan adını öğrenmeye çalışıyordum; ama ilgisi çok çabuk dağılan küçük bey, tenezzül edip bana cevap bile vermiyordu. Masal çorabını değiştirip yanımıza oturdu ve bizi tanıştırdı: "Bu kucağındaki Miraç. Tanıyorsun bu yaramazı, arada bize gelip gidiyor. Öteki, çakmağı zeytinyağına batırıp çıkaran cengaver ise Kadir. Sen sormadan ben söyleyeyim; biri Miraç Gecesi'nde, öteki Kadir Gecesi'nde doğdu."

Tam o esnada gözlerim, gördüğüm manzaranın dehşetiyle fal taşı gibi açıldı. Kadir, televizyon ünitesinin arkasından ucu açık bir kabloyu sökmüş, ağzına götürüyordu. Televizyonda yüksek sesle şarkı söyleyen çizgi film kahramanlarına gözlerini dikmiş, kabloyu iştahla kemirmeye devam ediyordu. Hızla yerimden fırlayıp kabloyu elinden aldığım an evde kıyamet koptu; çocuk avazı çıktığı kadar ağlamaya başladı. Susması için eline çikolata, şeker, en sevdiği oyuncakları tutuşturduğum halde ağlamayı kesmedi; illa ki o elektrik kablosunu kemirmek istiyordu. Can güvenliği için kabloyu geri vermediğimden bana iyice bilendi. Yaş olan yere sürünerek gitti, peşinden gittiğimde ise minik elleriyle gitmem için koluma vurmaya başladı.

Bu sevimli ama tehlikeli ufaklık, üstü başı yağ içinde etrafta süründükçe her yeri batırıyordu. Ben arkasını toplamaya çalıştıkça ev daha çok dağılıyordu. Bir yerlerde kesinlikle yanlış yapıyorduk ama neydi? Masal, ağlamaya devam eden Kadir'i yerden tek hamlede alıp havaya kaldırdı: "Bu çocuğun her yeri yağ içinde kalmış Alisa. Kıyafetlerini değiştirip elini yüzünü temizlememiz gerekiyor."

Masal odadan birkaç parça temiz kıyafet alıp geldi. Çocukların üzerindekileri çıkarıp temizlerini giydirirken ben de etraftaki döküntüleri topladım. Eli yüzü yağdan kurtulan Kadir, bu sefer de acıktığı için ağlamaya başlayınca, Miraç da "Açım!" diye feryat ederek koltukların üzerinde zıplamaya başladı. Yengenin mutfağa bıraktığı küçük nottaki tarife bakarak mamayı hazırlayıp Kadir'e yedirdik ve onu sakinleştirdik.

Miraç, küçük kardeşini kıskanarak sabah kahvaltısında yumurtalı menemen yemek istediğini kulaklarımızı kanatıncaya kadar tekrar edince, çareyi aşağı inip kümesteki tavukların arasına dalmakta buldum. Kümesten döndüğümde ise üzerimde kırılan yumurtaları ilk fark eden Masal oldu. Miraç ise arkada kıs kıs gülüyordu. Allah'tan başımıza gelecek bu tarz kazaları önceden tahmin edip yanımda yedek kıyafet getirmiştim. Hemen banyoda üzerimi değiştirip geldiğimde Miraç hâlâ menemen için sabırsızlanıyordu.

"Açım ben! Beceriksizler, iki saattir bir tane menemen yapamadınız! Annemi istiyorum ben, anne!" deyip ağlamaya başlayan Miraç'a Masal ayağındaki terliği çıkarır gibi yaptı. Korkudan ödü patlayan çocuk anında süt dökmüş kediye döndü.

"Seni gidi hınzır seni," diyerek başımı salladım. Üstümü mahvettiği yetmiyormuş gibi bir de bize beceriksiz diyordu. Biz onunla uğraşırken Kadir nihayet uyuyakalmıştı. Yumurtalı menemeni yapıp önüne koyunca evde biraz olsun huzur sağlandı. Yol yorgunluğunu üzerimizden atsın diye güzel bir çay demledik. Evde derin, özlenen bir sessizlik vardı. Bir gözüm Miraç'taydı; Allah'tan uslu uslu sinideki yemeğini yiyordu.

Tam gözlerimi huzurla kapattığım an, evin önünden gürültüyle bir traktör geçti ve eski ahşap ev hafifçe sallanmaya başladı. Köy çocukları bağıra çağıra traktörün peşinden koşuyorlardı. Ne oluyor diye pencerelerden birine çıkınca, sokaktaki çocukların alaycı seslerine maruz kaldım: "Aa, yine o gelmiş..." Gülüşlerinde bile çocukça ama aşağılayıcı bir ton vardı. Çocuklar anlaşmış gibi hep bir ağızdan bağırarak, "Hoş geldin!" dediler.

Masal, onların bu bağırmalarına karşı kulaklarını tıkayıp, çocuklara kaşlarını çatarak susmalarını işaret etti. Ben de diğer pencereye çıkıp sokağın gürültüsünü selamladım. Masal çocuklara kızmaya başladıkça, onlar inadına daha çok ses çıkarıyorlardı. İçlerinden bir tanesi fena halde dalga geçiyordu. Ötekiler o çocuğun ağzını kapatmaya çalışırken, dalga geçen çocuk aradan sıyrılıp söylenmeye devam ediyordu.

Masal kaşlarını çatarak işaret parmağını salladı: "Bak, getirme beni oraya yoksa..."

Öteki çocuk gülerek sağa sola sallandı ve zevkle bağırdı: "Hiçbir şey yapamaz ki!"

"Geliyorum ulan, bekleyin, sakın kaçmayın!"

Masal pencereyi kapatmış, sinirle aşağı iniyordu ki gülerek kolundan tuttum ve gitmemesini söyledim: "Ne yapıyorsun Masal? Onlar çocuk, daha ne dediklerini bile bilmiyorlar. Hiç şuncacık sabinin söylediklerine kızılır mı?"

"Hakaretlere sessiz mi kalayım yani?" dedi. Dışarıdan çocukların gülüşerek dalga geçen sesleri gelmeye devam ediyordu. Arkadaşım kaşla göz arasında soluğu kapıda alıp çocukların yanına fırladı. Ben de hemen arkasından aşağı inip ona engel olmaya çalıştım. Az önce pencereye doğru diklenen o alaycı çocuk, birden karşısında belirdiğimizi görünce korkudan ne yapacağını şaşırdı. Masal, üstüne bir de sert sözleriyle çocuğun gözünü iyice korkutuyordu. Küçük çocuk daha fazla dayanamayıp ağlayarak özür diledi.

Onu öyle ağlarken görünce içim parçalanmıştı. "Ağlattın çocuğu Masal!" diye kızdım arkadaşıma. "Onu korkutarak, yaptığının yanlış olduğunu böyle mi öğreteceksin?"

"Bana hakaret ederken hiç de küçük çocuk gibi durmuyordu ama," diye kendini savundu.

Çocuk, benim bu merhametli tavrımdan cesaret alarak hemen arkama saklandı ve yan tarafımdan gizlice, korkuyla Masal'a bakmaya başladı. Arkama dönüp çocuğa baktım. Ağlamayı kesmesi için minik ellerini tutup dizlerimin üzerine çöktüm: "Bir daha yapmayacaksın, değil mi yavrucum?"

Gözleri yaşlarla dolu olan çocuk hızla başını salladı. Pişman olduğu her halinden belliydi. Masal ise hâlâ ona suçunu affetmemiş gibi ters ters bakınca yine dayanamadım: "Şunun masum bakışlarına baksana Masal... Nasıl da sevimli, öyle değil mi?"

Masal, "Ben bilirim o masum bakışları," der gibi başını salladı ve gözlerini kısarak konuştu: "Buradan bakınca hiç de öyle sevimli görünmüyor."

Kaşlarımı çatarak ona baktım ve neden böyle düşündüğünü sordum. Sabahtan beri bu küçük çocuklarla uğraşıyorduk. Masal, durumun benim gördüğüm kadar masum olmadığını anlamam için bana doğru eğildi ve fısıldadı: "Şu arkana saklanan masum çocuğa sor bakalım Alisa... Annesini mi daha çok seviyor yoksa babasını mı? Alacağın cevaba şaşıracaksın."

Yüzüne ne demek istediğini anlamamış gibi baksam da çocuğa dönüp sordum: "Söyle bakalım, anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı?"

Çocuk, minik ellerini birbirine vura vura, "Yunus Emre'yi!" diye cevap verince, Masal zafer kazanmış bir edayla yüzüme baktı. Bu beklenmedik cevap karşısında çocuğu hayranlıkla övmeye başladım: "Bak, çocuktaki zekayı görüyor musun Masal? Bu yaşta Yunus Emre'nin kim olduğunu biliyor. Sen de böyle ilim aşkıyla tutuşan bir çocuğu azarlıyorsun."

Masal gözlerini devirdi: "Peki, şu ilim aşkıyla tutuşan çocuğa bir daha sor bakalım, neden Yunus Emre'yi daha çok seviyormuş?"

Tekrar çocuğa dönüp merakla sorunca, ciddiyetini bozmadan şöyle dedi: "Ben Yunus Emre'yi iki yüz liranın arkasında olduğu için seviyorum."

Çocuğun bu ticari zekasına kahkahalarla gülerken, afacan elimden kaçtığı gibi köyün içine doğru koşmaya başladı. Diğer sokak çocukları da peşinden onu takip edince, biz de derin bir nefes alıp eve girdik ve yarım kalan kahvaltımıza geri döndük.

Miraç, küçük kardeşi uyanmasın diye kısık sesle televizyon izliyordu ancak bizi kapıda görür görmez inadına televizyonun sesini sonuna kadar açtı. Doğal olarak Kadir huzursuz olup ağlayarak uyandı. Susması için onu hemen kucağıma aldım. Masal, durumun evde çekilmez bir hal aldığını görünce biraz Nesrin Teyzelerde vakit geçirmeyi teklif etti. O sırada Miraç da oradaki köy çocuklarıyla dışarıda oynayıp bizi biraz rahat bırakacaktı. Masal'ın fikrini tam olarak onaylamamı bile beklemeden hemen ayağa kalkıp elimi tutan Miraç, "Gidelim!" diye tutturdu. Hep beraber Nesrin Teyze'nin evine doğru yola koyulduk.

Masal yanımda yavaş yavaş yürüyerek köy hayatından dert yanıyordu. Yolda yürümeye devam ediyorduk ama cebime gelen ardı ardına bildirimlerle dikkatim tamamen dağılmıştı. Telefonumu çıkarıp mesajın üzerine tıkladım; gelen mesaj Gökay’dandı.

Gökay'a hararetli bir şekilde mesaj yazarken adımlarım yavaşlamıştı. Benim arkada kaldığımı fark etmeyen Masal ve Miraç önden yürümeye devam ettiler. Hızla klavyede parmaklarımı oynatıp cevabı yazdıktan sonra koşar adım onlara yetiştim.

Durumu çaktırmamak için, "Gökay mesaj atmış, seni soruyor. Nerede olduğunu merak ediyormuş," dedim zarf atarak.

"Telefonuma hiç bakamadım, işim başımdan aşkın," dedi Masal, iç çekerek. "İki çocukla uğraşıyoruz; yemin ederim bir orduya bedeller. Ömrümden kırk yıl gitti resmen."

O sırada Miraç, tuttuğu elimi birden bırakıp Masal’a döndü: "Hala biliyor musun, seni hiç sevmiyorum! Teyzem senin için orada boşuna okuyor, dedi. Ya, o bana daha iyi bakıyordu. Neden sen geldin ki?"

Masal, kucağındaki Kadir'i öteki omzuna yaslayıp Miraç'a alaycı bir bakış fırlattı: "Teyzeniz olacak o kadın, yaptırdığı estetiklerin narkozundan ayılamıyor ki gelip size baksın!"

Bu lafın üzerine kendimi tutamayıp bir anda gülmeye başladım. Miraç ise ağzının payını alınca yol boyunca bir daha çıtını bile çıkarmadı.

Nihayet Nesrin Teyze'nin evinin önüne gelip kapıyı çalarak içeri girdik. Evden gelen o nefis yemek kokuları, sabahki gerginliğimizi unutturmaya yetmişti. Sıcak bir sarılma faslından sonra, Nesrin Teyze'nin büyük ısrarı üzerine öğle yemeğine kaldık. Masal, Kadir'i uyutmak için arka taraftaki sessiz bir odaya geçti. Miraç da sokağa fırlayıp arkadaşlarıyla oyun oynamaya daldı. Sofra hazırlıklarına yardım etmeyi bitirince hep birlikte yemeğe oturduk. Ancak önüme konan pilav ve sarmayı gördüğümde, iştahımın tamamen kesildiğini hissettim. Aklım yine Araf’a, o fotoğrafa ve evde bıraktığım kâbusa kaymıştı. Sanki hayatımda ilk defa sarma görmüş gibi tabağımla sessizce bakışıyordum.

Masal kalem gibi incecik sarılmış sarmalardan bir tanesini çatala batırıp bana göstere göstere, "Sarma görünce dalıp giden bir sensin herhalde Alisa! Yesene kız, çok lezzetli olmuş. Ellerine sağlık Nesrin Teyzem," dedi.

Daldığım o karanlık düşüncelerden hızla sıyrılarak sarma için teşekkür ettim. Nesrin Teyze gülerek bana baktı: "Daha bir tane bile yemedin ki güzel kızım. Hadi afiyet olsun. Yiyin bakalım, o kadar yoldan geldiniz."

Tam o sırada Masal'ın telefonu masanın üzerinde titredi, ekranı yana kaydırıp açtı: "Alo, anneciğim... Nerede miyiz? Kıymetli torunlarınla ilgileniyoruz işte. Evet anne, Alisa da yanımda... Siz ne yapıyorsunuz? Gerçekten mi? Tamam anne, kapat şu an, işim var. Ben sonra seni ararım."

Telefonu panikle kapatıp hemen bana döndü: "Annemler köye geliyormuş! Bizim buradan hemen gitmemiz gerek. Onlara evde olduğumuzu söylemiştim, bizi burada, Nesrin Teyzelerde görmemeliler."

"Buraya mı geliyorlar şimdi?" diye sordum şaşkınlıkla.

"Evet, hemen yola çıkmamız gerekiyor. Evdeki kahvaltıyı bile toplamadık. Birazdan köyde olurlar."

Hızla ayaklanıp Kadir'i odadan aldık ve apar topar, adeta kaçar gibi oradan ayrıldık. Yolda yürürken endişeyle sordum: "E, Nesrin Teyze bizi gördü Masal. Ya annene 'Kızınız az önce buradaydı,' derse? Hem dayın da gelişimize şahit oldu."

"Annem, Nesrin Teyze'yi pek sevmez; yıllardır görüşmüyorlar zaten. Konuşturma beni Alisa, hemen eve gidelim. Mehmet Dayımın da çok yalan söylemekten adı çıktığı için annem onun hiçbir dediğine inanmıyor," dedi.

Eve gelir gelmez fırtına gibi etrafı toplayıp kahvaltı sofrasını ortadan kaldırdık. Akşam olmak üzereyken nihayet çocukların ailesi eve geldi. Hal hatır sorup hastane durumunu öğrendikten sonra çocukları annesine güvenle teslim ettik ve apar topar köyden çıktık.

Masal yol boyunca yorgunluktan deliksiz uyudu. Ancak yolculuğun sonlarına doğru durmadan gelen bildirim sesleriyle gözlerini açıp bana baktı. Ben araba kullandığım için telefon ekranına, mesajın kimden geldiğine bile bakmıyordum.

Uzun ve yorucu yolculuğumuzun ardından nihayet evimize adımımızı atmıştık. Gelmiştik gelmesine ama şimdi Masal'ı Gökay'la nasıl buluşturacaktım? Ona gerçeği açıkça söylesem, çok yorgun olduğunu bahane edip asla evden çıkmayacaktı. Ama ben Gökay'a bu konuda yardım edeceğime dair söz vermiştim. Hemen telefonumun kilidini açıp Gökay'a sert bir mesaj attım:

"Onu evden dışarı çıkarmayı bir şekilde başardım. Attığın konuma Masal'ı getiriyorum ama onu üzecek ya da gereksiz yere gerecek herhangi bir şey söylemeyeceksin, anlaştık mı?"

Gökay'ın gönderdiği şık mekana nihayet gelmiştik. Yarım saatten fazla bir süredir masada oturmuş, onun gelmesini bekliyorduk; ancak Masal’ın bu plandan haberi yoktu, sadece benimle kahve içmeye geldiğini sanıyordu. Vakit geçtikçe ve Gökay ortalıkta görünmedikçe heyecandan ve stresten elim ayağım birbirine dolaşmaya başladı. Bir bahane uydurarak masadan kalkıp tuvalete gittim. Aynanın karşısında Gökay’ı defalarca aramama rağmen telefonlarımı inatla açmıyordu. İçimi kemiren o şüpheyle, "Başına bir şey mi geldi acaba?" diye düşünmeden edemedim.

Son kez bir uyarı mesajı atıp masaya, arkadaşımın yanına döndüm. Gökay'ı beklerken bir şeyler içmek en mantıklısı olacaktı; böylece Masal da durumdan şüphelenmemiş olurdu.

Biz menüye göz atarken garson, siparişimizi almak adına kibarca masanın başında belirdi. Masal menüyü kapatıp, "Ben sütlü bir kahve alayım. Köpüksüz ve şekersiz olsun," dedi.

Garson not alırken bir an, sanki Masal'ın bu alışılmadık siparişini doğrulamak istercesine yüzüne dikkatle baktı. Ardından garsonun bakışları bana döndü: "Ben de bir tane bol köpüklü Türk kahvesi alayım."

Garson siparişlerimizi aldıktan sonra masadan uzaklaştı. Masal’ın şüphelenmesini engellemek için yalandan, havadan sudan bir sohbet başlattım.

Aradan tam iki saat geçmişti ve koca mekânda bizden başka kimse kalmamıştı. Gökay'ın artık gelmeyeceğine kesin olarak emin olmuştum. Madem gelemeyecekti, o zaman beni ve arkadaşımı neden burada boş yere ağaç etmişti? Masal her an yalanımı yakalayacak, bu tezgahı çözecek diye ödüm koparken, herif telefonlarıma cevap dahi vermemişti. İçimdeki Araf öfkesinin yanına bir de Gökay eklenmişti. Eğer Gökay'ı bir yerlerde tek başıma elime geçirirsem, yemin ederim onu Masal'dan önce ben pişman edecektim!

Bölüm sonu

4 yorum