İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 19 · 13 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 19

XIX. BÖLÜM

Sabah, Masal'ın odasından gelen alarmlarla uyandım. Hanımefendi bu alarmları aslında benim için kuruyormuş gibi hiç üzerine alınmayarak uyumaya devam ediyordu. Güç bela yataktan kalkıp güzelim uykumu yarıda bırakarak ayaklandım. Odama geri dönüp elime aldığım telefondaki bildirimleri kontrol ettiğimde ise keyfim tamamen kaçtı.

Araf’tan mesaj vardı. Beyefendi arama lüzumunda bile bulunmamış; sanırsam tek bir kısa emir cümlesiyle oraya ışınlanacağımı varsayarak kestirip atmıştı:

“Alisa, yarın sabah erkenden şirkette ol.”

Kırgınlığımı ve öfkemi bastırmaya çalışarak telefonu kenara attım. Tam yeniden uykuya dalacakken alacaklı gibi çalmaya başlayan dış kapının sesiyle gözlerimi tekrar açmak zorunda kaldım. Söylene söylene kapının dürbününden baktığımda, sabah sabah yalı kazığı gibi dimdik ayakta bekleyen Memduh’u gördüm. Bir an ne yapacağımı şaşırıp kapının arkasında kalakaldım; ona kapıyı açmayı bile neredeyse unutuyordum.

Nihayet kapıyı aralayıp üzerimdeki pijama ve dağılmış saçlarımla görününce, neden hâlâ hazırlanmadığımı kendimce açıklamaya çalıştım: "Şey... Uyuyakalmışım da. Hemen geliyorum!" Adamın tek bir kelime etmesine fırsat vermeden kapıyı yüzüne kapattım. Hızla odaya gittim, yüzümü yıkayıp dolaptan elime geçen ilk kıyafeti giydim.

Memduh tuhaf bakışlarla yüzüme bakıyordu. Rahatsızca kendimi toparlayıp, "Ne oldu?" diye sordum. Şaşkınlığını gizlemeye çalışarak konuştu: "Hiç... Sadece bu kadar kısa sürede hazırlanabilmene şaşırdım." Geç kalma endişesiyle çabucak giyinmiştim.

Yola çıktık. Yolda uzun uzun sohbete dalmış, sanki yıllardır dostmuşuz gibi gülüp söylüyorduk. Sanırım artık aramızdaki buzlar erimişti. Muhabbeti sona erdirip arabadan aşağı indim.

Daha şirkete girer girmez asistan yanıma gelip Araf Bey'in beni odasında beklediğini söyledi. Yukarı çıkıp kapısını tıklattım. "Gel," sesiyle, kendisine kırgın olduğumdan haberi olmayan Araf'ın yüzüne soğuk bir tavırla bakıp konuşmasını bekledim.

Önündeki dosyalardan başını kaldırdı: "Hah, geldin mi? Otur Alisa, seninle konuşmak istediğim bir şeyler var," diyerek eliyle karşısındaki koltuğu gösterdi.

Usulca gösterdiği yere geçip oturdum. Aramızdaki bu mesafeli sessizlik en sonunda dikkatini çekmişti. Yüzüme tuhaf, adeta "Yine ne oldu, niye böyle davranıyorsun?" der gibi sorgulayan bir ifadeyle baktı. Anlamıştı tabii, anlamaması imkânsızdı. Ancak hemen ardından kendi düşüncelerimin saçmalığına kızdım; Araf her zamanki gibi davranıyordu. O, çoktan konuşmaya başlamıştı ve ben ne söylediğini dinlememiştim.

Araf'ı dinlemem gerektiğini söyleyen zihnim, hâlâ söylenenlerden hiçbir şey anlamıyordu. Düşüncelerimi susturamadığım için Araf'ı susturup, "Bir saniye, ne söylediğini anlamadım," deyince yüzüme bir aptalmışım gibi baktı ya da bana öyle gelmişti. İyi ki de öyle söylediğini duymuşum. Artık her bakışında kötü bir ima sezer gibi oluyordum.

Araf, kendisini dinlemediğimi fark edince kaşlarını çatıp sesini yükseltti:

"Sen beni dinliyor musun? Duvara mı konuşuyorum iki saattir? Belli ki kafan başka bir yerde; sen en iyisi git, bir gez dolaş, sonra konuşalım."

Sanki fırsat kolluyormuşum gibi bu çıkışıyla birlikte anında gururuma sığınıp ayaklandım: "Senin de sinirlerin pek yerinde değil galiba. Ben bu ses tonuyla seninle hiçbir şey konuşamam. Sana iyi günler." Son noktayı koyup arkamı dönerek odadan fırtına gibi çıktım.

Uzun koridorda, Araf'ın haklı olduğunu söyleyen iç sesimle, ne olursa olsun daima beni haklı çıkaran sert tarafım birbirine girmişti.

İkisinin arasında, hatta koridorun tam ortasında kalakaldım. Arkamı dönüp Araf'ın ne söyleyeceğini duymak isterken kendimi dışarıda bulmuştum.

Şimdi gidip ne konuşacaktım ki onunla? Asıl mesele, kapıyı çarpıp gittikten sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dönmekti. Ama gururumu bir kenara iter gibi yapıp onu da denedim. Tekrar konuşmak üzere odasının kapısına doğru yaklaştığımda, Araf’ın içeride yankılanan sesiyle adımlarım anında kesildi. Elim havada kalmıştı.

"Ya bırak, Gökay... Sabah iş görüşmesi için çağırdım, hanımefendinin aklı bir karış havada. Bu kızdan hiçbir şey olmaz kardeşim. Bırakalım o kendi işini yapsın. Alisa’yı şirkete getirip başıma bela açmak istemiyorum. Dedeme söyle, Alisa şirkette falan çalışmak istemiyormuş."

İşitmem gereken her şeyi duymuştum. Buraya niye çağrıldığımı da Araf’ın benim hakkımdaki 'gerçek' düşüncelerini de... Beyefendi bana güya iş teklif edecekmiş!

Öfkeyle kapı koluna sarıldım. Amacım içeri sakince girip, dün ve bugün arkamdan söylediklerini bir de yüzüme söylemesini istemekti. Ama şansıma, açık pencereden cereyan eden kapı çat diye arkamdan kapanmış ve içeri girişim korkunç olmuştu.

Araf, patavatsız Alisa'yla karşılaşmasına çok da şaşırmamıştı. Beni görüp, "Bre gafil, sen kim oluyorsun da benim mekânıma destursuz girebiliyorsun, adab-ı muaşeret nedir bilmez misin? Nöbetçiler!" demesini beklerken elindeki telefonu masaya bırakıp arkasına yaslandı.

"İyi insan lafın üstüne gelirmiş," dedi gayet şakacı, umursamaz bir tavırla. "Kapıyı kırsaydın Alisa..." Yine bir şeyler ima ediyor zannıyla hemen tavrımı aldım: "Kusura bakmayın. Benim önceden rüzgârı hesap edip kapının çarpacağını öngörmem gerekiyordu, değil mi?"

Nihayet beyefendi beklediğim soruyu sormuş ve yanıma gelerek omuzlarımdan tutup beni nazikçe koltuğa oturtmuştu.

"Sana bugün bir hâller olmuş. Bilmediğim bir ikizin falan mı var, nedir bu sendeki buhran?"

Cevap vermediğimi, sadece dik dik yüzüne baktığımı görünce sorusunu tekrarladı: "Alisa? Ne olduğunu anlatacak mısın?"

Ona "Seni dinledim" desem, bu sefer "Sen bizi mi dinliyordun?" diyecekti. Kendi tuzağıma düşmemek için kartlarımı açık etmedim: "Yok bir şeyim. Sadece biraz gerginim, o kadar. Sen bana bir şey mi diyecektin?"

Konuyu değiştirdiğimi de üzerimdeki o dikbaşlı tavrı da bal gibi fark ediyordu. Yine de üstünde durmamayı seçti. Biraz önce arkamdan "Başıma bela açmak istemiyorum" diyen Araf, şimdi —büyük ihtimalle dedesinin zoruyla— bana iş teklif edecekti.

"Diyecektim ki... Evde oturup çeviri yapacağına benimle çalışmak ister misin?"

"Ne iş yapacağım ki ben burada?"

"Tercümanlık."

"Fransızca mı? Ne işinize yarayacak ki Fransızca, benim bile bir işime yaramadı..." diyecektim ki sözümü kesip devam etti: "Annenin çok iyi bir Fransızca hocası olduğunu duymuştum."

Gözlerimi kıstım: "Duymuş muydun? E tabii, ebeme kadar her şeyi araştırırsan duyman çok doğal..."

İnceden inceye laf soktuğumu anında yakalamıştı. "Senin eben yoktu Alisa," dedi bıyık altından gülerek. "Annen seni evde tek başına dünyaya getirmiş. Yazık, bir de tüp bebekmişsin..."

Güya ben onu iğneleyecektim, yine dönüp dolaşıp beni vurmayı başarmıştı. Hemen itiraz ettim: "Kim çıkarıyor bu dedikoduları be! Bir de 'sen üvey evlatsın' deyin de tam olsun bari!"

"Annenle babanın uzun süre çocuk sahibi olamamasına bakılırsa üvey evlat olma olasılığın yüksek... Ya da..."

"Ya da ne?"

"Ya da tüp bebeksin."

Araf kötü adamlar gibi bir kahkaha attı. Neredeyse ağlayacaktım: "Neden benim bebekliğim hakkında konuşuyoruz ki?" diye çıkıştım. "İş konuşalım."

Gülmeyi kesip duruşunu düzeltti: "Sen ne ara bu kadar alıngan oldun ya? Şaka yapıyorum, gül diye. Ben bu somurtkan kızı hiç sevmedim."

"Ne biçim şaka bu? 'Seni çöpten aldık,' diyen abi gibi... Ben üvey evlat falan değilim."

"Tamam, değilsin."

Ayağa kalkıp "Tüp de değilim!" dedim; omuzlarımdan tutunca yerime oturdum. İmayla, "Tamam, tüp de değilsin. Zaten o zamanlar tüp mü vardı?" diyerek bana çok eskiymişim gibi davranıyordu. "Ben daha yirmi altıma yeni girdim. Sen bana kötü davranıyorsun. Ben gidiyorum." Hemen çantamı alıp ayaklandım.

Araf’ın beni neşelendirme çabaları boşa çıkınca oturduğu yerden sadece, "Gitmeye ne meraklısın, Alisa... Kal işte," demekle yetindi.

Kapıya doğru adımlarken durdum ve arkamı dönüp doğrudan gözlerinin içine baktım: "Kalmamı isteyen sen misin... yoksa deden mi?" Bunu öğrenmek istememin iki sebebi vardı. Araf'ın seçimiyle ikisinin de cevabı değişecekti.

"Ne fark eder ki?" dedi. İşte bunu beklemiyordum ama ona da bir cevap bulmak zor olmamıştı: "İstenmediğim yerde durmak istemem." Bu cevabıma karşılık, "Kalmanı ben istiyorum. İş teklifini de ben yapıyorum. Kabul ediyor musun?" diyerek yalan söylemeye devam etti. Gerçeklerden haberimin olduğunu nereden bilecekti ki?

Ona doğru bir adım attım. Bana yaptıklarını burnundan getirmek istedim: "Tabii... Ferda'yı kovduğun gibi beni de kovacaksan neden olmasın? Kabul ediyorum."

"Ferda konusunu kapat artık, onun yerine birini çoktan buldum." Kadını kovduğu yetmiyormuş gibi hemen yerine başka birini bulmuştu. Bu adam kesinlikle bir şeyler karıştırıyordu.

"Önemsiz bir şey için Ferda'yı kovduğuna hâlâ inanamıyorum. Telefonlarıma bile cevap vermiyor," dedim.

Koltuğundan doğrulup aniden ciddileşerek sordu: "Sen Ferda'yı mı aradın?"

"Birkaç kez aradım ama açmadı." Rahatlar gibi oldu. O an benden bir şeyler sakladığını hissettim. Araf konuyu değiştirip, "Artık sadece burada çalışacaksın. Carly'i evde görmeyeceksin," dedi ve çekmeceden iş sözleşmesini bulup bana verdi. Altta duran imzama baktıktan sonra aklımdan geçen düşünceyle birlikte kâğıdı önce ikiye, sonra dörde katlayıp yırttım. Bakışlarından sinirlendiğini anlıyordum ama sakin kalarak hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu: "Sözleşmeyi yırttığına göre anlaştık, değil mi?"

Mutluymuşum gibi başımı salladım. Carly'den sonsuza kadar kurtulmuştum. Kravatın aynısını bulacağıma o da inanmıştı; yoksa Carly'e gerçeği söylemek istemediği için mi bu teklifi sunmuştu? Korkak herif!

Düşüncelerimi bir kenara bırakıp şimdi ne yapacağımı sorduğumda, "Şimdilik eve gidebilirsin ya da burada kal, odanı düzenle. Sen bilirsin," dedi ve benimle birlikte aşağı kata inip güzel bir odanın kapısını açarak eliyle içeri geçmem için yol verdi.

"Burası senin odan. Şurası da Olcay Hanım'ın masasıdır. Kendisi çalışırken biraz dağıtır," diye konuşmaya başlayınca oda arkadaşımla tanışmak istedim: "Olcay Hanım nerede, kendisiyle bir tanışsaydım..."

"Sen zahmet etme, o gelir seni bulur... Sen zahmet etme derken, onu biraz zor bulursun demek istiyorum. Koridorlarda kızıl saçlı, kırk elli yaşlarında, gözlüklü, minyon bir kadın görürsen hiç çekinme, hemen tanış," dedi.

Ben bu sözlerin altında bir ima seziyordum. Sanki kadın çok ters biriymiş de gidip onunla tanışırsam bana günümü gösterecekmiş gibi konuşuyordu. Bunu sormak istedim ama ondan önce başka bir şey sormam gerekiyordu: "Yanlış anlamazsan eğer, canı isteyince işe gelen birini niye burada tutuyorsun?"

"Tutuyorum çünkü Olcay iyi bir tercüman. Ondan daha iyisini bulamam. Tamam, biraz sorumsuz falan ama... Liyakat bazıları için sadece işini iyi yapabilmektir; disiplin değildir."

Hem böyle söyleyip hem de çıkmadan önce, "Elif sana bildirmedikçe erken gelmene gerek yok," dedi, sonra da çıkıp gitti. Böyle deyince de "Sen tembelsin. Erken kalkmayı sevmezsin. Aman diyeyim, sen otur!" diye anlamıştım ama dışa vurmadım. Sonuçta bir tercümanın ne gibi bir aciliyeti olabilirdi?

Masamda hiçbir şey yoktu. Kendimi patrona yakalanmış Kemal Sunal gibi boş boş otururken buldum. Derken kapı tıklatıldı ve hemen içeriye Gökay girdi.

"Naber canım? Duyduk ki torpille işe girmişsin?" Alaycı sözlerine gülerken sinsi bir ima seziyor gibiydim. Bu sinsi esprisine karşılık sadece şöyle diyebildim: "Torpil mi? Benim daha önce bu işte bir tecrübem var. Kusura bakma ama söylediğin söz güldürmekten ziyade incitiyor."

Normalde şakaya şakayla karşılık verirdim ama bu söz benim kanıma dokunuyordu. Ne demek torpille işe girmek! Gökay esprisine ciddi yanıt verince, "Burada sana ihtiyaçları olduğunu hiç sanmıyorum. Olcay vardı zaten, sana ne gerek vardı bilmiyorum," dedi. Yüzüme karşı bu kadar acımasızca konuşması canımı yaktı. Gökay kırıcı sözlerinin ardından çıkıp gittiğinde kendimi berbat hissetmeye başlamıştım.

Madem bana ihtiyaçları yoktu, o zaman ne demeye beni buraya almışlardı? Aklıma bir tek neden geliyordu: Hepsi Hamdi Dede'nin Araf'a baskısıydı...

Gerçekten de bir hafta boyunca, Gökay'ın dediği gibi bana ihtiyaçları olmadığını anlamıştım. Sadece bir haftada okuduğum kitapların sayısı, tanıştığım insan sayısından daha fazlaydı. Kimse gelip gitmiyordu. Boş yere vaktimi kaybediyordum. Belki dışarıda çok da verimli saatler geçirmeyecektim ama hiç değilse canım sıkılmayacak, evde her istediğimi yapacak kadar özgür olacaktım. Bu masa başında uyunmuyordu bile!

İstifa dilekçemi yazıp Araf'a götürmek üzere ayaklanırken, bu aralar çok sık şirkete uğrayan Gökay'ın koridorda Araf'ın odasına girdiğini görmüştüm. Ben de peşinden gidip dilekçemi sunacaktım ama Gökay lafı uzatıyor, bir türlü konuşmama izin vermiyordu.

Araf’ın karşısındaki konumundan yararlanarak Fransızlarla iş birliği yapmanın gereksiz olduğunu savunmaya çalışıyor, belki de kendi önyargılarını dillendiriyordu. Araf, sakin ama kararlı bir sesle yanıt vermeye başladı: "Gökay, cahil cahil konuşma! Bu iş, bizim hem varlığımızı sürdürmemiz hem de büyümemiz için çok önemli."

Gökay tüm bunlara rağmen umursamaz ve "Aman, ne işe yarayacak?" tavırlarına devam etti: "Anlaşma manlaşma yok. Fransızlarla ne işimiz var bizim?" deyince Araf sinirlendi.

"Sen bu işlerden hiç anlamıyorsun. O yüzden sen karışmazsan iyi edersin." Arada kaynayıp gidiyordum. Gökay hiç susmuyordu. İkisi de beni görmüyor, boyuna konuşuyordu. Yalandan bir iki öksürüp dikkatlerini üzerime çekmek yerine, istifa dilekçemi masaya bırakıp kaçmak daha mantıklı gelmişti. Bunların burada birbirlerini mi öldürecekleri hiç umurumda değildi. Hemen bir iki adım öne atılıp hızlıca dilekçemi masaya bırakarak kapıyı açtım. Tam çıkacaktım ki Araf seslendi: "Bir dakika, bu ne?" Kâğıdı okuduktan sonra tepkisini beklemeden odadan çıktım. Araf istifa dilekçemi görünce hemen ardından yanıma geldi.

Elindeki kâğıdı, "Bu ne, Alisa?" diyerek salladı ve dilekçemi önce ikiye, daha sonra dörde katlayıp yırttı: "İstifan kabul edilmedi. Tam da sana en ihtiyacımız olduğu anda öyle çıkıp gidemezsin. Yarın için hazır ol çünkü Fransızlarla ilk toplantımızı yapacağız." Bu işin bizim için olan öneminden bahsederek beni gönderdi.

Odama döndüğümde, içeride Araf'ın tarif ettiği Olcay Hanım'ı görmüş ve hiç de düşündüğüm gibi ters bir kadın olmadığını fark etmiştim. İşimiz olmayınca beni şirketteki çalışanların yanına götürüp tanıştırdı.

Çalışanların çoğu Araf gibi çalışkan, işinde gücündeydi. Ortada boş boş dönen bir ben, bir de Olcay Hanım'dı; çok göze batıyorduk.

Bir bahane bulup yanlarından ayrılarak odama geri döndüm. Ertesi gün için hazırlıklar tamamlanırken gözüme bir damla uyku girmemişti. Kahvaltı yapmaya da iştahım olmayınca berbat bir hâlde işe gitmiştim. Araf'ın "hazırlan" demesine rağmen, içimde fena hâlde zıtlaşan biri vardı. Elif uykusuz hâlimi görüp, "Korkunç görünüyorsun!" dedi. Kahvaltı yapmadığımı söyleyince zorla bir şeyler yedirdi. Yetmemiş gibi uçmuş benzimi renklendirmek istedi.

Kız, elinden gelse yanağıma iki tokatla görünüşümü güzelleştirmeye çalışacaktı. Stres altındayken hiçbir şeye odaklanamıyordum. Elindeki fırçalardan kaçıp toplantıdan önce hazırlıklarımı yaptım.

Tercümanlık yapmak beni korkutmuyor, heyecanlandırmıyor, sevindirmiyordu. Kendimi boşlukta gibi hissettim. Gökay, toplantı odasına gelip beni görünce "O kadar da mühim adamlar değiller lan. Araf da uyuyamamış tüm gün. Manyak mısınız kardeşim siz? Ne bu Fransız merakı, ben anlamış değilim. Bu kadar heyecan fazla ama!" dedi. Hiç gülesim yoktu. Bunaltıcı hava Gökay'ın söyledikleriyle dağılmış ve sinirlerim bozulmuştu. Gülmeye başladım.

"Asıl sendeki bu Fransız düşmanlığı neden?" diye sorduğumda kendimi toparlamıştım: "Ne güzel iş yapacaklar işte, sevinsene."

O bu işi neden istemediğini anlatırken asıl sorununun Fransızlarla değil, Araf'la olduğunu söylüyordu: "Bu şirkette ben de söz sahibiyim ama kimse beni tınlamıyor. Araf Bey bana sormadan çoktan kararını vermiş! İki gün gelmedik diye böyle de olmaz canım!"

Gökay'ın küçümsemeye çalıştığı "iki gün" ifadesinin üzerine Araf içeri girip, "Altı ay Gökay, altı aydır bütün işleri ben yapıyorum," dedi ve konuşmasına devam etti: "Zaten gelsen de pek bir şey değişmiyor; ne de olsa etliye sütlüye karışmıyorsun. Sahi, istemiyorsan eğer hisseni bana devredebilirsin..."

Adam hemen hissesinden vazgeçmiş gibi konuşmaya başladı: "Hissemde gözü olan çok! Asıl mesele o değil... Sen ne kadar veriyorsun?"

Araf kaşlarını çatıp sordu: "Kimmiş hissende gözü olan?"

"Başta Erdal, Süreyya Hanım ve de senin ruh hastası sevgilin Carly... Hiç öyle beni seviyor havalarına girme. Bu karı manyak! Sırf seni biraz daha görebilmek için iş hayatına atılıyor, inanabiliyor musun?" Duyduklarıma pek de şaşırmıyordum. Carly, Araf için gerçekten de her şeyi yapabilecek bir tipti.

Onlar tartışmaya devam ettiği sırada Elif gelip beklenen misafirlerin geldiğini haber verince konuşma bitti. Toplantı başlamıştı. Karşılıklı el sıkışmalar bittiğinde masanın etrafında oturanlar, yüzlerindeki ciddiyetle Araf'ı dinlemeye başladı. Konuşması biter bitmez söylediklerini Fransızcaya aktardım. Cümlelerimde akıcılığı sağlamak için uygun kelimeleri seçmeye özen gösteriyordum. Onlar beni merakla dinliyordu. Karşımdaki kadının yüzünde memnuniyet ifadesi belirmişti. Gökay hariç herkesin yüzü gülmeye başladı.

Toplantı bittiğinde adamlar önlerindeki dosyaları kapatıp ayaklandılar.

Araf odasında yerini alarak, "Bugün çok iyi iş çıkardın. Galiba senin bir beceriksiz olduğun konusunda yanılmışım," dedi ve gülümsedi. İlk başta sıradan bir övgü gibi görünen bu sözler, içimdeki öfkeyi kabartmıştı. Kendimi tutamadım: "Sadece beceriksiz değil; aynı zamanda ahmak ve tembelim de..." Ne söylediğimi gayet iyi bildiği hâlde, bilmiyormuş gibi bir ciddiyetle yüzüme baktı: "Bizi duydun demek... İyi, o zaman yüzüne söylememe gerek kalmadı."

Gökay, odanın köşesinde sessizce durarak gözlerini bize dikmişti. "Beni buraya hakaret etmek için mi çağırdınız?" dedim. Gözlerimden uyku akıyordu. Araf bunu görmezden geliyor ve "Hakaret falan yok. Ben senin patronunum. Sana gösterdiğim toleransı hiçbir patron göstermez. Kişisel meselelerini iş hayatına karıştırma..." diyordu. Kan beynime sıçradı. Kelimelerin asi bir şekilde çıkmasını beklerken, gayet sakin bir tavırla karşımdakini dinliyordum. Düşünceler sadece zihnimde yankılanıyordu. "O zaman siz bu toleransınızı alın, müsait bir çalışanınıza gösterin, olur mu?" demek istiyordum ama dilimin ucunda kalan sözleri telaffuz etmek yerine kendi içimde bir sinir krizi geçiriyordum.

Önemli bir iş için Fransa'ya gideceğini söylerken odaya Carly'nin girmesiyle Araf'ın söyledikleri yarıda kesildi; devamını getiremedi. "Sen çık Alisa, Elif sana ne yapacağını bildirir," diyerek beni adeta kovar gibi gönderdi.

Kapının önünde bekleyen Elif'le karşılaşınca bana bildireceği şeyi soracaktım ama Carly'nin asabi bir tavırla odadan çıkması bana soracağımı unutturmuştu. Araf, Elif'i odaya çağırdı. Günah keçisi gibi her haltı kıza yükleyip bir güzel azarladıktan sonra onu da huzurundan kovdu.

İçeri girip şuna bir "Ne yapıyorsun?" demek istiyordum. Araf'ın bu gerginliğinin altında yatan sebebi merak ettim. Bilmediğim bir şeyler mi oluyordu? Benim yüzümden miydi? Kendi meseleleri yüzünden mi? Bir anda bu fikir zihnime yerleşti: Araf'ın şahsi bir meselesi olamazdı.

Odama gidip sıkıntıdan boş bulduğum bir kâğıda resim çiziyordum. Bu konuda gerçekten de çok kötüydüm ancak yine de bir şeyler karalayarak zamanımı öldürüyor, sonra da çöpe atıyordum. Karman çorman çizgiler arasında geçen on beş dakikadan sonra işten çıktım. Eve gidip bir şeyler atıştırırken bilinmeyen bir numaradan telefonuma bir mesaj geldi:

Bizden kurtulamazsın!

Bir an için mesajı okuduktan sonra bu belirsiz tehditten korkmaya başladım. Derken lambanın gidip geldiğini ve tamamen karanlığa gömüldüğünü görünce, "İşte," dedim. "Beni buldular!"

Kalbim korkuyla çarpıyordu. Zilin sesiyle neredeyse ruhumu teslim edecektim. Başıma geleceklerden korkup elime geçen ilk bıçağı kaptım. Kapıdakinin Erdal olduğunu düşünerek elimdeki bıçağı sıkıca kavradım.

Bölüm sonu

1 yorum