Apartmanın lambası yanıyordu. Dürbünden bakınca Masal'ın kapıyı açmaya çalıştığını gördüm. Elimdeki bıçağı yere atıp onu içeri aldım.
Apartmanın ışığı içeri dolmuştu ama Masal karanlıkta rengi uçmuş benzimi görmüyordu.
Kapıda sıkışan anahtarını güç bela çıkarıp lambayı yaktı. Koridorun aydınlanmasıyla gözümü tavana dikip rahat bir nefes aldım. Korktuğum gibi bir şey olmuyordu. Atılan tehdit mesajı, Erdal'ın psikolojik baskısından başka bir şey değildi. Korktuğumu Masal'a yansıtmamaya çalıştım.
Mesajdan Araf'ı haberdar etmek gerekiyordu ama bugünlerde onun da huyu suyu çok değişmişti. Aramaya, bir şey sormaya çekinir olmuştum. Masal'a bile hiçbir şey söyleyemiyordum. Hiç bu kadar yalnız olduğumu hissetmemiştim. Masal kendi köşesine çekilmiş, derslerine çalışıyordu. Araf işiyle ilgileniyor, kimseyi görmüyordu.
O gece beklediğim gibi korkunç bir şey olmamıştı. Aşağıda Kemal ve Memduh'un varlığını görmek beni bir nebze olsun rahatlatsa da benim yüzümden uykusuz kalıyor, boş yere bekliyorlardı. Ne annemin ölümüne ne babamın öldürülüşüne ne de tüm bu yaşananlara inanamıyordum. Hayatım bir anda freni patlamış kamyon gibi yokuş aşağı kaymaya başlamıştı. Babam yaptığı iyiliğin karşılığında Erdal gibi bir düşman, Hamdi Dede gibi bir dost kazanmıştı.
Bir aralık uykuya dalar gibi olduğumda odama biri girdi. Üstüme abandığında korkuyla yataktan sıçradım. Kâbustan uyanıp başka bir kâbusa dalmak üzere tekrar uyudum. Sabaha doğru uykuya dalmış ve bir daha uyanmamıştım. Telefonumun sesi derinlerden geliyordu. Gözümü açıp gerçekten de telefonumun çaldığını fark edince yatağımın altına düşen telefonu, güç bela kapanmadan açıverdim.
Elif şirkete niye gelmediğimi sordu. Duvardaki saati görmemle telefonu kapattım. Saat on ikiye geliyordu. Nasıl bu kadar derin uyuyabildiğime kızarken hızlıca hazırlanıp yola çıktım. On iki buçukta ancak şirkete gelebilmiştim. Herkes öğle yemeğindeydi. Araf'ın koridorun sonunda belirmesiyle, geç kalışıma ne bahane bulacağımı düşünerek ona doğru gittim. Yalan söyleyerek kendimi küçültmek istemiyordum; ona doğruyu söyleyecektim.
Büyük bir utançla kapısını tıklattım. Bu patron-çalışan ilişkisinden tiksinmeye başlamıştım.
Beni görür görmez elindeki işi bırakıp arkasına yaslandı. Belli belirsiz bir alayla, "İyi uyudun mu, Alisa?" diye sorunca söyleyeceklerimi unutup dudaklarımın ucunda beliren gülüşü bastırmaya, ciddi kalmaya çalışıyordum.
Kendimi toparlayıp kaşlarımı çatarak, "Kusura bakmayın, uyuyakalmışım," deyince yüzünde kayıtsız bir ifade belirdi. Şirketteki tüm çalışanlarını özenle seçerken benim gibi "tembel" ve sorumsuz birini görmekten pişmanlık duyuyor gibiydi.
İçimde kıyameti yaşamak yerine bunu ona söylemeliydim. Telefonuma gelen tehdit mesajından, dedesine verdiği sözün "öylesine verilmiş olduğunu, bu işi sırf dedesi istedi diye kabul ettiğini" arada bir yere sokuşturup gitmek istediğimi söyledim. Araf sustu. Sözlerimde ciddi olup olmadığımı düşünüyor ve hiçbir şey söylemiyordu. Sonunda konuştu: "Gitmek istiyorsan seni zorlayamam ama şunu bil ki Erdal peşini bırakmayacak."
"Erdal'dan korkmuyorum," dedim. Yıllardır korku içinde, her an bir şey olacak diye bekleye bekleye paranoyaklıktan başka hiçbir şey olduğu yoktu. Biraz da buna güvenmiştim.
"Ani kararlar veriyorsun. Bence sen bugün eve git ve düşün. Basit şeyler yaşamadın, biliyorum ama kendine çeki düzen vermen gerekiyor." Ve daha nice özlü sözlerle beni eve gönderip iyice düşünmemi söylediğinde eve gitmek istemedim.
Odada Olcay'a yardım edip bütün gün düşüncelerimi susturmaya çalıştım. Şirkette herkes gitmişti. Ortada kimseyi göremeyince ben de çıkmak için ceketimi alıp ışığı söndürdüm. Koridorda Araf'ın sesini duydum: "Sen daha benden ne istiyorsun, dede!" Başımı çevirip Araf'ın dedesiyle bağırarak konuştuğunu gördüm. İkisi de öyle dalmıştı ki beni görmüyorlardı.
Kendisine hiç de yakışmayan bir ses tonuyla, "Ölmüşse ne yapayım?" diyordu. Kaşlarım çatıldı. Hamdi Bey'in sesi cılız çıkarken Araf'ın söyledikleri çok net duyuluyordu: "Benim kimseye borcum falan yok. Kızına karşı bu kadar iyi olmamıza da gerek yok. 'Koru,' dedin, koruduk. 'İşe al,' dedin, aldık. Daha ne istiyorsun?" Dedesi Araf'ı sakinleştirmek için bir şeyler söylerken adam, onu dinlemeden önümden geçip gitti. Sinirliydi.
Hamdi Dede mahzun bir şekilde arkasından baktı. Beni fark edince yanıma gelip, "Carly'i evden kovup seni koruyuşum hoşuna gitmedi," dedi. Ortaya öyle bir fitne sokmuştu ki niyetini çözmek pek mümkün değildi.
"Araf ne borcundan bahsediyor? Babamın bununla ne ilgisi var?" diye sorduğumda Hamdi Dede alakasız şeyler söyleyerek konuyu dağıtıyordu: "Ne borcu? Borç falan yok. Araf'ın Carly'le kalmasından rahatsız oluyorum diye sana olan vefa borcumuzdan bahsediyordum. O da anlamazlıktan geliyor... Şimdi bana kızar da gider o gâvurla evlenir diye ödüm kopuyor."
"Korkmayın. O, birine kızıp da hayatını tümden değiştirecek kararlar almaz."
"Biliyorum ama işte, bana nasıl bağırdığını gördün. Hiç saygı da kalmamış!" Cevap veremedim. Araf, kendisinden beklenmedik bir hareketle dedesine bağırırken sanki o sakin, mülayim adam gitmiş; yerine ağzıyla ateş püskürten bir ejderha gelmiş gibiydi.
Çekip gitmesi de hiç onluk değildi. Dede hiç pişman olmamıştı yaptığından: "Ne işi var o şarlatanın bekâr adamın evinde!" diye söyleniyor, yetmiyor, bir de ona katılmamı bekliyordu: "Öyle değil mi?"
"Yani... Beni pek ilgilendirmiyor, Hamdi Dede. Maalesef size bu konuda katılmıyorum. Bu yaptığınız onunla aranızı açabilir."
Dedenin kaşları çatıldı: "O kızda biraz ar olsa kendini hiç bu hâllere düşürmez! İyi yaptım onu evden göndermekle. Hiçbir şey olmamış gibi benim torunuma bir daha yanaşamaz. İzin vermem!"
Koridorda daha fazla oyalanmadan kapıya doğru yürüdük. Memduh yanımıza gelip arabanın hazır olduğunu söylediğinde dede, ateşli konuşmasına ara verip sanki hiç sinirlenmemiş gibi çıkıp gitti.
Eve geldiğimde Masal yine ders çalışıyordu. Beni görünce elindeki kalemi bırakıp şüpheyle yüzüme baktı. Bakışlarından, evde garip bir şeylerin döndüğünü hissetmeye başlamıştım. Bozuntuya vermeyip Masal'ın bakışlarındaki garipliği çözmek için gülümsedim. Masada duran gazeteyi gördüm. Manşeti okuyunca yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş silindi. Seher'in cinayet haberini yıllar sonra karşımda görmek, beni ilk günkü gibi ürpertmişti.
Masal oturduğu yerden kalkarak gazeteyi eline aldı: "Sen bu gazeteyi neden evde saklıyorsun, Alisa?" diye sorduğunda bir an ona yalan söylemeyi düşünürken, bir yandan da her şeyi söyleyip kurtulmak istedim.
Anlatacağım hiçbir yalana inanmayacaktı. Seher'le olan fotoğraflarımızı gördüğünde, ona arkadaşımın benim yüzünden öldürüldüğünü söylememiştim. Bir açıklama bekliyordu: "Bana arkadaşının öldürüldüğünü neden söylemedin?" Sustum. Yalan söylemek istemiyordum. Masal'ın gerçekleri duyduktan sonra anlayışla karşılamasını beklemek aptallık olurdu. Kendime yeni bir hayat kurmuşken bunu bozamazdım.
Sessizlikle geçen her dakika ikimizi de geriyordu. Dayanamayıp sordu:
"Benden ne saklıyorsun?" Yutkunamadım. Bir şeyler söylemek istiyordum ama söylersem de sonum olacağını biliyordum. Gerçeği öğrendiğinde benimle yaşamak istemeyecekti. Eski günlere geri dönecektim...
Ses vermediğimi görünce yanıma gelip kolumu sarstı: "Niye böyle garip davranıyorsun Alisa, gerçeği anlatsana bana. Arkadaşına ne oldu?"
Derin bir nefes alıp Masal'a her şeyi anlatmaya karar verdim. İçimde bu kararı "Anlat kurtul," diyen de vardı, "Hayır anlatma, sonun olur!" diyen de ama yine de susmadım. Her şeyi anlattım:
"...Küçükken çok şımarık, ipe sapa gelmez bir kızdım. Tek çocuktum diye ne paylaşmayı bilirdim ne yardım etmeyi. Kimse de bir şey demezdi bana. Annem babam zar zor çocuk sahibi olmuştu çünkü. O zamanlar bize, kızıyla birlikte temizliğe gelen bir kadın vardı: Cennet. Seher bu kadının kızıydı. Orada onunla arkadaş olmuştum. Tek arkadaşım Seher'di. Seher'le iyi anlaşıyorduk. Onu kardeşim bilirdim. O da beni. Gerçi Seher'in kalabalık bir ailesi vardı ama o pek ailesini sevmezdi. Çocukluğumuzu beraber geçirmiştik... Sonra babamın öğretmenlikten istifa edip bankada işe girmesiyle işin rengi değişti. O zamanlar kimse hayatımızın altüst olacağını bilmediği için gülüp eğlenirdi. Rahmetli babam samimi ve dürüst bir adamdı; zaten başına ne geldiyse bu dürüstlüğü yüzünden geldi. Birileri onu yolsuzluğa itip bankadan kendi zimmetine para geçirmeyi teklif ettiğinde şiddetle karşı çıktı. Evde bir şeylerin ters döndüğünü hissediyordum... Onlar istedikleri şeyi başarmışlardı. Babamı tehditle, şantajla kendi pis işlerinde kullanırlarken yüklü bir miktarda parayı Erdal adında, her türlü pisliği yapan bir adama vermesi gerekiyordu. Bunu bankanın öğrendiği an sonu olacağını biliyordu. Babam korkunç bir ikilemin arasında kalmıştı. O zamanlar Hamdi adındaki patronuna güvenerek paraları sahtesiyle değiştirip Erdal'ın hain planını batırdı. Paralar bankada kaldı.
Babam izini kaybettirdi. Biz de uzunca bir süre yurt dışında kaldık. Üniversiteyi orada okudum. Erdal denen o soysuz, babamın cinayetinden sorumlu tutularak hapsedilmişti. Büyük bir beladan kurtulmuştuk ama artık babam yoktu. Bazı şeylerin değerinin sonradan bilinmesi insana acıdan başka ne verir ki?"
Cümlemin devamını getiremediğimi görünce gözleri doldu. Artık bana sorgular gibi bakmıyordu. Bir an önce tüm gerçekleri anlatıp gitmek istiyordum. Kendimi acındırmak gibi bir niyetim yoktu.
"Babamın ölümünden sonra her şey düzeldi zannettim. Eksiktim... ama yaşamaya devam ettim. Paralar suyunu çekmeye başladığında annemle memlekete geri döndük. Çocukluğumu geçirdiğim evi maalesef terk etmiştik. Uzun bir süre daha rahat bir şekilde yaşarken her şeyi oluruna bırakmıştım. Artık ne umut etmek istiyordum ne de çabalamak... 'Olursa olur, olmazsa cehenneme kadar yolu var,' deyip hayatıma kaldığı yerden devam ederken hastalıkla cebelleşen annemi kaybettim. Tam da ona en ihtiyacım olduğu anda vefat etti. Akışına bıraktığım hayata isyan etmeye başladım. Ta ki hiçbir şeyi geri getiremeyeceğimi anlayana kadar... Tek kalınca birilerinin bana sahip çıkacağını zannettim. O zamanlar tek başıma olmak beni korkutuyordu. Cenazeden sonra bütün akrabalar dağıldı. Kimseden ses çıkmadı. Amcam beni yanına almak istemişti. Yengemin söylenmelerine rağmen birkaç hafta yanlarında kaldım. Kendime bir iş bulduktan sonra, 'Yalnız kalmak bu kadına muhtaç olmaktan iyidir,' diyerek oradan ayrıldım. O zamanlar Erdal'ın hapisten çıktığını bilmeden rahat bir hayat sürüyordum. Artık çıksa da akıllanmıştır diye düşündüm. Meğer herif içeride beni öldürmek için gün sayıyormuş."
Gözleri dehşetle açıldı: "Seher'e ne oldu peki?"
"Erdal beni tehdit edince aklıma polisten başka kimse gelmedi. Tek başıma böyle bir pislikle nasıl mücadele edebilirim ki? Gittim polise. Sonra da kaçtım gittim. Erdal benim izimi bulmuştu ancak ben kaçmıştım. O manyak da arkadaşımı öldürüp 'Sıra sana da gelecek!' diye mesajlar atmıştı. Polis Erdal'ın peşine düştü, Erdal da benim peşime... Onu tekrar yakaladılar. Cinayete azmettirdiği ispat edilemeyince suç, adamlarından birine kaldı. Ben de buraya geldikten sonra kendime kalacak yer ararken sizin apartmandaki kavgaya şahit oldum. Kirayı bölüşebileceğin bir ev arkadaşı aradığını duyunca sevincimden havalara uçtum. Sana kendimi olduğundan farklı bir şekilde anlatmadım. Neysem oyum. Sana asla oynamadım. Eğer 'Git,' dersen hemen şimdi giderim."
Gözlerini benden ayırmadan duruyordu. Karışık bir yüz ifadesiyle açıklamalarımı sindirmeye çalışırken, "Özür dilerim Masal; özrüm bana olan güvenini geri getirmez biliyorum ama inan bana elimden başka hiçbir şey gelmiyor," deyip hemen ayaklandım. O da benimle birlikte ayaklandı.
Benden bu derece şüphe etmesini anlıyordum; zaten bunu anlayışla karşılamasını da beklemiyordum. Seher gibi olmaktan korkuyordu o da.
Başım dönüyordu. Masal’ın sesi zihnimde yankılanıyordu. Birden tüm gücümün tükendiğini hissederek düşecek gibi oldum. Yüzündeki o kırgın ifade bir anda belirsizleşmeye ve uzaklaşmaya başladı.
Gözlerim kapandı. Son gördüğüm şey Masal'ın korkuyla bana bakmasıydı. Birden, karanlığın içinden yüzümde nazik bir sıcaklık hissetmeye başladım. Masal’ın parmakları kafamı hafifçe okşarken gözlerimi açtım. Dünya yeniden canlı renklere büründü. O endişeli gözlerle benden özür diliyordu.
Eşyalarımı toplayıp gidecektim. Verdiğim hiçbir karar hiç bu kadar mantıklı olmamış gibi içeri girip her şeyi bavula koydum. Yanımda saçma sapan hiçbir şey götürmeyecektim. Çoğu şeyi burada bırakarak geldiğim yere geri dönüyordum.
Çekmecelerin içinde küçük antika bir kutu vardı. İçini açıp bakınca, yüzünde buruk bir gülüşle gözleri parlayan annemi gördüm. Babamla fotoğraflarımızı sanki hiç bakmamış gibi resimlerimizi kurcaladım. Bir zamanlar yanı başımda duran hasta kadının artık yanımda olmayacağını çoktan kabullendiğimi zannederken aslında ölümüne hiç alışamadığımı fark ettim. Babamın vahşice katli, annemin umutsuz hastalığı ve acılar içinde geçen günler aklıma gelmiş elimdeki fotoğraf yaşla dolmaya başlamıştı.
Kendime gelmem gerektiğini söyleyen iç sesimle, gözyaşlarımı silip bavulumu hazırladım.
Son hazırlıkları yaparken filmlerdeki gibi biri gelip beni durduracak zannediyordum ama hayat filmlere hiç de benzemiyordu. Değil durdurmak bir "elveda" bile demeyen vefasız insanlarla doluydu bu dünya.
Koltuğa oturup biletlerimi aldıktan sonra içimde bir korku, ya Masal'ın sonu da Seher gibi olursa diyordu. Onların derdi sadece geçmişte yaşananların acısını çıkarmaktı. Masal'a bir şey yapamayacaklardı. Seher'den sonra buna cesaret edemeyeceklerdi. Düşüncelere daldığım esnada telefonuma bir mesaj geldi.
"Baban seni özlemiş Alisa. "Çok kalmasın. Hemen gelsin." diyor!
Babamın adını ağızlarına almaları sinirlerimi bozdu. "Çok meraklıysan sen git!" diye yazdım ve artık ne olursa olsun der gibi mesajı gönderdim.
Akşama kadar ne cevap ne bir şey! İşte, böyle adamı sustururlar, derken bir yandan da bu sessizliğin pek hayra alamet olmadığını düşünmeye başlamıştım. Zil çalınca korktum. Hah, geldiler, dedim. Dürbünden baktığımda eli silahlı birini beklerken karşımda Gökay'ı görmek yüreğime su serpmiş gibiydi.
Kapıyı açıp "Sen miydin?" dedim.
"Kimi bekliyordun Araf'ı mı?" Gideceğimden haberi olduğunu zannettiğim Gökay'ı içeri davet edip salona geçtim. Araf'ın aksine Gökay daha çok üzülüyordu: "Beni savaş meydanında tek bırakıyorsun." Araf için gittiğimi zannederek değmeyeceğini söyledi.
"İstenmediğim yerde durmak istemiyorum." dedim. Kendimi acındırmak, duygu sömürüsü yapmak gibi bir amacım yoktu. Tek istediğim daha fazla kimseyi meşgul etmemek, üzmemekti.
Bana gelen tehdit mesajını Gökay'a gösterip "Bana burada da huzur yok." derken Gökay ağzına kadar soktuğum telefonu kendinden uzaklaştırarak küçümsedi: "Bu mudur yani? Saçma sapan bir mesaj için mi gidiyorsun? Kusura bakma Alisa ama Araf sana salak demek de çok haklı. Bize niye söylemiyorsun da gitmeye kalkışıyorsun?"
Sinirden telefonu elinden çekip aldım. Bu mesajın aynısını Araf'a da gösterip, gideceğimi ve giderken bana hiçbir şey demediğini söyledim. Gökay araya girip "Ben diyorum bu adam 'vefasız' diye ama kimseye inanmıyor!" dedi.
"Vefasız değil sevmediği insanlarla ilgilenmiyor." dedim.
"Onu sevdiğin için toz kondurmuyorsun ama sana gerçekleri şöyle anlatayım tatlım. Araf öyle senin zannettiğin gibi hemen herkesi kolaylıkla hayatına alan biri değil. Carly gibi bir yılanı bile unutamazken sen bence Araf'tan bir şey bekleme. Hamdi dedeninki sadece bir göz boyama. Kimse, geçmişte olup biten meseleler yüzünden canını tehlikeye atmaz. Babana olan vefa borcu hamasetten başka bir şey değil, inan bana. Sen, kendi kendini korumaya bak. Bu hayatta hiç dostun yokmuş gibi düşün.." diyerek yüzüme karşı bu kadar gerçeği bir anda söylemesi beni şok etmişti.
"Kimsenin beni korumasını beklemiyorum Gökay. Ben sadece kimseye yük olmak istemiyorum." dedim.
"Saçma sapan konuşma Alisa, sen kimseye yük falan değilsin. Çık şu anlamsız ruh hâlinden! Ben sadece kimseden bir şey bekleme manasında söylüyorum tüm bunları. Senin kimsenin korumasına ihtiyacın yok. Bu adamlar senden daha zeki değiller."
Biz tartışırken Masal geldi. Ne olduğunu anlamaya çalışınca çözemeyip adama döndü: "Ne oluyor burada?" Gökay yan gözle bana bakıp ayaklandı: "Bir şey yok sadece konuşuyorduk."
Evden çıkıp gittiğinde, Masal bu sözlerden hiçbir şey anlamamıştı. Gökay'ın gidişiyle durumu açıkladım. Hemen bavulumu alıp yola çıktım. Ondan ayrılmak çok zor olmuştu. Beni sevdiğine inandığım nadir insanlardandı Masal.
Dışarıda taksinin gelmesini beklerken durakta oturmak, hem serin havanın tazeliğinde hem de etraftaki seslerin karmaşasında kaybolmuş gibiydim. Taksi gelince şoförün kendini gizlediğini gördüm. Adam, dikkat çekmeden şapkasıyla yüzünü gizlemeye çalışarak araçtan indi. Taktığı şapkayla tanınmayacağını zanneden Memduh'un irice gövdesini fark etmemek mümkün değildi. "Buyrun gidelim." dedi. "Hamdi baba sizi bekliyor."
"Hayır seninle hiçbir yere gidemem. Hamdi babana teşekkür ettiğimi söyle. Bu kadar zaman ilgilenmesi bile yetti bana. Bundan sonrasına ben başımın çaresine bakarım."
"Yapmayın Alisa Hanım. Sizi almadan dönersem Hamdi baba çok kızar.. Biliyorsunuz ki babanıza bir vefa borcu var."
"Hamdi babanızın vefa borcu babamın ölümüyle kapandı. Bana bir borcu yok. İçi rahat olsun." dedim.
Memduh, pes etmedi. "Gidemezsiniz." diye diretince sinirlendim. "Bak ben şimdi nasıl gidiyorum iyi seyret!" dedim ve gittim. Memduh orada kalakaldı.
