Araf'ın uzattığı ele bir süre bakakalmıştım. Ne reddetmeye cesaretim vardı ne de kabul etmeye isteğim. Koca yerde benden başka yarasını sardıracak kimse kalmamış gibi çaresizce duruyordu.
Odasının kapısını açıp içeri girdiğimde bu kez o peşimden geliyordu. Yanımdaki koltuğa oturdu ve kanı kurumuş olan elini bana doğru uzattı.
"Öfken geçmiş bakıyorum," dedim sesimdeki mesafeyi korumaya çalışarak. "Derdin kimle bilmiyorum ama bir dahaki sefere bunu konuşarak hallet."
"Konuşuyorum ya zaten. Karşımdasın işte."
Gözlerimi kısıp yüzüne baktım. "Bir saniye... Sorunun ben miyim? Benimle ne sorunun var senin?"
"Boş ver, konuşmak istemiyorum," dedi soğuk bir sesle. Elini hafifçe çekip ayağa kalktı.
Bana dönmesi için refleksle koluna dokundum. "Madem derdin benimle, o zaman kaçma da anlat ne olduğunu!"
Araf hareket etmeden, dokunduğum koluna baktı. O temasın yarattığı anlık elektrikle elimi hızla geri çektim. Bakışlarındaki ağırlık altında ezilecek gibi hissettiğim sırada neyse ki telefonu çaldı. Ekrandaki Memduh yazısını görünce odağımı hemen camdaki manzaraya çevirdim.
Araf burnundan soluyarak telefonu açtı:
"Söyle."
"Abi hemen eve gelebilir misin? Carly ortalığın anasını ağlattı!" Evde artık nasıl bir kıyamet yaşanıyorsa ses koca odanın içinden rahatça duyuluyordu.
"Ne oluyor Memduh? Carly neden bağırıyor yine?"
"Abi ne olduysa Gökay Bey'in aramasından sonra oldu. Ne konuştular bilmiyorum ama Carly evde adeta kan kusturuyor!"
Araf’ın yüzünde veya sesinde en ufak bir heyecan kıpırtısı bile yoktu. Sadece her zamanki o ketum tavrıyla, "Tamam, geliyoruz," deyip telefonu kapattı.
Eve vardığımızda içeride çıt çıkmıyordu. Araf’ın kaşları çatıldı. İçeri girdiğimiz an Carly başını ağır ağır çevirdi ve bize doğru yaklaştı. Yüzündeki öldürücü bakışları doğrudan bana diktikten hemen sonra, saniyelik bir değişimle gülümseyerek Araf’a döndü.
"Ne oldu canım, neden bu saatte geri döndünüz? Yoksa işiniz erken mi bitti?"
Ortalık o kadar sessiz ve o kadar düzenliydi ki hayretle etrafı süzüyordum. İçime bir ürperti yayılmıştı. Carly bizi göz önünde tutmak için her yolu denedikten sonra son çare aklına bu fikir gelmiş olmalıydı.
Araf bıkkınlıkla nefesini verdi. "Carly, ne yapmaya çalışıyorsun anlamıyorum?"
"Ben de seni anlamıyorum Araf!" diye birden parladı Carly. "Alisa senin aşçın değil miydi? Neden her dakika yanı başında, söyler misin?"
Araf hiç tereddüt etmeden araya girdi: "Alisa sadece aşçım değil Carly. Alisa benim aynı zamanda şahsi tercümanım! Bu yüzden ona her saniye ihtiyacım var, anlıyor musun?"
Söylediği yalanın rahatlığı karşısında kendimi tutamayıp alayla araya girdim: "Ne kadar işlevsel bir kadınım, görüyor musun Carly? Bak, bugün de tercüman oldum! Araf sağ olsun beni yanından bir saniye ayırmaz. Elinden gelse..."
Devamını getirmeme izin vermeyen o sert bakışları üzerimde hissedince sustum. Araf nasıl olsa yerime söyleyecek mantıklı bir yalan uydururdu.
Carly tehlikeli bir merakla adımladı: "Elinden gelse ne? Araf elinden gelse ne yapar?"
Oluşan yanlış anlaşılmayı kendi saçma mantığımla düzeltmek yine bana düştü: "Ne yapacak! Rüyalarıma girip 'Alisa kalk, Çinlilerle anlaşma yapıyoruz' diyecek!"
Carly gür, yapmacık bir kahkaha atıp bana baktı: "Ne hoş... Çince de biliyorsun demek tatlım. Gerçekten hayranım sana."
Ağzımı açıp cevabını verecektim ki dış kapı ısrarla çalmaya başladı. Memduh kapıyı açtı. Salonda yankılanan ağır ayak sesleri durulduğunda Araf o tarafa doğru yürüdü.
"Hoş geldin dede. Keşke gelmeden önce haber etseydin de senin için birkaç hazırlık yapsaydık, değil mi Memduh?"
Carly "dede" lafını duyar duymaz adeta kaçar gibi sessizce yukarı katın merdivenlerine yöneldi. Kimden ve neden kaçıyordu? Araf'ın "dede" diye bahsettiği adamı merak ederek başımı çevirdim. Zihnimde hayal meyal yaşattığım bu adam, yıllar sonra tamamen beyazlar içerisinde karşımda duruyordu ve benim onu süzdüğümü fark etmemişti.
Memduh, adamın karşısında ezilip büzülerek Araf'a katılıyor, habersiz geldiği için mahcup ve gücenik tavırlarla konuşmaya dahil olmaya çalışıyordu. Araf bir an bana göz gezdirdi ve onları hareket etmeden izlediğimi fark edince doğrudan bana seslendi: "Alisa, durma orada. Gel ve dedemle tanış."
O böyle söyleyince bütün başlar bana döndü. Yıllardır yüzünü göremediğim ihtiyarın, kafamda tasarladığım o sert ve acımasız Hamdi Türkoğlu ile hiçbir ilgisi yoktu. Uzun boylu, heybetli, astığı astık kestiği kestik bir profil beklerken; orta boylu, nur yüzlü, mafya liderinden çok bir dervişi andıran adamla göz göze gelmiştim.
Ağzımı açamadan başımla hafifçe selam verdim. Dede de derin bir selamla karşılık verip oturmam için eliyle karşısındaki koltuğu işaret etti. İçimi kaplayan manasız bir mahcubiyetle yerime oturdum. Az önce onları merakla gözleyen ben değilmişim gibi, ellerimi kucağımda birleştirip uslu uslu konuşmalarını beklemeye başladım.
Hamdi Bey bana doğru eğilip sevecen bir sesle, "Nasılsın kızım, halin vaktin yerinde mi?" diye sorunca Araf’ın bakışlarında anlık bir kaygı belirdi. Carly'yi şikâyet edeceğimden korkuyordu.
Hiç istifimi bozmadan, "Yerinde, çok şükür," dedim.
Yaşlı adam rahat bir nefes alarak Araf'a döndü ve gururla konuştu: "Aferin, emanetine iyi bakmışsın." Ardından bakışlarını tekrar bana çevirdi: "Eğer elimden gelseydi seni ben korurdum kızım ama bizim için yol göründü. Yarın bir gün ne olacağımız meçhul... Seni evvel Allah'a, sonra da torunuma emanet ediyorum. Başında Erdal gibi bir bela varken seni tek başına bırakmak doğru olmaz. İnşallah canını sıkacak bir harekette bulunmamışızdır zira insanlar değişti... Ben seni torunuma emanet ediyorum derken yanlış anlamanı istemem. Biz seni güçsüz olduğun için değil, bilakis muhtaç olduğumuz için korumak isteriz. Gücümüzün yetmediği yerde birbirimize kol kanat germeliyiz; zira hepimiz beşeriz ve aciziz... Babanın yaptığı iyilik maalesef hepimizi sevindirmedi. Erdal denen o melun peşini bırakmayacak gibi. Sana kötü bir şey yapmasından korkarım..."
Aynı korku benim de içimi kemiriyordu çünkü Erdal’ın gözünün ne kadar karardığını biliyordum. "Ne demek istediğinizi gayet iyi anlıyorum," dedim minnetle. "Siz benim için kaygılanmayın. Sağ olsun Memduh beni bir dakika olsun yalnız bırakmıyor."
Bu sözüm üzerine Memduh az önceki ezik tavrından anında sıyrılarak göğsünü kabarttı.
Araf ise dedesine dönüp, "Gördüğün gibi Alisa gayet iyi dedecim, sen merak etme. Alisa burada güvende," diyerek konuyu kapatmak ve onu bir an önce uğurlamak istercesine araya girdi.
O sırada merdivenlerden gizlice inmeye çalışan Carly'yi görünce Araf’ın bu acelesinin sebebini anlar gibi oldum. Carly'yi Hamdi Türkoğlu'ndan mı saklıyordu, yoksa benim varlığımdan mı rahatsız olmuştu? Çok geçmeden cevabımı aldım; çünkü Hamdi Bey, başını kaldırıp Carly'yi gördüğünde yüzündeki o babacan ifade bir anda yok oldu.
Carly de salonda oturan Hamdi Bey’le göz göze gelince korku dolu hafif bir inilti çıkarıp hızla yukarı kaçtı.
Hamdi dede bize dönüp, "Ne oluyor burada?" diye sorunca salondaki herkes dut yemiş bülbüle döndü. Kafamın içinde tek bir soru dolanıyordu: Araf, eski sevgilisini dedesinden neden bu kadar köşe bucak saklıyordu?
İhtiyar adamın yüzüne ağır bir karanlık çöktü. Araf hepimizi salondan dışarı çıkardı ve dedesiyle baş başa kaldı. Memduh, Araf'ın talimatıyla beni bahçeye çıkardı ve kulaklığı bana uzattı.
En merak ettiğim soruların cevabını duyma şansım varken Memduh'un bu yaptığıyla hepsi hayal olmuştu. Kendimi Hüseyin Rahmi'nin romanlarındaki dedikoducu kadınlar gibi hissetsem de kulaklığı alıp müzik dinliyormuş gibi yaptım. Memduh zeki adamdı. Telefonu elimden alıp kulakları sağır eden bir şarkı açınca ürperdim.
"Kıs şunun sesini be, sağır olacağım." diye bağırdığımda Memduh müziğin sesini kısıp elini dudaklarına götürerek susmamı işaret etti. Mecburen kaderime razı olmuş, manasını anlamadığım acıklı Hintçe şarkının etkisiyle uzaklara dalmıştım.
Tartışma ne kadar sürdü bilmiyorum bittiğinde iğrenç şarkılarla Araf'ın engin, parlak zekasından çıkan yeni işkence yönteminden, ne konuştuklarını duymuyordum.
Sitemle araya girip "Gözünü seveyim değiştir şunu." dedim. "Adam gibi bir şeyler aç."
Bakışlarımı olabildiğince masumlaştırarak bu manasız şarkılara bir son vermesini isterken Memduh insafa gelip bilmeden, sevdiğim bir şarkıyı açtı.
Memduh, kendimi şarkıya kaptırdığımı görünce birkaç dakikalığına yanımdan ayrıldı. Hemen şarkıyı kapattım ve bahçe kapısından dedenin hakkımda söylediği övgü dolu sözleri duydum: "Alisa çok akıllı bir kız, terbiyeli, çalışkan, becerikli... Bırak şu kızın yakasını! Nikahsız bir kadınla aynı evde nasıl kalırsın, kimden öğrendin sen bunları?"
Araf’ın cevabı ise adeta göğsüme inen ağır bir darbe oldu. Karşısındakinin dedesi olduğunu unutmuş gibi bağırıyordu:
"Peki Alisa benim nikâhlı karım mıydı da sen onu tutup bu eve getirmemi istedin dede? İkisi de aynı şey!" diye gürledi. Ve durmadı, devam etti: "Alisa senin zannettiğin gibi akıllı, becerikli ya da çalışkan falan değil! O kız, elini attığı her işi yüzüne gözüne bulaştıracak kadar ahmak ve tembel!"
Kulaklık, duyduğum sözlerle elimden çimenlere düşmüştü. Kendimi çok kötü hissediyordum. Gözlerim buğulanıyordu.
Hamdi Bey beni savunsa da Araf hırsını alamıyormuş gibi kırıcı sözlerini savurup durdu: "İnatçı, kindar, kıskanç..."
Bir başkası benim hakkımda şunları dese ağzını kulaklarına kadar yırtardım ama konu sevdiklerim olunca, bana karşı kullandıkları en küçük söz bile yüreğime işliyordu.
Bir de beni burada tutarak bangır bangır müzik dinletip bu sözlerini duymayacağımı planlıyordu ya, şeytan diyor ki çık karşısına "Alçak!" diye bağır tâ ki hırsımı alana kadar ama yapmadım. Bir korkak gibi belki de bir kırgın gibi eğilip kulaklığı yerden aldım. Bahçe kapısından uzaklaşarak hiçbir şey duymamış gibi bir parça açtım.
Ne kadar aldırmasam da sarf ettiği sözler kulaklarımda yankılanıyordu: "Alisa senin zannettiğin gibi akıllı, becerikli, çalışkan değil; o kız her işi yüzüne gözüne bulaştıracak kadar ahmak ve tembel..."
Neredeyse ağlayacaktım. Acaba Araf haklı mıydı? İçimde bir yerlerde cılız bir ses "Evet, haklıydı." diyordu. "Çünkü, sen bu sözleri ona yutturmak yerine ağlayacak kadar aptalsın!"
Düşünürken elimin tersiyle gözyaşlarımı silip oturdum. Memduh geldiğinde benim hiç yerimden bile kıpırdamadığımı zannediyordu. Kendimi şarkıya öyle bir kaptırmıştım ki sessiz sedasız oturup çimenleri seyrediyordum.
Memduh sevdiğim şarkılardan bana bir liste oluşturmuştu. Hani insan canı sıkılır da bir şarkı açar da kendini bulur ya, bu da aynı öyle olmuştu.
Seçil Heper her "Kalbim" deyişinde neredeyse ağlayacaktım. Yazık, Memduh'ta benim şarkıya ağladığımı zannediyordu.
Yavaşça gelip müziği kapattığında "Şarkı çok dokunaklı geldiyse yarın da devam edebiliriz." dedi. Hiçbir şey demeden gözlerimi usulca kırparak kulaklığı verdim. Konuşursam sesim titrer, ağladığım anlaşılırdı. İnsan gerçekten kırılınca, savunma yapmaya bile mecal bulamıyormuş.
Eve gidene kadar suratsız bir şekilde boş boş yolları seyrettim. Apartmana girip merdivenleri çıkarak içeri girdim. Kendimi boşluk da gibi hissediyordum. Ne zamandır tuttuğum gözyaşlarım ansızın boşalmaya başladı. Masal evde yoktu. Uzun bir süre dizlerimi göğsümde birleştirip doyasıya ağladım. Ne kadar kaldım bilmiyorum birden "ben ne yapıyorum" diyen iç sesim saçma bahaneler yüzünden ağlamama kızdı.
Kurumak üzere olduğunu fark ettiğim gözyaşlarımı silip yüzümü yıkadım. Uzun süre ağlayıp da sonra niçin ağladığımı sorgulayarak kendime kızmak en sık yaptığım şeylerden biriydi. Ben bu gözyaşlarının hesabını Araf'tan fitil fitil çıkaracaktım. O bana kurban olsun. Cehennem odunu!
Araf'a saydırırken bana söylediği o "kindar" sözü aklıma gelince gülmeye başladım. Mutfağa gidip bir çay koydum. Masal birden mutfak kapısında belirip ödümü koparmıştı.
"Alisa kendi kendine mi gülüyorsun, deli derler kız adama... Korkutuyorsun beni canım arkadaşım." dedi ve alayla devam etti.
"Ama ben seni anlıyorum. Bir insan kendi kendine gülüyorsa bu şizofren olduğunu göstermez ya çok yalnızdır ya da anlatmaya üşeniyordur."
Ben de alayla "Yahutta karşısındaki neye güldüğümü anlamayacak kadar sığdır." Dedim.
"Aşk olsun ben sığ mıyım?"
Masal'ın bu sahte alınganlığına karşılık yine de gönlünü almak için "Seni kastetmemiştim." deyip sustum.
"Peki, bende sana çayda eşlik edebilir miyim?"
Ocağın üstünde depreşip duran çaydanlığın altını söndürerek çayı demledim. Masal'la karşılıklı çay içmeye başladığımızda şakayı bir kenara bırakıp ciddileşen ses tonuyla sordu: "Senin canın bir şeye mi sıkıldı?"
"Önemli bir şey değil." Geçmiş gitmiş bir şeydi. Ne olduğunu anlatıp onun da canını sıkmak istememiştim. Ama ısrarla sordu. Her şeyi anlattım. Uzun soluklu konuşmam bitince bardaklarımızda kalan çaylar yarıya inmiş ve buz gibi olmuştu.
Soğuyan çayını bir dikişte içip bitirdi ve sinirle bardağı yerine koydu: "Eh be kızım o adamın kendi gibi değersiz sözlerine ne bakıyorsun? Salak işte... Kendine bakmıyor da sana söylüyor, laf!"
"Bugün Araf'ın söylediklerini duyunca çok kötü oldum. Saçma sapan bir mesele için kendimi üzdüğümü biliyorum. Fakat bir yandan da sorgulamaya başladım. Acaba ben gerçekten dediği gibi bir insan mıyım diye? Düşününce aklıma aptallıklarım geldi..."
"Kimse kusursuz değildir!" diye çıkıştı Masal. "Hem sen değil miydin 'Asıl aptallık kendini kusursuz zannetmektir' diyen? Araf denen o adam kendini kusursuz sanıyor. Bence sen ne yap biliyor musun? Yarından itibaren o eve bir daha adımını atma!"
"Bilmediğin şeyler var Masal. Gitmek zorundayım..."
"Niçin? Ne gibi bir zorunluluğun var ki? Sen bu adamdan kurtulmak istemiyor muydun? Şimdi niye korkuyorsun?"
"Korkmuyorum sadece o adama gününü göstermek istiyorum." dedim. Masal kendini tutamayıp gülmeye başladı: "Ne yapacaksın adamı Serengeti düzlüklerinde mi süründüreceksin?" Alayla söylediği sözleri beni daha çok kışkırtmıştı: "O kadar uzağa gitmeye gerek yok canım, ben bizzat burada kendi ellerimle ona belasını bulduracağım."
Masal yine beni vazgeçirmeye çalıştı. Bir ton laf ettikten sonra "Bırak Allah'ından bulsun!" diyerek son sözünü de söylemiş oldu.
Kaşlarımı çattım: "Bulacak zaten ama bir de benden bulsun istiyorum." Pes edip beni kendi hâlime bıraktı. Nasıl olsa sabah her şeyi unutacak ve bu olaylar hiç olmamış gibi yaşamaya devam edecektim. Sustuğumu görünce alındığımı zannedip elimi tuttu: "Söylediklerime kırılmadın değil mi?" Gülümseyerek, "Kırılmadım. Doğruyu söyledin." deyince o da gülümsedi.
"Araf halt etmiş! Sen akıllı, anlayışlı, iyi bir insansın. O yüzden o ahmağın sözleri yüzünden kendini üzme."
Masal elini çekerken çayı devirmesiyle muhabbet yarıda kalmıştı. Bardak yere düşüp kırılınca mutfağı temizledik. O ne söylediğini unutmuş, benim içinde güzel bir kaçamak olmuştu ama insan iç dünyasından kaçabilir mi? Yatağa girip gözlerimi yumdum. İçimi acıtan şey, Araf'ın hakkımda böyle düşünmesi miydi, yoksa beni bu kadar kıracak kadar hayatımda yer etmiş olması mı? Ben onu, nefret ettiğimi sanarken aksine daha çok mu umursuyordum?
