Gökay'a içeri girmesini söyleyerek onu eve davet ettim. Gözü Masal'a kaydığı an, az önce yalnız olduğumu düşünerek rahat davranan yüzü birden tereddütle gölgelendi. Oturma odasına geçip koltuklara yerleştiğimizde, arkadaşımın gözleri de aynı meraklı ifadeyle Gökay'ı süzüyordu.
Gökay, sanki evde benden başka kimse yokmuş gibi gülümseyerek geliş sebebini anlattı: "Gece vakti rahatsız ettiğim için kusura bakma. Kötü bir gün geçirdiğini biliyorum. Buraya seninle konuşmaya geldim."
Önemli bir şey söyleyeceğini hissedip sabırla konuşmasını bekledim. O sıra arkadaşım şüpheyle kaşını kaldırarak Gökay'ı dinliyordu. Habersiz gelişiyle yüreğimizi ağzımıza getirse de biraz önceki muhabbetimizde Araf konusunu kapattığımız için mutluydum. Gökay'ı görmek bana yine Araf'ı hatırlatıyordu ama Gökay ondan farklı ve daha anlayışlı biriydi.
Masal'ı Gökay'la tanıştırıp aradaki o soğuk sessizliği bozdum: "Sana ev arkadaşım, hatta dostumdan öte kardeşim Masal'ı tanıştırayım. Dostluğumuz senelere dayanmasa da yakın zamanda birbirimize çok ısındık."
Gökay onunla ilgilenmeyip sadece kısa bir bakışla yetindi. Onun bu mesafeli tavrının aksine ben gülümseyip Masal'a baktım. Arkadaşım da Gökay'daki o kibirli ilgisizliği fark edince hemen eski korumacı hâline geri döndü ve karşısındakini iğneler gibi sordu: "Gecenin bir vakti buraya ne konuşmaya geldiniz?" Sözlerini duyunca gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Masal'a uyarıcı bir bakış attıktan sonra, saat geç olduğu için tedirgin olduğumuzu söyleyerek onun da beni tasdik etmesini bekledim. Benimle aynı fikirde olmasa bile 'tabii tabii' der gibi başını salladı.
Masal, zamanını bu vakitsiz gelen misafire harcamak istemediğinden canı sıkılarak odasına çekildi. Beni salonda Gökay'la yalnız bırakmasının hesabını sonraya bırakıp karşımdakine hiçbir sorun yokmuş gibi gülümsedim.
Konuşmasına fırsat vermeden, çay demleme bahanesiyle mutfağa gidip yardım etsin diye Masal'ı odasından çıkardım. Tabii tüm bunları Gökay görmeden halletmem kolay olmadı; biliyordum ki inatçı arkadaşım öyle kolay kolay ikna olmayacaktı.
Biz mutfakta çay demlerken o da kısık sesle itiraz etmeye başladı: "Bu adamın gece vakti evimizde işi ne? Hem komşular görürse ne olacak? Sabah gelse neyse, yine bir yalan bulup inandırırız ama saat on bire geliyor, sanırım adamın saatten haberi yok!"
Olayın bu boyutunu hiç düşünmemiştim. Komşular görürse yıllık dedikodu malzemesi olacağımız kesindi.
Salonda tek başına oturmaktan canı sıkılan Gökay, arkamızdan mutfağa yanımıza geldi. Onun hakkında konuşurken yakalandığımız için ikimiz de bir anda sustuk; ortam daha da gerilmişti.
"İki kişi çay demliyorsunuz, ben salonda tek kaldım," dedi sitemkar bir sesle.
Masal elindeki bardakları tezgaha bırakıp alay etmekten geri durmadı: "Gecenin bir vakti misafir geleceğini tahmin edemedik, kusura bakmayın!" Bunu derken bir yandan da heyecanla çay tabaklarını dolaptan çıkarmaya başladı. Misafirle benden çok ilgilenerek gösterdiği bu ani özene içten içe hayret ediyordum
Gökay'ın yüzündeki o tatlı gülümsemenin altında başka bir niyetin saklı olduğunu ikimiz de hissetmeye başladığımızda Masal'la göz göze geldik. Arkadaşım hiç bozuntuya vermeden çayları doldurup ilk önce misafire ikram etti. Ben de yavaş yavaş çayımı yudumlarken bu işin sonunun nereye varacağını merakla bekliyordum.
Masal'a kaş göz işaretiyle Gökay'ı nasıl göndereceğimizi anlatmaya çalıştım ama hiçbir şey yapmayacağını açıkça belli ederek çayını içmeye devam etti. Masanın altından hafifçe ayağına vurduğumda ise yaptığım harekete engel olamayıp güldü.
Gökay bu anlamsız gülüşle arkadaşıma baktığında ne olduğunu merak etti. İnatçı arkadaşım konuşmayınca adam iyice şüphelendi: "Siz niye gülüyorsunuz? Komik bir şey mi var?"
Masal otomatiğe bağlanmış gibi, aklına komik bir şey geldiğini söyleyip sustu.
Mutfağın ortasında belirgin bir gerginlik hâkimdi. Gökay’ın bakışları çay bardağında gezinse de asıl odağının bende olduğunu hissedebiliyordum. Bana her baktığında, Masal’ın orada olmasından duyduğu gizli rahatsızlık yüzünden okunuyordu. Sanki zihninde söylemek istediği cümleleri tartıyor ama Masal’ın şüpheci bakışları yüzünden hepsini yutmak zorunda kalıyordu.
Gökay çayın yarısına gelmişken, hiç beklemediğimiz bir anda konuyu değiştirmek için arkadaşıma dönüp hangi okuldan mezun olduğunu sordu. Masal, karşısındaki adamla sohbet etmek yerine ağzından laf almaya çalışır gibi görünerek, "Daha okulumun bitmesine çok var. Mezun olmadım," dedi sakince.
Memnun olmamış gibi görünen Gökay istediği cevabı alamayınca çayından bir yudum alıp hangi okulda okuduğunu sordu. Aldığı yanıttan sonra birden tıkandı ve ani bir öksürük nöbetine tutuldu. Hemen bir bardak su getirilip kendisine uzatıldı. Masal şüpheyle bakarak olayı anlamaya çalışıyordu: "Yoksa hasta mısınız?"
"Bir rahatsızlığım yok, sadece bunu beklemiyordum. Hep gitmek istediğim bir okuldu ama kısmet olmadı," dediğinde yine Masal'la göz göze geldik.
"Özel bir nedeni yoksa niye kısmet olmadığını sorabilir miyim?" diyerek alttan alta dalga geçmek için fırsat arayan Masal, ciddi olmakta zorlanıyordu. Gökay cevap vermek yerine çay tabağına dalıp giderek sessiz kaldı. Dertli bir edayla iç çekip, "Ben isteseydim bile babam engel olurdu," derken bunu duymayacağımız kadar kısık bir sesle söyledi. O an Masal'ın alaycı yüz ifadesi anında ciddileşti. Gökay için üzülemiyordum, zaten mükemmel bir hayatı vardı; ya da dışarıdan öyle görünüyordu.
Gökay, arkadaşımın bakışlarından başka bir şey daha soracağını hissedince, burada kalma amacını tamamen ele vereceğini düşünerek aniden ayağa kalktı.
Gökay’ı kapıya kadar uğurladığımda Masal mutfakta kalmıştı. Gökay dışarı çıkmadan önce eşikte durdu. Bana doğru biraz eğilerek sesini yalnız benim duyabileceğim bir seviyeye ayarladı: "Bugün olanlar yüzünden özür dilerim. Carly’le olan husumetimize seni de katarak huzurunu bozdum. Yine de yardımın için teşekkürler," dedi minnettar bir tonda, hafifçe gülümseyerek. Ardından merdivenlere doğru yönelip gözden kayboldu. Gittiğine emin olunca kapıyı kapatıp mutfağa geçtim.
Masal'ın canı sıkılmıştı. "Ne tuhaf insanlar var ya, akşam akşam hiç işi gücü yokmuş gibi sohbet etmeye gelmiş. Adamın ağzından kelimeler zorla çıkıyor... Aman neyse, yoruldum ben, uyumaya gidiyorum," dediğinde ben de bu anı bekliyordum. Aklım hâlâ Gökay'ın o tuhaf gelişindeydi. Mutfağı toparlayıp kafamı dağıtmaya çalışırken sandalyenin üzerinde bir cüzdan buldum. Gökay yanlışlıkla onu burada unutmuş olmalıydı. Yarın görürsem ona teslim ederim diye düşündüm. Mutfaktaki işim bitince odama çekilip masanın üzerinde kitaplarımı gördüğüm an, asıl önemli olan diğer kitaplarımı Araf'ın evinde unuttuğumu hatırladım. Yarın kampa gideceklerdi; kimseye görünmeden kitaplarımı oradan alabilirdim.
***
Ertesi gün kamp için her şey hazırlanmış ve tüm ekipmanlar toplanarak arabaya yüklenmişti. Carly, sabahın erken saatlerinde uyanıp bavullarını arabaya yükletti. Kampa Gökay'la yalnız gitmeyi planlarken Carly'de gelmek istiyordu. Sürekli onunla vakit geçirmekten, o sahte tavırlarını çekmekten hoşlanmadığımı çok iyi bilmesine rağmen illa gelmek istiyordu.
Gökay bahçeye çıktığında, Carly'nin bavulunu Memduh'un elinde gördü. Herhalde kadının çekip gittiğini sandı ama Carly'nin arsızca bizden önce arabaya binişini izlerken kaşlarının çatıldığını gördüm. Öfkeyle arabama doğru yürüyüp Carly'nin oturduğu tarafın kapısını hızla açtı: "Hayrola, sen nereye?"
Carly içeriden artık ona ne dediyse, Gökay'ın sinirden gözünün seğirmeye başladığını fark ettim. Bu kamp planını tamamen o yaptığı için deliye dönmesi normaldi. Carly'nin de bizimle geleceğini kesin olarak anladığı an, büyük bir hışımla yanıma doğru yürüdü.
"Ben bu kızı normalde görmeye tahammül edemiyorum, bir de kampa gelecekmiş bizimle! Söyle şuna gelmesin, ben onunla kamp falan yapmam! Hem ne diye davet edilmediği yere geliyor?" diye gürledi.
Ben daha cevap vermeye yeltenemeden, Carly açık camdan başını uzatıp bize bakarak bağırdı: "E hadi ama yani! Sabaha kadar sizi mi bekleyeceğim ben? Kesin şu ayaküstü sohbetinizi canım, yola çıkmamız gerekiyor!"
Gökay dişlerinin arasından mırıl mırıl bir şeyler söylenerek arabaya doğru ilerledi. Direksiyona ben geçecektim. Ben yerimi alırken, Gökay ve Carly arasında her zamanki o çocukça ön koltuk savaşı başlamıştı bile.
Gökay, "Kalk kız yerimden! Ön koltuğa her daim ben otururum. Geç arkaya otur," dedi hızla ve emreder bir tonla.
Carly gıcık bir yüz ifadesiyle Gökay'ın sesini taklit edip onunla dalga geçtikten sonra kollarını göğsünde bağladı: "Çekemiyorsun Araf'la tekrar barışmamızı, değil mi? O yüzden böyle kıskanç davranıyorsun."
Tahammülsüzce ikisine baktım. Kafamı dağıtmak için çıktığım bu yolculuk, daha şimdiden bir cehenneme dönmek üzereydi.
Gökay eğilip araba kapısına tutunurken Carly'e doğru yaklaştı. Gözlerini kadına dikti ve meydan okur gibi bir sesle, "Onca yıl halini hatırını sormadığın adam için mi kıskanacağım seni? Birazcık aklın varsa onu da burada tüketme çünkü kalanı sana lazım olacak," dedi. Carly, bu sözlerin ağırlığıyla sertçe yutkundu. Aralarındaki bu bitmek bilmeyen mevzuyu daha fazla dinlememek için sürücü koltuğunda daha fazla onları dinlemeyip motoru çalıştırdım. Gökay da Carly'nin kapısını kapatıp tam arka koltuğa geçecekken aniden arabadan uzaklaştı. Karşı taraftan Alisa geliyordu. Dikiz aynasından birbirine doğru yürüyen ikiliye çevirdim gözlerimi. Alisa'ya bugün izin vermiştim, neden buradaydı?
Carly'e arabada kalmasını emredip aşağı indim. Yanlarına yaklaşmadım bir süreliğine onları uzaktan seyrettim. Alisa'nın Gökay'a bir erkek cüzdanı uzatmıştı. Bu Gökay'ın cüzdanıydı ama Alisa'da ne arıyordu?
Saniyeler içinde yanlarında bittim. Alisa beni görünce keyfi kaçmış gibi o hafif gülümsemesini anında soldurdu. Sadece Gökay'a dönüp "Görüşürüz," dedikten sonra geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Arkasından öylece bakakaldım. İçimi, nedenini bilmediğim ve kendime bile itiraf edemediğim bir öfke kaplamıştı.
Gökay cüzdanını ceketinin iç cebine koyup arabaya doğru ilerlediğinde bile yerimden milim kıpırdamamıştım. Arkamdan seslendikleri zaman ancak kendime gelebildim; hırsla arkamı dönüp araca bindim. Kafam zaten allak bullaktı, bir de üstüne arabaya biner binmez Carly bizi soru yağmuruna tuttu:
"Ne oldu? Niçin gelmiş? Bir şey mi oldu ya, niye konuşmuyorsunuz?"
"Bilmem, onu Gökay'a sormak gerek," dedim, dikiz aynasından arkadaki koltukta arsızca sırıtan Gökay'a dik dik bakarak.
"Önemli bir şey değil abicim. Dün cüzdanımı kaybetmiştim, onfa kalmış, bana getirdi sağ olsun," dedi. Bu gereksiz ve hiçbir merakımı gidermeyen cevaptan sonra gaza basıp yola çıktım.
Kamp yerine vardığımızda ilk işimiz çadır kurmak için uygun bir alan aramak oldu. Carly, Gökay'ın koluna girip peşimden yavaş adımlarla gelmeseydi çoktan ateşi yakıp çadırı kurmuştuk. Ama hanımefendi gözünün önündeki çalıya takılıp ayağını burkunca, tüm iş yine bana kaldı.
Gökay; izci kıyafetleri ve sırtındaki çantasıyla, Carly'e dönüp bakmadan koca ağaç gövdelerine hayran dolu bakışlar gezdirip bana döndü: "Şu hayatta asla vazgeçemeyeceğim iki şey var. Bunlardan birisi doğa, ikincisi ise..."
Önümdeki çalıdan kurtulup yeni bir sakarlık kazası daha çıkmasın diye dalı sağa savurdum ve onun yerine sözlerini tamamladım: "İkincisi ise kadınlar!"
Gökay, bir an Carly'i orada bırakıp gidecekmiş gibi yürümeye devam ederken başını bana çevirdi: "Aşk olsun kardeşim, ben öyle biri miyim? Yanımda şu zamana kadar herhangi bir kadın gördün mü?"
Tam alaycı bir cevapla lafı ağzına tıkacaktım ki Carly araya girdi: "Ben neyim, ağaç kovuğu mu Gökay?" Bu sert çıkıştan sonra Carly, Gökay'ın kolundan sıyrılıp en önden yürümeye başladı. Mecburi refakatçiliği nihayet son bulan Gökay derin bir "oh" çekip rahatça yoluna devam etti. Carly bizden hızla uzaklaşmıştı.
Çalılardan geçit vermeyen yolda bir süre daha yürürken konuyu tekrar Carly'e getiren Gökay, "yılan" diyerek üstü kapalı iğnelemeye çalıştığı kadının kamplarına engel olamamasına hâlâ inanamıyordu.
Nihayet kamp alanı için uygun bir yer bulmuştuk. Yol boyunca malzemeleri taşıyıp yorgun düşen Memduh ve Kemal birkaç metre gerimizde kalmıştı. Bir kamp sandalyesine kurulup dinlenirken onların gelmesini bekledik. Carly ayağının acısını bir anda unutup çadırı kurma işini ona bırakmamızı istedi. Tek başına nasıl yapacağını gerçekten merak ediyordum. Gökay zaten dünden razıydı; çadırı kuramazsa Carly'le doyasıya alay edebileceği için o da hemen kabul etti.
Carly oturduğumuz yerden biraz uzakta, güneşin konumunu da hesaplayarak çadırı nereye kuracağını düşünmeye başladı. Kamp sandalyesine iyice yaslanıp açık mavi gökyüzünü seyrettim. Başımı yan tarafa çevirdiğim an Gökay’ın ters bakışıyla karşılaştım: "Biz seninle böyle anlaşmamıştık! Carly'i affettiğini söyledikten sonra bu işin eğlenceli kısmı tam olarak nerede başlıyor?"
Ellerimi ensemde birleştirdim. "Carly'e karşı samimi bir duygu beslemiyorum, sadece Alisa'nın öyle bilmesi gerekiyor," dedim sesimi bozmadan, sakince.
"Bak kardeşim, eğer bu yaptığın dedenin kulağına giderse seni kabak gibi oyar, haberin olsun. Alisa'yı kendine aşçı tayin etmişsin. Üstüne tüy dikerek, Carly'nin eline oyuncak niyetine bırakıp misafircilik oynatıyorsun. O kız sana emanetken böyle hıyanet edilir mi lan!"
Son sözünü Carly duymasın diye iyice kısmıştı. Bu sert çıkışına karşı gayet rahattım: "Onu korumak zorunda değilim. Anladık, dedem can borcunu ödemeye çalışıyor ama yıllardır bitmek bilmeyen meseleleri didikleyip durmaktan çok sıkıldım!"
Gökay, Alisa'yla gurur duyuyormuş gibi araya girdi: "Ee, herkes Erdal gibi bir şerefsizi dize getiremez. Nihat Bey paraları sahtesiyle değişip gerçeklerini Alisa'ya teslim etmiş lan! O da hiç tereddüt etmeden bankaya paraları geri vermiş, hem de karşısında Erdal varken..." deyip susunca kaşlarımı çattım: "Övünerek anlattığın olayın sonu, babasının kömür parçasına dönene dek yakılmasıyla bitiyor," diyerek buz gibi bir sesle sözünü kestim.
Gökay gözünü uzaklara dikerek sıkıntıyla konuştu: "Nihat Bey hakkında öğrendiğimiz bilgilerin çeyreğini Alisa'da bulamadık. Kız tam bir sır olarak yaşamış lan!"
Aynı sıkıntı, bir zehir gibi bana da bulaşmıştı. Gerçekten de Alisa hakkında dişe dokunur hiçbir şey öğrenememiştik. Memduh'un öğrenebildiği kadarını Gökay'a açarken, bir gün o kızın tüm sırlarını çözeceğimden zerre şüphe duymuyordum. "Yurt dışındaki hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyoruz ama kimse bilinmez değildir Gökay. Onun da mutlaka bir hikayesi var ama bunu saklamayı çok iyi biliyor."
Gökay, yan gözle bakıp bir şeyler ima eder gibi gülümsedi: "Kardeşim, kız sana karşı ilgi duyuyor. Ona biraz sevgiyle yaklaşsan belki her şey çok farklı olabilir. Yani deden de bu işe karşı gelmez... Sırf sana güvendiği için Alisa'yı sana teslim etti. Hiç öyle böbürlenme; Hamdi Dede kızın yerini söylemeseydi daha çok arardın Alisa'yı..."
Alaycı bir tavırla Gökay'a bakıp öyle bir şeyin asla mümkün olmayacağını söylediğimde, Gökay şakayı bırakıp kaşlarını çattı: "Yoksa kızın peşindeki Erdal'dan mı korkuyorsun?"
Söyledikleri yüzünden delirmek üzereydim ama sadece gülüp geçtim: "Tek sorun Erdal değil. Ben sevmenin ne demek olduğunu bilmiyorum. Bu zamana kadar da nasıl bir şey olduğunu hiç merak etmedim. Alisa'ya karşı hiçbir şey hissetmiyorum." Ben susunca, Gökay bu ciddi itiraflarımla dalga geçer gibi, "Devam et," dercesine baktı yüzüme. Konuşmadım, sustum.
İşi nihayete erdirmeden rahat durmayacağını bildiğim Gökay, beni konuşturmanın bir başka yolunu denedi: "Dün Carly'i affettiğini söyledin, bugün de mutsuz görünüyorsun. Eminim şimdi Alisa da en az senin kadar üzgündür..."
Bir an kararsız kaldım. Uzaklara bakarak, "Bilmiyorum Gökay, kafam çok karışık!" dedim dürüstçe.
"Allah aşkına topla artık şu kafanı, yoksa ben dağıtacağım!" Gökay'ın susması için çabuk pes edip, "Deneyeceğim," dedim.
"Lan, öyle uzaklara dalarak 'Tamam, deneyeceğim,' deme! Adam gibi karar ver. Alisa'yı da yok yere üzme. Valla gider her şeyi Hamdi Dede'ye anlatırım!" Gökay'a sadece ters bir bakış atmakla yetindim. Öfkeli olduğumu fark edince nihayet sustu. Öfkelenmenin bir anlamı olmadığını biliyordum çünkü artık her şey geçmişte kalmıştı. Ateşin önünde sessizce düşüncelere dalmaya devam ederek mırıldandım: "Geçmişte yaşananları unuttum bile..."
"Madem öyle, ne yapacağını sana söyleyeyim: Onu geldiği yere geri gönder! Carly'nin sana yaptıkları yüzünden Alisa'ya kötü davranmayı bırak." Gökay durmadı, sessizce devam etti: "Carly gibi Alisa'nın da sana ihanet edip etmeyeceğini düşünüyorsun ve bu yüzden ona kötü davranıyorsun. Şunu bil ki Alisa arkandan iş çevirecek biri değil."
"Sen niye bu kızı bana savunuyorsun?" diye şüpheyle yüzüne baktığımda hemen defansa geçti: "Hooop birader! O kadar da uzun boylu değil," diyerek itiraz etti.
Tam o sırada Carly çadırı kurmak için benden yardım istedi. Basit gibi görünse de tek kişinin yapabileceği bir iş değildi zaten. Yerimden kalkmak üzereydim ki Gökay da ayaklandı. Birlikte kısa sürede çadırı kurup her şeyi hazır ettiğimizde, yeniden sandalyeme oturarak ateşin parlayan kıvılcımlarına dalıp gittim.
"Ne düşündüğünü biliyorum," diyen Gökay, sesini iyice alçaltarak mırıldandı: "Hayatta hiçbir şey kaybedilmeden kazanılmıyor. Eğer bırakırsan zaten kaybedersin. Hiçbir şey yapamıyorsan en azından sevmeyi dene."
Çelişkilerle dolu bir kalple ne yapacağımı bilemez hâldeydim. Gökay ise yanımda dikilmiş, ateşe bakmaya devam ediyordu. Sonunda hafifçe gülümseyerek, "Belki de haklısın," dedim. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Carly ise o sırada, bizim ne konuştuğumuzla zerre ilgilenmeden kulaklığını takmış, müzik dinliyordu.
Gökay başıyla Carly'i işaret ederken, "Ne yapıp edip onu da göndereceğim. Göreceksin bak, öyle ya da böyle dediğimi yapacağım! Bir bakmışsın ki Carly artık Amerika'da," dedi, gözlerinde kararlı bir parıltıyla.
Uzatmamak için sessiz kaldım. Gökay ise üşenmeden yerinden kalkıp Carly'nin kulağındaki kulaklığı çekip aldı: "Kıs şunun sesini. Dinlediğin o saçma sapan şarkı ta buraya geliyor!" dedikten sonra kulaklığı sertçe kıza geri verdi. Carly ise onun bu öfkesinden beslenir gibi müziğin sesini daha da açtı ve Gökay'ı kışkırtmak istercesine pis pis gülümsedi.
Gökay daha fazla uğraşmaktan vazgeçip yerine oturdu ama gözlerini hâlâ Carly’nin üzerinden çekmemişti: "Şimdi kim bilir neler planlıyordur o yılan! Mutlaka Alisa'dan kurtulmanın bir yolunu bulacaktır. Göz göre göre hasta numarası yaptı, sen de onun yalan söylediğini bilmene rağmen hiçbir şey yapmadın. Alisa ne hâlde eve döndü, haberin var mı senin?"
Gözlerimi yanan ateşten ayırıp Gökay'a diktim: "Merak etme, o bunu dert etmez. O böyle basit bir şey için üzülecek biri değil," dedim, kendimi bile buna inandırmaya çalışarak.
"O kadar emin olma bence," dedi Gökay, ses tonunu daha da ciddileştirerek. "Carly'le bir zamanlar sevgili olduğunuzu öğrenince çok üzüldü. Üstelik Carly ile tekrar barıştığını görünce ağlayarak gitti, arkasından öylece baktın ve hiçbir şey yapmadın. Bak kardeşim, hazır kız sana karşı boş değilken gönder şu kadını, Alisa'yla kafa dinle. Birlikte mutlu mesut yaşarsınız. Sonra siz erersiniz muradınıza, biz de..."
Bu kısma kadar sadece susarak onu dinlemiştim. Lafını tamamlamasına izin vermeden ona alaycı bir bakış fırlatıp önüme döndüm. Ateşin harlanan alevlerine bakarken sesimdeki alay yerini koyu bir çaresizliğe bıraktı: "Alisa her şeyden şüpheleniyor Gökay. Üstelik bana hiç ama hiç güvenmiyor. Bir gün yine her şeyi arkasında bırakıp çıkıp giderse, buna neyle engel olacağımı inan ben bile bilmiyorum," dedim içimi kemiren o korkuyu ilk kez sesli dile getirerek.
Gökay, durumun sandığımdan daha kontrol altında olduğunu kanıtlamak istercesine kendinden emin bir ses tonuyla konuştu: "Sen onu Erdal'dan koruyorsun Araf. Olur da bir delilik edip polise gider ya da başını belaya sokar diye onu evde, gözünün önünde tutmak için sözleşme bile imzalattın kıza. Merak etme, hiçbir yere gidemez."
