İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 13 · 15 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 13

XIII. BÖLÜM

Araf tam konuşacakken Carly nefes nefese bize doğru koşarak Araf'ın kolundan tutup yalvardı: "Beni götürecekler. Bir şeyler yap!" Panikle bahçeye gelmesi ben dahil herkesi germişti ama onun bu rol kesen halleri midemi bulandırıyordu.

​"Ne oluyor? Sakin ol Carly," dedi Araf.

​Carly, masum bir çaresizlikle başını salladı, gözlerini kırpıştırarak Araf’a daha da sokuldu. Eve gelen sağlık ekiplerinin geri gönderilmesini rica eder gibi tatlılıkla isteyince hemen söze atıldım: “Ee, Carly? Hani senin mutfakta karnın ağrıyor, miden bulanıyordu? Banyodan saatlerce çıkmamıştın, birden ayaklandın bakıyorum?”

​Carly, beni hiç duymamış gibi yapmacık bir anlayışla gülümsedi. Bakışlarını Araf’tan ayırmadan, sesindeki o sahte yumuşaklıkla ikna etmeye çalıştı: "Ambulansa gerçekten gerek yok. Bulantım geçti, iyiyim ben."

Attığı iftira ortaya çıkacak diye korkuyordu ama bu yapmacık iyilik gösterisinin arkasındaki niyeti açığa çıkarmaya kararlıydım: "Hazır sağlık ekipleri buradayken baksınlar işte. Sabah çok kötüydün."

​Carly, bu kez bana döndü. Yüzündeki o melek ifadesini bozmadan, tatlı bir sitem eder gibi, "Laf anlamayan bir kızsın ama beni yoruyorsun," dedi. Sesindeki o aşırı kibar ton Gökay'ın kaşlarını çatmasına yetti. Carly o kadar yapmacıktı ki, bu sinsi nezaketinin arkasından her an zehrini akıtabilirdi. Kaşlarımı büzüp aynen onun gibi masum tavrımı hiç bozmadım: "Seni düşündüğümden öyle söylüyorum."

Carly hafifçe iç çekip Araf’a döndü; elini onun kolunda usulca gezdirerek, sanki benim adıma üzülüyormuş gibi bir ses tonuyla sordu: "Araf, canım... Bu kızı evden ne zaman göndermeyi düşünüyorsun? Tanrı aşkına, evin huzuru kaçtı. Bir şeyler yapması için evini yakmasını mı bekliyorsun?"

​Araf iğneler gibi yüzüme bakıp "Yaktı bile.." deyince, sanki çok sevimli bir şaka yapmışım gibi yapmacık bir gülüşle karşılık verdim.

Carly artık bu evde beni görmek istemediğini, hatta Araf'la aynı ortamı paylaşmamı bile 'Araf’ın iyiliği için' istemediğini o tatlı, zehirli sesiyle dile getirirken Araf son derece sakindi. Carly'e döndü: "Geleli daha bir gün olmadı, huzursuzluk çıkarma Carly. Alisa bir yere gitmeyecek. Bunu sen istiyorsun diye yapmayacağım." Hayretler içerisinde ona bakıyordum.

​Carly, bu cevabı alınca hemen 'kırılgan kadın' rolüne geri döndü. Araf’ın kolunu narince sarsarak, "Yine kötü oluyorum galiba... Başım dönüyor, midem bulanıyor," diye sızlandı.

​Tüm bu sahnelere rağmen sağlık ekiplerini yanına yaklaştırmıyordu. "Araf Bey, gerçekten görmüyor musunuz?" dedim dayanamayarak. "Koşa koşa geldi yanınıza, hani karnı ağrıyordu? Hiçbir şeyi yok. Turp gibi maşallah!"

​Carly, 'turp gibi' lafını anlamayıp, yine o yapmacık nezaketinin altına sığınarak sahte bir kırgınlıkla Araf’a baktı: "Benim sebzeye benzer bir yanım mı var? Ne kadar garip laflar ediyorsun canım... Araf, lütfen bir şey söyle, bu üslup beni çok kırıyor."

​Araf araya girdi: "Turp gibisin derken sebze olarak demedi Carly, sağlıklısın demek istedi."

​Carly başını anlamamış gibi sağa sola çevirip tatlı tatlı gülümsedi: "Çok saçma... Lütfen gönder şu kızı, enerjimi düşürüyor." Sabrımın sonundayken beni duyması için sesimi yükselttim: "Çok saçmaysa sen neden buradasın!"

Araf'ın gözleri açıldı. Gökay alttan alttan gülüyordu. Carly, bu çıkışıma karşı bile sinirini gizlemeye çalışarak dudaklarına sahte bir tebessüm yerleştirdi: "Kendine gel tatlım, laflarına dikkat et. Kim olduğumu hatırlatmak zorunda bırakma beni. Zaten geldiğimden beri o kadar olumsuz bir enerjin var ki..." Sonra Araf’ın adeta dibine girip, masum bir kurban gibi ekledi: "Bu kız bize karşı hiç iyi niyetli değil Araf. Görmüyor musun, bakışları bile huzursuzluk saçıyor."

​Bu hiddetini nezaketle örtmeye çalışan haline sakince yanıt verdim: "Ne var bakışlarımda, merak ettim?"

Gözlerinde anlık bir öfke şimşeği çaktı ama sesini yine o ipek gibi tonda tuttu: "Kıskanç bakışlarınla bizi huzursuz ediyorsun canım. Dilediğin her yere izinsiz girip çıkıyorsun. Araf benim sevgilim."

​Bu cümle aklımdaki tüm soruları yanıtlamıştı.

​Carly o tatlı tebessümüyle kendini savunmaya devam etti: "Her şeyin eskisi gibi güzel olması için elimden geleni yapacağım canım. Buna Gökay bile engel olamayacak..." Bir an gözlerini bana çevirdi, tebessümü biraz daha donuklaştı: "...hele bu kız, asla."

​Gökay'a baktığımda 'aldırma' der gibi işaret etti. Başımı öne eğip sustum.

​Carly, Araf'a doğru yaklaştı. Elleriyle Araf'ın ellerini narin ama kararlı bir şekilde tuttu. Gözlerinin derinliğine bakarak, o büyüleyici ve yapmacık sükunetiyle konuştu: "Beni unutmadığını biliyorum. Eğer sen de bu ilişkiyi tekrar istersen, bizi kimse ayıramaz."

​Araf bir an onun bu yakınlığının etkisinde kalmış gibiydi. Gökay durumu fark edip hemen araya girdi. Ses tonu sertti: "O kadar emin olma Carly. Belki benim sizi ayırmama gerek bile kalmaz."

Carly, tuttuğu elleri yavaşça bıraktı. Gökay’a döndüğünde o melek yüzlü ifadesinden eser kalmamıştı; gözlerinde soğuk bir öfke vardı. Yine de sesini yükseltmeden, yapmacık bir üzüntüyle sordu: "Bizi rahat bırak Gökay... Bizden gerçekten ne istiyorsun?"

​Gökay, yüzünde sinsice ve alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi: "Buradan bir an önce defolup gitmeni istiyorum."

Kadın, çocukça bir nazla ayağını yere vurup gitmeyeceğini söylediğinde Gökay alaycı bir tebessümle karşılık verdi: "Öyle bir gideceksin ki arkana bile bakmaya fırsatın olmayacak, hatta biletini bile ben alacağım!" Gökay’ın bu sinsi gülüşü Carly’i çileden çıkarmaya yetti. "Bir haftaya kalmayacak, sen buradan ağlaya ağlaya ülkene geri gideceksin!" dedi. Sesindeki tahrik edici tonu anlayan Araf, uyarırcasına arkadaşına baktı.

​Carly, öfkeyle Gökay'ın üzerine yürüdü: "Her şey senin yüzünden oldu! Araf'la aramızın bozulmasına, ayrılmamıza sen sebep oldun!" Duyduklarıma inanamazken Gökay bu düşmanca çıkışı son derece eğlenceli bulmuştu: "Sen önce kendi yaptıklarını düşün, sonra bana cevap ver olur mu? Her şeyin sorumlusu ben değilim. Eski sevgilini bir türlü unutamayan sensin."

​Carly, Araf’a tatlı bakışlar fırlatarak, "Araf benim eski sevgilim değil," dedi. "Onu hâlâ çok seviyorum, biliyorum o da beni seviyor..."

​Araf, Gökay'a baktığında arkadaşının kendi kurduğu tuzağın tadını çıkardığını gördü. Gökay yüzündeki alaycı tebessümle durumu iyice tırmandırdı: "Öyle mi? O zaman neden seni havaalanından almaya gelmedi? Kendisini arayıp ulaşamayınca beni aramayı çok iyi biliyorsun ama değil mi? Hâlâ bir umudunun olması ne acı... Gerçekten yazık sana."

​"Kesin artık tartışmayı!" diye kestirip attı Araf.

​Gökay ve Carly sustu. Araf'ın gözlerinin bana kaydığını gören Carly, sahte bir üzüntüyle tekrar sesini yükseltti: "Araf, görüyorsun değil mi? Her şey bu kız yüzünden oluyor, huzurumuzu kaçırdı. Kov şunu gitsin, lütfen..."

​Gökay, Carly’i kışkırtmak amacıyla son derece alaycı bir üslupla, "Neden bu kadar rahatsız oldun ki?" diye sordu. "Yoksa aralarında bir şey olur diye mi korkuyorsun? Hakkın var ama, çok güzel kız..."

​Carly, hüznünün arkasına sakladığı öfkeyle böyle bir şeyin o bu evde olduğu sürece imkansız olduğunu, buna asla izin vermeyeceğini söyledi.

​Gökay, bu tepkiye karşı yumuşak fakat zehirli bir üslupla onu şüphelendirecek şeyler sıraladı: "Sence onu kovmaması normal mi? Neden ona gereksiz bir merhamet gösteriyor, bunu bir düşün istersen. Kurduğun tuzak bir işe yaramayınca şimdi de hastalanmış numarası yapıyorsun. Alisa mutfağı yaktı ama kovulmadı. Ya bir sor neden diye? Eski sevgilinin ne kadar disiplin sahibi olduğunu en iyi sen bilirsin."

​Carly, masum bir kurban gibi ellerini birleştirip şaşkınlıkla gözlerini açtı: "Sen ne saçmalıyorsun, ne tuzağı? Beni zehirlemeye çalışan oydu!"

​Gökay, hastaneye gitmesini ve zehirlenme iddiasını kanıtlamasını söyledi; bunu yaparsa ancak o zaman herkesin ona inanacağını ve benim de işten kesin olarak kovulacağımı ekledi.

​Doktora gitme fikri işine gelmeyen Carly, olayı hemen çarpıtarak mağdur rolüne sığındı: "Yani sen... O kızla Araf’ın arasında bir şey olduğunu mu ima ediyorsun?" Araf'a dönerek, gözleri dolmuş gibi baktı: "Onu bu yüzden mi kovmuyorsun Araf?"

​Gökay olayın ciddiyetinde ısrar etti ama cevapsız da bırakmadı: "Ona soralım mı? Bize en güzel cevabı vereceğinden ikimiz de eminiz."

​Araf soğuk bir sesle araya girdi: "Ne söylediğinizin farkında mısınız? Alisa benim dengim olamaz. Sadece çaresiz durumda olduğu için yaptığı hatalara katlanıyorum, olayı farklı yerlere çekmeyin." Küçümseyerek konuşan adama baktım.

​Carly, bu sözleri duyunca rahat bir nefes almış gibi yapıp Araf’ın koluna girdi: "Biliyordum zaten sevgilim... Ama arkadaşın aramızı bozmak için çok uğraşıyor. Umarım böyle saçma sapan laflarla yine huzurumuzu kaçırmaz."

​Araf, Carly'e hak verince kadın iyice mağdur rolüne büründü. Yüzüne üzgün bir ifade oturtup sızlandı: "Çok üzgünüm Araf... Gururum o kadar kırıldı ki. Arkadaşın bana söylemediğini bırakmadı. Ben iyilikten başka ne yaptım ki? Bunları hiç hak etmiyorum..."

​Araf elini Carly'nin omzuna koyup onu teselli etti: "Sen onun söylediklerine aldırma, o eskiyi bir türlü unutamaz. Ben seni affettim, bugün seni üzdüysem özür dilerim."

​Carly, yine bir meleği oynayarak gülümsedi: "Önemli değil canım, unuttum gitti..."

​Duyduklarımıza inanamazken Gökay'la göz göze geldik. Araf'ın hiç zorlanmadan bu kadar kolay özür dilemesine şaşkındım. Gökay da arkadaşının maziyi bir kalemde silip Carly'i sevdiğini söylemesini kabullenemiyordu.

​Bu gece baş başa kalmayı teklif eden Carly, Araf'a her şeyi unutturacağına dair söz verdi. Ona büyülenmiş gibi bakmaya devam eden Araf’a sokulup, Gökay ve benim gitmemizi rica etti. Hiçbir şey demeden bahçeden çıkıp mutfağa geçtim. Gökay peşimden gelmek istedi ama sonra vazgeçti. Onları yalnız bırakmamak için orada kalmayı tercih etmiş olmalıydı.

​Bu evi bir an önce terk etmek istiyordum. Kendimi hızla dışarı attım. Yola çıkıp orman yolunda deli gibi koştuğumda nefesim yetersiz kalmıştı. Bir taksi çevirip eve gittim. Yol boyunca ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Kalbimde açılan bu yarayı nasıl saracağımı bilmiyordum.

​Eve gidip, karanlıkta yalnız başıma durmak yerine zihnimde yankılanan Araf’ın o ağır sözlerini hatırlayarak yatağa uzandım. Yol boyunca tuttuğum gözyaşlarına engel olamayarak ağladım. Neden bu kadar canımın yandığını bilemiyordum. Hissettiğim tek şey kocaman bir hayal kırıklığıydı.

Uyandığım zaman gözlerimin içi yanıyordu. Yataktan kalkarken kapalı oda kapısının altındaki ışığı görünce Masal'ın geldiğini anladım. Sabah olanları hatırlayınca yine mutsuz olmuştum. Tekrar uyumak istiyordum ama içimdeki merak buna engel oluyordu. Baş dönmesiyle ayağa kalktım, kapı kolunu çekip odadan çıktım ve adımlarımı mutfağa yönlendirdim.

​Masada oturmuş bir şeyler atıştıran Masal, halimi görünce merakla yüzüme baktı. Gecenin bu saatindeki iştahına şaşırmak bile gelmiyordu içimden; sessizce yanındaki sandalyeyi çekip oturdum. Duvardaki saatin tık tık sesleri boş evde yankılanıyordu. Saat ikiyi birkaç dakika geçmişti; akreple yelkovan bile yorulmuştu. Zaman benim için tamamen durmuş gibi hissederken Masal alaycı bir ifadeyle bana baktı: "Yahu bütün enerjimi sömürdün, bu nasıl bir yüz ifadesi? Seni dinliyorum. Hadi anlat ne oldu?"

​"Hiçbir şey olmadı, sadece biraz canım sıkıldı," dedim ruhsuz bir sesle. Söylediğim yalana kendim bile inanmamıştım.

​Ben omuzlarımda bu ağır yükle uyurken eve gelen Masal, beni rahatsız etmek istemediği için sessiz kalmıştı. Masadaki çikolatalardan birini uzattığında "Teşekkürler," diyerek paketi isteksizce açtım. Koca bir ısırık aldım ama lokma ağzımda büyüyordu. Boşluğa süzülen bakışlarımla düşüncelere dalmaya devam ettim.

​Kırgın ve bitkin halim gözünden kaçmayan Masal, iyi olup olmadığımı sordu. Cevap verecek gücü kendimde bulamadım. Derin bir sessizliğe gömüldüğümde durumumun tuhaflığından iyice şüphelendi. Saatlerce uyumuş olmama rağmen ruhum o kadar yorgundu ki gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Masal, kendime gelmem için gecenin iki buçuğunda hiç üşenmeden köpüklü bir kahve pişirdi. Kahveden küçük bir yudum alıp, "Bugün çok yoruldum, ondandır," diye mırıldandım.

​"Kubilay'a ders verdiğin günlerde bile böyle tükenmiş dönmüyordun eve... Artık ya çok geç geliyorsun ya da hiç gelmiyorsun. Alisa, benden sakladığın bir şey mi var?"

​Bir an için her şeyi—Araf'ın o acımasız sözlerini, kalbimin nasıl parçalandığını—ona anlatmak, başımı omzuna koyup ağlamak istedim. Ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Söze başlayamadan sustum.

​"Nolur benden bir şey gizleme Alisa, hiç iyi görünmüyorsun. O gün eve geldiğimde ne kadar korku doluydu gözlerin... Bana bir şey olacağından mı korkuyorsun?" Başımı hüzünle olumsuz anlamda salladım. "Çok kötü günler geçirdiğini biliyorum ama sen yaşadığın onca şeye rağmen ayakta kaldın. Kendine yeni bir hayat kurdun. Bir derdin varsa anlat bana... O gün sanki tehlikedeymişiz gibi çok tedirgindin."

​Araf'ın "O benim dengim olamaz" diyen küçümseyici sesi kulaklarımda tekrar çınladığında Masal'a boş gözlerle baktım. Gerçekleri öğrenmesi hiçbir şeyi düzeltmeyecekti. Erdal belki bu sefer ona zarar verecekti ve hayatımdan bir parçayı daha koparacaktı. Kalbim ne kadar kırık olursa olsun, onun zarar görmesine izin veremezdim.

​O gün Erdal yüzünden Masal'ın kaçırıldığını sanıp heder olmuştum. Aklındaki şüpheleri dağıtmak için, kimseden korkmadığımı, sadece aniden ortadan kaybolduğu için endişelendiğimi söyledim.

​Gözlerindeki merak azalmıyordu. Kahvesinden bir yudum alıp, "Peki o adam kimdi? Sabahın köründe evimizde ne işi vardı?" diye sordu.

​"Sen... Araf'tan mı bahsediyorsun?" derken adamın adını anmak bile canımı yaktı. "Önemli bir toplantı için erkenden şirkete gitmemiz gerekiyordu. Yoldan geçerken beni de aldı, beraber gittik." Gözlerinin içine bakarak yalan söylerken içimdeki acı daha da katlandı.

​Aklı bir şeye takılmıştı. Toplantı günü eve neden erken döndüğümü sorunca, iptal olduğunu söyledim. Daha fazla rol yapmaya tahammülüm kalmadığı için konuyu kapatmak adına yarın izinli olduğumu haber verdim.

​Ama bu ruhsuz halim, izinli olduğumu söylerken bile sesimdeki o derin mutsuzluk dikkatini çekmişti. Kaşını kaldırıp, "Canını sıkan şey yarın izinli olmak mı gerçekten?" diye sorunca dalgınlıkla "Evet," deyiverdim. Masal elindeki çikolatayı bıraktı. Cevap vermekten kaçınmak için boş kahve fincanını ağzıma götürdüm. Bana şüpheyle baktığını görünce hemen düzelttim: "Yani... Hayır."

​"Yarın birlikte gezelim mi?" diye sorunca kararsız kaldım. Zihnim Araf'la doluydu. "Gezelim gezmesine de... Okulun ne olacak?"

​"Arkadaşlarımdan notları alırım, bir günden bir şey olmaz. Yarın kız kıza kafa dağıtırız. Güzel bir yerde yemek yeriz, sonra da Halide Teyze'nin altın gününe katılırız. Gitmezsek ayıp olur," diyerek gülümsedi.

​"Sen öğrencisin kızım, ne altın günü?" dedim hafif bir tebessüm etmeye çalışarak.

​"Öyle deme canım arkadaşım, altın takmaya gitmiyoruz ya! Misafircilik oynamak falan iyi gelir sana. Altın günü bu, öyle havadan sudan muhabbete çağırmıyorlar, özel konuğuz yani..."

​Altın günü de dünya da umurumda değildi aslında. Biraz nazlanacak gibi olduğumda, sıkılırsam hemen eve döneceğimizi söyleyip orada biraz olsun kafamı boşaltacağıma dair söz verdi. Belki de haklıydı; evde kalıp Araf'ın soğuk yüzünü ve Carly'nin zafer kazanmış edalarını düşünmektense, dışarı çıkıp kendi yaralarımı sarmaya çalışmak daha iyi gelecekti.

Kabul edip yemeye ara verdiğim çikolatayı ağzıma attıktan sonra sandalyeden kalktım. İyi geceler dileyip tekrar uymaya gideceğimi söylerken mutfaktan çıkmak üzereydim ki Masal toplam uyuduğum süreyi hesapladı: " Tam beş saat uyuduktan sonra yine uykun gelmiş olamaz öyle değil mi?" Uyku bir iş olsa mesaiye bile kalırdım.

Esnerken elimin tersiyle ağzımı kapattım. Ayılmak için gözlerimi sonuna kadar açtığımda Masal gülümseyerek iyi geceler diledi. Bu gece uyumayacağını belli etmişti; bir süre daha mutfakta oturmaya devam edince onu orada bırakıp odama gittim.

​Sessizce yatağa uzandım. Ancak gözlerimi kapattığım an, kaçmaya çalıştığım tüm düşünceler zihnime üşüştü. Bedenim yorgundu ama ruhumdaki o huzursuz kıpırtı yüzünden kendimi tuhaf bir şekilde dinç hissediyordum. Bugün sabaha kadar uyuyamayacağımı düşünürken odamdaki ışık birden yandı. Karşımda meraklı gözlerle Masal’ı görünce yatağımdan doğrulup bacaklarımı kendime doğru çektim. Uzak bir yerden gelmiş gibi soluğu kesilmişti; bunu yapmak aklına bir anda gelmişti belli ki.

​Susup konuşmasını beklerken gözlerini kıstı: "Ne karıştırıyorsun bilmek istiyorum? Önce dün neler oldu kısa bir özetini geç ve sonra bugün neden bu kadar darmadağınsın, onu anlat. Sakın bana itiraz etme... Son günlerde sende bir şey var ve bunu benden gizliyorsun. Hadi anlat!"

İtiraz edemeyeceğimi baştan söyleyince çıkış yollarım kapanmıştı. Aldığım nefesi sıkıntıyla bıraktıktan sonra Araf'ı tanıdığım günden itibaren bazı yerlerini es geçerek olanları Masal'a da anlattım. Arkadaşım, Araf'tan hiç hoşlanmadı hatta gecenin bu saatinde onu dövmeye gidecekmiş gibi bakınca sakin olmasını söyledim. Saf biri olduğumu, Araf'ın da bundan cesaret aldığını ima edince hemen itiraz ettim: "O kendini bilmezin biri zaten, ben de ona o şekilde davranırsam onun gibi biri olmaz mıyım?"

Masal bu sorumu saatlerce düşünse bile bir cevap bulamayacaktı çünkü sözlerimden hiçbir şey anlamamıştı. Hâlâ neden mutsuz olduğumu çözemeyen arkadaşım, asıl bugün ne yaşadığımı anlatmamı istedi. Kısa bir özet geçtikten sonra elini dizine vurup "Vay! Araf ve Carly sevgili miymiş?" Diye sordu. Yüzünde şaşkınlık ifadesinden çok merak vardı. Başımı öne eğip Carly’nin gün boyu yaptığı manipülasyonları anlattım. Masal ise olayı fazla basite indirgedi: "Alt tarafı bir hafta sabredeceksin, sonra çıkıp gidecekmiş. Niye bu kadar dert ediyorsun?"

​İçimdeki kırgınlık sesime yansıdı: "Bu kadın Araf Bey’in eski sevgilisiymiş. Anladığım kadarıyla Araf da onu unutamamış. Tekrar barışırlarsa o kadın hep o evde olacak... Ama artık endişelenmeme gerek kalmadı çünkü korktuğum başıma geldi; barıştılar!"

​Masal yüzüne manalı bir ifade yerleştirdi: "Ne güzel işte, onlar ermiş muradına..."

​"Dalga geçme Masal! Onların barışıp barışmaması umurumda bile değil," diye yalan söyledim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Ben ne yaparsam yapayım o kadın bana hep düşmanıymışım gibi bakacak."

​"Carly seni patronundan kıskanıyor, bu çok normal," dedi Masal beni daha da köşeye sıkıştırarak. "Onu kaybetmekten korkuyor."

"Kıskanmasına bir şey demiyorum ama benimle uğraşmasına dayanamıyorum. Yaptığım krepten zehirlenmiş gibi kendini banyoya kitledi. Ayrıca kötü patronum numara yapan sevgilisine doktor çağırmamı istedi. Ben de ambulansı arayıp sağlık ekiplerini eve yığdım. Bu burada bitmedi! Yemeği benim yaktığımı zannediyor ama, o yemeği yakmadığımı er ya da geç kanıtlayacağım. İşte o zaman o Araf denen sinirli, obsesif, narsist adam benden özür dileyecek!"

Umutsuz bir bakış attı: "Eğer adam anlattığın gibiyse, böyle bir şey için asla senden özür dilemez."

​"Dileyecek!" dedim çocukça bir inatla. "Dünyada bir ilki gerçekleştirmeyeceğim, alt tarafı pişman olduğunu söyleyecek."

​"Bu adam seni biraz daha zorlarsa sen ona bunu da yaptırırsın," deyince bir an duraksadım. O günün gerçekleştiğini hayal etmeye başladım. Araf ayaklarıma kapanmış yalvararak onu affetmemi söylediğinde filmlerdeki kötü başroller gibi kahkahalar atıyordum. Daldığım hayal çabul bitmişti ve sanki az önce bunun hayali kurmamışım gibi yaptım: "Kim, Araf Bey mi? O... Benim ayaklarıma kapanacak öyle mi, yok daha neler, rüyamda görsem kabus zanneder uyanırım."

"Peki Carly'nin mide bulantısı ne oldu?"

"Ciddi ciddi eve ambulans gelince bu sefer tutturdu ben iyileştim doktora gerek yok diye!" Masal sözümü bitirmeme müsaade etmeyip burada beni tebrik ettikten sonra oyunun ortaya çıkıp çıkmadığını sordu.

Boşluğuma denk gelip "Bilmiyorum ki ben ağlayarak eve döndüm." Deyince bu kısmı ağzımdan kaçırdığım için pişman olmuştum.

Masal’ın gözleri açıldı: "Aha! İşte beklediğim itiraf. Demek ağladın... Peki neden ağladığını söyleyecek misin?"

​Gözlerimi kaçırdım. İçimdeki o koca boşluğu, Araf’a karşı hissettiğim ama kendime bile itiraf edemediğim o karmaşık duyguları ona açamazdım. "O kadar üst üste geldi ki... İçimden ağlamak geldi," diye geveledim. "Hani bazen canın sıkılır of dersin ama oflamak bir işe yaramaz ama yine de söylenmeye devam edersin ya, bu da onun gibi bir şeydi işte... Neden ağladığımı bilmiyordum. Bir an bu dünyada kendimi yapayalnızmışım gibi hissettim."

Ona gerçeği yine söylemedim. Araf'ı sevdiğimi söyleyeceğine adım gibi eminken bunu yapmak hata olurdu. Onu ilk defa bu kadar gamsız görüyordum. Sözlerim onu üzdü. Sıktığı yumruğunı gevşeterek beni teselli etmeye başladı: "Bırak ne halleri varsa görsünler. Niye seni üzmelerine izin veriyorsun?"

​"Yapamıyorum," dedim iç çekerek. "Üzülmemek elimde değil."

​Masal gözlerimin içine imalı imalı baktı: "Hım... Acaba sen Araf’tan hoşlanıyor olabilir misin? Neden onu düşünüp kendini harap ediyorsun ki? Ama bana biraz Carly’yi kıskanıyormuşsun gibi geldi."

​Kalbim göğsümü delercesine çarpmaya başladı. Bu ihtimalin yüzüme vurulması beni dehşete düşürdü. Yakalanmış olmanın verdiği panikle sesimi yükselttim: "Ne alakası var Masal!"

​"Ben cevabımı aldım. Sen kesin kıskandın."

​"Yok öyle bir şey!"

​"İnkar etmen bile inandırıcı değil," diye kıkırdadı. "Gözlerinden okunuyor... Sen o adama bal gibi çekiliyorsun."

​Ona sert bir karşılık vermeye hazırlanırken aniden kapı çaldı. Gece vakti gelen bu sesle irkildim; kalbim bu kez panikten hızlandı.

​Masal umursamaz bir edayla, "Yine Kâmil gelmiş olmasın?" diye sordu. Ama yeni bir eve taşındığımız için bu imkansızdı. Masal o her zamanki deli cesaretiyle odadan çıkıp kapıya seyirtti. Ne olursa olsun yine de onu koruma içgüdüsüyle peşinden gittim.

​Masal kapıya yaklaşarak "Kim o?" diye seslendi. Kapının arkasından gelen boğuk bir "Beeen!" sesiyle bir anda rahatlayarak gülmeye başladım. Sesi hemen tanımıştım; bu Gökay’dı.

​Masal kaşlarını çatmış, gelenin kim olduğunu çözmeye çalışırken araya girdim: "Gökay o, açabilirsin." Yüzümdeki rahatlamayı görünce kapıyı açtı. Karşısında gayet şık giyimli, son derece yakışıklı bir adam görünce Masal bir an neye uğradığını şaşırıp öylece kalakaldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.