Bahçeden yükselen kahkaha sesleri zihnimi darmadağın edince, kimseye görünmemeyi umarak mutfaktan süzüldüm. İkisi de sinir bozucu bir neşeyle doluydu. Carly’nin bukle bukle altın saçları, her kahkahasında Araf’ın omuzlarına daha da yaklaşıyordu. Bir an gülmeyi kesip "Beraber basketbol oynayalım mı?" diye sorduğunda, Araf’ın tereddütsüz kabul edişi içimde bir yerleri tırmaladı. Birlikte yukarı çıkıp giyindiler.
Mutfağa geri dönüp kitaplarımı masanın üzerinde görünce evimin anahtarını yanlarında bulamadım. Memduh'tan anahtarları alıp geldiğim zaman Carly ve Araf merdivenlerden iniyorlardı. Hangi takıma ait olduğunu bilmediğim formalarla salona süzüldüklerinde, bakışlarımı kaçırıp umursamaz bir tavırla bahçeye adımladım.
Bir an ne yapacağımı şaşırarak kendimi Sardunyaların arasında, solmak üzere olan çiçekleri sularken buldum. Carly elinde top, yüzünde meleksi bir tebessümle yanıma geldi. Araf’ı da peşinden sürüklemişti. Tam karşıma geçip, sanki sadece fikrimi merak eden masum bir arkadaşmış gibi tatlı tatlı sordu: "Nasıl olmuşum?"
Araf'tan cevap gelmedi. Bozuntuya vermeyip gülümseyince Carly'le göz göze geldik. Yüzüne her şey yolundaymış gibi bir gülüş yerleştirdi. Elimdeki boş sürahiyle mutfağa doğru giderek gülüşüne karşılık samimiyetsizce bir tebessüm ettim ve ilerledim. Arkamdan o sevimli sesiyle seslendi: “Aa, bir yere kaybolma sakın! Sen de bizimle oynayacaksın, değil mi?”
Derin bir nefes alıp sabır diledim. İşlerimin olduğunu söyleyip kibarca reddetmeye çalışıyordum ki beni hiç duymamıştı. Tamamen beni düşündüğünü hissettiren bir anaçlıkla lafımı kesti: "Çok çalışıyorsun, biraz hava almak sana iyi gelecek. Topu alıp arka bahçeye geç lütfen, biz de hemen geliyoruz."
Yine de uzatmayıp yanlarından ayrıldığımda, arkamdan Araf’a doğru endişeli bir ses tonuyla fısıldadığını duydum: "Araf... Alisa çok yorgun görünüyor, bir şeye mi canı sıkkın? Onu aramıza katmaya çalışıyorum ama sanki benden kaçıyor..."
"Onu biraz yalnız bırakırsan kendine gelecektir." dedi Araf. İlk defa beni savunur gibi bir adım atmıştı. Carly ise bu hamleye öfkeyle değil, kırılmış ve üzülmüş bir edayla karşılık verdi: "Ben sadece yalnız kalmasın istemiştim..." Bütün hayatı boyunca tatlı diliyle istediği her şeyi yaptırmaya alışkın olduğu bu masum siteminden belliydi. Aralarındaki bu dramayı dinlememek için adımlarımı hızlandırdım.
Çok geçmeden arka bahçeye geldiler. Carly’nin yüzünde en ufak bir öfke kırıntısı yoktu; aksine bana bakarken gözlerinde neredeyse acıyan, anlayışlı bir tebessüm vardı. "Topu tutuşun çok tatlı..." dedi şefkatli bir tonla. "Ama galiba daha önce hiç oynamadın. Arafçığım, sanırım ona çok yüklenmemeliyiz. Oyun pek çekişmeli olmayacak gibi, galibiyeti ikimizden biri alsa daha adil olur, değil mi?"
Beni ezmeye çalışan bu "ince" üslubunun altında kalmaya niyetim yoktu. Basketbol kurallarını gayet iyi bildiğimi, endişelenmesine gerek olmadığını soğuk bir dille ima ettiğimde, yüzüne yalandan sevimli bir ifade oturtarak şaka yapıyormuş gibi devam etti: "Harikasın! Ama şey... Kıyafetlerin basketbol oynamak için biraz elverişsiz değil mi canım? Yani bir kadın olarak rahatına düşkün olmanı anlıyorum ama daha... şık ve spor şeyler tercih edebilirsin."
Ne yapmaya çalıştığını çok iyi bilsem de istifimi bozmadım. "Kıyafetlerimde tam olarak ne sorun var?" diye sordum, sakinliğimi koruyarak.
İçten bir gülüşle elimi tutar gibi yaklaştı, modayı ve trendleri takip etmenin bir kadın için ne kadar "özbakım" olduğunu anlatmaya başladı. Beni eleştirmiyor, güya bana rehberlik ediyordu. Bu üstü kapalı küçümsemeye daha fazla müsaade edemezdim: "Üzgünüm ama ben modayı değil, moda beni takip etsin isterim."
Ne demek istediğimi idrak edemedi. Kaşlarını şaşkınlıkla havalandırdı: "Ah, anlıyorum canım. Yine de stil konusunda yardıma ihtiyacın olursa çekinme lütfen."
Görüş alanıma bir gölge düştü, esen serin rüzgar havadaki sıcaklığı dağıttı. Onun üslubundan ve tarzından örnek almak istemediğimi mesafeli bir dille anlatmaya çalışınca kıyafetlerini gösterip gözlerini masumca kırpıştırdı: "Aaa, üstümdekileri beğenmedin mi yoksa? Rengi çok mu iddialı geldi sana?"
"Alt tarafı bir forma..." diye mırıldandım, gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutarak.
Sesindeki o tatlı ton bir anlığına pürüzlendi, hafifçe sertleşti: "Efendim? Anlayamadım?"
Lafı çevirdim: "Çok yakışmış diyorum, renk sizi tam anlamıyla açmış..."
Araf topu elimden alırken gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Carly’nin bu "iyi niyetli" baskısı ile benim soğuk yanıtlarım arasındaki gerilimi izliyor, topu kolunun altına sıkıştırmış oyunun başlamasını bekliyordu. Verdiğim cevaptan sonra Carly’nin yüzü hafifçe kızardı. Tam Araf oyunu başlatacakken Carly yapmacık bir üzüntüyle araya girdi ve topu yakaladı.
“Seni böyle yormak hiç içime sinmedi canım," dedi, yüzünde dünyalar güzeli bir tebessümle. "En iyisi sen hiç kendini zorlama. Bahçede yorulmak yerine mutfağa geçip öğle yemeğimizle ilgilen. Hem sen de kendi alanında rahat edersin, biz de acıktığımızda o leziz yemeklerini yeriz, ne dersin?"
Beni hem oyundan kovmuş hem de bunu beni düşünüyormuş gibi sunmayı başarmıştı. Araf bu çözüme oldukça ikna olmuş görünüyordu. Carly’e minnetle gülümsediğinde daha fazla kalıp bu gösteriyi izlemedim. Üzüldüğümü görüp kendilerini haklı hissetmelerine izin vermemek için hızla arkamı döndüm.
Bahçedeki masayı toplayıp çevirilerimin başına geçtim. Onlar dışarıda kahkahalarla basketbol oynarken ben metinlerin bir kısmını bitirdim. Zihnim saatlerce aynı şeyle uğraşmaktan yorulunca kumandayı alıp televizyonu açtım. Kanalları öylesine geziniyordum. Sabah programında bağırarak bir şeyler anlatan adamı tiksintiyle geçtim. Bir kadının yemek tarifi verdiği kanala geldiğimde, elimdeki sabit listenin dışına çıkmam yasak olduğu için ona da katlanamadım. Tam bir Yeşilçam filmine denk geldim diye sevinirken reklamların girmesiyle sabrım taştı; televizyonu kapatıp kumandayı bıraktım.
Soğumuş çayımı çöpe döktükten sonra masamdaki kreplerin tadına bakmak aklıma geldi. Zoraki yapılmasına rağmen oldukça lezzetli olmuşlardı. Tabağın hepsini bitirdiğimde aradan yarım saat daha geçmişti. Bulaşıkları makineye yerleştirdiğim sırada öğle yemeğini hazırlamaya karar verdim.
Bahçeden gelen kahkaha ve coşku seslerini duyunca aldırış etmedim ama bu onları duymama engel değildi. Basketbolun kazananı Araf olmuştu. Carly, Araf’ı gözlerinin içi parlayarak tebrik ettikten sonra ikisi de duş almak üzere içeri geçti.
Öğle yaklaşmak üzereyken yorgunluktan canım çıkmış bir vaziyette masayı hazırlıyordum. Duşunu alıp gelmiş olan Carly, özene bezene kurduğum masaya sevecen tebessümüyle bakıp, "Arafçığım da gelsin, yemeğe öyle başlayalım canım, biraz bekleyeceğiz," diyerek bir kenara oturdu.
Araf’ın hemen gelmeyeceğini anlayınca masa başında yalnız kalmıştı. Önüne biraz salata alıp yemeye başladığı sırada yanına küçük bir karga geldi. Kargalar yemek masasına yaklaşmaya korktukları için yerde gezinir gibi yaparak Carly’ye bakıyorlardı. Çok geçmeden cesur bir karga, ekmeği gagasına aldığı gibi uçup gitti. Bu o kadar hızlı olmuştu ki Carly, çok büyük bir dehşetle karşılaşmış gibi zarifçe geriye sıçramak isterken dengesini kaybedip sandalyeyle birlikte arka üstü yere düştü.
Hiç istifimi bozmadan izlediğimi görünce o iri kahve gözlerini mağdur bir edayla yüzüme dikti. "Alisacığım... Lütfen yardım eder misin, bileğim incindi galiba?" diye fısıldadı. Hızla yanına gidip kolundan tutarak kalkmasına yardım ettim.
Carly ayağa kalkar kalkmaz, çevrede kimse olmadığını kontrol edercesine göz gezdirip elimi yavaşça ama kararlı bir şekilde itti: "Beni düşürürken çok eğlendin sanırım," dedi, yüzündeki o masum sitemi koruyarak. "İçinden 'oh olsun' dediğini duyar gibiyim."
"Yoo, eden bulur diyorum!" diye mırıldandım.
Yüzünü buruşturup beni zora sokmak istercesine sesini biraz yükseltti: "Anlayamadım canım? Ne diyorsun mırıl mırıl?"
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken arka planda kargaların masaya üşüşüp ekmekleri götürdüğünü gördüm. Carly kargalardan ürkmüş gibi yaparak hemen arkama sığındı: "Aaa, bir şey yap gitsinler! Lütfen onları uzaklaştır Alisa!"
Beni adeta canlı bir korkuluk gibi öne iteleyip kargaların önüne sürdü.
O sırada masaya yaklaşan Araf, bir şey yapmama gerek kalmadan sesiyle kargaları ürkütüp kaçırdı. Çatık kaşlarıyla bu karışıklığın ne olduğunu sordu. Şimdi kim bilir akıllarında ne dönüyordu; belki de kargaları özel olarak buraya musallat ettiğimi düşünüyorlardı.
Carly hemen arkamdan çıkıp gözleri yaşarmış gibi Araf’a sığındı: "Arafçığım, kargalar birden üzerime üşüştü. Hayır, kızcağız da hiç müdahale etmedi, sanki kargalar onun komutuyla gelmiş gibi öylece izledi... Acaba özel bir yöntemle mi alıştırdı onları buraya? Tatlım, söyle de rica ediyorum böyle tuhaf şeylerle uğraşmasın, gerçekten çok korktum."
Kargaları Carly’yi delirtmek için alıştırmamıştım. Araf’ın bunu bildiğini ve arkamda duracağını umarak rahattım ama çok geçmeden onun da bana güvenmediğini anladım.
"Yapma Alisa, Carly’yi tedirgin etme. Şimdi yemeği salona hazırla!" diyerek gittiğinde, Carly arkasından yüzüne yerleştirdiği o meleksi gülümsemeyle benimle birlikte mutfağa geldi.
"Canım, bahçedeki yemekler kuşların temasından sonra hiç hijyenik kalmadı," dedi tatlı bir dille. "Hepsini çöpe atıp masayı salona hazırlar mısın lütfen?"
Çöpe atmamı söylediği yemekleri kıyamayıp hayvanlara verdim; daha doğrusu önlerine bırakıp hızlıca eve döndüm. Carly hâlâ mutfaktaydı. O heykel gibi kusursuz yüzünde derin bir üzüntü hâli vardı. Kızmak için açık bir bahane bulamadığından, konuyu sabahki kreplere getirdi: "Alisacığım, seni kırmak istemem ama... Sabahki krepler beni biraz rahatsız etti. Sanırım tarifte bir yanlışlık yaptın. Tanrım, mide bulandırıcı bir tadı vardı."
Hiç oralı olmadığımı görünce yaklaşarak elini omuzuma koyacakmış gibi yaptı ama vazgeçti: "Bize karşı bakışlarındaki o soğukluğu görüyorum canım. Buradaki son günlerinde sağlığın ve geleceğin için daha dikkatli olmalısın. Bir daha krep yapmayı deneme bence."
Mutfaktan gitmesini beklerken söylediği sözlerle kaşlarım çatıldı: "Demek kreplerin tadı kötüydü!"
Başını üzüntüyle salladı. Elini narin bir şekilde karnına götürdü: "Midem çok kötü kavruluyor. Gerçekten iyi değilim. Sen sadece yemek konusunda değil, ev idaresinde de biraz yetersiz kalıyorsun sanki... Araf’a söylesem de sana yardımcı olacak, yükünü alacak başka birini mi bulsa?"
Aklı sıra beni yetersiz hissettirmeye çalışıyordu. Saçmaladığını fark edince yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. Onu mutfaktan göndermeden önce o sahte görünen tatlılığını biraz zorlamak istedim: "Ben de buradan ayrılmayı çok istedim ama Araf Bey gitmeme izin vermedi."
Carly’nin yüzündeki o kusursuz gülüş aniden dondu. Gözlerinden şüpheci ve kıskanç bir şimşek çaktı ama ses tonunu hemen toparladı: "Yanlış anlıyorsun canım. Araf verimsiz çalışan biriyle asla vakit kaybetmez, direkt yollarını ayırır. Burada yeni olduğun için bilmiyorsun, seni anlıyorum."
Sol elimi umursamazca kaldırıp, bunca hatama ve eksiğime rağmen hâlâ burada olduğumu ima ettiğimde, bozuk Türkçesi hafifçe kayarak yarı İngilizce yarı Türkçe konuşmaya başladı: "Ama merak etme tatlım... Ben buradayken senin bu kadar yorulmana gerek kalmayacak. Seni daha fazla zorlamadan, geldiğin o mütevazı hayatına geri göndereceğiz. Hepsi senin iyiliğin için..."
Araf’la aramızda farklı bir bağ olduğunu düşünmüştü. Bunu tatlı dilinin altına gizlemeye çalışsa da gözlerindeki o kıskanç ateşi hissetmek zor değildi. Yanlış anlamasını istemedim: “Benim burada olma amacım sadece iş.”
Bu sözüm, onu rahatlatmak yerine gururunu daha da incitmiş olmalıydı. Yine anlayışlı bir abla edasıyla beni küçümsemeye devam edeceği sırada sabrım tükendi.
Mutfaktan çıkmak üzere adımladığımda arkamdan seslendi: "Sürekli böyle gergin dolanma ayak altında canım. Hatta git şimdi benim bavullarımı Araf’ın odasına yerleştiriver. Yemekte beceriksizsin ama en azından düzen konusunda bir işe yara, olur mu?"
Cevap vermek için döndüğüm an mutfak kapısında Araf’ı gördük.
Araf, bu sözleri duymuştu. Ancak Carly, o inanılmaz oyunculuğuyla aniden elini ağzına kapatıp gözleri yaşarmış gibi banyoya doğru koştu: "Araf... Çok özür dilerim, sabahki krep... Midem..."
Mutfakta tek kalınca Carly'nin ne yapmaya çalıştığını anlamıştım. Gökay, bu kadını evden bir ân önce göndermemi, Araf ise Carly'le iyi geçinmemi söylüyordu. Hangisini dinleyeceğimi şaşırdım. Bir karar vermem gerekiyordu.
Ben tabii ki Gökay'ın söylediklerini mantıklı bulmuştum. Neden öyle söylediğini az da olsa anlamaya başladım. Kim böyle bir kadınla iyi geçinebilir ki? Bunu sadece Gökay istediği için değil aynı zamanda akıl ve ruh sağlığım için de yapmalıydım.
Bu dalavereci kadın, yalanları ve entrikalarını Araf’ın gözünde ifşa etmeliydim. Hemen aklımda bir plan belirdi. Söylediği yalanlar ve çevirdiği dolapları açığa çıkararak onu Araf'ın gözünde tamamen bitirmek göründüğü kadar kolay olmayacaktı.
Oyununu bozmak için yanına gidip güya ilgileniyor numarasıyla yardım edeceğimi söyledim. Kapıyı kilitleyip beni içeri almaması bile şüphelerimi pekiştirmeye yetti. Araf da bir şeylerin ters gittiğini seziyordu ama bakışları üzerimde toplanınca, sanki kadının midesini bilerek ben bozmuşum gibi bir suçlama havası sardı etrafımızı. Banyodan yükselen ve hiç kesilmeyen su sesi ile sahte sızlanmalarla geçen yarım saatten sonra bile Carly dışarı çıkmadı. Araf hırsla bana doğru adımlayınca elim ayağıma dolaştı. Suçu bende bulması uzun sürmedi:
"Sana ne söylemiştim Alisa!"
Kendimi savunmam gerekiyordu ama bu yapmacık mağduriyet karşısında ne diyebilirdim ki? Her konuda şüpheci ve dikkatli olan Araf, Carly’nin o narince sergilediği fenalaşma tiyatrosuna bir çırpıda inanıp bana hesap sorarken elimden hiçbir şey gelmiyordu.
“Ben bir şey yapmadım."
Sözlerime inanmadığını gözleriyle belli ederek sordu: "O zaman Carly neden bu hâlde?"
"Bilmiyorum, çıkınca kendisine sorarsınız. Belki de ilgiye ihtiyacı vardır, misafirinizi yalnız bırakmayın," diyerek yanından ayrıldım. Araf bu soğuk yanıtımdan hoşnut kalmasa da, oradan uzaklaşmamı fırsat bilip banyo kapısına yanaştı.
Uzunca bir süre dışarı çıkmasını bekledik; içimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu. Banyodan çıksa belki oyununu bozabilirdim ama o da bunu bildiğinden içeriye sığınmakta ısrar ediyordu.
Ev telefonu çaldığında hemen ahizeye yöneldim. "Alo?" dedim. Karşıdan Gökay'ın sesi duyuldu: "Alisa sen misin?"
Banyo kapısının önünde bekleyen Araf’a bakmayı bırakıp bahçeye doğru dönerek cevap verdim: “Evet benim, Gökay Bey.”
"Bırak şimdi beyi ağayı, Carly ne alemde?" Onu merak ettiği için değil, gelişmelerden haberdar olmak için soruyordu.
"İyi... Yani iyi olmaya çalışıyor diyelim."
"Ne demek iyi olmaya çalışıyor, ne oldu orada?"
"Midesi bulandı galiba. Yaptığım kreplerin onu çok rahatsız ettiğini söylüyor."
"Boşuna kendini suçlama!" Sesi son derece kararlıydı.
"O benim yüzümden fenalaştığını iddia ederken nasıl kendimi suçlamayayım? Yetmiyormuş gibi Araf Bey de bu hassas edalara inanıp beni sorumlu tutuyor."
"Bu tatlı yalana sen inandıysan Araf da dünden inanmıştır zaten... Yok, bu kadın akıllanmayacak!"
"Ne yapmamı bekliyorsunuz?"
"Senin ekstra bir şey yapmana gerek yok. O melek rolünü oynarken mutlaka kendini ele verecek bir hata yapacaktır.”
"Tamam, şimdi kapatmak zorundayım Gökay Bey..."
"Sen yine de moralini bozma, halledeceğiz," deyip kapattı. Kimse bana inanmıyorken Gökay'ın söyledikleri ilaç gibi geldi. Banyo kapısına baktığımda Carly hâlâ çıkmamıştı. Derin bir nefes alıp salonun köşesine çekildim.
Nihayet aşırı ilgi aşığı Carly’miz banyodan çıkma lütfunda bulununca, Araf beni yanına çağırdı. Yine azarlanacağımı biliyordum, artık bağışıklık kazanmıştım. Yanlarına gittiğimde Carly’nin görünüşü hasta rolüne o kadar yakışmıştı ki onu izlemekten kendimi alamadım. Yüzündeki o solgunluk, gözlerindeki masum ve sitemkar bakışla birleşince tam bir mağdur portresi çiziyordu. Ona bakmayı bırakıp Araf’a döndüm ve ne istediğini sordum.
Çatık kaşları bir an için içimi ürpertse da istifimi bozmadım. "Neden hiçbir şeyi doğru dürüst yapamıyorsun? Kızın midesini mahvetmişsin..."
Lafını kestim: "Bence Carly yalan söylüyor, ben o kreplerin tadına baktım, gayet lezzetliydi.” Carly’nin bizi dinlediğini bildiğimden resmiyetimi korudum: “Siz de tadına baktınız Araf Bey. Madem kötüydü, size neden bir şey olmadı?"
Sorularımdaki meydan okuma çok açıktı. Gözlerindeki öfke, haklı olma ihtimalime duyduğu sinirle birleşti. Biz tartışırken Carly koltuğa narin bir tavırla uzanarak konuşmamızı böldü: "Arafçığım... Gerçekten hiç iyi değilim, lütfen tartışmayın benim yüzümden..."
Araf bana dönüp emretti: "Carly için hemen bir doktor çağır. Durumu hiç iyi görünmüyor."
Kendime engel olamayarak itiraz ettim: "Doktor eve çağrılmaz, doktora gidilir Araf Bey. Benim tanıdığım tek doktor var, o da nöroloji uzmanı Fuat Bey! Hanımefendinin tam da öyle bir uzmana ihtiyacı var sanırım... Baktıralım mı?"
Araf’ın tehditkar bakışları üzerime çevrildi ama geri adım atmayacaktım. Carly koltuğa büzülüp yalandan sayıklamaya başlayınca Araf onun yanına eğildi.
"Ne diyorsam onu yap Alisa!"
"Boşuna doktoru yormayalım çünkü kendisi şu an sadece rol yapıyor."
Sesini yükseltti, kararı kesindi: "Git ve hemen bir doktor çağır!"
Onunla bu konuyu saatlerce tartışabilirdim ama uzatmamaya karar verdim. Carly koltukta masum bir melek gibi sızlanmaya devam ediyordu. İkimiz de kısa bir an kadına baktık. Son kez Araf’a baktıktan sonra tek kelime etmeden mutfağa geçtim. Telefonu alıp 112'yi tuşladım. Çok geçmeden hat açıldı.
“112 Acil Danışma Hattı, buyrun!”
“Durumu çok ağır bir hasta var," dedim, sesime panik havası katarak. "Midesi bulanıyor, başı dönüyor, sürekli sayıklıyor; bilinci hiç yerinde değil, lütfen çabuk olun! Birden fenalaştı...”
Olayı bilinçli olarak iyice abartıyordum. Sağlık ekibi geldiğinde kadının hiçbir şeyi olmadığını anlayacaktı, içim o yüzden çok rahattı. Evi tarif edip telefonu kapattım.
Ambulansın gelmesi uzun sürmeyecekti. Mutfak masasından bir sandalye çekip oturdum ve çevirilerime kaldığım yerden devam etmeye çalıştım. Kağıt ve kalem beni bir nebze oyalasa da aklım Carly’nin o sinsi, meleksi oyunundaydı.
Bakalım aynı masumiyet rolünü gelen sağlık ekibine karşı da bu kadar profesyonelce oynayabilecek miydi?
Mutfakta oturmaya devam ederken beklediğim ambulans yarım saat sonra geldi. Sağlık ekiplerine eşlik edip Carly’nin yanına ilerlerken Araf evdeki kalabalığı görüp yanıma yanaştı. Bakışlarında katı bir hesap sorma havası vardı. "Ben sana doktor çağır demedim mi?" diye sorunca ters bir bakış atıp cevap verdim: "Özel olarak doktor çağırmadım ama Carly’nin bu 'hassas' durumunun hemen çözüleceğine adım kadar eminim!"
Sağlık ekiplerine yardımcı olmaya çalıştığım sırada Araf boğazını temizleyerek kendisine dikkat etmem gerektiğini ima eden soğuk bir tavırla odadan çıktı. Ne söyleyeceğini merak ettiğimden ben de peşinden gittim.
Araf tek kelime etmeden merdivenleri indi. Onu takip edip bahçeye adım attığımda yüzündeki sert ifadeden yine bir azarla karşılaşacağımı anladım. Amacımın bir kısmına ulaştığım, Carly’nin bu tiyatrosunu resmi görevlilere teslim ettiğim için artık sözlerine aldırış etmeyecektim. Kaşlarını çatıp "Böyle vazgeçeceğimi düşünüyorsan boşuna hayal kurma Alisa. Sana doktor çağır demiştim, ne bu şimdi?" dedi.
Amacım sadece Carly’nin masum melek rollerinin arkasındaki numarayı göstermekti. Normalde bu laflara üzülürdüm ama şu an duygusallığın sırası değildi. Sakinliğimi korudum: "Benim amacım Carly’nin sağlığına kavuşmasını sağlamak. Onlar en doğrusunu bilir."
Sözlerimi tarttı ama zerre inanmadı. "Amacın Carly’yi iyileştirmek falan değil, ne yapmaya çalıştığını anlamadığımı sanma. Kız o kadar kibar ve düşünceli yaklaşırken senin ona bu hırçın tavrın tamamen kıskançlıktan."
Bu sözleri ondan duymayı beklemediğim için donakaldım. İyi görünen, arkamdan kuyu kazarken bile sevgi sözcükleri sıralayan sinsi bir kadındı; Araf ise onun o yapmacık zarafetine kanıp sürekli sabrımı zorluyordu.
"Sana bunu düşündüren şey ne?" diyerek sertçe karşı çıktım. "Carly’yi kıskanmak için ortada en ufak bir neden göremiyorum."
Kollarını göğsünde bağlamış, beni süzüyordu. Alaycı bir edayla kaşlarını havalandırdı: "Umursamıyormuş gibi yaparak kendini daha çok ele veriyorsun." Bakışlarındaki o haksız ima karşısında gözlerimi devirmemek için yere bakmak zorunda kaldım.
"Sana Carly'nin hasta numarası yaptığını kanıtlardım ama şu an tüm şevkim kaçtı. Hastaneye götürsünler bakalım nesi varmış? Benim haklı olduğumu sen de anlayacaksın ve o zaman bana bir özür borcun olacak..." dedikten sonra sustum.
Onun bu soğuk ve kör duruşunu kırmak buzdağını eritmekten farksızdı. Yüzüme bakıp ne kadar kırıldığımı görse de Carly’nin o hasta imajı zihnini esir almıştı. "Bugün fazla tuhaf davrandığının farkında mısın?" dedi.
Kabahati yine bende bulmasına elbette şaşırmadım: "Tuhaf olan ben miyim gerçekten?"
Başını salladı: "Evet, kendinde değil gibisin. Carly senin iyiliğin için yapıcı konuşmaya çalıştıkça sen daha da hırçınlaşıyorsun. Aklın bir karış havada, toparla kendini!"
Carly’nin midesini ben bozmamıştım. Bunu anlatmaya çalıştığımda kahvaltıdaki krepleri hazırladığım için suçu kabullenmemi bekliyordu.
Bana güvenmediğini bilmeme rağmen Carly’nin o yapmacık laflarına bu kadar kolay kanmasına hâlâ inanamıyordum: "Onu bilerek zehirledim öyle mi?"
O kadınla ve onun bu arkadan vuran sinsi tavırlarıyla anlaşamadığımı söylediğimde bana sözleşmedeki profesyonellik maddelerini hatırlattı.
Gözlerinin içine öyle öfkeyle bakıyordum ki içimdeki kırgınlık nefrete dönüşsün istedim. Bir de utanmadan dalga geçiyordu. "Sen neden o narin arkadaşının yanına gitmiyorsun?"
Gözlerini kısıp tebessüm etti: "Sen beni Carly’den mi kıskanıyorsun, yoksa bana mı öyle geliyor?"
Ne diyeceğimi bilemeyerek öfkeyle yüzüne baktım. Bu saçma ithamlardan kaçmak için adımladım ama geçmeme izin vermeyen gövdesiyle karşılaşınca kendimi kapana kısılmış hissettim: "Lütfen önümden çekilir misin? Fırındaki yemekle ilgilenmem gerek."
Çekildi. Arkamdan geleceğini biliyordum, gelmese şaşırırdım zaten. Mutfakta da peşimi bırakmayacaktı. Birden alarm sesini duyunca şaşkınlıkla ona baktım. Araf, "Bir şey mi yandı?" diye sorunca fırındaki yemeği hatırladım.
Hızla fırına koştum. Küle dönmesini önleyecekmiş gibi kapağı aniden açtım. Yoğun duman yüzüme çarpınca gözlerimin içi sanki cayır cayır yanmaya başladı. Başımı yana çevirip simsiyah olmuş tepsiyi tezgaha bıraktım. Gözlerimin acısı geçmeden bir de elimi yaktım. Araf alarmı kapatıp yanıma geldiğinde çileden çıkmıştı: "Yok, sendeki bu şey sakarlık değil artık! Bilerek yapıyorsun!"
Yüzüm gözüm duman altında kalmışken, yapmadığım bir sabotaj için yine ben suçlanıyordum: "Ben bunu düşük sıcaklığa ayarlamıştım! 75 derecede hangi yemek kömür olur?"
Araf iğneleyici bir tonla cevap verdi: "Tabii, kendi kendine ısısı artmıştır, hiç sorun değil!"
"Ben doğruyu söylüyorum! İster inan ister inanma! Toplasan on beş dakika mutfaktan ayrıldım. Carly banyodayken ya da bir ara fırının ayarlarıyla biri oynadı işte! Başka türlü yanması imkansız!"
Duman kokusu her yeri sardığı için son derece sinirliydi: "Hemen burayı eski haline getir Alisa! Döndüğümde bu çöplüğü temizlenmiş görmek istiyorum!"
Dumandan öksürmekten zar zor konuşabildim: "Önce dumanın dağılmasını beklesem... Çok kötü kokuyor..."
"Hemem dedim Alisa, hemen! Nasıl yaktıysan öyle de temizle!" diyerek mutfaktan çıktı.
İçimden avazım çıktığı kadar bağırmak geliyordu. Carly’nin o masum görünüşünün arkasında fırının derecesini yükseltecek kadar alçaldığını kanıtlayamıyordum. Mutfağı eski haline getirmek için saatlerce uğraştım. Akşam yemeği de mahvolmuştu. Yeni bir yemek yapmak için listeye baktım; hepsi sanki bana eziyet olsun diye özel olarak seçilmiş, akılalmaz ayrıntılarla doluydu.
"Alacağın olsun," diye mırıldandım kendi kendime, mutfağın her köşesini hırsla silerken. "Bunun hesabını soracağım sana..."
Temizlik bitmişti. İkinci yemeği hazırlamaya koyulduğumda zihnim istemsizce yukarıdaki sağlık ekiplerine kaydı; yukarıda ne döndüğünü deli gibi merak ediyordum. Yine de riske girmemek için yemeğin altını kapatıp bahçeye çıktım. O da oradaydı. Kıyafetlerini değiştirip aşağı inmişti. Yemeği yakmadığımı, bu kez her şeyi doğru yaptığımı kanıtlamak istiyordum ama yüzündeki o sert, geçit vermez ifadeyi görünce geriledim. O kadar sinirliydi ki ne söylesem boşuna bir çaba olacaktı.
Sessizce mutfağa döndüm. Tam o sırada zil bir kez çaldı, hemen ardından sabırsızca ardı ardına tekrarlandı. Kapı açıldığında mutfağın eşiğinden Gökay’ın içeri girdiğini gördüm. Beni fark ettiği an yüzündeki şaşkınlıkla sordu: "Bu ne hal, sen neden böyle ıslaksın?"
"Ufak bir kaza oldu," diye mırıldandım, gözlerimi kaçırarak. Aynaya bakmaya bile mecalim yoktu; sırılsıklam kıyafetlerim, darmadağın saçlarımla ne kadar perişan göründüğümün farkındaydım ama kendimi savunacak gücü de bulamıyordum.
"Beni görünce yüzün asıldı anlaşılan, burada bayağı olay çıkmış," diyerek salona geçti Gökay. Arkasından bakakaldım. Bir an aynaya gidip kendime çeki düzen vermeyi düşündüm ama dizlerimin bağı çözülmüştü. Olduğum yere çöktüm; parmaklarımda sıcak sudan ve temizlikten kalan o tarifsiz, sızlatan acıyla öylece dinlenmeye çalıştım. Zihnim ise salondan gelen seslerdeydi.
Gökay, Araf’ın yanına gidip selamlaştı. İki arkadaş karşılıklı koltuklara geçip havadan sudan konuşmaya başladılar. Araf’ın sesindeki o gergin ton birden yumuşadı; Gökay’ın omzuna dostça vurup bu hafta kafa dinlemek için kampa gideceklerinin müjdesini verdi. Gökay’ın neşelenip "Ne zaman gidiyoruz?" demesi üzerine Araf, yarınki toplantı işlerini halledip hemen yola çıkabileceklerini söyledi.
Toplantı lafını duyan Gökay’ın neşesi anında söndü. Konuşmalarından anladığım kadarıyla Gökay işlerini sürekli aksatıyor, toplantılara katılmıyor ve onun bu ilgisizliği Araf’ı zor durumda bırakıyordu. Araf’ın sesindeki sitem oldukça barizdi.
Gökay ise savunmaya geçerken son derece sakindi: “Orada çalışamayacağımı sen de biliyorsun. O iş bana göre değil; benim zaten bir işim var!”
Alay ederek arkadaşına, dövüş uzmanlığının babasının gözünde bir iş bile sayılmadığını söyledi. Gökay babasıyla iyi anlaşamadığını üstü kapalı konuşarak anlatmaya başladı: "Herhangi bir şey yapsam, hep daha fazlasını bekliyor. Ama ben, dövüş uzmanlığını seçtim; bu, onun için bir şeyi başarmak sayılmıyor olabilir ama bu benim kendi yolum." Araf, onu dinliyor, anlayışla gülümsüyordu.
Gökay konuyu değiştirmek istercesine, "Konu niye benim babama geldi ki?"diye söylenerek araya girdi. "Az önce kamp diyorduk, yine işi açtın. İyice işkolik oldun çıktın!"
Araf’ın dudaklarından dökülen o tek cümleyle olduğum yerde çakılı kaldım: "Sürekli çalışırsam onu düşünmeye zamanım kalmaz sanıyorum..."
Gözlerim kocaman açıldı, nefesim boğazımda tıkandı. Kimi düşünüyordu?
Gökay pat diye cevabı yapıştırdı: "Kolayı var, bir başkasını sev geçer!"
Araf’ın aklındaki o "başkasının" kim olabileceğini, içimi kemiren bir merakla sorgulamaya başladığım anda Araf kararlılıkla itiraz etti; başkasını falan sevmek istemiyordu.
Gökay arkadaşına acır gibi bakıp konuşmaya devam etti: "Kendini yalandan hastalığa atmış, yok yere suçsuz kıza iftira atıyor. Niye ona eziyet ediyorsun, sana ne zararı var ki?"
Gökay’ın beni savunmasıyla içim cız etti. Ama Araf’ın cevabı bir tokat gibi indi yüzüme: "Bana Alisa'dan bahsetme Gökay! Ne yapıp edip beni çileden çıkarmayı başarıyor! Carly onun yaptığı krepten zehirlendi, yemeği fırında unuttu, yetmedi mutfağı yaktı!"
Benden böylesine nefret eder gibi, her şeyi benim suçummuş gibi anlatması içimi sızlattı. Gökay’a şikayetlerini sıralamayı sürdürdü: "Mutfağı yakınca yangın alarmı devreye girdi. Önce birlikte sırılsıklam olduk, sonra da dumanda boğulduk!"
Gökay kendini tutamayarak kahkahayı basınca Araf ona sert bir bakış attı. "Bunların hepsi ben gittikten sonra mı oldu?" diye soran Gökay’a Araf derin bir nefes vererek karşılık verdi. Beni savunan arkadaşına ne kadar sakar, ne kadar beceriksiz olduğumu kanıtlamak ister gibi örnekler dizdi: "Sakar diyorum sana! Aklı bir karış havada, ne yaptığını bilmiyor!"
Gökay pes etmedi: "Alisa'ya haksızlık ediyorsun. Bence hiçbirini bilerek yapmadı."
Bu sözler Araf’ı iyice çileden çıkardı: "Lan kız mutfağı yaktı diyorum! Bana halen bunun nesini savunuyorsun?!"
"Savunmuyorum kardeşim, gerçeği söylüyorum. Gelirken gördüm, kızın canını çıkarmışsın..."
Gökay’ın bakışlarını üzerimde hissettiğimde üstüme başıma baktım. Gerçekten de bitik, mahvolmuş bir haldeydim. Araf ise öfkesini alamamıştı: "Kendi hatasını temizliyor, ben bir şey yapmıyorum!"
Yorgunluğuma eklenen bu vicdansız sözler canımı derinden yaktı. Başımı öne eğdim.
Gökay derin bir nefes alıp en azından kimseye bir şey olmadığı için şükretmesini söyleyecekti ki Araf, gözlerini boşluğa dikip sinirle sözünü kesti: "Bakalım bundan sonra başımıza daha neler gelecek!"
Gökay, Araf’ın bu yıkıcı öfkesine kapılmadan sakince araya girdi: "Kardeşim, sen kıza öyle bir davranıyorsun ki Alisa korkudan ne yapacağını şaşırıp hata yapıyor. Birazcık sakin olsan, üstüne gitmesen o da hata yapmayacak."
Mutfağın karanlık köşesinde öylece durmaya devam ettim. Gökay avukat tutsam beni onun kadar anlayışla savunamazdı.
Araf’ın kaşları çatıldı, gözlerinde beliren o sert ateşle kestirip attı: "Kapat şu konuyu. Adını duydukça bile sinirlerim tepeme çıkıyor."
Durumu idare edemediğini görünce konuyu değiştirmeye karar verdi. Kampa yarın saat kaçta gideceklerini sordu. Eski hâlinden eser kalmayınca sakinleşti. Gökay onun sinirli haline dikkat çekerek, spor yapacağına biraz uyumasının ruh hâlini iyileştirebileceğini söyledi.
"Ben uykusuz olduğum için sinirli değilim." Diyerek itiraz etti.
Yanmış elime soğuk su tutmaya devam ederken gözlerimden akan yaşa engel olamadım. Kremi sürdükten sonra oturup acının dinmesini bekledim. Gözyaşlarımı silip sakin olmaya çalışırken Gökay bahçeden seslendi. Çok geçmeden yanına gittim. Uzatmadan lafa girdi: "Yarın Araf'la birlikte kamp yapmaya gideceğiz. Yani yarın izinlisin. Sana da haber verelim istedik." Yüzümdeki ifade boş görünüyor olabilirdi ama yarın Araf'ı görmeyeceğim için oldukça mutluydum.
Gözlerim, Gökay’ın ifadelerinde değişen duyguları yakalamaya çalışırken, Araf’ın sesi araya girdi: “Alisa'yı yanıma asistan olarak alacağım.” dediği an kimseye değil, boş bir alana bakarak düşünüyordum. Gökay hem şaşırmış hem de daha çok görüşeceğimiz için sevinmişti.
Araf, bir bana bir de arkadaşına bakarak açıklamada bulundu: "Sen kendi asistanınla çalışacaksın."
Bu karara itiraz edecekken Araf susturdu: "Bu konuyu tartışmak dahi zaman kaybıdır." Gökay kabul etmek istemese de bir şey söylemedi. Tam arkamı dönüp gidecekken bu sefer Araf bir şey ister gibi arkamdan seslendi: "Alisa."