İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 11 · 19 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 11

XI. BÖLÜM

Eve geldiğimde sessizde kalan telefonumu açıp apartmandaki merdivenlere yöneldim. İlk katı çıkmak üzereydim ki gelen bildirimle birlikte elimi cebime attım.

Araf:Yarın erkenden burada ol!

Sinirle kaşlarımı çatarak mesajı okudum. Kendini ne zannediyor bu! Rehberden numarasını bulup aradım.
Çalıyor... Çalıyor... Kapattı. Tekrar denedim. O sırada sinirle merdivenleri çıkarken söylene söylene son kata geldiğimde bile hâlâ açmamıştı. Bu sefer telefonu ben kapattım. Nasıl olsa yarın oraya gittiğim zaman attığı mesajın hesabını fena soracaktım.
***
Ertesi gün, saat 05.00
Sabahın köründe, henüz şehir uykudayken bir taksiye atlayıp Araf’ın malikanesine vardım. Kapıyı çaldığımda beni karşılayan Ayşe değil, daha önce hiç görmediğim soğuk yüzlü bir kadındı. Patronunun ormanda sporda olduğunu söylediğinde, beklemeye niyetim yoktu. Hızlı adımlarla malikaneyi çevreleyen ulu ağaçların, nemli toprak kokusunun içine doğru yürüdüm. Etrafımı saran devasa yeşillik sanki beni yutmak istiyor gibiydi ama geri adım atmayacaktım.
​"Araf!"

Çalıların arasından gelen sesle birlikte gözlerimi o tarafa doğru çevirdim. Kalbim müthiş derecede hızlı atıyordu. Orman yolunda, düzenli temposuyla koşan Araf’ı gördüğümde adımlarımı hızlandırdım. Beni fark edip durdu. Üstümdeki bakışlarında en ufak bir şaşırma emaresi yoktu. Aksine, o sinir bozucu, alaycı tebessümü yine yüzüne yerleşmişti. "Mesajıma sinirlenip gelmezsin diye düşünmüştüm," dedi, göğsü hafifçe kalkıp inerken. "Burada olduğuna göre mesajım doğru bir etki oluşturmuş."
Kaybedecek zamanım olmadığı için neden geldiğimi açıkladım: "Üzerimde olumsuz bir etki oluşturduğun doğru ama ben buraya emrini yerine getirmeye gelmedim. Bu saatte buradaysam sırf ne istediğini öğrenmek için geldim."

Uzatmadan direkt konuya girdi: "Carly bugün geliyor. Eskisi kadar olmasa da onunla iyi bir arkadaşlığımız var." Bahsettiği kadının kim olduğunu bile bilmiyorken benden ne istediğini anlayamadım. Sessiz kalarak sözlerine devam etmesini bekledim. Geçmişe duyduğu bir özlemi varmış gibi uzaklara daldı: "Eskiden hatrı sayılan önemli biriydi benim için... Onunla iyi geçin. Şimdilik senden tek isteğim bu." Böyle bir açıklamada bulunup onunla anlaşmamı istemesi gerçekten tuhaftı.

Carly, dün Gökay'ı telefonda arayan kadın olmalıydı. Onun gibi kontrol delisi bir adamın, tanımadığım bir kadınla "iyi geçinmemi" rica edecek kadar yumuşaması imkansızdı. Burada başka bir hesap vardı. Durumun ciddiyetini vurgularcasına adımlarını bana doğru attı: "Bu o kadar basit bir şey değil. Senden ona karşı çıkmamanı istiyorum, ayrıca ben ne dersem..."

Sözünü kesip gözlerinin içine baktım. Oyunu kuralına göre oynamak gerekiyordu. "Kırkıncı madde yürürlüğe giriyor demek. O günün yakın olduğunu biliyordum ama bu kadar çabuk geleceğini tahmin etmemiştim. Reddetme şansım yüzde kaç?"
​Baskısını hissettirmiş olmanın verdiği rahatlıkla, sesi hafifledi: "Erdal tarafından her an avlanma ihtimalini göz önüne alırsak... Reddetmekte tamamen özgürsün."
​"Yani diyorsun ki: 'Dilediğin gibi reddet, ama özgürlüğünün bedeli ölüm olsun.'"
Bana sunduğu seçenekler aslında tek bir kapıya çıkıyordu. Karar vermekte özgür olduğumu söylerken takındığı o umursamaz tavır, aramızdaki sözleşmeyi feshedip beni geldiğim çöplüğe yollayabileceğini ima ediyordu. Ama dışarı çıktığım an Erdal'ın ağına düşeceğimi ikimiz de çok iyi biliyorduk.

Araf'ı ormanda bıraktığım günün akşamında yaşadıklarım gözümün önünden geçince çabucak kararımı verdim. Carly'le iyi geçinme fikrini kabul ettiğimi söyledim.

Geri dönmek üzere hamle yaptı, koşusunun kalan yarısını tamamlamak istiyordu. Onu durdurmak için önüne geçtim: "Eve beraber döneceksek koşarak değil, yürüyerek gideceğiz. Senin yüzünden dün eve gittiğimde ayaklarımı hissetmedim. Dün bir daha seninle asla koşmayacağıma dair söz verdim."

Dudakları hafifçe kıvrıldı. "Bunu öğrendiğim iyi oldu. Bundan sonra her sabah benimle koşuya çıkıyorsun." İnanmayan gözlerle yüzüne baktım. Koşusuna katıldığım için sürekli ara vermek zorunda kaldığını söylemeseydi gerçekten bunu yapacağını düşünecektim.

Önümüzdeki o bitmek bilmeyen uzun yolu uslu bir çocuk gibi susarak yürümek bana göre değildi. Sık ağaç gövdelerinin ardında gizlenen gölgelere göz gezdirirken, adımlarımı yavaşlatıp Araf’a döndüm. Bu tekinsiz ormandan nefret ettiğimi açıkça söylerken sesimdeki huzursuzluğu saklamaya gerek duymamıştım. Zihnimdeki en kötü senaryoları bir bir önüne serdim; burası her an bir felakete ev sahipliği yapmaya hazır, karanlık bir mezardı.

Araf, sabrının sınırlarını zorluyormuş gibi beni dinledi. "Ben bu ormana yıllardır koşmaya gelirim," dedi, sesindeki o sinirr bozucu özgüvenle. "Şu ana kadar tek bir anormal olay bile yaşamadım."

​"İnsanlar birbirlerini katledip tam da böyle ormanlara gömüyorlar, farkında mısın?" diye çıkıştım.

Bana dönüp gözlerini hafifçe kıstı. "Belki de şu an üzerinde durduğun toprakta bir ceset vardır... Belki de köpekler bütün gece onun için havlıyordur, olamaz mı?"

Kanımın çekildiğini hissettim ama zayıflığımı açık etmemek için hızla bir iki adım öne fırladım. "Ortamı germe! Zaten ormanda olduğumuz için ayrı bir gerginim. Bunun şakası olmaz."

Dudaklarına o sinir bozucu, alaycı tebessüm yerleşti. "Seni korumayı üstlenmekle hayatımın en doğru kararını vermişim!" ​"Böyle bir ormanın ortasında oturup gece başını yastığa hiçbir şey yokmuş gibi koyabilmen gerçekten takdire şayan," dedim, alayını aynen iade ederek. "Tam bir deli cesareti."

Kaşları anında çatıldı. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun?"

​Başımı iki yana sallarken, gözlerinin içine bakıp sanki çok büyük bir lütufmuş gibi ne kadar "cesur" olduğundan dem vurdum. Bu sözler gururunu okşamış olmalı ki kasılan çenesi gevşedi. Onu övgülerimle oyalamayı başardığımda ormanda epey yol katetmiştik.
​"Aslında özünde fena bir kız değilsin," dedi, sanki çok büyük bir keşifte bulunmuş gibi. "Ama işte... Fazla konuşuyorsun."

​"Sussam kıymetimi bileceksin yani?" diye sordum, bir adım gerisinden yürürken.
​"Daha önce hiç susmayı denemediğin için kesin bir şey söyleyemiyorum," diye karşılık verdi alayla.
​Onunla laf yarıştırırken Carly meselesi zihnimin arkasına itilmişti. Bu tehlikeli konuyu kurcalayıp dikkatini çekmek istemiyordum; eve kadar o merakı içimde bastırmalıydım.

Araf aniden durup çalıların arasına doğru adımladı. Bir şey arar gibi hareket ediyordu. Elleriyle çalıları iki yana ayırdığında, oradan siyah bir çöp poşeti çıkardı. Poşetin biçiminden içinde ne olduğu aşikardı; alelacele sarılmış bir silah. Plastik kaplamayı yırttığında, gün ışığında parlayan yepyeni bir kabza belirdi. Bir silahı neden bir çalı dibinde sakladığını sorduğumda, yeni aldığını ve koşarken ağırlık yapmaması için buraya bıraktığını söyledi. Erdal gibi bir belaya karşı aldığı önlemin seviyesi beni şaşırtmıştı.

Elindeki silahı uzattığında dalgınlığımdan eser kalmadı. Almakta tereddüt yaşadığımı görünce yüzüme baktı. Bu silahla belki biri vurulmuş olabilirdi ama yeni olduğunu söylediğinde ona güvenmiştim.

Aynı çalıların arasından sekiz tane boş cam şişe çıkarıp bir kütüğün üzerine dizdi. "Carly çoktan gelmiştir," dedi rahat bir tavırla. "O biraz dinlensin. Biz de o zamana kadar seninle atış denemesi yapalım."

Buna hiç hazır değildim. "İstemiyorum," dedim, sesimi olabildiğince katı tutarak. Ama Araf beni dinlemedi bile. Silahı tutup zorla avcumun içine bıraktı.
​"Ben silah kullanmayı öğrenmek istemiyorum," dedim ters ters. "Sonra yanlışlıkla seni falan vururum. Maazallah, dirin çekilmiyor, yaralı halin hiç çekilmez!"
​En ufak bir bozulma belirtisi göstermedi. Keyifle bıyık altından güldü. "Doğru söylüyorsun, sakarın teki olduğun acı bir gerçek. Bunu da hesaba katmam lazımdı... Bak görüyorsun değil mi, senin için hayatımı riske atıyorum." Derken oldukça keyifliydi. Eğer elimdeki kurusıkı olsaydı, o dakika topuklarına bir iki el sıkmaktan çekinmezdim.

"Sen aklına koyduğun her saçmalığı gerçekleştirmek zorunda mısın? İstesem senin emrin olmadan da öğrenebilirim!"
​"Benimle inatlaşmayı kes Alisa," dedi sesi sertleşerek. "Her şeye bir itirazın var. Sana bunu öğretiyorsam bir bildiğim var."
​Bir bildiğin değil, bir çıkarın var, diye geçirdim içimden ama ses etmedim.
​O an farkında olmadan namluyu tam göğsüne doğrultmuşum. Araf hızla bileğimi kavrayıp silahın yönünü şişelere çevirdi. Nasıl nişan alacağımı, tetiği nasıl kavrayacağımı en ince ayrıntısına kadar anlatmaya başladı. Ama o konuşurken ben silahı değil, onun yüzündeki o sarsılmaz ifadesini izliyordum. Sözleri kulaklarımda uğultulu bir fondan ibaret kaldı. Beni kendi halime bırakıp sol tarafıma geçtiğinde, benden bir hamle bekliyordu.
​Dinlemediğim ortaya çıkmasın diye silahı indirdim. "Bence sen kendine her dediğini harfiyen yapacak bir robot almalısın. Böylece hem işin kolaylaşır hem de beni rahat bırakırsın!"
​"Çok konuşma. Nişan al ve ateş et!"
​Bir komutan edasıyla emredince içimdeki o deli damar kabardı. "Rastgele mi?"
​"Deli misin sen!" diye gürledi, şişeleri göstererek. "Rastgele nişan mı alınır? Şu ilerideki şişeleri vuracaksın!"
​"Orası çok uzak!" diye karşılık verdim, ustasını çıldırtan bir çırak gibi. "Ben bu mesafeden o küçücük şişeyi nasıl vurayım?"
​Sabrı tükenen Araf silahı elimden kaptı. Tam ortadaki şişeye tek bir el ateş etti; cam tuzla buz oldu. Silahı tekrar bana uzattığında tetiğe bastım. Büyük bir gürültü koptu ama mermi şişelerin metrelerce önünde toprağa saplandı.
​Araf’ın sabırı hızla sıfırı da tüketiyordu. Hedefe odaklanmamı söyledi. Bir kez daha bastım tetiğe. Bu defa kurşunun nereye gittiğini ben bile göremedim.
​
Derin bir nefes alıp beceriksizliğimi kabullendim. "Yapamıyorum işte!"
​Kaşlarını çatarak bana doğru yaklaştı. "Tekrar dene. Bu son şansın. Karşında en nefret ettiğin düşmanın varmış gibi hedef al!"
​Sözleri zihnimde bir şimşek çaktırdı. Silahın namlusunu yavaşça çevirip doğrudan Araf’ın kalbine doğrulttum.
​Gözlerindeki o anlık, gerçek dehşeti görmek paha biçilemezdi. Dudaklarımda muzip, tehlikeli bir gülümseme belirdi. Onun o kontrolcü ifadesini saniyeliğine de olsa değiştirmek bana yetmişti. Silahı tekrar şişelere çevirdim, nefesimi tuttum ve tetiği çektim.

En baştaki şişe patlayarak etrafa saçıldı.
​Son dakika golü atmış bir futbolcu coşkusuyla olduğum yerde bir zafer dansı yapmaya başladım. Araf bir şişeyi yarım saatte vurabildiğim için arkamdan söylenip duruyordu ama umurumda değildi; iddiayı kazanmış, onun o kibirli tavrını kırmıştım.
​Eve doğru yürümeye başladığımızda, malikanenin önünde duran lüks kırmızı arabayı fark ettim.

Adam, başıyla Araf'ı selamladıktan sonra, önemli bir şey söylemek için önümüzde durdu. Yüzü hastalanmış gibi sapsarıyken, gözleri kaygı ve endişe doluydu. Bakışlarımız merakla ona odaklandı; ikisi de, gözlerinin kenarından beni süzerek, bir şeyin peşinde olduklarını hissettirdi. O an, Memduh'un durumu fark etmesiyle birlikte konuyu başka bir tarafa çevirdiler.

"Abi, Carly Hanım geldi.." dedi Memduh, her şeye rağmen normal görünmeye çalışarak.

Araf hızla bahçeye girip Memduh'la beni yalnız bıraktı. Ona merak ettiğim bir şeyi sormak istiyordum ama o omuzları düşük mutsuz hâline geri döndü. Hızla yanımdan uzaklaşırken bu fikirden vazgeçtim. Dışarıda beklemek yerine Araf'ın yanına giderek onu bulmaya çalıştım. Salonda her biri başka bir yere bırakılmış büyük bavulların dağınık hâllerini görünce çok şaşırdım. Kadın temelli Araf'a taşınacak kadar bavul getirdiğini düşünürken bir kısmı hâlâ içeri taşınmaya devam ediyordu. Gözüm Carly'i arıyordu nihayet onu koltukta arkası dönük otururken gördüm.

Pek arkadaş canlısı gibi görünmesem de o birkaç adım ötemdeyken öylece durup beklemek istemedim. Tam ona doğru gidecekken Araf dikkatimi çekmek için boğazını temizler gibi ses çıkarınca arkamı döndüm. Eliyle mutfağa gelmemi işaret ediyordu. Önemli bir şey söyleyeceğini düşündüğümden, kadını bırakıp sessizce yanına gittim.

"Ne oluyor hani ben de onunla tanışacaktım? Bir an önce tanışalım, çok fazla vaktim yok daha eve dönüp çevirilerimi tamamlamam lazım. Kaç gündür seninle uğraşmaktan tek kelime yol katedemedim."

Eve dönme meselesini hiç duymamış gibi yaparak sessiz olmam için parmağıyla sus işareti yaptı. Kısık ama emredici bir sesle, "Seni onunla ben tanıştıracağım," dedi. "Şimdi lütfen bizi birkaç saniye yalnız bırak ve ben çağırmadan sakın dışarı çıkma." Deyip hızla mutfaktan çıkınca içimde bir huzursuzluk peydah oldu.

Mutfak kapısına kadar gidip kadının arkası dönük altın rengi saçlarına bakarken Araf, Carly'nin karşısına geçip samimi bir şekilde kadına sarılacakken bakışları kapıdaki beni buldu. Sırtı bana dönük olan Carly varlığımı hissetmemişti ama Araf, kadının arkasından eliyle bana "içeri gir" der gibi sert bir işaret yaptı. Birbirlerine kenetlendikleri an, hızla geri çekildim.

Mutfaktayken ne olduğunu tam olarak çözemediğim bir his, ruhuma yayılmaya devam ediyordu. Kadın hakkında düşüncelere daldığım için kendimde değildim. Carly oldukça güzel biriydi ve Araf, onu gördüğü anda çok mutlu olmuştu. Zihnimde ikisinin sarılış anı tekrar tekrar dönerken, elimdeki bardağı nasıl sıktığımı fark etmedim. Bardak elimden kayıp zemine çarptı. Düşen bardak evin içinde büyük bir gürültü kopardı. O sıra hayalini kurduğum kabustan uyanmış gibi irkildim.

İçerideki konuşma sesleri kesildi. Carly’nin topuklu ayakkabılarının mutfağa doğru yaklaştığını duyabiliyordum. Araf aceleyle bir yalan uydurmaya çalıştı; yeni aşçının elinden bir şey düşürdüğünü söyledi. Ama Carly saf değildi. "Aşçıyı kovduğunu Memduh’tan duymuştum," dediğinde, Araf’ın daha bir haftası bile dolmayan o son aşçıyı da bugün kapı dışarı ettiğini anladım.
​Hızla diz çöküp cam kırıklarını toplamaya başladım. Adım sesleri tam tepemde durdu. Başımı kaldırdığımda, kaşlarını çatmış, bana yukarıdan küçümseyici bir kaçamak bakış atan Carly ile göz göze geldik.

Araf aramızdaki tuhaf anlaşmazlığa son vererek yanımıza geldi. Carly, bakışlarını elimdeki cam parçalarına dikip "Kim bu?" diye sordu, sesindeki o örtülü kibirle.

​"Ben..." diye söze girecektim ki Araf, boğazını temizleyerek araya girdi. Bakışlarıyla beni açıkça tehdit ediyordu. Bakışlarındaki baskı, söyleyeceğim her kelimeyi boğazıma tıkadı. Carly’yi belinden kavrayıp mutfaktan çıkarmaya çalışırken, vereceğim gerçek cevabın ortaya saçılmasından ölesiye korktuğunu gördüm.
​Carly aramızdaki bu sessiz, tehlikeli diyaloğu çözememişti. Beni tepeden tırnağa süzdükten sonra alaycı bir tahminde bulundu: "Sen yeni aşçı olamazsın. Saçların toplu bile değil. Hizmetliye de benzemiyorsun... Bu evde tam olarak ne arıyorsun?"
​Carly’nin bu sözlerinden ilham alan Araf, yüzüne sahte bir sakinlik takındı. "Alisa benim yeni aşçım. Kuralları henüz tam öğrenemedi, öyle değil mi Alisa?" Diye sorunca onu parçalamamak için kendimi zor tutuyordum. Bu yalana inanan kadın, dudaklarındaki küçümseyici gülüşü yüzüne yayıldığında Araf'ı yalancı çıkarıp gerçekten kim olduğumu söylemek için konuşacaktım. Ancak beni durduran yine o olmuştu. Özel bir şey konuşması gerektiğini söyleyip Carly'den özür dileyen Araf, zorla koluma girerek bizi bahçe kapısından dışarı çıkardı.

Kadından uzaklaşınca sakinliğimi bir kenara bıraktım. Durduk yere böyle bir yalan söyleyerek beni zor bir duruma sokmuştu: “Az ye de kendine uşak tut! Ben ses çıkarmadıkça sen tepeme çıkıyorsun şimdi niye öyle dedin kadına?"

Söylediği yalanın beni çıldırtacağını bildiği için suçu zeytinyağı gibi üste çıkarmaya çalıştı. "O bardağı kırmasaydın böyle bir şey söylemek zorunda kalmazdım!" dedi saçma sapan bir bahaneyle. "Burada olmanı başka nasıl açıklayabilirdim, söyler misin?"

​"Arkadaşım de, misafirim de! Bir şey de işte!" diye gürledim. "Aşçı ne demek? Sana benim aşçı olduğumu düşündüren şey ne oldu gerçekten çok merak ediyorum!"

​O an bu seçeneklerin aklına gelmediğini söyleyip pes etmek yerine, beni kapana kıstıran o kozu öne sürdü: "Unutma, seninle aramızda özel bir sözleşme var! Ben ne dersem onu yapmak zorundasın."

​Bana bir çocukmuşum ya da sağırmışım gibi sesini yükseltmesi, içimdeki öfkeyi sadece daha da biledi.

İmzaladığım o lanet sözleşme yüzünden onun her bir isteğini yerine getirmek zorundaydım. En kısa sürede bundan kurtulacağımı fısıldayan iç sesim, tutunabildiğim tek motivasyon kaynağımdı: "Bir gün sana bunun hesabını çok kötü ödeteceğim o zaman göreceksin sözleşmeyi, ateşkesi!" Ses tonum onunla aynı düzeyde olmamıştı ama bahçeden gelen sesleri duyan Carly, yanımıza gelip aramızdaki tartışmaya bir son verdi.

Araf, kadına içeri gitmesini rica ettikten sonra bana döndü. Eve ancak Carly’i ağırladıktan sonra gidebileceğimi söylerken sesindeki baskı aşikârdı. Şartını yerine getirmezsem yine o sözleşme maddelerinin arkasına sığınacaktı. Yine de bunu kolayca kabullenemedim. Bakışlarımı gözlerine dikip, "Kendi misafirini ağırlayamıyor musun?" diye sordum.
​"Sen geleneklerine bağlı bir kızsın. Eve gelen misafiri böyle mi karşılıyorsun?" diyerek aramızdaki havayı yumuşatmaya, beni vicdanımdan vurmaya çalıştı.
​"Beni böyle gaza getireceğini düşünüyorsan daha çok beklersin!" dedim, sesimdeki kırgınlığı gizlemeden. "Ben evime gelen her misafiri el üstünde tutarım. Ama ne burası benim evim, ne de o kadın benim misafirim."
​Araf, tartışmayı sürdürmek yerine beni yönlendirerek uzlaşmaya varmak istiyor gibiydi: "Tamam, burası senin evin olsun," dedi. Önce alaycı bir tavır takınmış, ardından gözlerimin içine bakarak son derece ciddi bir edayla eklemişti: "Carly'i de evine gelen bir misafir olarak düşün ve onun için güzel bir kahvaltı hazırla!"
​İçimdeki şüpheye engel olamayarak, “Aşçıyı gerçekten kovdun mu?" diye sordum.
​Kaşlarını çattı. Az önceki yumuşak, alaycı tavrını bir kenara bırakıp azarladı: "Keyfimin kâhyası mısın? Bir de sana hesap mı vereceğim!" Artık içimde ona karşı kör topal yaşayan o son sevgi kırıntısı da hızla yok oldu. Başlattığı bu oyunu ne pahasına olursa olsun ben kazanacaktım.

Sinirlerimi yatıştırmak, bozulan dengemi toplamak için bir süre bahçede kalıp derin nefesler aldım. O ise Carly'nin yanına doğru yürürken, kaybedeceği bir savaşı çoktan kazanmış olmanın özgüveniyle doluydu.
​Mutfağa geçtiğimde, evde kalan çevirilerimi buraya getirmesi için görevlendirilen Memduh beni bekliyordu. Ancak Araf’a olan öfkem öyle büyüktü ki, Memduh'un varlığı bile sinirimi yatıştırmaya yetmedi.
​Ona getireceği kitapları saymaya başladığımda dikkatle dinledi. Sonra ceketinin cebinden küçük bir not defteri ve kalem çıkarıp uzattı: "Bunların adını bana küçük bir kâğıda yazıp ver. Ne dediğin pek anlaşılmıyor."

Söylediklerini dalgınca not defterine yazdım. Defteri geri vermeden önce cebimden evin anahtarını çıkarıp ona uzattım. Kapıyı sıkı sıkı kilitlemesini defalarca tembihlerken, sözlerimi başıyla onayladı. Defteri ve anahtarı cebine koyup mutfaktan sessizce çıktı.
​Tezgâha döndüğümde sabahki aşçının bıraktığı artıkları fark ettim. Önce derin bir nefes alıp tezgâhı temizlemeye başladım. Sözleşmenin "Kurallara uyulmazsa hazırlanan hiçbir şey yenmeyecektir" gibi saçma maddelerini aklımın bir köşesine itip işime odaklandım. Yarım saat kadar sonra kapı zili çaldığında, kahvaltının büyük kısmını halletmiştim. Gelenin kim olduğu umurumda bile değildi.
​Mutfaktan çıkmadım. Birkaç dakika sonra Gökay mutfak kapısından başını uzattı: "Sen niye kahvaltı hazırlıyorsun? Araf nerede?"
​Bu peş peşe gelen alakasız sorulara cevap verecek takatım yoktu. Yeterince huzursuzken bir de Araf’ın nerede olduğuyla ilgilenmiyordum. Yine de içimdeki huzursuzluğun sorumlusu Gökay değildi; bu yüzden onu incitmeden "Misafiriyle ilgileniyor," dedim.

Merak edeceğini bildiğim için o sormadan ekledim: "Carly Hanım. Bu sabah yurt dışından geldi. Onun yanındadır."
​Gökay, 'Carly' adını duyduğu an yüzündeki o hafif gülümseme dondu. Kendi kendine bir şeyler söylenerek salona doğru yöneldi. O kadından ne kadar nefret ettiğini bir kez daha anlamış oldum.
​Çok geçmeden Araf mutfağa geldi. Carly’nin laf sokmalarına karşılık veremeyip sıkışınca, su içme bahanesiyle buraya sığındığı belliydi. Ben dolaptan malzemeleri çıkarmakla uğraşırken, o tezgâhın kenarında dikilmiş, bir yabancı gibi ne yaptığıma bakıyordu. Yukarıdaki dolaptan tavayı almaya çalışırken ocaktaki yağın cızzırtısını duydum. Tam ateşi kısmak için hamle yapacakken Gökay aniden araya girip tavayı aldı ve tezgaha bıraktı. Araf’ın aksine, gerçekten yardım etmeye çalışıyordu. Gözlerim ilk defa saçma bir nedenle dolmuştu.

​Bakışlarımı ondan kaçırıp işimle ilgilenmeye çalışıyordum. "Bazen bir şeyleri düşünmekten kaçmak için sadece meşgul olmak gerekiyor, öyle değil mi?" dedi birden.

​Bu cümle Gökay’dan beklediğim bir derinlik değildi. Derdi sadece su içmek olan biri için fazla dalgın ve düşünceli duruyordu. Benden bir şey isteyeceğini anlamak zor olmadı. Elimdeki tavayı tezgaha bırakıp gözlerinin içine baktım: "Ne istediğini söylersen yardımcı olabilirim. Gerçekten düşünceli görünüyorsun, bir sorun mu var?"

Ses tonunu kısmış, birinin bizi duymasını istemeyerek tezgaha yaklaştıktan sonra bile tereddüt ettiğini fark ettim: "Onu Araf'tan ayırmam gerek hem de hemen, ama bunu tek başıma yapamam. Yardımın gerekiyor. Carly'i en kısa sürede göndermeni istiyorum." Gözlerimi açıp merakla sordum: "Ayırmak mı? Onlar beraberler mi?" Şimdi Carly’nin neden bu kadar 'hatrı sayılır' bir misafir olduğunu daha net anladım. Onları neden ayırmam gerektiğini sorunca acelesi olduğunu söyleyip mutfaktan gidecekken buna itiraz ettim. Kafam karışmıştı. Gökay, neden böyle bir şeyi istiyor? Ben onlara ne yapabilirdim ki?

"Elinden ne geliyorsa denemekten çekinme ve onu bir ân önce buradan gönder!” Gökay o kadar hırsla doluydu ki bir şey sormaya çekiniyordum. Onu göndermek istemesinde mutlaka önemli bir neden olmalıydı.

Mutfaktan çıkmadan önce, evdekilere kendisini sorarlarsa görmediğimi söylememi tembihledi. Bahçe kapısından çıkıp hızla arabasına bindi ve uzaklaştı.
​Geriye kalan kafa karışıklığımla mutfakta koşturmaya devam ettim. Bir ara salona gidip kahvaltıda özel bir şey isteyip istemediklerini sormayı düşündüm ama Araf’ın beni tekrar azarlama riskini göze alamadım. Kahveleri cezveye koyduğum sırada, Araf’ın salondan gelen sesini işittim:
​"Alisa, bir dakika buraya gelir misin?"
​Sesindeki o yapmacık kibarlık şaşırtıcıydı. Hatta tekrar nazikçe seslendi. Ne dalavere çevirecek merak ettiğim için hızla salona gittim. Carly elini Araf'ın omzuna koymuştu ve sol taraftaki koltukta yan yana oturuyorlardı.
​Araf, yüzündeki o sahte gülümsemeyle konuştu: "Bugün kahvaltıyı yine bahçeye hazırlar mısın?"

Beni Carly’ye 'aşçı' olarak tanıttığı için bir çalışan rolünü benimseyerek, alaycı bir tonla sordum: "Hanımefendi de kahvaltıya eşlik edecek mi?"
​Alayımı görmezden gelip bozuntuya vermedi: “Evet, kendisi bir hafta misafirimiz olacak!"
​Bu misafirliğin bir hafta sürmeyeceğini ikimiz de çok iyi biliyorduk. Arkasında duran beş büyük valiz bile bu ifadenin bir yalandan ibaret olduğunu kanıtlıyordu.
​Yalancı bir gülüşle öfkesini gizlemeye çalışarak talebini yineledi: "Lütfen kahvaltıya çilek reçeli ve krep hazırlar mısın? Carly çok sever. Acele et Alisa, Carly yorgun!"

Onların bu samimi ve yapmacık hallerine bakarken içimde yükselen tiksintiye engel olamadım. Bakışlarım bir noktaya kilitlendi, donuklaştım. Normal davranmadığımı, Araf’ın üzerimdeki delici bakışlarıyla karşılaşınca anladım.

Toparlanmaya çalışarak, rolüme geri döndüm. Olabildiğince soğuk ve profesyonel bir ses tonuyla, "Tabii Araf Bey, hemen hazırlıyorum," dedim.

​Mutfağa döndüğümde ellerim otomatik olarak krep malzemelerine gitti. İşim bittiği zaman masa düzenini kontrol ettim. Araf ve Carly kahvaltı için bahçeye geldiklerinde, ben de onları büyük samimiyetten uzak bir gülümsemeyle karşıladım.

Gökay’ın nereye gittiğini soran Carly’ye kimseyi görmediğimi, gidişi hakkında hiçbir fikrim olmadığını söyledim. İçimdeki huzursuzluk daha o an, kadının gözlerindeki sorgulayan bakışlarla başlamıştı.
​Mutluluktan ağzı kulaklarına varan kadın gülümseyerek önce masaya, ardından Araf’a baktı. "Eski günler aklıma geldi. Krep sevdiğimi unutmamışsın," derken sesi şımarık bir özgüvenle doluydu. Tam gözlerimin içine bakarak, adeta bana nispet yaparcasına Araf’a sarıldı. Carly’nin beni daha ilk andan düşman bellemiş gibi davranması hem garibime gitmiş hem de canımı sıkmıştı.
​"Unutmam için bir neden yok ki. Aradan yüzyıl geçmiş gibi konuşuyorsun." Araf'ın ağzından dökülen bu iltifat zihnimi bulandırdı. Bana karşı her zaman mesafeli ve soğuk olan adam bu muydu gerçekten?
​Kahvaltı boyunca Carly’nin yüzündeki o kibirli gülümseme hiç solmadı. Araf’la sürekli eski hatıralarından bahsetti. Araf ise onun söylediği her şeye olumlu yanıtlar veriyor, sorularını bir an bile cevapsız bırakmıyordu. Bana takındığı sert ve mesafeli tavrın aksine, Carly’i kırmamak için gösterdiği bu özel çaba içimi acıttı. Göğsüme oturan o ağır kıskançlık hissine rağmen, duruşumdan ödün vermemek ve her şeyi normalmiş gibi göstermek için elimden geleni yapıyordum.
​Kahvaltı sonrası mutfak oldukça sessizdi. Bir yemek tarifine odaklanmaya çalışırken bahçeden gelen sesler dikkatimi dağıttı. Konuşmalar mutfağa kadar net bir şekilde ulaşıyordu. Umursamamaya, işime bakmaya çalıştım ama adımın geçtiğini duyduğum an kulak kesilmekten kendimi alamadım.
​"Yanıma geldiğinde arkadan gelen o kadın içerideki kız değil mi Araf? Sabah koşusunda neden seninle beraberdi?"
​Nefesimi tutup Araf’ın vereceği cevabı bekledim. "Önemsiz bir şey konuşuyorduk," diyerek geçiştirmeye çalıştı. Önemsiz. Bu kelime içimde bir yerleri incitti.
​"Sizi pencereden gördüm. Yan yanaydınız. Ne zamandan beri çalışanlarınla konuşur oldun? O kızın o saatte senin yanında ne işi vardı, hem de ormanda!" Carly’nin sesindeki hesap soran ton sinirlerimi geriyordu.
​"Bu konuyla neden ilgileniyorsun? Boş ver," dedi Araf, konuyu kapatmak istercesine.
​"Hiç sevmedim o kızı Araf. Sana olan bakışlarını gördüm." Hislerimde yanılmamıştım. Kadın benden ilk andan itibaren nefret etmişti; tabii benim de ona karşı sıcak hisler beslediğim söylenemezdi.
​"Aramızda öyle bir şey olamaz Carly, saçmalıyorsun. Lütfen bu konuyu kapatalım."
​Araf’ın "aramızda öyle bir şey olamaz" kestirip atışı, içimdeki tüm umut kırıntılarını yok etmeye yetti. Carly ise zafer kazanmış bir edayla ekledi: "Haklısın canım. Basit bir aşçı kızla aranda bir şey olacağını düşünmem benim hatamdı. Affet!"

Araf, kadının kendisine "canım" demesine de, beni "basit bir aşçı kız" olarak etiketlemesine de sessiz kaldı. İtiraz etmedi. Bu sessizlik, içimdeki tüm şüpheleri netleştiren en ağır cevap oldu. Sohbetin bu noktasına takılı kalmışmıştım.
​Sığınacak bir liman arar gibi telefonumu elime alıp arkadaşımı aramak istedim ama derste olabileceğini düşünüp vazgeçtim. Yalnızlığımla baş başaydım. O sırada dışarıdaki adamlardan biri elinde poşetlerle mutfağa girdi. Paketleri tezgahın üzerine bırakıp arkasını döndüğünde yutkunarak sordum: "Bunlar neden alındı?"
​"Carly Hanım'ın özel siparişleri..."
​Adamın cevabı zihnimde yankılandı. Açıklamasını yeterli bulup gittiğinde, poşetlerin içindekilere bakmaya başladım. O an Carly’nin aniden tepemde bitmesiyle irkilip elimdeki brokoliyi düşürmekten son anda kurtuldum.
​"Merhaba!" dedi. Sesi, yüzündeki o tepeden bakan kibirle birleştiğinde gözlerindeki soğuk nefreti iliklerime kadar hissettim.
​Yine de duruşumu bozmamaya çalıştım. Brokoliyi poşete bırakıp elimi uzatırken yüzüme yapmacık da olsa kocaman bir gülümseme yerleştirdim. Ona karşı nezaketimi korumak, belki de içimdeki karmaşayı bastırmak istiyordum.
​O ise uzattığım elime ve yüzüme birkaç saniye boyunca beni hiç dinlemediğini belirten küçümseyici bir bakış attı. Ardından tek kelime etmeden arkasını dönüp aceleyle mutfaktan çıktı. Bu açık saygısızlık karşısında hem çok kırılmış hem de derin bir huzursuzluğun içine düşmüştüm. Bu kadından çekeceğim vardı, belliydi.
​Kendi kendime kalakaldığımda zihnimdeki sorularla baş başaydım. Neden daha yeni gördüğüm, tanımadığım bir kadını bu kadar kıskanıyordum? Sadece Araf’a yakın olduğu için miydi, yoksa gururum mu kırılmıştı? Araf’ın beni bir çırpıda silip atışı mı canımı yakmıştı?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.