İçeriğe geç

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 10 · 19 dk okuma

Gölgene Bile Acıma [Mafya]

Bölüm 10

X. BÖLÜM

Koşmadan önce yine telefonu çalmıştı. Araf yanımdan uzaklaşıp aramayı cevapladı. Etrafıma göz gezdirirken bir yandan da onu izliyordum. Gökyüzü ağaç dallarının arasında kaybolmuştu; havada hafif bir serinlik vardı. Kısa süre sonra telefonunu kapatıp yanıma geldi.
Ölü sessizliğini dağıtmak için, "Dün gece hırsız eve nasıl girdi?" diye sordum, sanki cevabını o biliyormuş gibi. "Basit bir hırsız içeri girebiliyorsa yakında Erdal da elini kolunu sallayarak hepimizi öldürmeye gelir."
Dün geceyi o da düşünmeye başlamıştı. Ardından kayıtsız bir tavırla gülümsedi: “Sen böyle şeyleri düşünme...”
O bu kadar rahatsa ben neden bu kadar gergindim? Sonuçta bir şey olacaksa da fatura ona kesilecekti ama içimde hâlâ bir huzursuzluk vardı. Madem Erdal tekrar güçlendi, neden hiç harekete geçmiyordu? Planı neydi? Bu kadar sessiz olması hiç hayra alamet değildi.
Araf'ın sesiyle kendime geldiğimde hava giderek aydınlanıyordu. Sanki kötü bir şey olacakmış gibi hissettim. Dün eve hırsız girmişti. Ondaki bu rahatlık varken bugün ormanda öldürülmeyeceğimizin garantisini kimse veremezdi.
Ayşe ile konuşurken onun her sabah koşuya gittiğini söylemişti. “Her sabah koşuya gidiyorsan Erdal’ın bir gün seni pusuya düşüreceğini akıl edemiyor musun?” diye sordum.
“Sen bu yüzden mi gelmemekte ısrar ediyorsun?” dedi başını bana çevirerek. Bu gerçeği bilmek vazgeçmem için yeterli bir sebepti. Ailesini mahveden adama karşı böylesine kayıtsız kalabiliyordu: “Ben kendi canımı geçtim ama sen canını zerre düşünmüyorsun. Yaşamaya hiç kıymet vermez misin?” Sözlerim ona ulaşmamış gibiydi. Hâlâ aynı kayıtsız tavırla cevapladı: “Mutlu yaşamak istemem. Başım ne zaman beladaysa o zaman hayatta olduğumu hissederim...”
“Çok tuhaf birisin. İnsanlar mutlu olmak için neler yapıyor neler. Ne demek mutlu olmak istemiyorum?”
“Bilmem, sabahtan beri konuşuyorsun. Bul bir şeyler... Hatta dur, ben senin yerine bir neden bulayım. Mutlu bir günümde aldığım kötü bir haber psikolojimi bozdu ve ben o yüzden böyleyim. Nasıl, beğendin mi?” diye alay ederek sorunca dün söylediklerini düşünmeye başladım.
Farkında değildi ama başka şeylerden bahsedince dikkati dağılıyordu. Galiba ona koşmayı unutturmuştum.
"Birbirimizi kandırmayalım lütfen... Niye istiyorsun bunu? Yani koşarken bile tercümana ihtiyacın olmaz, değil mi?" diye sordum. Cevap vermedi.
“Başlayalım artık,” dediği an, işaret parmağıyla uzakta bir yeri işaret etti: “Şu ilerideki ağaçlıklardan daha uzağa gideceğiz.”
Çaresizce sordum: “Hangi ağaçtan bahsediyorsun? Her yer ağaç zaten Araf, ormanın içindeyiz...”
"Biliyorum, sen gösterdiğim yere bak!" Gösterdiği yeri bir türlü anlayamadım; tekrar anlatmasını istersem sinirlenecekti. Biraz alaycı bir tonla konuşarak hiç bozuntuya vermedim: "Aa, evet, tamam, gördüm ya..."
"Bir, iki... Üç!" dediği anda hızla koşmaya başladı. Arkasından bakmayı bırakıp gittiği yere doğru var gücümle koştum. Arada hayli mesafe olmasına rağmen sesimi duyurmak için yüksek sesle sordum: “Araf, yarın için izin alabilir miyim?”
Yavaşlayıp yetişmemi bekledi. Yarın ne işimin olduğunu sorunca, “Bir işim yok; sadece dinlenmek istiyorum,” diye cevap verdim. Kabul etmedi ama pes etmek niyetinde değildim. Israr ettim: “Bir yere kaybolmayacağım. Sadece bir gün.”
"Olmaz, yarın benimle şirkete geleceksin!" dedikten sonra tekrar koşmaya başladı.
Huysuz bir çocuk gibi mırıldandım: "Peki." Ben bir eve gideyim, üç gün geri dönmeyecektim. Tabii bu planımdan Araf'ın haberi yoktu. O yüzden susup kabul ediyormuş gibi yaptım.
Var gücümle koşsam bile ona yetişemiyordum. Durması için seslendim ama duymadı. Derin bir nefes alıp hızlanarak ona yetişmeye çalıştım. Aradaki mesafe azalınca nefes nefese kaldım: "Kalbim duracak!" Göğsüme inanılmaz bir ağrı girmeye başlamıştı.
Araf beni bırakmış, hızla koşmaya devam ediyordu. Pes etmedim; hızımı biraz daha artırarak koşmaya devam ettim. Adımlarımı giderek onunla uyumlu hale getirip, "Ayşe nerede? Ayrıca Ferda neden sana yardım etmiyor?" diye sorduğumda yavaşlamak yerine daha da hızlı koşarak cevap verdi: "Ayşe izinli. Ferda da yardım edemez çünkü kovuldu."
Aklım durdu birden. Koşmayı bırakıp, "Ne zaman oldu bu? Ferda'yı neden kovdun?" diye sordum ama durmama aldırış etmedi: "Soru sormayı bırak da hızlan; çok geridesin!" Çabuk toparlanıp yeniden hareketlendim.
O farkında değildi ama zaten tüm gücümü kullanarak koşuyordum. Nefes almakta zorlanıyorken birazdan düşecekmişim gibi elimle başımı tuttum. Araf arkasını dönünce koşmadığımı fark etti ve birden durdu. Beni bir ağaca yaslanmış dinlenirken görünce koşarak yanıma geldi. Soluklanıp etrafa bakındım, sonra dayanamayıp boş bir çuval gibi yere düştüm. Neyse ki canım çok yanmıyordu. Düştüğüm yeri umursamayıp göğüs kafesime dokundum.
Araf yerde yatan halimi görüyordu. Yüzüme bakarak durumumu yokladı: "İyi misin? Hemen yoruldun, daha koşalı on dakika olmadı."
Ben o sırada soluklanmaya devam ediyordum. Araf konuşup duruyordu: “Sana önemli bir şey söylemem gerekiyor. Burada kaldıkça evden uzaklaşmamış sayılırız.”
"Hadi, nereye kadar koşacaksak koşalım. Yardım eder misin?" diye sordum yerden kalkmaya çalışarak.
Oturduğum yerden kalkmam için elini uzatacağını düşündüm ama kılını kıpırdatmadı. Ondan bir hayır gelmeyeceği belli olmuştu. Ne bekliyordum ki? Ellerimle yerden destek alarak ayağa kalktım ve arkamı dönüp birkaç adım gittim.

Onu beklemediğim için ardımdan bağırıyordu: "Ne yapıyorsun?"
Ellerimdeki tozu silkip cevap verdim: “Nasıl olsa gelip beni geçeceksin. O yüzden önden gidiyorum."
"İyi de yanlış yöne gidiyorsun..." Sesi hayli azaldı, ondan uzaklaşmıştım.
İleride dün gördüğüm köpekleri fark ettiğimde yere çivilenmişim gibi kalakaldım. Araf'ın da gelmesine fırsat vermeden geri koşarak yanına gittim. Kolumdan tutarak engel olmaya çalışıp sordu: "Nereye gidiyorsun?"
"Eve dönelim," dedim ama yüz ifademden ne olduğunu anlayamadı: "Ne gördün orada?" Sorusu üzerine kafamı olumsuzca sallayıp, "Hiçbir şey görmedim, lütfen eve gidelim," diye cevap verdim. Kaşlarını çatarak geldiğim yöne bakıyordu: "Dur burada, gidip bakacağım," deyince bu sefer ben gitmesine engel olmak için kolunu tuttum ama bunda çok başarılı olamadım.
Ayakkabım bileğimi acıtıp yakmaya başlayınca diken üstünde yürüyor gibiydim. Araf çoktan köpeklerin olduğu yere gitmişti. Yavaşça ilerlerken nihayet ona yetiştim ama köpekler olduğu için uzakta kalmayı tercih ettim. Sabah gözüyle köpeklere bakınca o kadar da korkunç görünmüyorlardı. Aksine bizi görünce kulaklarını dikmiş, dillerini dışarıya çıkararak olanca sevimlilikleriyle nefes alıp veriyorlardı.
Araf köpeklere uzak kaldığımı görünce durumu yeni anlamış gibi dalga geçti: "Bu muydu yani? Sanırım dün neden geri döndüğünü şimdi anladım; köpeklerden korktuğun için..." Devam etmesine izin vermedim: “Bravo! Artık eve geri dönebilir miyiz?"
Beni dinlemeyip köpeklere doğru yürüdü ve onları sevmeye başladı. Ayak bileğimi kontrol ettiğimde kanadığını gördüm. Acıyla yüzümü buruşturdum. Biraz ormanda oyalandıktan sonra köpekler kendi yollarına gitti. Onlar gidince Araf tekrar koşmaya devam etti. Ama ben bugün yeterince koştuğumu ve dinlenmeye ihtiyacım olduğunu hissetmiştim. Kanayan bileğime daha fazla acı çektirmemek için ayakkabımın topuğuna basıp yavaşça yürümeye karar verdim. Artık evden çok uzaklaşmıştık. Araf'a dönüp ne söylemek istediğini sordum: "Evet, dünyanın sonuna geldik. Hadi bakalım, çıkar ağzındaki baklayı."
"Buraya beni değil, seni konuşturmak için geldik. Anlat Alisa! O gün benden habersiz hizmetçiyi iple bağlayıp neden korumalarla iş birliği yaptın ve bana neden hiçbir şey söylemedin?"
Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Terlemeye başlamadan önce ses tonumun titrememesi için birkaç saniye hiçbir şey yapmadan öylece durdum. Araf konuşmamı bekliyordu. "İyi de sen o gün bana hiçbir şey söylemedin. Memduh kamera kayıtlarını izletmek istediği zaman ben sana söyleyecektim zaten!"
"Bunu bana daha önce neden söylemedin?"
"Korumaların söylemiştir diye anlatmadım. Söylemediler mi yoksa?"
"Anlaşmamızı sorgulatıyorsun bana. Bunuherkesten önce gelip senin söylemen gerekiyordu... Anlatmadın çünkü bana karşı hâlâ çözemediğin bir şeyler var. Bu yüzden olduğun gibi davranmıyorsun Alisa."
Gözlerinin derinliklerine dalarak gülümsedim. Başka biri gibi davrandığımı bilecek kadar zeki ve gözlemciydi. Artık bundan sonra daha dikkatli olmalıydım.
Aramızdaki mesafeyi kapatmak istercesine bir adım attım. Bileğime saplanan acı beynime kadar uzanmıştı ama yüzümdeki ifadeyi milim eksiltmedim. "Ben sadece durumun kontrolden çıkmasını engellemeye çalıştım. Hizmetçi meselesine gelince..." Duraksadım. Gözlerimi gözlerinden bir saniye bile ayırmadan devam ettim: "Sana söylemedim çünkü vereceğin tepkiden ölesiye korktum. Adalet anlayışını bilmediğim birine ne söyleyebilirim ki?"
Araf’ın kaşları hafifçe çatıldı. Onu tam kalbinden vuramasam da zihnini bulandırmayı başarmıştım. Adım adım üzerime yürürken yüzünde o sinir bozucu, alaycı tebessüm yeniden belirdi. "Korku..." diye başladı tam dibimdeyken. "Harika bir kılıf Alisa. Ama beni ikna etmeye yetmez."
"O zaman neye inanıyorsan öyle davran Araf. Ben evime gidiyorum!" diyerek hızla yanından geçip gitmeye çalıştım. Ondan kaçmak, aramızdaki mesafeyi açmak istiyordum ama kolumu öyle bir tuttu ki milim kıpırdayamadım.
"Orası senin için güvenli bir yer değil. Eğer benimle kalmazsan ne olacağını çok iyi biliyorsun, değil mi?"
Bu tehdidi hiç unutmuyordum. Tekrar duymak da beni etkilememişti. Arkamı dönüp ondan uzaklaştım. Eve varınca bahçe kapısından içeri girdim ve hızla yukarı çıktım. Üzerimdeki spor kıyafetleri değiştirip son olarak telefonumu aldım; aşağı inip bahçe kapısından dışarı çıktım.
Kendi apartmanımın önüne geldiğim zaman gözlerim kapanmak üzereydi. Güçlükle merdivenleri çıktım. Bitkin bir tavırla eve girip yatağıma uzandım. Aradan saatler geçmiş olmalıydı ki gözlerimi açtığımda oda karanlıktı. Yorgunluğumdan eser kalmamıştı.
Telefonumdan saatin kaç olduğuna bakmak istedim fakat ekran açılmadı. Şarjım bitmiş olduğu için yatağımdan kalkıp telefonumu şarja taktım. O sırada güç düğmesine basarak açılmasını bekliyordum. Birkaç dakika sonra telefon ekranı açılınca hiç şarj olmadığını gördüm. Çok geçmeden tekrar kapandı.
Prizden şarj aletini çıkarıp elektrikleri kontrol etmek için duvardaki anahtarı açıp kapattım. Karanlık odada hiçbir değişiklik olmadı. Dışarıdaki sokak lambaları evi az da olsa aydınlatıyordu. Pencereden diğer binaların camlarına baktım. Uzaktaki bir iki evde ışık yanıyordu. Saat geç olduğu için diğer evlerin hiçbirinde ışık yoktu.
Odanın ortasına geldim. Bu saatte uyumadığına emin olduğum arkadaşıma seslenip sordum: "Masal, elektrikler mi gitti?"
Odadan hiç ses çıkmıyordu. Tekrar seslendim: "Masal..." Bu sefer durup cevap vermesini bekledim fakat evde benden başka kimse yok gibiydi. Belki de Masal uyuyakalmıştı ya da kulaklıkla müzik dinlediği için beni duymuyordu.
Odamdan çıkıp koridorda Masal'ın odasına doğru gittim. Kapısını açıp içeriye girdiğimde yatağı düzensizdi. Odasında yoktu. Seslenmeye devam ettim: "Masal..."
Evin her köşesini arayıp bir iz bulamayınca içime bir korku düştü. Kapının yanındaki sigorta kutusunun yanına gittim. Şalterleri kaldırdığım an yanan parlak ışık gözlerimi acıtmıştı. Buzdolabı çalışmaya devam ettiğini belirten o tanıdık sesi çıkarınca sigortaların atmış olduğunu anladım.
Telefonum biraz şarj olunca Masal'ı arayıp nerede olduğunu sorabilirdim. Saatlerdir uyumaktan açlığı dahi hatırlamıyordum. Mutfağa gidip kendime yiyecek bir şeyler hazırlamayı düşündüm.
İlk açlığımı giderince tekrar odaya gittim, telefonumu şarjdan çıkarıp mutfağa geri döndüm. Rehberden Masal'ın numarasına dokundum ve telefonu kulağıma götürdüm.
Telefon kapanana kadar çaldı. Daha önce hiç böyle bir şey yapmadığı için tekrar aradım. Çalmaya devam ediyordu. Korku tüm bedenimi ele geçirmişken ne yapsam diye düşündüm. Birden Araf'la konuştuklarımızı hatırlayınca Masal'ın başına bir şey geldiğini zannederek çalmakta olan telefonumu kapattım ve hemen onu aradım.
Birkaç saniye sonra telefonu açtı. Daha ben "Alo" demeden o uykulu sesiyle konuştu: "Seni dinliyorum."
Bu ses tonu, "Ne söyleyeceksen kısa kes," der gibiydi. Zaten gece yarısı onunla uğraşacak değildim. Uzatmadan hemen konuya girdim: "Masal evde yok." Söylediklerim onda bir etki yaratmamıştı. Muhtemelen bu saatte aradığım için hâlâ uyku sersemiydi.
"Araf, orada mısın?" Ne dediğini tam anlamadım ama "evet" der gibi mırıldandı. Kısa bir sessizlik oldu. Sözlerim şu an etkisini göstermişti.
"Arkadaşının evde olmadığına emin misin?" Sesi artık net bir şekilde duyuluyordu: "Saat üç olmuş... Bu saatte nereye gidebilir? Tanıdığı biri falan var mı?"
Sakin olmaya çalışarak yanıt verdim: "Alesi burada yaşamıyor. Tanıdığı kimse yok. Yani tam olarak bilmiyorum. Gece vakti bir yere gitmiş olamaz. O öyle biri değil."
Araf sorunu halledeceğini söyleyince polise gitmeyi teklif ettim ama buna hemen itiraz etti: "Hayır, sakın! Arkadaşının kayıp olduğuna dair bir iz bulamayıp seni eve göndereceklerdir. Şu an dışarı çıkmak senin için hiç güvenli değil."
Evin içinde panikle turlarken perdeyi aralayıp pencereden aşağı baktım: "Apartmanın önünde bir araba var. Geldiğimden beri orada."
"Onları ben gönderdim. Ne olduğunu öğrendikten sonra seni tekrar arayacağım," dedi ve telefonu kapattı. Elimde ekranı açık telefonla kalakalmıştım. Çok geçmeden beni geri aradı.
"Dışarıdaki adamlar Masal'ın çıktığını görmemişler."
"Gözlerinden kaçırmış olabilirler mi?" dediğimde Araf, eve hırsız girdiği günü hatırlamış olmalıydı ki sessiz kaldı.

Gözlerim uzaklara dalıp gitti. Erdal, Seher’i direkt öldürmüştü. Eğer Masal da o adamın elindeyse kurtulma şansı çok düşüktü. "Onu kaçırmamışlardır, değil mi?" diye sordum endişeyle.
"Üzülme, arkadaşını mutlaka bulacağız. Sen şimdi sakin ol ve dışarı çıkma. Ben de birazdan çıkıyorum." Telefon kapanmıştı. Cam kenarında Araf'ın gelmesini bekliyordum. Bir saat sonra sokağın girişinde bir araba belirdi. Apartmanın önünde durunca aşağıya dikkat kesildim. Araf başını kaldırıp pencerede beni görünce hızla içeri girdi.
"Arkadaşının odasına baktın mı?"
"Baktım, hiçbir yerde yok. Geldiğimde okulda olduğunu düşünüp uyudum. Ne zamandır kayıp, bilmiyorum. Yatağını da dağınık bırakıp asla bir yere gitmez. Kesin kaçırdılar!"
Telefonunu çıkarıp birkaç kişiyi aradı. Ben de Masal'ı aramaya devam ediyordum. Aradığı kişilerden olumlu bir gelişme alamadı. Konuşması bitince telefonu sehpaya bıraktı. Onun için çok endişelendiğimi görünce sakinleşmemi bekledi.
Artık ayakta durmaktan başım dönüyordu. Sebep olduğum bu felaketi hayatım boyunca asla unutmayacaktım. "Kesin kötü bir şey oldu. Yoksa neden bu saatte ortadan kaybolsun? O manyağın derdi benim, neden arkadaşımı kaçırıyor?"
Zil çaldı. Masal geldi zannedip bir umutla kapıyı açtım. Gelenin o olmasını beklerken aşağıdaki adamlardan birini görünce hayal kırıklığına uğradım. Belki önemli bir şey söyler diye içeri davet ettim. Salona gelince Araf sessizliği bozup, "Bir şey mi oldu?" diye sordu korumasına.
“Abi, sen apartmana yabancı biri girdi mi diye sormuştun ya hani, o an aklıma gelmedi ama şimdi hatırladım. Akşam vakti apartmana bir kadın girdi.”
Araf sıkılıyormuş gibi, "E, ne olmuş yani içeri kadın girdiyse?" diye sorarak bu konuyu geçiştirdi.
Adam anlattıkça giderek daha çok kızarıyordu: "Yani biraz tuhaftı abi, nasıl desem... İçeri giren, kadın gibi değildi. Kocaman ayakları, upuzun boyu vardı. Yüzünü kapatmış, yere kadar sürünen bir etek giymişti. Yürüyüşü de tıpkı bir erkek gibiydi. Başta ne olduğunu anlamadık ama şüpheli biri değilse durup dururken başımızı belaya sokabilir diye çekindim."
Araf, o gergin ortamda gülmemek için kendini zor tutuyordu. Dalga geçer gibi sordu: "Yani içeri giren kadın kılığında biriydi, öyle mi? Dışarı çıktığını gördünüz mü?"
Memduh da söylediklerine gülecekti fakat benden çekiniyordu. Başını hafifçe eğip yanıt verdi: “Çıktı ama tek başınaydı. Yani yanında kız falan yoktu.” Açıklamasından sonra köşeye geçip ayakta durdu.
Araf'a dönerek kaşlarımı çattım: "Hiçbir şey olmamış gibi ne rahat konuşuyorsunuz? Ben burada ne haldeyim, siz gülüyorsunuz!"
Araf, Memduh'a bakarak söyledi. Beni ikna etmeye çalışarak, "Onlar tüm gün apartmanın önündelermiş. Arkadaşının eve girdiğini gördükten sonra bir daha çıkmamış. Buhar olup uçmadı ya, elbet çıkar bir yerlerden... Sen de dönüp durma artık, gel otur! Ayakta durunca arkadaşın geri gelecek mi sanki?" dediği an dolaşmayı bıraktım.
Onun için endişeleniyordum ama Araf hiçbir şey umurunda değilmiş gibi davranıyordu. Kendini benim yerime koymasını istedim: "Senin arkadaşın kaçırılsa bu kadar rahat davranır mıydın?" diye sordum ciddi ciddi.
Ayakta duran Memduh sanki ona sormuşum gibi lafa karıştı: "Kimse Gökay Bey'i kaçırmak istemez. Diyelim ki oldu, alan da geri getirir; öyle bir beladır kendisi." Araf, korumasına ciddiyetten çok uzak bir bakış atıp susması gerektiğini işaret etti.
Telefonumu alıp Masal'ı aramaya devam ederken gece ilerliyordu fakat hâlâ bir sonuç alamamıştık. Sabaha karşı gözlerim kapanmaya başladığında uyumamak için direndim. Araf ise sessizce karşı koltukta oturmuş, bir haber gelmesini bekledi.
Anahtarla kapının açılma sesini duyduğum an hızla yerimden kalktım. Masal salondaydı ve gözlerine inanamıyor gibi etrafa baktı: "Ne oluyor burada?"
"Nereye gittin Masal? Öldüm meraktan. Niye telefonlarıma cevap vermiyorsun?" diye sordum, merakla karışık endişemi gizlemeden.
"Yahu ne oldu ki? Baktım uyumuştun, rahatsız etmek istemedim. Alt kattaki teyzenin yanındaydım. Akşam tansiyonu yükselmişti, hastaneye götürdüm. Yazık, kimi kimsesi yokmuş. Yanında kaldım ben de, telefonum sessizde kalmış duymamışım."
Derin bir nefes alıp rahatladım. "Neyse, seni buldum ya, gerisi önemli değil. Bir daha bir yere gideceksen mutlaka beni de haberdar et."
"Sen bu yüzden mi bu kadar telaşlandın?" deyince başımı sallayıp sarıldım. Birbirimizden ayrılırken okula geç kaldığını söyledi. Onu bıraktım, aceleyle odasına gitti.
Araf'a dönüp teşekkür ettim. Vakit kaybetmeden telefonunu sehpanın üzerinden alıp gözlerime bir şey ister gibi baktı: "Arkadaşın geldiğine göre artık gidebiliriz, değil mi?"
Bugün yapılacak bir sürü işim olduğunu söyledim. Bitirmem gereken çevirilerim varken başka şeylerle uğraşamazdım.
Yüzüne bakınca mutsuz olduğu anlaşılıyordu. Onun aksine ben mutluydum. Canı en çok da buna sıkılmıştı: "Dün bana söz vermiştin. Hani bana yardım edecektin?" Şikayet etmeye başlamışken cevap vermeyip mutfağa gittim; peşimden geldi. Demliğe suyu doldururken onu umursamadığımı anlayınca sinirlenip suyu kapattı. Gülümsedim. Cevabımı bekliyormuş gibi yüzüme bakıyordu. Ondan kaçışımın olmadığını anlayıp tezgaha yaslanarak sordum: "Sen benimle yalnız kalmak için bahane mi arıyorsun? Ferda senin asistanın değil mi? Kızı kovmasaydın seve seve yardım ederdi." Ferda lafını eder etmez Araf donup kaldı. Kolundan tutup hafifçe sarsarak kendine gelmesini bekledim ve sordum: "Ne oluyor Araf, dün de pek bir tuhaftın! Kötü bir şey mi oldu? Neden böyle davranıyorsun?"
Normal hâline dönmeye çalışıp nazikçe boğazını temizledi: "Önemli bir şey yok." Gözleri benden bir şeyler sakladığını belli etmişti ama onunla tartışmak istemiyordum.
Beni kendi hâlime bırakınca çayı demleyip odamdaki çevirilerimi mutfağa taşıdım. Kağıtlardan bir tanesini eline alıp incelerken ona da acı bir kahve yaptım. Sayfalara bakıp dudaklarını büzdü: "Yazın çok çirkin ve dağınık. Ne bu, Fransızca mı?" Kağıdıma bakarak hızlı yazdığım için öyle göründüğünü söyledim.

Araf kağıtları bırakıp kahve içmek üzereyken alay ederek üzülüyormuş gibi yaptı: "Sana yardım etmek isterdim ama maalesef Fransızca bilmiyorum."
Kalemi elime alıp sabırla soluyarak kaşlarımı çattım: "Bilsen bile bana yardım etmezsin." Hiçbir lafın altında kalamadığı için hemen savunmaya geçti: "Sen de bana yardımcı olmuyorsun."
"Sana yardım etmeyeceğim demedim ki. Şu an görüyorsun ki bitirmem gereken işlerim var. Başka zaman yardım edeceğim, söz!"
Ciddileşerek surat astı: "Sen söz verme çünkü tutmuyorsun."
Kalemi kağıtların arasına sertçe bıraktım: "Ben verdiğim sözü mutlaka tutarım!" İnanmıyormuş gibi başını sallayınca kendimi ispat etmek istedim. Onu öylece mutfakta bırakıp hızla giyinmek için odama gittim. Çok geçmeden geri döndüğümde üzerimi değiştiğimi fark etti.
"Hadi kalk, gidiyoruz!" diyerek aceleyle masadaki kağıtları topladım. Şaşkınlıktan elindeki fincanı bile indirmeyi unutmuştu. Odaya bıraktığım çevirilerden sonra mutfağa geldiğimde hâlâ eski yerinde oturuyordu.
"Hadi, şirketteki işlerini halletmeye gidiyoruz. Kalk!" diyerek fincanı elinden aldım. Bu habere o kadar mutlu olmuştu ki hemen ayağa kalktı. Evden çıkmadan önce her yeri kontrol ettim. O da aşağıda bekliyordu. Yanına gidip arabaya bindim.
Şirkete gitmeden önce eve uğraması gerektiğini söyledi. Vardığımızda onu içeride beklememi istemişti, itiraz etmedim. Araf yukarı çıkıp kıyafetlerini değiştirirken ben de aşağıda onu bekliyordum. Gelene kadar oturduğum yerde uyumamaya çalışmıştım ama verdiğim savaşı kaybetmek üzereydim.
Araf aşağı indiğinde seslere uyanmam imkansızdı. Yorgunluktan göz kapaklarımı tekrar kapatıp her şeyi unutarak uyumak istiyordum ama bunu yapamazdım. Az önce gürültüyle aşağı inerken birden sesler kesildi. Galiba beni rahatsız etmemek için yavaş adımlarla yürüyordu. Kapı çalınca gözlerim tamamen açıldı. Yanıma gelmeyi bırakıp kapıyı açmaya gitti.
Gökay neşeyle kollarını iki yana açıp, "Ben geldim kardeşim! Yine ben geldim! Ulan, hep ben geliyorum vefasız. Bir gün olsun gelip soruyor musun, bu adam koca evde tek başına ne yapıyor diye!" dedi.
"Bir sen eksiktin. Sessiz ol, kızı uyandıracaksın şimdi!"
Gökay'ın gözleri şaşkınlıkla açıldı. Duyduğu şeyi tam olarak anlamadı: "Ne?"
"Bağır, az daha bağır! Sana sus dedikçe niye bağırıyorsun!"
"Kimmiş lan bu prenses? Hemen gidip bakmak istiyorum."
Oturduğum yerden kalkıp gelenin kim olduğunu merak etmiştim. Araf, içeri Gökay'la birlikte döndü. Gökay beni görünce çok da şaşırmamış gibi, yine de sözlerine heyecanla devam etti: "Aa, Alisa..."
Arkadaşını kendine doğru çekip kısık sesle, "Uyuyor dediğin kız Alisa mıydı?" diye sorduğunda ne dediğini duymuştum.
Araf gözlerini kısıp Gökay'ı kesin bir dille uyardı. "Anlamadım, şimdi ben ne dedim ki?" diye sordu kurnazca. Parmaklarını oynattı: "Yanlış bir zamanda mı geldim, siz bir yere mi gideceksiniz?"
"Evet, sen de geliyorsun. Çıkıyoruz, hadi!"
"Daha yeni geldim. Beni nereye götürüyorsunuz?"
"İşimiz var. Yürü, gidiyoruz."
Azar azar, köşe bucakta uyumaktan beynim yorulmuştu. Gücümü toplayıp ayağa kalktım. Üçümüz birlikte arabaya binip yola çıktık. Gökay ön koltukta onunla sohbet ederken ben ise arka koltuğa geçmiş, sadece yola bakıyordum.
"Seninki birkaç güne buraya geliyor. Arayıp kara haberi vermeden de yapamıyor sinsi yılan! Sesi pek mutluydu; yoksa benden habersiz barıştınız mı?" Hangi meseleden bahsettiklerini tam olarak anlamıyordum. "Seninki" dediği kimdi?
Araf direksiyon hâkimiyetini kaybetmeden Gökay'a baktı: "Barışmadım. Nereden çıkarıyorsun bu saçmalıkları? O mesele yıllar önce kapandı, gitti!"
Muhtemelen bir kadından bahsediyorlardı. Gökay ceketinin cebinden telefonu çıkarıp az önce arayanın kim olduğuna baktıktan sonra hemen kulağına götürdü.
"Ne var?" diyerek karşı tarafı tersledi. Kısa bir sessizliğin ardından sinirle tekrar konuştu: "Bundan bana ne! Hayır, vaktim yok... Sana da!" Doğrudan telefonu karşıdakinin yüzüne kapattı. Konuştuğu kişiye oldukça sinirliydi.
Araf arayanın kim olduğunu biliyormuş gibi sordu: "O muydu?"
"Evet! Boş boş konuşuyor işte; neymiş, yarın ilk uçakla buraya geliyormuş. Onu havalimanından ben alacakmışım!" dediği an Araf birden arabayı durdurdu. Kafamı koltuğa çarpmaktan son saniyede kurtulmuştum.
"Niye geliyormuş, söyledi mi?"
Gökay sanki karşısında o varmış gibi tüm öfkesini kustu: "Şeytanlığa geliyor, başka neye olacak! Aranızı tekrar düzeltmeye geleceğini söyledi. Her şeyin eskisi gibi güzel olacağına söz veriyormuş; artık neyi düzeltecekse!"
Araf, arkadaşının sözlerini çok da umursamadı. Arabanın içi bir anda sessizleşti. Çıt çıkmıyordu. Araf aynadan bana ve Gökay'a baktıktan sonra karar vermiş gibi konuştu: "Bugün şirkete gitmeyeceğiz. Alisa'yı eve bıraktıktan sonra seninle bir yere gitmemiz gerekiyor."
Gökay başını olumlu anlamda salladı. İkisinin de buraya gelmek isteyen misafirden pek hoşlanmadıkları belliydi.

"Ben eve taksiyle dönerim, zahmet etmeyin. Siz gideceğiniz yere daha fazla gecikmeyin."
Gökay ve Araf teklifimi kabul edince bir taksiye binip eve geri döndüm.
...
(Araf'ın Bakış Açısından)
Gökay'ın odasına varınca ne yapacağımızı düşünüyorduk. Odanın duvarları Gökay'ın yükselen sesiyle yankılanırken, içimdeki gergin havayı hissettirmeden ayakta duruyordum. Sürprizlerden hoşlanmadığımı bile bile niçin böyle bir şey yapmıştı?
Gökay kalemini boşlukta hırsla sallayarak sesli düşündü: "Yalan söylüyor, tekrar buraya dönmesi için mantıklı tek bir nedeni dahi yok!"
Düşünmeye ara verip Gökay'ın öfkesini anlamaya çalışarak, "Bir şeyler karıştırıyor olmalı, yoksa buraya neden geri gelsin ki?" dedim şüpheyle.
Gökay başka bir tarafa dalıp gitmişti. Gözlerindeki öfke daha önce görmediğim kadar büyüktü. "O yılanın yaptıklarını unutup evinde misafir etmeyi aklının ucundan bile geçirme. Ne kadar sinsi biri olduğunu biliyorsun! Ama ben de Gökaysam... Onu geldiği yere tıpış tıpış göndereceğim."
"Çok konuşuyorsun Gökay. Senin yüzünden düşüncelerimi toplayamıyorum," dedim sinirlenerek.
"Aklıma bir fikir geldi. Neden biraz eğlenmiyoruz ki..." diyerek planını anlatmaya başladı. "Carly'nin herkesten sakladığını zannettiği bunak sevgilisini bilmiyormuş gibi davran. Alisa yanındayken Carly'nin senin için ne kadar önemli biri olduğundan bahset. Bu arada Alisa'ya da hiçbir şey yansıtma sakın, kız bir şeyden şüphelenmesin ki ne yapacağını görelim."
"Sen Carly'yi değil, Alisa'yı sınıyorsun," dedim gerçekleri söyleyerek.
Gökay aklındaki ihtimalle sırıttı. "Sınamak değil kardeşim, buna test etmek denir. Kızın senin hayatındaki yerini belirleme vakti gelmedi mi zaten? Carly yarın buraya geldiğinde ve sanki aranızda hâlâ bir şeyler varmış gibi davrandığında Alisa’nın vereceği tepki, onun sana karşı ne hissettiğini açıkça ortaya koyacak. Eğer bir şey hissetmiyorsa umursamaz, geçer gider. Ama gözlerinde o kıvılcımı görürsen..."
"Yeter, Gökay!" diyerek sözünü sertçe kestim.
Sesimdeki buz gibi ton, odadaki eğlenceli havayı bir anda dağıtmaya yetti. Gökay’ın saçma sapan oyunlarına ayıracak vaktim de tahammülüm de yoktu. Ama söylediklerinin bir kısmı, vesvese gibi çoktan zihnime dolanmaya başlamıştı bile. Alisa’nın bana karşı o mesafesi, sabah mutfakta beni geçiştirirken takındığı o umursamaz tavırları oyunu baştan belli ediyordu.
Neden beni sürekli hayatından dışarı itmeye çalışıyordu? Bir yanım Gökay’ın bu ucuz planına sertçe karşı çıkmak isterken diğer yanım ise Alisa’nın beni gerçekten sadece zoraki bir kahraman olarak mı gördüğünü öğrenmek istiyordu.
Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Ellerimi ceplerime sokup dışarıdaki kıyameti andıran trafiğe baktım. Carly’nin gelişi zaten başlı başına bir belaydı; geçmişi tekrar kurcalamaya niyetim yoktu. Ama Alisa... Sabah arkadaşı için o kadar endişelenirken bana karşı gösterdiği o ilgisiz ve soğuk duruşunu hatırlamıştım.
"Alisa’yı bu işe karıştırmayacaksın," dedim arkama dönmeden. Sesim sakin ama tartışmaya kapalıydı. "Carly buraya geldiğinde ne yapacağını çok iyi biliyorum. Onu geldiği ilk uçakla geri gönderirsin. Ama bu saçmalığa Alisa'yı alet etmeye kalkarsan, Gökay..."
Gökay koltuğuna kurulup ellerini ensesinde birleştirdi; dudaklarında hâlâ o bilmiş gülümseme vardı. "Bana istediğin kadar kız. Ama sen de iyi biliyorsun ki Alisa yarın Carly ile aynı ortamda bulunduğunda, senin bir şey yapmana gerek kalmadan her şey başlayacak. Kızın yanında Carly'den bahsettiğimde yüzünün nasıl değiştiğini sen de benim kadar iyi biliyorsun."
Arkamı dönüp ona doğru bir adım attım. Kararım kesindi. "Eğer tek bir kelime bile fazla konuşur, onu rahatsız edecek bir ima yaparsan..." dedim parmağımla Gökay'ı işaret ederek. "O masayı kafanda kırarım."
Gökay gülerek ellerini havaya kaldırdı. "Mesaj alındı kardeşim. Ama kabul et, senin de merakın uyanmadı değil."
Cevap vermedim. Derin bir nefes alıp masadan arabamın anahtarını aldım. Alisa şimdi evinde, çevirilerinin başında rahat bir nefes aldığını sanıyordu. Benden kurtulduğunu, gününü kendi kurallarına göre yaşayacağını düşünüyordu. Dışarı çıkarken arkamdan Gökay'ın sessizce güldüğünü duydum ama dönüp bakmadım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.